Nefis bir film seçkisi

TARİH:  24 Aralık 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Sinema-Tarih Buluşması’nda , ‘Laila’nın Doğumgünü’, ‘Bir Hafta Tek Başına’, ‘Kar’ ‘İhanet’ ya da ‘Savaş Yollarında Bir Kumpanya’ gibi filmleri kaçırmamak gerek…

 

11’inci İstanbul Uluslararası Sinema-Tarih Buluşması’nın gerçekten iyi bir film seçkisi var. Benim diyen her festivalin programında yer alabilirler, almışlar da zaten. Berlin’den, Cannes’a çeşitli festivallerde yarışmış, kimi de ödül almış bu filmler daha fazla ilgiyi hak ediyorlar.

Özellikle Filistin’de geçen iki film etkileyiciydi. Annemarie Jacir’in yönettiği ‘Bu Denizin Tuzu’, ABD’de doğmuş Filistin kökenli bir genç kadının (Suheir Hammad) Ramallah’a gelip burada köklerini arayışı ve İsrail’e gücü yettiğince hesap soruşunun öyküsüydü.

İsrail’in Filistinlilere reva gördüğü uygulamaların örnekleriyle ne zaman karşılaşsam şaşırıp kalıyorum. Hala, herhalde naif bir “Batılı değerler”e inanç falan var zihnimde. Bu kadar insanlık dışı bir durum nasıl “uluslararası toplum”da (!) kabul görür? Nasıl bir ülkenin topraklarına el konulur, insanları sürülür, onlara geri dönme, Filistin’deki eski evlerini satın alma ya da Filistin vatandaşı olma hakkı verilmez?

Dağdan gelip bağdakini kovmak neyse, Batı’dan yani “sivilizasyon”dan gelip de bağdakini kovmaya ne denir? “Bu Denizin Tuzu”nun doğrusu olay örgüsü biraz uyduruk gibi, ama yansıttığı durumlar o kadar etkileyici ki… Hele Filistinli kızın Hayfa’daki eski evini bulup orada yaşayan İsrailli “barış aktivisti” kızla çatışması çok etkileyiciydi.

 Bu filme rastlarsanız kaçırmayın. Aynı şey diğer bir Filistin filmi olan ‘Laila’nın Doğumgünü’ için de geçerli. Bu kez Filistin’e ve Filistinlilere daha içeriden bir bakış söz konusu. Çuvaldızın battığı yer de İsrailliler değil, Filistinliler dolayısıyla. Filistin’in durumu içler acısı. Ama bunun tek suçlusu dışarıda değil. Saçma sapan bir bürokrasi, şark usulü kabalık ve fırsatçılıklar, şunlar bunlar… Adalet Bakanlığı’ndan “yargıçlık” yapma hakkının tanınmasını bekleyen ve bu sırada geçinmek için taksi şoförlüğü yapan orta yaşı biraz geçmiş bir adamın bir günlük hikâyesini anlatıyor ‘Laila’nın Doğumgünü’. Oldukça karanlık bir tablo çizse de gülümsemesini elden bırakmayan hoş bir film Raşid Maşarawi’nin filmi. Başroldeki Mohammed Bakhri de çok etkileyiciydi.

Uyarı: Fransız Kültür’de gösterimler dijital ortamdan yapılıyor! Bilerek gidin.

Son Cannes Film Festivali’nde yarışan Phillipe Garrel imzalı ‘Şafağın Sınırı’ son yıllarda bizim sinemamızda da gündemde olan “vicdan” meselesiyle uğraşıyor. İki bölümden oluşan filmin ilk bölümünde filmin erkek kahramanı evli bir kadınla birlikte oluyor. Fakat bu durum gururuna dokununca kadını terk ediyor. Kadın intihar ediyor. Adam filmin ikinci bölümünde bir başka kadınla birlikte oluyor ama önceki sevgilisinin hayaleti kendisini yanına çağırıyor.

Basit bir hikâye; naif olmakla çok eleştirilmiş Cannes’da ama bence film hiç de fena değildi. Özellikle Fransa’nın yükselen yıldızlarından Laura Smet’nin döktürdüğü ilk bölümü etkileyici buldum.

