Gösterişli bir kafa karışıklığı

TARİH:  7 Mart 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Filmin girişindeki jenerik bölümü şahane. Gerisi de bir şekilde seyrediliyor. Ne çok kötü ne çok iyi, ne faşist ne de faşizm karşıtı, nerede durduğu pek belli olmayan bir çizgi roman uyarlaması olan ‘Watchmen’ yine de bir şekilde enteresan bir film…

Zack Snyder ‘300 Spartalı’ adlı filmiyle bayağı bir tartışma koparmıştı. Ben ‘faşist’ demiştim, Hıncal Uluç filmi savunmuştu, beni, adımı vermeden eleştirerek. Tartışma tabii ki sadece bu ülkede olmamıştı. Yeni filmi ‘Watchmen’i de faşizanlıkla suçlayan var. New Yorker dergisinin yazarı “Snyder, çizgi romanın yaratıcısı Moore gibi intikam fikrinden ve  fiziksel güç kullanımının stilize edilmiş uygulamasından o kadar tahrik olmuş ki film sonuçta ti’ye aldığı güçlerden iki kat daha fazla faşizan olmuş” diyor. Ama evet bir yandan da “ti’ye alış” var bu kez. Belki ‘300’de de vardı ama bu kadar belirgin değildi. ‘Watchmen’i ‘faşizan’ diye nitelemek mümkün ama bence daha çok kafası son derece karışık bir veya birkaç yaratıcının (Moore ve Snyder) ürünü diye nitelendirmek daha doğru olacak.

GEÇMİŞİN DE BİR GEÇMİŞİ VAR
Film alternatif bir geçmişte, 1980’lerde geçiyor. Tabii bu geçmişin de bir geçmişi var. Bir zamanlar, bir grup polis, kendilerine kimlikler edinip, maskeler takıp, kostümler giyip suçlularla mücadele etmişler. Minutemen denilen bu grup sonra Watchmen’e dönüşmüş, yeni kuşaklar eskisinin yerini almış. Bu grubun yaptığı işler bayağı da sevimsiz hatta çoğun zaman tiksinç. Mesela Nixon sayelerinde üçüncü defa seçilmiş. İçlerinden Dr. Manhattan lakaplı olanı, Hulk misali, bir takım ışınlara maruz kalıp olağanüstü güçler edinmiş. Geleceğini görebiliyor, devleşebiliyor, kendisini çoğaltabiliyor, ışınlıyabiliyor. Tanrı gibi bir şey. Vietnam Savaşı onun sayesinde kazanılıyor ki bu da Nixon’ın yeniden seçilmesini sağlıyor.
Filmin hemen başında öldürülen Komedyen lakaplı olanı ise tecavüzcülükten, suikastçiliğe, kadın katilliğine her türlü pisliği bünyesinde barındıran biri. İşte bu komedyenin öldürülmesi Rorschach adlı bir diğer watchmen’in harekete geçmesine neden oluyor. Rorschach da bir tür psikopat ya da sosyopat, her neyse…( Robert de Niro’nun Taksi Şoförü’nde canlandırdığı türe yakın)

BÜTÜN MESELE OLASI NÜKLEER SAVAŞ
İşte bu Rorschach’ın günlüğünden takip ediyoruz olayları büyük ölçüde, yani özdeşleşilen kişi büyük ölçüde Rorschach. Rorschach’ın suratındaki maskedeki şekiller tıpkı Rorschach testlerindeki lekelere benziyor, ama onların hareketli olanından (Rorschach’ı duymamış olanlar olabilir: kendisi ünlü bir psikologdur, bilinçdışını açığa çıkarmada kullanılan ve adıyla anılan bir test geliştirmiştir).
Rorschach artık hepsi emekliye ayrılmış olan gurup arkadaşlarının ve kendisinin tehlikede olabileceğini düşünüyor. İçlerinden biri öldürülmüşse diğerleri de öldürülebilir diye düşünüyor. Ve arkadaşlarını uyarmaya, herekete geçirmeye çalışıyor. Bu arkadaşlardan birisi de artık ülkenin en zengin adamı olmuş olan Veidt (Ozimandias lakaplı). Bütün bu olayların geçtiği dönem ise soğuk savaşın tırmandığı, nükleer bir çatışmayla dünyanın sonunun gelme ihtimalinin bayağı yüksek olduğu bir dönem yani bildiğimiz 80’ler işte. Sovyetlerin Afganistan’a girmesi bu tehlikeyi bayağı da artırmış (bu arada Sovyetlerin “hiçbir zaman nükleer savaşı başlatan taraf olmayacağı” taahhüdünden söz edilmiyor. ABD ise böyle bir taahütte bulunmaktan kaçınmış ve ‘star wars’ adıyla bilinen nükleer şemsiye projesiyle nükleer rekabeti yeni bir düzeye tırmandırmıştı. ABD, aynı dönemde Afganistan’da Taliban’ı semirtmekle meşguldu ki bundan da söz edilmiyor filmde).
Velhasılıkelam bütün meselenin bu olası nükleer savaşı durdurmakla ilgili olduğu ortaya çıkıyor. Peki soru şu? Milyarlarca insanı kurtarmak için milyonlarca insan feda edilmeli midir? Bunu yapan sanayici daha sonra yıkılan ülkenin yeniden inşasını da üstlenecek ise üstelik…
Yoksa bildiği doğrudan taviz vermezken kanun gibi efemine şeyleri tanımayan, liberallerden tiksinen (ayıptır söylemesi ben de tiksiniyorum ama uzun hikaye şimdi), süper maço erkek ve de faşistin daniskası Rorschach gibi mi olmak gerekir? Rorschach savaşı önlemek için milyonların feda edilmesine karşı çıkıyor ama kendisi ne söylüyor, belli değil. Film bu karakterlere hem mesafeli hem de onlardan başka seçenek tanımaz bir noktada bırakıyor seyircisini. Fakat her şeye rağmen filmin girişindeki jenerik bölümü şahane. Gerisi de bir şekilde seyrediliyor. Ne çok kötü ne çok iyi, ne faşist ne de faşizm karşıtı, nerede durduğu pek belli olmayan bir çizgi roman uyarlaması ‘Watchmen.’ Yine de bir şekilde enteresan, ‘Southland Tales’ misali anaakımdan ne kadar da kafası karışık şeyler çıkabildiğini göstermesi açısından.