Arjantin yapımı Celina Murga imzalı ‘Bir Hafta Tek Başına’ minimalist sinemaseverlerin beğeneceği hoş bir filmdi. Bizim Kemer Country benzeri çok zengin bir sitede aileleri tatile çıkmış çocukların yaşadıklarını anlatıyor film. Kuzenler ve kardeşlerden oluşan bu çocuk grubunun başında genç bir bakıcı kadın var. Çocuklar geziyor, tozuyor, cinsel keşifler yapıyor ve ev sahiplerinin olmadığını fark ettikleri evleri karıştırıyorlar. Dengeler, bakıcı kadının erkek kardeşinin eve gelişiyle bozuluyor. Genç, Beyaz ve erkek Arjantinliler, bu yoksul, Siyah Arjantinli delikanlıyla rekabete giriyorlar. Kız-erkek ilişkilerine ve sınıf farklılıklarına yönelik incelikli gözlemleri var filmin. Yönetmen Murga’yı Martin Scorsese kanatları altına almış bu arada.

Şu sıralarda ABD’de gösterimde olan ve gayet iyi eleştiriler alan belgesel ‘İhanet’ de festivalin listesinde. Bol ödüllü görüntü yönetmeni Ellen Kuras bu filmi 23 yıla yayılan bir sürede çekmiş. Laos’un adını duymuştum, Kamboçya ve Vietnam civarında bir ülke olarak. Ama Vietnam Savaşı sırasında ABD’nin bu ülkeye Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında kullanılan bomba miktarının toplamından daha fazlasını attığını bilmiyordum. Ne acayip değil mi? 11 Eylül’de olanlar bu ülkelerin kaderi yanında ne kadar ehemmiyetsiz aslında. ‘İhanet’, ABD yanlısı Laoslu bir subayın ailesinin hayatını anlatıyor. ABD bölgeyi terk edince ailenin hayatı tehlikeye giriyor.

Baba tutuklanıyor, ailenin büyük bölümü (çok kalabalıklar) ABD’ye göç ediyor. Orada onları yeni bir cehennem bekliyor: Yoksulluk ve sokak şiddeti. Öldüğünü sandıkları baba 15 yıl sonra çıkageliyor ama sevinçleri kursaklarında kalıyor. Baba kendine yeni bir aile ve hayat kurmuş meğerse. Vatan ve aile sağcıların ağızlarından düşürmedikleri kavramlardır ama onlardaki ihanet kapasitesi kimsede yoktur.

 Kars’ta seyrettiğim ‘Kar’ ve ‘Savaş Yollarında Bir Kumpanya’ gibi ödüllü filmler de festivalin bünyesinde. Şu ana kadar bu filmlerin çoğunu ya da hepsini kaçırmış olabilirsiniz ama gelecek senelerde Sinema-Tarih Buluşması yaklaşınca planlarınızı ona göre ayarlayın.

 

Turistik ve epik bir ‘görsel şölen’

TARİH:  27 Aralık 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Avustralya birçok amaç güden bir film: Birçok klişeden yararlanarak “Kazablanka” misali kült bir film olmak, “Rüzgar Gibi Geçti” benzeri epik bir film olmak, bunların hiçbiri olmayıp postmodern bir pastiş olmak ve nihayetinde Avustralya turizmine ve milliyetçiliğine hizmet etmek. Tabii ki geçmişte Aborijinlere yapılan haksızlıklar olmuştur kötü Beyazlar tarafından. Ama iyi Beyazlar sonuçta Aborijinlere haklarını vermiş ve özür de dilemişlerdir. Kötü Beyazlar kimler midir? Mesela, “büyük toprak sahibi sınıf olabilir mi?”, diye bir an düşünebilirsiniz. Ama hayır, onların kötü görüneni bile aslında iyidir, asıl kötü olan aristokratların yerine göz diken ve toprak üzerinde sınıfsal kökeni itibarıyla hakkı olmayan kahya ve benzerleridir. Demek istediğim şu: Toprak mülkiyetinin temelindeki gasp sorgulanmaz, onun üzerinde doğal olarak hak sahibidir iyi Beyazlar. Ama aşağı sınıftan bir Beyazın toprak sahibi olma çabası, oradaki hukuk dışılıklar kabul edilemez. Peki, kimdir bu toprağın ilk sahibi? Kim, kimden gasp etmiştir? “İyi” Beyaz yani Avustralya aristokratı şiddete, hile ve desiseye başvurmadan mı sahip olmuştur o topraklara? Bu soru önemli değil film için.