Bir Türkiye dramı

TARİH:  14 Mart 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Mahsun Kırmızıgül filmde önemli meselelere el atıyor. Büyük bir kitleye hitap etmek istediğinden çok da radikal şeyler söylemiyor. Ama her şeyi de Kırmızıgül yapacak değil ya……

Güneşi Gördüm’ün afişi iki filmden izler taşıyor. Göğe kaldırılmış çocuk görüntüsü ‘Kökler’ dizisindeki bebek Kunta Kinte’yi hatırlatıyor (böyle bir heykel de var: http://www.waymarking.com/waymarks/WM49KT). Afişin yanı sıra filmin hemen başlarında gördüğümüz helikopter saldırısı sahnesi de tabii ki ‘Kıyamet’ı akla getiriyor. Bir travesti barına giriş sahnesi var ki, o da hemen ‘Dönüş Yok – Irreversible’ı düşündürüyor. Orhan Atasoy’un ‘Gemiler’ şarkısının klibine benzer bir soyunma sahnesi de finalde bizi bekliyor. Anlayacağınız Mahsun Kırmızıgül sinema, dizi, klip vb, kısacası görsel kültür tarihine yabancı biri değil. Gereksinim duyduğu materyali nerede bulacağını biliyor.

KAYDA DEĞER BİR KADRO
‘Güneşi Gördüm’ göç etmek zorunda kalan bir geniş Kürt ailesinin şehirlere, ülkelere yayılan uzun hikâyesini anlatıyor. Ailenin içinde pek tanışamadığımız bir PKK’li de var. Abisi askerliğini yaparken dağda savaşan PKK’li kardeş çatışmada öldüğü için çabucak devre dışı kalıyor.
Film, Kürt sorununa dair aslında pek bir şey söylemiyor. Ortada acı ve acıklı bir durum var ama bu durumun tarafları pek fazla yok ortalıkta. Savaşın nedenlerine dair bazı işaretler sözle veriliyor fakat: 1980’lerin Diyarbakır cezaevi hatırlatılıyor, 12 Eylül darbesi gayet cesurca ‘faşist’ olarak nitelendiriliyor ve emperyalizmin de hakkı teslim ediliyor. Kırmızıgül devleti çok da karşısına almamaya gayret ediyor ama ne demek istediğini anlıyoruz.
Film, savaşın nedenlerini sözel olarak anar ve taraflara mümkün olan en hoşgörülü şekilde yaklaşırken asıl öfkesini başka yerlerde gösteriyor. ‘Güneşi Gördüm’ asıl homofobi karşıtı yanıyla önemli. Filme adını veren hikâyenin kahramanı, ailenin kente geldikten sonra travesti olan oğlu. Töre cinayetine, travestiler açısından bakan başka film var mı, hatırlamıyorum. ‘Güneşi Gördüm’ün erkek çocuk fetişizmine, kadınların kuma tehdidi altında yaşamalarına karşı da söyleyecek sözü var. Ve doğru sözler bunlar.
Fakat filmin önemli bir kurgu problemi var. Birçok öykü içiçe anlatılırken tempo tutturulamıyor, zamanda kopukluklar oluşuyor. Oyuncular aksamıyor ki bu kadar kalabalık bir kadrolu filmde oldukça kayda değer. Ama bazı sahneler duygusallık dozundaki aşırılıktan dolayı seyredilebilir gibi değil. Sonuç olarak büyük meselelere el atıyor Kırmızıgül. Büyük bir kitleye de hitap etmek istediğinden çok da radikal şeyler söylemiyor. Ama her şeyi de Kırmızıgül yapacak değil ya.

Liberal vahşet manzaraları

TARİH:  21 Mart 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

McQueen unutturulmaya çalışılan bir dönemi yeniden gündeme getirerek İngiltere –İrlanda ilişkisinin de yeniden sorgulanmasını kışkırtıyor…

‘Açlık’ bugünün neoliberal dünyasının egemenliğini ilan ettiği 1980’lerin başında, tam olarak 1981’de geçiyor. ABD’de Reagan, Büyük Britanya’da Thatcher, Türkiye’de Kenan Evren ve Turgut Özal (cuntanın başbakan yardımcısı ve Türkiye’de neo-liberalizmin mimarı; Taraf gazetesinin kimi “ağır top” statüsündeki yazarlarının ona tapınması, onun darbeci olmadığı anlamına gelmez; o yazarların büyük iddialarına rağmen demokrasiden pek bir şey anlamadıkları anlamına gelir) ikilisi var. Büyük Britanya’da Demir Lady lakaplı Thatcher sosyal devleti yok etmeyi misyon edinmiş durumda. Falkland Savaşı da yardımına yetişiyor ve oluşan “birlik ve beraberlik ortamı”nda istediği yasaları uygulama şansını buluyor Thatcher. Solcuları ve muhaliflerini ezmeyi başarıyor.

80’LERDEKİ TÜRKİYE
Kuzey İrlanda’daki Maze hapishanesi cumhuriyetçi IRA militanlarının atıldıkları yer. IRA militanları “politik statü” talebinde bulunuyorlar. Giyinmeyi reddediyorlar, dışkılarını hücrelerinin duvarına sürerek durumlarını protesto ediyorlar. Hükümet bu talepleri reddediyor. IRA önderlerinden Bobby Sands taleplerinin karşılanması amacıyla açlık grevine başlıyor. Sonunda Sands ve 9 arkadaşı daha açlık grevinden ölüyor ama hükümet yine de politik statü vermeyi reddediyor.
1980’lerin Türkiye hapishanelerinde de açlık grevleri, tek-tip kıyafete karşı protestolar ve çok çok daha korkunç boyutlarda bir işkence vardı. Hapishaneler, Ebu-Greyb’le yeniden Batı’nın gündemine geldi. Bugünün Türkiye’sinde de F-tipi denilen insanlık dışı uygulama ve muhaliflere karşı her türlü eziyet sürüyor. Dolayısıyla “Açlık”ın anlattıkları sadece tarih değil (Batı için de).

EVRENSEL ‘SIRA DAYAĞI’
“Açlık” üç bölümden oluşuyor. Yönetmen Steve McQueen (aynı adlı oyuncuyla sadece isim benzerliği var) ilk bölümün ırmakta serbest bir şekilde akmaya, ikinci bölümün çalkantılı sularda sürüklenmeye ve üçüncü bölümün şeleleden düşmeye benzemesini amaçlamış. İlk bölüm yeni bir mahkum ile bir gardiyan çerçevesinde hapishaneyi anlatırken, ikinci bölüm Bobby Sands ile bir rahip arasındaki konuşmayı temel alıyor. Bu konuşma 17 küsür dakikalık tek bir plandan oluşuyor ve burada Sands rahiple ölüm orucu kararını tartışıyor. Son bölüm ise Sands’in acılı ve ağır ölümünü anlatıyor.
Cannes’da “Altın Kamera” yani en iyi ilk film ödülü alan “Açlık” birçok eksiğine rağmen çok çarpıcı bir film. Filmden aklınızda çok da kavradığınız bir Bobby Sands portresi kalmıyor. Ya da Kuzey İrlanda-Britanya sorununda biraz daha ufuk sahibi olmuyoruz. Ama çarpıcı birçok görüntü kalıyor. Sıra dayağı mesela bizim hapishanelere özgü değilmiş. Batıda da “demokrasinin” gerekli hissetiğinde, bir üçüncü dünya ülkesi vahşetine yaklaşabileceğini görüyorsunuz. Bir de Thatcher’ın kan dondurucu, steril sesiyle yaptığı konuşmalar var.
McQueen unutturulmaya çalışılan bir dönemi yeniden gündeme getirerek İngiltere –İrlanda ilişkisinin de yeniden sorgulanmasını kışkırtıyor. Film hapishanedekileri yeniden hatırlatabilirse, Türkiye’nin bugünü için de önemli bir işlevi yerine getirebilir.

Sinema var, hayat belki…

TARİH:  28 Mart 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Berlin Film Festivali’nde gösterilen ve Tagesspiegel gazetesinin okurları tarafından en iyi film seçilen Hayat Var’da şüpheye düşülemeyecek netlikte bir şey görülüyor: O da Türkiye’de özgün sinemacıların ve has sinemanın olduğu gerçeği…

Reha Erdem aşka ve isyana inanıyor. Filmlerinin kahramanları kimi zaman açıkça kimi zaman da bastırılmış bir öfkeyle başkaldırıyorlar. Şiddetleri çoğunlukla saf bir acımasızlık içermiyor. Sevgiyi bulsalar yelkenleri suya indirmeye hazırlar. Tek istedikleri insan olarak hak ettiklerini alabilmek. Filmlerin finalinde kazanmıyorlar belki ama kaybetmiyorlar da. Tekinsiz, sallantılı bir dengede arkadaşlarına, sevdiklerine sarılıyorlar. Ne umuttan söz etmek mümkün belki ne de umutsuzluktan. Direnmeye bir övgü var, direnmeye değer olana: aşka, sevgiye. Başka da bir şey yok zaten yaşamı değerli kılan.
Reha Erdem çektiği her planın arkasını dolduruyor, her görüntü ve ses öğesinin hesabını verebiliyor. “Hayat Var”da hiçbir şey tesadüf değil. Altyazı dergisinin son sayısındaki röportajı oldukça aydınlatıcı. Muhakkak okunmasını öneririm.

CEVABI SEYİRCİYE BIRAKIYOR
“Hayat Var”ın bildiğimiz anlamda bir hikâyesi yok, bu açıdan tipik bir Erdem filmi yani. “Kaç Para Kaç”tan beri hikâye daha azalıyor Erdem’in sinemasında. Yine de: “Hayat Var”, Hayat adlı on dört yaşında bir kızın hikâyesi. Hayat, ‘resmen’ balıkçılık, fiilen küçük çaplı pezevenklik, uyuşturucu satıcılığı, kaçakçılık yapan babası ve nefes darlığı çeken, yatalak dedesiyle yaşıyor. Annesi babasından ayrıldıktan sonra bir polisle evlenmiş, bir  çocuk daha doğurmuş. Hayat bazen üvey evlat muamelesi gördüğü annesinin evine de gidiyor. Hayat’ın babası kötü biri değil ama kızının pek farkında da değil. Dedesi herkesten nefret ediyor zaten.  Okul arkadaşları, balık kokulu Hayat’ı itip kakıyor, okul müdürü ve öğretmense adeta anlayışsızlığın cismanileşmiş halleri. Arada sırada Hayat’a bakan komşu kadın severken işkence eden cinsten. Bir de bakkal amca var… Bakkal Hayat’ı taciz ediyor, Hayat çikolata, gofret karşılığında müsaade ediyor tacize. Arkadaşlarına bu ‘hediye’leri dağıtarak onların ilgisini kazanıyor. “Seni seviyorum” diyen tek şeyse iğrenç bir oyuncak bebek. Ve bir de işçi çocuk var. Hayat’a bir şeyler ikram eden, onu koruyup kollamaya çalışan. Bir de babanın umutsuz aşığı bir adamcağız daha var.
Film ‘kıyı’da geçiyor büyük ölçüde. Hayatın başladığı yerde. Hayat ve babası amfibik gibiler, hayatları denizle kara arasında geçiyor. Yoksul kulübelerinin ve çevrelerinin dışındaysa bir dehşet yaşanıyor. Görmediğimiz ama sesini duyduğumuz bir savaş var sanki. Jet uçakları geçiyor, siren sesleri çınlıyor. Kim kimle savaşıyor? Erdem, seyirciye bırakıyor cevabı.

HAYAT HER ŞEYE RAĞMEN VAR
Peki, “Hayat Var” ‘bir teselli’ veriyor mu? Reha Erdem  Altyazı söyleşisinde,  böyle bir şey amaçladığını söylüyor filmleriyle. Valla, ben “Hayat Var”dan yorgun ve ezik çıktım. O iğrenç bebekten, zar zor soluyan dededen, pis üvey babadan, iğrenç bakkaldan, komşu kadından, siren seslerinden, Erdem’in tanımıyla filmin ‘kuruluğu’ndan yoruldum. Filmin “hayat her şeye rağmen var” iddiasını yeterince güçlü bir şekilde iletemediğini, filmin finalindeki derin derin havayı içine çeken çocuklarının keyfine katılamadığımı söylemek zorundayım. Hayatın kendisini yanında “Hayat Var” filmi elbette cennet bahçesi gibi. Gerçek hayat çok ama çok daha sert, çok daha acımasız olabiliyor.
Demek istediğim, filmin abartılı bir kötülük gösterdiği değil. Karakterlerin, bakkal dışında, hiçbiri büyük bir kötülük yapmıyor zaten. Ama film duygusuyla ezdi beni. Neyle  ve nasıl mücadele edeceğime dair bir işaret de bulamadım. Hatta niye mücadele edeceğime de. Aşk? Hangi aşk? Filmdeki aşk bana cevap gibi gelmedi. Ya da filmdeki aşksızlığa doğru sorular sorulmamış gibi geldi. Bilmiyorum, ben belki de hikaye istiyorumdur. Ama “Hayat Var”da şüpheye düşülemeyecek netlikte bir şey görülüyor: o da Türkiye’de özgün sinemacıların ve has sinemanın olduğu gerçeği.
Berlin Film Festivali’nde gösterilen “Hayat Var”ın ‘Tagesspiegel’ gazetesinin okurları tarafından en iyi film seçildiğini (festivalin Forum bölümünün galiba) de belirtelim.