Filmin bir anlatıcısı var. Melez, yani yarı Aborijin yarı Beyaz bir erkek çocuk olan Mullah (Brandon Walters). Öyküyü onun ağzından dinlemek, bu tip sorulara karşı da filme bir direnç kazandırıyor. Bir Siyahın sahiplendiği bir hikayeye, biz kim oluyoruz da sahip çıkmıyoruz? Aslında, Leydi Sara Ashley’nin (Nicole Kidman) Avustralya’daki topraklarına sahip çıkmak gibi bir derdi yok film başlarken. Kocasının orada vahşi kadınlarla fingirdediğini düşünen Leydi, İngiltere’de uygarlığı bırakıp, Avustralya’ya, toprakları satıp geri dönmeye gelir. Ama bu vahşi ülkede kocasının öldürüldüğünü, sığır sürüsünün ise çiftliğin kahyası tarafından peyderpey çalındığını fark eder. Leydimiz bütün iyi sömürgeciler gibi ilk başta nefret ettiği her şeye aşık olacaktır: Önce Avustralya doğasına, sonra ülkenin maço erkeğine (Hugh Jackman). Bütün klişe aşk öykülerinde olduğu gibi, onları uysallaştırmayı da başaracaktır, kendisi bir ölçüde vahşileşirken. Leydi kahyasının düzenbazlıklarına isyan edecek ve adı Drover olan sığır çobanı, yani Avustralya İngilizcesiyle drover’ıyla birlikte sürüsünü önce toparlayacak, sonra da sürüyü orduya satmak üzere uzun bir yolculuğa çıkacaktır. Bu arada melez Aborijin çocuklar, ülkenin ırkçı politikaları gereğince toplanıp, kamplara götürülmekte, ve Beyaz ailelere verilmektedir. Mullah da bu kaderden kaçmaya çalışırken annesini kaybeder. Ama, tıpkı ırkçı Beyaz söyleminde olduğu gibi “annesiyle bağı” sanki çok da güçlü değildir. Mullah çok kısa süre acı çeker ve derhal Leydi’ye bağlanır. Film eleştirdiği şeyi bizzat yapar. Acı çekmeyi ve yas tutmayı yaşatmaz Siyah kahramanına. “Avustralya” bir türlü tonunu tutturamayan bir film olarak sürer. Komedi gibi derken, aşk hikayesine dönüşür, sonra savaş dramına vs… Ama bariz hatalar da içerir ki daha da kötüdür. Mesela filmin başlarında çok geniş bir araziye dağılmış sürünün nasıl toplanacağı birinci derecede önemli sorunken, bir anda toplanmış sürünün güdülme problemiyle karşı karşıya kalırız. Nasıl olmuş da sürü toplanmıştır; bu soru önemli değilse, neden bu soruyla uzun süre meşgul edilmişizdir anlamayız. Sonra, kötü adamlar (kahya ve çetesi) sürüyü “gece yarısı” tekrar dağıtırlar ama kahramanlarımız sürüyü “gündüz” vakti uçuruma düşmekten kurtarır. Nasıl olur da bir anda gün ağarır anlaşılmaz, falan…

 “Avustralya” çok da kötü bir film değil eğer her şeyi boş verip, “eğleneceğim, kimse de bana engel olamaz” derseniz. Güldüğünüz anlar oluyor, sonra Nicole güzel, Hugh çok erkek, Walters is inanılmaz derecede sevimli; her şey “hayattan daha büyük”. “Bir filmden daha ne istenir ki?” de denilebilir sonuçta. Bunu da kabul ederim.

 

Ana sütünden kesilmek

TARİH:  1 Mart 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Süt”ü seyrettikten sonra, “Yumurta”yı da elbette yeni bir biçimde algılıyoruz. Muhtemelen aynı şey serinin son filmi olan “Bal”ı izledikten sonra da olacak…

“Süt”, Semih Kaplanoğlu’nun “Yusuf Üçlemesi” adını verdiği  filmlerinin ikincisi. Hatırlanacağı üzere üçlemenin ilk ayağı “Yumurta” adını taşıyordu ve aldığı ödüllerle  geçen yıla damgasını vurmuştu. “Yumurta”da üçlemenin kahramanı Yusuf, annesinin ölüm haberini aldıktan sonra memleketi Tire’ye dönüyordu. Bu dönüş aynı zamanda anneye dönüş anlamına da geliyordu. Yusuf annesinin muhtemelen kendisini baş göz etmek isteyeceği bir genç kızla yakınlaşıyor, kasabayı bir türlü terk edemiyordu.

 YUMURTA’YI YENİDEN DÜŞÜNECEĞİZ
“Süt”ü seyrettikten sonra, “Yumurta”yı da elbette yeni bir gözle düşünüyoruz. Muhtemelen aynı şey serinin son filmi “Bal”I izledikten sonra da olacak. “Süt” Yusuf’u yetişkinliğe geçiş aşamasında yakalıyor. Babasını kaybetmiş olan Yusuf annesiyle yaşıyor. Şiire meraklı, yazdığı şiirleri dergilere gönderiyor. Bir yandan da annesiyle pazarda süt rünleri satıyor ya da sepetli motorsikletiyle ev ev dolaşıp süt pazarlıyor. Okuldaki edebiyat öğretmeniyle yakınlaşma çabaları ise karşılık bulamıyor. Çünkü öğretmeni, Yusuf’un yıllar sonra “Yumurta”nın başında karşılaştığımız halinden de beter durumda. Yusuf’un babası yerine koymaya çalıştığı, rol modeli olarak gördüğü öğretmeninin sarhoş olmaktan başka bir şeye inancı kalmamış. Yusuf’un tek sorunu yetişkin erkekler değil; kızlarla ilişkisi de sorunlu. Açıkçası içine kapanık  sütçü Yusuf kızlara cazip gözükmüyor pek. Ama Yusuf için esas kadın zaten henüz annesi. Yusuf’un kızları çok da ciddi kafasına taktığı yok, arada bir onlardan etkilendiğini görsek de. Onun aklında, filmin afişinde de ayan beyan ortada olduğu gibi annesi var. Yusuf, annesinin esas erkeği olmak istiyor ya da öyle sanıyor kendisini. Ama yanıldığını anlıyor elbette. İstasyon şefiyle annesinin flört etmeye başlaması Yusuf’u derinden sarsıyor. Erkekliğine güveni bir de askerlik şubesinde çürüğe çıkarılmasıyla dibe vuruyor Yusuf’un. Bu yeni peydahlanan baba adayını öldürmek ve anneye tek başına sahip olmak isteği, ilahi bir müdahaleyle karşılaşıyor. Ama Yusuf bunu da aslında anlaması gerektiği gibi anlamıyor. Yabani kaz avlamakta olan baba adayını  öldüreceği sırada karşısına kocaman bir yayın balığı çıkıyor Yusuf’un. Yayın balığını kaptığı gibi annesine götürüyor Yusuf, avdan ganimetiyle dönmüş yetişkin bir erkek edasıyla. Babayı sürklase ettiği yanılgısı kısa sürüyor ama Yusuf’un. Baba çoktan kazı avlamış, annesini de tavlamıştır. Yusuf’a yenilgiyi kabullenip ayrılmak düşer. Yolu artık işçi sınıfının yoludur Yusuf’un.

 ‘YUMURTA’ İLE ‘SÜT’ÜN ARASI BEKLENİYOR
Arada ne olmuştur da Yusuf işçi sınıfının yolundan ayrılmış, şairlik yaptıktan sonra sahaflıkta karar kılmış ve nihayetinde çıktığı yere geri dönmüştür? Anneden kopuşu neden gerçek bir kopuş olamamış, annesinin rolünü üstlenen bir kıza meyletmiştir? Kaplanoğlu, “Yumurta” ile “Süt”ün arasını dolduran dördüncü bir film yapmazsa bu soruların cevabını öğrenemeyeceğiz. (Ama zaten biliyoruz değil mi? “Sonbahar”da sözünü ettiğim regresyon kavramıyla birlikte düşünüldüğünde burada da farklı bir şekilde de olsa benzer bir anneye dönüşle karşı karşıya olduğumuz söylenebilir). Bu arada şunu da söyleyeyim: “Sinema” dergisinde yönetmenle yapılan röportajı okursanız, Kaplanoğlu’nun filmi hakkında hiç de benim burada söylediklerime benzer düşünceleri olmadığını göreceksiniz. Ama ben “Süt”ü böyle anlıyorum, ne yapayım?