Bu haftanın filmlerine toplu hakaret…

TARİH:  4 Nisan 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Haftanın filmleri ne yazık ki pek kötüler. Onlar için ayrı birer yazı yazmak, hak ettiklerinden çok değer vermek olacak. Zaten evim soyulmuş, bilgisayarlarımız çalınmış, bir bilgisayarı eşimle ortak kullanırken, bu lüksüm de yok

Biraz dert yanabilir miyim sevgili okurum? Emin ol, bu haftanın filmlerinden daha ilginç benim hikâyem. Dedemi, yani babamın babasını öldürmüşler. Devlet yakalamış adamı hapse tıkmış. Bunu öğrendiğimde, devlet dedemin canını koruyamamış diye düşünmemiştim. Adamı yakaladığı için devletimi sevmiştim. Daha ne yapacaktı ki? Buna rağmen 20 yaşıma geldiğimde ben yine de devletimin başındaki kuruma “cunta” deme gafletinde bulundum. Karşılığında az daha ölüyordum. On dört ay hapis yattım, hüküm giydim, düşük dozda işkence gördüm. Ama hapislik zordu. Oradan insan sağ çıkamayabilirdi. Sağmalcılar’da “öldürme” koğuşunda ülkücüler ve mafyayla birlikte yattım. Onların insafına kalmıştık. Öldürülmedik.

HAYAT DEVAM EDİYORDU…
30 Aralık 1994’te ablam doğum günü hediyesini almaya The Marmara Oteli’nin kafesine davet edildi bir arkadaşınca. İBDA-C adlı bir örgüt “Taraf ” adlı dergilerinde yılbaşını kana bulayacağız diyordu o günlerde. İBDA-C gerçekte var mıydı, yoksa adına Ergenekon dedikleri tarzda bir derin devlet operasyonunun adı mıydı? Ben nasıl bilebilirim ki? Ama ablam gittiği kafeden sağ çıkmadı. Türk sinemasının en değerli isimlerinden Onat Kutlar da o gün aynı kafedeydi. O da evlilik yıldönümünü kutlamak için gitmişti. Bir bomba patladı ve ablam o anda öldü. Onat Kutlar ağır yaralandı ve 11 gün daha hayatta kaldı. Ama kurtarılamadı. İki çok değerli insan öldü. Bu kez devleti suçladım bu ölümlerden. Birileri hedef göstermiş ve cinayet işleyeceğiz demiş ve işlemişti. Çok geçmeden Tansu Çiler suçluları yakalandığını ilan etti. İBDA-C değildi, PKK’ydı. Ama delil var mıydı? İtiraftan başka yoktu çünkü polis, – bakın siz şu işe- güvenlik kameralarının çektiği görüntüleri otelden olayın üstünden bir yıl geçtikten sonra istemişti. E, otelde silmişti tabii o kayıtları. Peki PKK niye yapmış olmasın ki? Yine de inanmamak için yeterli neden yoktu. Deniz Demir adlı PKK’li katili televizyonlarda “evet biz yaptık” derken gördüm. Ama katilin, katillerin hiçbiri şu an içeride değil. Serbest dolaşıyorlar aramızda. İşte buna inanmak zor!

Biraz da ablamın kaybıydı eşimle beni çocuk yapmaya iten. Ali, ablamın ölüm yıldönümünde, 30 Aralık 1997’de doğdu. Dünya güzeli bir çocuktu. Bütün çocuklar güzeldir ya, o başka türlüydü. Babam, “Ben bir çocuğumu kaybettim, benim başıma büyük bir felaket daha gelme ihtimali çok düşük” diyordu. O da geldi. 17 Ağustos’ta Ali, annem ve babam depreme yakalandılar Yalova’da. Türkiye’nin en büyük inşaat firmalarından Yüksel İnşaat’ın yaptığı yazlık sitedeydiler. Site tuzla buz oldu, yanı başında başka binalar ayakta kalırken. Sonra gazetelere millet meclisinde yapılan kimi tartışmalar yansıdı. Vekillerimizin nasıl canla başla daha fazla güvenlik önlemi alınmaması için çalıştıklarını gördük. Meğerse cinayet geliyorum demiş. Sonra mütedeyyin vatandaşlarımız, ölülerimizle alay ederek yürüdüler ellerinde “7.4 yetmedi mi?” yazan pankartlarla. Zavallı dindar halkımız, askerlerden çok çekmişlerdi, ne deseler yeriydi. Depremde Gölcük civarını çok etkilememiş miydi?

Hayat devam ediyordu. Eski şiddeti azaldı mı acaba, demeye çok fırsat vermeden. Geçen hafta biz uyurken evimize hırsız(lar) girdi. Ne var ne yoksa götürdüler. Herkes “iyi ki uyanmamışsınız” diyor. Bense “niye uyanmadım!” diye kendime kızıyorum. Ev dediğin, ikinci bedenimiz. Ona girilmesi, bir nevi tecavüz. Ben nasıl bir erkeğim ki bu tecavüze karşı koyamadım?

Ama bir soru daha var! Bu nasıl devlet ki sadece beni yakalamada üstün bir başarı gösterdi? Evet, 12 Eylül’de kaligrafi uzmanları el yazılarımızı çözüp, milli güvenlik kuruluna “cunta” deme terbiyesizliğinde bulunan beni ve arkadaşlarımı yakalamış, devletin manevi şahsiyetine hakaretten hüküm giydirmişti. Ama benim canın ve malım söz konusu olunca devleti ara ki bulasın.

Size daha komik bir şey söyleyeyim mi? Bir kere vergi dairesi annem ve babama vergi borcu çıkardı ölümlerinden sonra. Oysa deprem mağdurları vergiden muaf tutulmuştu. Bana vergi dairesi müdürü aynen şöyle demişti: “Depremde yakınları ölenler vergiden muaf, kendileri ölenler değil.” Depremde ölen annem ve babam deprem mağduru değildi yani. Aslında bu mantık içinde bile hatalıydılar çünkü birbirlerini de kaybetmişlerdi onlar. Ama yine de bir avukata başvurmak ve bir sürü para vermek zorunda kaldım.

Nerden nereye, sinema yazacaktım bu çıktı ortaya. Başkasını yazamadım, mazur görün. Kısacası “Marley ve Ben”, “Yengeç Oyunu”, “Kıymık” ve “Vahşet Partisi” adlı filmleri görmeniz için bir neden yok. Bir tek “Marley ve Ben” evcil bir hayvanınız, özellikle bir köpeğiniz olmuşsa tavsiye edilir. Yoksa İstanbul film Festivali başlıyor, aptal mısınız bu filmlere vakit harcayacaksınız?