Barselona’da aşk ve seks turizmi

TARİH:  10 Ocak 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Allen’ın Amerikalı karakterleri inandırıcı tipler olmayı başarırken, İspanyolları tam bir fantezi ürünü. Bu kasıtlı mıdır bilemem. Ama bana stereo tiple seyretmek keyif vermiyor… 

İki Amerikalı genç ve güzel kadın Barselona’da 2 ay geçirseler nasıl bir fantazi yaşamak isterler? Şöyle yakışıklı bir İspanyol bohem burjuvası (bobo) özel uçağıyla onları alsa, sadece yerlilerin bilebileceği mekânlarda dolaştırsa, Akdeniz erkeğinin şehvetini, bir sanatçının sofistikasyonunu yaşatsa… Mutlu olurlar mı? Yok, yine olmazlar, yine olmazlar. Niye peki?

Woody Allen buna benzer bir soru ve cevaptan yola çıkmış gibi “Barselona, Barselona”da.

 

İLGİNÇ KARAKTERLERİN DÜNYASI

Vicky (Rebecca Hall) son derece düzen içi bir kızdır, kendi gibi bir işadamı nişanlısı vardır. Rebecca (Scarlett Johansson) ise yönetmen olma hevesleri duyan ama ne olacağına karar verememiş ve muhtemel veremeyecek olan pasif bir kişiliktir. Bu iki kız bir tanıdıklarının Barselona’daki şahane konaklarına iki aylığına misafir olurlar. Bir sergide gördükleri yakışıklı ressam Juan Antonio (Javier Bardem) aynı günün akşamı yemekte masalarına gelir ve onları bir arkadaşının özel uçağıyla Oviedo’ya (küçük bir kent) gezmeye, yiyip içeye ve sevişmeye davet eder. Yekten böyle bir teklifle karşılaşmak kızlardan farklı tepkiler görür. Vicky şiddetle karşı çıkarken, Christina böyle bir maceraya teşnedir. Vicky’nin nasıl ikna olduğunu yönetmen bize göstermez ama sonuçta üç kişi yolculuğa çıkarlar. Sonuçta iki kadın da ressamla ilişki yaşarlar. Vicky sarsılır ama yıkılmaz. Christina ise daha uzun süreli bir birliktelik yaşar Juan’la.

 

ORYANTALİZM BİR YERE KADAR…

 Juan’ın eski karısı Maria Elena (Penelope Cruz) da devreye girer. Bütün karakterler belli ölçülerde karikatür gibidir ama Maria Elena’da bu özellik zirveye çıkar. Akıldışılığı ve zincirlenmemiş duygusallığıyla tam bir Akdenizli ateşli kadın klişesidir. Artık bu kadarı da fazla dedirtecek cinsten. Nitekim Vicky tam da bunu söyler yanii “bu kadarı fazla” deyip çekip gider.

Maria da Juan gibi bir ressamdır ve Juan’ın arkasındaki asıl dehanın kendisi olduğu iddiasındadır. Woody Allen’ın Amerikalı karakterleri inandırıcı tipler olmayı başarırken, İspanyolları tam bir fantezi ürünüdür. Bu kasıtlı mıdır bilemem.  Ama bana stereo tiple seyretmek keyif vermiyor. Juan’ın şiir yazan ama nefret ettiği insanlığı güzel şiirlerinden mahrum bırakarak yani onları yayımlamayarak cezalandırmayı seçen babası da tam bir fantezi ürünüdür mesela. Bu sanatçılar, zengin arkadaşlarının uçaklarıyla seyahatler yapıp, sevişmek dışında ne yaparlar? E, tabii ki sanat yaparlar. Nasıl mı? Tuvallerine saldırarak, boya fışkırtarak, fakat görünürde hiçbir düşünsel faaliyette bulunmayarak, yaşadıkları toplumla hiçbir ilişki kurmayarak (baba tipi en uç örneği). Seks konusunda o kadar serbesttirler ki, Juan’ın babası Maria’yı düşlediğini oğluna söylemeye çekinmez. Sanki hedonizmleri hiçbir sınır, hiçbir kaygı tanımaz. Fakat yönetmenin bu sınırsız özgürlük fantezisi sanıldığı kadar da sınırsız değildir. Kadın eşcinselliği bir erkek fantezisi olarak yerini alırken erkek eşcinselliğinin heteroseksüel maço dünyasında yeri olamaz. Ne olurdu Juan’la, Vicky’nin nişanlısı da sevişse sanki? Film aynı masalsılığını yine de korumuş olur muydu? 