Festival, vizyon bir arada

TARİH:  23 Nisan 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

İstanbul Film Festivali her zamanki güzelliğiyle hayatımıza gireli 2 hafta oldu. Yine Ak Sanat’ın cafe’sinde buluşup, hangi filmleri seyrettiğimizi sorduk birbirimize,
yine İstiklal Caddesi’nde seanstan seansa koşturduk. Yine uzun süredir görmediğimiz yerli, yabancı arkadaşlarımızı gördük
Ve yine festival-ertesi depresyonu yaklaşıyor, sinsi sinsi. Festival sosyalliği ve ortak hedeflere odaklanmışlığı bitince, bir süre sudan çıkmış balık gibi olacağım, biliyorum.
Bu yıl, benim için biraz medyatik de geçti. Changa’da verilen ve François Ozon, John Malkovich ile Peter Greenaway’in katıldığı yemeğe ben de çağrılmıştım.  Malkovich’in yanına ben oturdum ama diğer yanıma da Greenaway oturunca en stratejik yere yerleşmiş oldum. Bu iyi mi kötü mü bir durumdu tartışıldı. Mesela Serra Yılmaz, bu iki konuğa bu kadar uzun süre katlanabilmemden evli olduğum sonucunu çıkardı. Ama o gece konuklarla konuştuklarımı yazmak bana biraz garip geliyor. Yani, orada röportaj yapmadım ki! Sonradan yazarım diye sormadım sorularımı, onlar da umarım sonradan yazılır diye cevaplamadılar. Yani birkaç fotoğraftan başka bir şey paylaşmayacağım sizle.

TAŞRA VE ŞEHİR İLİŞKİSİ
Festival’de her zamanki gibi paneller de yapıldı. Tül Akbal, Fatih Özgüven, Engin Ertan, Dan Fainaru ve Rüdiger Suchsland’ın katıldığı panelde Türk sineması konuşuldu. Fainaru “suskun” karakterlerin biraz da yönetmenlerin kaçak dövüşmesinin ürünü olduğunu düşündüğünü söyledi; Tül Akbal, 12 Eylül’de yaşanan dehşetin “kendinden nefret eden” karakterler yarattığını ve bu karakterlerin öfkesinin çoğunlukla kadına yöneldiğini ileri sürdü. Taşra ve şehir ilişkisi de panelde yoğun olarak konuşulan bir konuydu.
Filmlere gelince her zaman olduğu gibi çok iyiler de, vasatlar da, kötüler de vardı. En iyilerden biri Şili filmi “Tony Manero”’ydu. Tony Manero John Travolta’yı meşhur eden karakterin, “Saturday Night Fever”ın kahramanının adı. Filmin meşhur olduğu yılar Şili’de darbe sonrasına, Pinochet’nin kanlı rejimine karşılık geliyor. Film, Tony Manero benzerleri yarışmasına katılan ve kazanmak için cinayet işlemekten çekinmeyen kahramanı aracılığıyla, bir insan tipini, bir rejimi, bir değerler bütününü mükemmel bir biçimde veriyor. Dahiyane gözükmeden, dahiyane olmak bu filme ait bir özellik olabilir.
Festivale filmi gösterilmeden damgasını vuran yönetmen ise Ozu’ydu. Dorris Dörrie’nin kısmen mükemmel “Kiraz Çiçekleri”, Kurosawa’nın “Tokyo Sonata”sı ve Claire Denis’nin “35 Tek Rom”u hep Ozu’ya gönderme yapıyordu.  Kore-eda’nın “Bitmeyen Yürüyüş”ü de Ozu’ya selam duran bir başka filmdi ve ayrıntılı portreleriyle festivalin en iyileri arasındaydı. Aile denen cennet/cehennemi bu filmden daha iyi tasvir etmek zor.
Film Festivali’nin ve hatta bu hafta gösterime giren “Devlet Oyunları”nın içine Katrina Fırtınasının getirdiği sular bir şekilde sızdı. Festival belgesellerinden “Su Belası” tamamen Katrina üzerine içeriden bir bakıştı. Katrina sırasında devletin halkı ne kadar yalnız bıraktığını bildiğimizi sansak da öğrenecek daha bir çok şey olduğunu gördük. “Yes Men Dünyayı Kurtarıyor” önceden de iki filmleriyle tanıdığımız muzip-muhalif Yes Men ekibinin yeni icraatlarını içeriyordu. Yes Men büyük işadamları kılığına girerek kapitalizmin insanlık dışı karakterini bizzat o kapitalistlere veya üst düzey yöneticilere gösteren bir ekip. Bu sefer de kah Dow Chemicals adına Bhopal’de yaşanan en büyük sanayi kazalarından biri için (Union Carbide tesislerinden yayılan zehirli gazlar binlerce kişinin ölümüne neden olmuştu) Hint halkına tazminat ödemek vaadinde bulunuyor kâh Amerikan kamu kuruluşları adına New Orleans’de Katrina mağdurlarına toplu kanıt yapılacağı müjdesi veriyorlardı. Bu hafta gösterime giren “Devlet Oyunları”nda ise meşum bir şirket Katrina’nın yarattığı fırsatlardan yararlanmıştı. “Devlet Oyunları” bir bakıma eli yüzü düzgün iyi niyetli bir film ama anlattığı tip şeyler 70’lere ait, günümüze değil.  Film savaştan ve felaketlerden büyük çıkar sağlayan Halliburton, Blackwater gibi gibi şirketler, yoz politikacılar ve dürüst sağlam gazetecilere dair. Ne öyle bir basın kaldı ne de basının öyle bir etkisi açıkçası. Bugün yaşadığımız dünyada kahraman gazetecilere yer yok ne yazık ki. Demek ki geçmişte de sanıldıkları adar etkili değilmişler, yoksa bugünlere gelmezdik.
Diğer filmlere gelince: Genç Rus kadın yönetmen Gai-Germanika’nın “Ben Hariç Herkes Ölsün”ü genç kızlığa geçiş sancılarını çok sert ama yine de sevecen bir bakışla anlatıyordu. Çok övülen ve yine çocukluktan gençliğe geçişle ilgili olan vampir filmi “Gir Kanıma” benim ruhuma hiç nüfuz etmedi. Filmin niye bu kadar yüceltildiğini keşke anlayabilseydim. Aynı şey “Kör Domuz Uçmak İstiyor” için de geçerli. Endonezya’da Çinli yani azınlık olmanın zorluklarını anlatan bu film  seyircisinden çok şey talep ediyordu ve benim de verecek halim yoktu galiba. Yusuf Şahin anısına gösterilen “Sessizlik Lütfen… Çekim Var” şöhret, yalnızlık, aşk ve hırs üzerine hoş bir Arabesk müzikaldi. “Bir Terör Filmi: Der Baader Meinhof” kahramanlarını karikatürize eden ve onların politik özelliklerini gençlik isyanına indirgeyen bir filmdi. Andreas Baader filmdeki gibi bir serseri idiyse nasıl olmuş da bu kadar kişiyi etkilemiş anlamak zor. “Tyson” adı üstünde boksör Tyson’ı anlatıyordu. Tecavüzden hapis yatmış, rakibinin kulağını ısırmış, çok para kazanıp, çok da kaybetmiş, çok adam dövüp, çok da dayak yemiş bu adamdan geriye öksüz kalınca ne yapacağını şaşırmış bir çocuk portresi kalıyor. “İl Divo” italya’nın Süleyman Demirel’i Andreotti üzerine değişik bir biyografi çalışmasıydı ve etkileyiciydi (Yeni Rüya bazen bayağı kötü bir projeksiyonla sunabiliyor filmleri, Il Divo’da da öyleydi). “Il Divo”da yükselmekte olan bir başka politikacı ve medya patronun da gölgesi vardı: Berlusconi! Başbakan Erdoğan’ın  dünürü ve yakın arkadaşı, bugünün karanlığının da baş mimarı Berlusconi’nin ağlarını nasıl örmeye başladığını görüyoruz filmde. Andreotti bile onun yanında demokrat!

BİRÇOK İYİ FİLM FESTİVALDEYDİ
“Tulpan” bizi Kazak steplerine götüren insancıl, hayvancıl, doğacıl hoş bir filmdi. “Piçler” ABD’de çalışan Meksika göçmeni işçiler üzerine acıklı, sert, çarpıcı ve yalın bir filmdi. Etkileyiciydi. Yine Latin Amerikalılara, Perululara dair bir belgesel olan “Unutmak” çöken, yoksullaşan, umutsuz ama direnen bir halk tablosu sundu. Egoyan’ın son filmi “Tapınma” babalar, oğullar, kızlar ve torunlardan kültürlerarası çatışmadan, terörden Egoyan’a özgü tarzla söz eden ve kendisini ilgiyle izleten bir film oldu. “Kızılırmak Karakoyun” çok çok iyiydi, bu filme dair festivalist.com’da bir yazım çıktı. Yeni Türk filmlerine gelince hepsi hoşlukları olan filmlerdi diyebilirim. “Köprüdekiler” belgeselle kurmacayı iç içe geçiren yapısıyla ve karakterlerini  gayet inandırıcı ve insancıl bir biçimde tanıtışıyla diğerlerinden öne çıktı. Filmin adındaki köprü Boğaziçi Köprüsü’ne işaret ediyor ama aslında köprü çok da belirleyici bir öneme sahip değil. Bir dolmuş şoförüyle karısı, köprüde çiçek satan bir çocuk ve arkadaşları ile bir trafik polisi filmin kahramanları. Bu hayatların kesişmemesi, yan yana ama dokunmadan süren yaşamlarımızı “hyper-link” adı verilen “kesişen hayatlar filmleri”nden daha iyi betimliyor.  Pelin Esmer’in amcasını anlattığı “11’e 10 Kala”da herkesin hemfikir olduğu bir şey vardı: Film daha kısa olmalıydı. Yeni bir kurguyla “11’e 10 Kala” daha iyi bir film olabilir. Film yaşlı bir “her şey koleksiyoncusu”nun çevresiyle, akrabalarıyla ve de fırsatçı kapıcıyla ilişkilerini anlatıyor. Film, koleksiyonculuğun nedenine girmiyor ama nasılını gayet iyi veriyor.  “Uzak İhtimal” de insancıl ve sevimli bir filmdi. Özellikle şaşkın ve aşık müezzin tiplemesi başarılıydı. Fakat filmin diğer kahramanlarına aslında yoktular desek yeridir. Müezzinin aşık olduğu rahibe ve onun babası, üçkağıtçı arkadaş falan çok silik tiplerdi. Ayrıca Türkiye’de Hıristiyanlardan söz edeceksen Rumlar ve Ermeniler dururken tesadüfen burada olan bir yarı İtalyanı konu almak biraz kaçak dövüşmek gibi geldi bana. Bir de filmin görüntü yönetimi sorunluydu. Hep mavi tonlar, bir tür “İstanbul blues” duygusu vermek için miydi, bilemedim. Yine de filmin artısı eksisinden fazla.  Bu hafta gösterime giren “Mommo- Kız Kardeşim” de yine aynı şekilde yani insancıl ve sevimli olarak nitelendirilebilecek bir film. Ama yeni Türk filmlerinin galiba en zayıfı o. Anneleri olmayan, babalarının da dedelerine terk ettiği iki küçük çocuğun hikayesi dokunaklı ama akılda geriye küçük oyuncuların sevimliliği dışında pek bir şey kalmıyor.

Doğu’nun ‘İyi’ İnsanı

TARİH:  23 Nisan 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Film kusurlu çünkü yapmak istediği kapitalizm ve globalizm eleştirisini sağlam bir zemine oturtamıyor. Aynı zamanda erdemli bir yanı da var. Çünkü her şeyden önce
bu eleştiriye soyunuyor. Erdemli çünkü sinemamıza çok önemli bir oyucu kazandırıyor
“Pazar: Bir Ticaret Masalı” Antalya’da en iyi film ödülünü kazandığında çoğunluk, ben de dahil olma üzere şaşırdık. Ustaoğlu, Kaplan, Erdem ve Ceylan gibi yönetmenlerin arasından bir İngilizin, Ben Hopkins’in filminin sıyrılıp birinciliği alması sürpriz bir sonuçtu hakikaten. Ama ilk şaşkınlık geçince “niye olmasın” da demeye başladık. Evet diğer filmler de iyiydi ama hiçbiri kusursuz değildi. “Pazar” da öyle, kusursuz değil, hatta epey kusurlu ama çok da erdemli öte yandan.
Kusurlu çünkü iki kere seyretmeme rağmen filmin kahramanı Mihram’ın bazı şeyleri niye yaptığını anlayamadım. Kusurlu çünkü yapmak istediği kapitalizm ve globalizm eleştirisini sağlam bir zemine oturtamıyor. Erdemli çünkü her şeyden önce bu eleştiriye soyunuyor. Erdemli çünkü sinemamıza çok önemli bir oyuncu kazandırıyor ve ayrıntılardaki zenginliğiyle bu senaryoyu bir ‘yabancı’ nasıl yazmış dedirtiyor.

HER ŞEY GELECEĞE GÜVENLE BAKMAK İÇİN
Film cep telefonlarının yeni yeni yaygınlaşmaya başladığı yıllarda, 90 başlarında bir Doğu kentinde başlıyor. Küçük tüccar, içkici, kumarbaz ve Müslüman Mihram sınıf atlama hayalleri kuruyor. Bir cep telefonu bayii açabilse geleceğe güvenle bakacak ama sermayeyi nerden bulacak? Derken, sağlık ocağında çalışan bir doktor ondan bir ilacı bulmasını istiyor. Mihram bu ilacı Nahcivan’da bulabileceğini hesap ediyor.
Oraya giderken de yanında birkaç çuval maden cevheri götürüyor kaçak olarak. Bunları satacak ve para kazanacak. Soru: Mihram madem bunu yapabiliyordu, niye ilaç almak gündeme gelince yaptı?  Bunun cevabı filmde yok.

SİSTEMDE BİRŞEYLER YANLIŞ
Mihram’ın zarar etme pahasına ilacı almak istemesini, karısına kendini beğendirmek istemesine, kumarbazlığına, rekabetçiliğine filan bağlayabilsek de tatmin olamıyoruz. Bütün bu ilaç ticaretinden Mihram’ın ne kazanmak istediğini bir türlü anlayamıyoruz.
Çoğul kullanıyorum çünkü sorduğum meslektaşlarımdan da doyurucu bir cevap alamadım ya da onlar da benimle aynı kafa karışıklığı içindeydiler. Ama film bu sistemde bir şeylerin yanlış gittiğini söylüyor ve iyi ediyor. Global dünyada Afrika’dan başlayan, Asya’ya ve oradan Avrupa’ya uzanan bir maden cevheri ticaretinde nasıl bir eşitsizlik olduğuna işaret ediyor. Ve fakat sorunun sistemin özünde mi yoksa sistemin işlemesine çomak sokan kötü insanlarda mı olduğu konusunda net bir fikri yokmuş gibi de duruyor. “Pazar: Bir Ticaret Masalı”, Tayanç Ayaydın ve Şenay Aydın’ın çok iyi, Genco Erkal’ın abartılı ve teatral olmasına rağmen çok sevimli oyunculuklarıyla sivriliyor. Tayanç Ayaydın sadece iyi değil, karizmatik de! Sinemamız çok iyi bir oyuncu kazandı.

Gazi Mahallesi’ndeaşk ve ölüm

TARİH:  25 Nisan 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Keşke, o devrimci gençlerle işaret edilmeye çalışılan daha büyük bir çerçevenin varlığı filmde daha net görülebilseydi. Yine de Aydın Bulut ilk film olarak alkışlanması gereken bir iş çıkarmış
‘Başka Semtin Çocukları’ doğru kaygıları olan, iyi oynanmış, eli yüzü gayet düzgün bir film. Nitekim Antalya’da da birçok ödül aldı: En iyi yardımcı erkek oyuncu (Volga Sorgu), Genç Yetenek (yönetmen Aydın Bulut) ve en iyi sanat yönetmeni (Türker İşçi)
Güneydoğu’da askerlikten ( savaştan) dönen Semih, kardeşi Veysel’in ölüm haberini alır. Semih, Veysel’in en yakın arkadaşı Simo’ya kardeşini kimin öldürdüğünü sorar ve Simo anlatır. Alevi Veysel, Sünni bir kıza âşık olmuştur. Gazi Mahallesi’nde mezhep ayrılığı ciddi bir iştir, kızın kardeşi şiddetle bu birlikteliğe karşı çıkar. Katil kızın ağabeyi gibi gözükmektedir ama bir de mahallenin savaş gazisi faşisti vardır. O da şüpheliler arasındadır. Peki ya Veysel’in karşısında hep ezilen, hep ikinci planda kalan Simo?

BAŞARILI AMA HEDEFİNİ TUTTURAMAMIŞ
Mahallede devrimciler de vardır, bildiri ya da gazete dağıtan, korsan eylem koyan ama filmin kahramanları kısır kavgaları içinde onları fark etmekten acizdir. ‘Başka Semtin Çocukları’nın başlangıcındaki Semih’in kabus sahneleri ve jenerikteki ses/müzik kullanımı çok saldırgan. Filmin etkileyiciliğini azaltan asıl unsur ise çok fazla karaktere sahip olması ve zamansal sıçramalar içermesi. Ama, ‘Başka Semtin Çocukları’ çoğu zaman bir sahicilik yakalıyor. Bu başarıda ekipteki oyuncuların tümünün katkısı büyük. Kısacası hem iyi hem de hedefini tam vuramayan bir filmle karşı karşıyayız. Keşke o devrimci gençlerle işaret edilmeye çalışılan daha büyük bir çerçevenin varlığı filmde daha net görülebilseydi. Ya da film, daha az şeyi daha derin ve yeni şeyler söyleyerek anlatsaydı. Yine de Aydın Bulut ilk film olarak alkışlanması gereken bir iş çıkarmış.

Cemaat, polis, ABD: Ilımlı İslam Projesi

TARİH:  2 Mayıs 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

‘Kelebek’ başta da söylediğim gibi bir propaganda filmi, yani çekilir bir şey değil. Yine de herkese bu filmi görmelerini öneririm. Bir cemaatin kendisini nasıl gördüğünü ve göstermek istediğini öğrenmek açısından
‘Kelebek’ bir propaganda filminin yöntemleriyle bir cemaatin dünya görüşü ve faaliyetlerini anlatıyor. Bu cemaat Mevlana’nın görüşlerinden etkilenmiş. Bunu filmin başlarında cemaatin, ya da tarikatın liderinin verdiği derslerden anlıyoruz. Cemaat/ tarikat Türkiye kökenli ama yurtdışında da faaliyetler yürütüyor: Filmde cemaat üyeleri Afganistan’da eğitim ve sağlık hizmetleri veriyor. Bu tarikatın ABD’yle yakın çok yakın ilişkisi var: ABD’den neredeyse kutsal topraklardan söz eder gibi söz ediyorlar. Tarikatın önemli hizmetlerinden biri de zaten ABD’ye öğrenci göndermek. Kendilerine adam kazanırken ‘seni ABD’ye gönderebiliriz’ havucunu etkin bir şekilde kullanıyorlar. Cemaat/tarikat terör konusunda eski ABD başkanı Bush’tan çok farklı düşünmüyor. ‘Yangını çıkaranı’ suçlamak söz konusu değil cemaat için. ‘Yangının içine gençleri atan’ El Kaide ve Taliban gibi örgütler tek suçlular. Komplo teorisyenlerinin 11 Eylül’ü ABD’nin tezgahlamış olabileceği yönündeki teorileri ‘aman ağzımızdan yel alsın’ tavrıyla bastırılıyor.
Bu cemaatin Türkiye’de Emniyet teşkilatıyla ya da polisle de özdeşleşmiş olduğunu görüyoruz. Filmin kahramanını, ki bir cemaat mensubudur ve vicdan muhasebelerini polisle paylaşmayı seçer, filmin önemli bir bölümünde polis montuyla otururken görürüz. Polis rozeti montun üzerinde net bir şekilde görülür.
Filmin temel savı ‘sadece yaptıklarımızdan değil yapmamayı seçtiklerimizden de sorumlu olduğumuz’ şeklinde. Cemaat, eşitsizlik ve adaletsizlik konusunda bir şey yapmamayı seçiyor ve bu seçimini sorgulamıyor. Kendisinin, kapitalizm ve emperyalizmle uyumunu sorgulamıyor. Yangını neyin ve kimin çıkardığını da sorgulamıyor. Teröre hepimiz karşıyız tabii ki. Ama Bush başkanlığındaki ABD de karşıydı ve her anlamda dünyada terör estiriyordu. Estirmeye de devam edecek, başka türlü olamaz. Cemaatin bunlarla işi yok. Ne de emniyet teşkilatının ‘dur/vur’ uygulamalarıyla, işçi sınıfına karşı estirdiği terörle (bu yazı 1 Mayıs’ta yazılıyor) alıp veremediği yok.  Cemaat kısacası Amerikancı bir ılımlı İslam modelini yaygınlaştırmayı misyon edinmiş. Yolları da açık görünüyor. Bu cemaat gerçekte bir varlığa karşılık geliyor mu? Filmden sonra bunu tartışan film eleştirmenleri nedense seslerini ya alçaltıyor ya da şifreli ifadeler kullanıyorlardı. Anlaşılan bir şekilde terörize olmuşlardı. Oysa ‘Kelebek’in afişinde ‘dünyayı değiştirmek için terörist mi olmak gerekiyor?’ diye soruluyor ve bu soruya ‘hayır’ diye cevap veriliyordu. Teröre karşı çıkanlar neden bu kadar korkulduklarını da sorguluyorlar mı acaba? ‘Kelebek’ başta da söylediğim gibi bir propaganda filmi yani çekilir bir şey değil. Yine de herkese bu filmi görmelerini öneririm. Bir cemaatin kendisini nasıl gördüğünü ve göstermek istediğini öğrenmek açısından…

Sütbeyazı bir hayat ve ölüm

TARİH:  9 Mayıs 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Gus Van Sant’ın önceki filmlerine göre iyimser sayılan son filmi ustalıklı bir iş olmasına karşın kahramanımız Harvey Milk çok da içine nüfuz edebildiğimiz bir karakter imgesi yaratamıyor
Harvey Milk eşcinsel hareketi için çok önemli bir isim. Milk, 1977’de ilk aleni ‘gay’ politikacı olarak San Francisco belediye meclisine girmeyi başarmış. Ve bir ihtimal olarak öngördüğü biçimde meclise seçilmesinden 1 yıl kadar sonra suikaste kurban gitmiş. Politik olarak en büyük başarısı, aşırı sağcıların gay öğretmenlerin işlerine son verilmesini öngören yasa tasarısı karşısında yürüttüğü kampanya. Gerçi bu yasa o kadar ayrımcı ve faşizan ki, Ronald Reagan bile karşı çıkmış.

FİLMİN TONU BU KEZ DAHA İYİMSER
Gus Van Sant daha önce de gerçek olaylardan yola çıkarak sonu kahramanlarının ölümüyle biten filmler yapmıştı. ‘Fil’ Columbine Lisesi katliamını, ‘Son Günler’ ise Kurt Cobain’in intiharına giden süreci konu almıştı. Bu kez de filmin kahramanını benzer bir son beklese de, filmin tonu bu iki filme, ya da yönetmenin diğer filmlerinden ‘Gerry’ ya da ‘Paranoid Park’a göre çok daha iyimser. İnandıkları uğruna yani eşcinsellerin eşit haklara sahip olmaları mücadelesinde ölümü göze alan bir kahraman Harvey Milk ve bu tür ölümler yılgınlıktan çok güç verir çevresindekilere. Gerçi Milk’in katili abuk sabuk bir yargılamadan sonra (abur cuburla beslendiği için akıl sağlığını yitirdiği gerekçesiyle) sadece beş yıl hapse çarptırılmış olsa da. Ama bu yargı rezaleti filmde yok zaten.

CEVAPSIZ SORULAR
‘Milk’ fakat bir film olarak çok fazla iz bırakacak gibi de durmuyor. Filmin en etkileyici bölümleri başlangıcındaki belgesel görüntüler. Bu görüntüler polisin eşcinsel avlarını gösteriyor. Eşcinsellerin nasıl aşağılandığını, nasıl iğrenç bir biçimde medyada teşhir edildiklerini gösteren bu görüntüler unutulacak gibi değil. Ama bütün sevimliliğine rağmen, Harvey Milk çok da içine nüfuz edebildiğimiz bir karakter değil. Cumhuriyetçi Parti taraftarlığından ve borsacılıktan geçen, ardından metro merdivenlerinde tanıştığı bir gençle New York’tan San Francisco’ya taşınan ve neredeyse bir anda aktiviste dönüşen, ardından siyasi mücadeleyi sevgilisine tercih eden, biraz kafadan kontak birisini yeni sevgilisi olarak seçen, kimlik politikası dışında siyasette nerede durduğu filmden yola çıkarak tam olarak kestirilemeyen (köpek kakalarının parklardan ve sokaklardan toplanmasını sağlaması, kimlik politikası dışındaki filmde görünen tek girişimi), hatta biraz düzenle uzlaşmış görüntüsü veren, yüzünde gülümseyen bir maskeyle dolaşan bu adam kim? Hayır film bu soruları sorarak seyircisini kışkırtıyor da değil. Yani seyirciden böyle bir sorgulama yapması da beklenmiyor, tabii bana kalırsa. Filmin en dramatik karakteri belki de gay olan ve bastırmak istediği eşcinsel yanını temsil eden Harvey Milk’i öldüren Dan White. Kurbanın ve katilin adlarının (milk ve white) yan yana gelmesinden ‘sütbeyazı’ çıkmasına ne diyorsunuz? ‘Milk’, fakat ustalıkla çekilmiş bir film. Mizansenler ve oyunculuklar çok başarılı. Sadece Oscarlı Sean Penn değil, Josh Brolin, Emile Hirsch, Diego Luna ve Alison Pill de çok iyiler.

‘SUİKAST’A İNTİHAR, ‘AYGIR’A KISRAK
Böyle bir filmi vizyona sokanlara teşekkür ederken, çeviri rezaletine de bir çift söz etmek lazım: ‘Suikast’a intihar, ‘belediye başkanı’na vali, ‘aygır’a kısrak diyen birine çevirmen denemez! Uydurman filan denir ancak (ya da çevirmen belki çok küçük bir paraya çalışıyor ve bir tür intikam alıyordur, bilemem…). Korsan DVD değil bu, Allah aşkına! Bu çeviri rezaletlerini sadece küçük firmalar yapmıyor. ‘Benjamin Button’da da ‘Manş Deniz’ne İngiliz Kanalı denilmişti! Zamanında yazmamıştım, eksik kalmasın.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com