Woody Allen bu hedonist ve a-entelektüel/asosyal sanatçı tipini olumluyor ve yüceltiyor mu yoksa ona eleştirel mi bakıyor? Filmin çoğunda idealleştiriyor ama sonunda bu tipi “gerçek hayatın” dışında bırakıveriyor. Bir yaz anısı olarak kalıyor İspanya’nın egzotik ve eksantrik sanatçıları. Gerçek hayat Amerika’da çünkü ve oryantalizm (tabiri caizse)bir yere kadar hoş. Film çok az insanın ulaşabildiği bir refah içinde geçen ama nihayetinde ikisi de sığ olan iki yaşam biçimini çarpıştırıyor. Sonuçta ikisi de bir şekilde kaybediyorlar. Başka seçenek yok mu?

Kuşaklar, cumhuriyetçiler, liberaller ve Alzheimer

TARİH:  24 Ocak 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Pandora’nın Kutusu” ele aldığı dönemi ve kuşakları anlamada bir derinliğe sahip değil. Ama yine de filmin kimi tasvirleri başarılı…

 

San Sebastian Film Festivali’nde birincilik kazanmak çok ciddi bir başarıdır. “Pandora’nın Kutusu” kefesinde böyle büyük bir ödülle geliyor, perdelere. Film ayrıca, Antalya Film Festivali’nde “en iyi yardımcı kadın oyuncu” kategorisinde Övül Dalkıran’a bir Altın Portakal kazandırdı. Çoğunluk, “Pandora” için daha da büyük bir başarı bekliyordu Antalya’da. Birçok kişi, yakın çevresinden, ailesinden kişileri, özellikle annelerini görmüş gibi olmuştu filmde.  Bense filmi genel anlamda inandırıcı bulmadım. Karakterlerin çoğunu, olayların akışını, mizansenleri… Müziği beğenmedim. Angelopulos filmlerinin müzisyeni Karaindrou’nun kötü ve iç kıyıcı bir versiyonuydu ama çok tavlayıcı olduğunu da kabul ediyorum. Çerçevelerdeki güzellik kaygısından rahatsız oldum (arka plana özenle yerleştirilmiş Galata Kulesi görüntüsü mesela) . Beğendiğim diyaloglar, mizansenler, oyunculuklar da oldu, özellikle Mehmet karakterini çok başarılı buldum. Ama bütün bunlar özneldir sonuçta. İnandırıcı bulmadığım şeylerin, hayatta aynen öyle olduğunu söyleyen arkadaşlarım var.

Tabii ki görüşlerimi temellendirmeye çalışacağım, umarım yapıcı bulunur. Nesrin, Güzin ve Mehmet üç kardeştirler. Nesrin kontrol manyağı bir ev kadınıdır. Kocasıyla arası soğuktur. Oğlu Murat (18–20 yaş civarında) ise evi terk etmiş, orada burada sabahlamaktadır. Filmin başında Murat’ı sonbahar-kış arası bir mevsimde, olabilecek en sert, en nemli ve en rüzgârlı mekânda, bir mendireğin beton zemininde uyurken görürüz.

Kendine zarar verme eğilimini anlamakla birlikte bu biçimini garip buluyorum ya da benim hayat tecrübem bu davranışı açıklamakta yetersiz kalıyor. İnsan refleks olarak üşümeyeceği bir yer bulur, altına bir gazete kağıdı da olsa bir şey serer. Murat annesinin telefonlarına cevap vermez, hatta cep telefonunu denize atmayı aklından geçirir. Sonra bir telefon gelir Nesrin’e. Köylüler (Doğu) Karadeniz’in bir dağ köyünde yaşayan annesinin kayıp olduğunu haber verirler. Kontrol manyağı Nesrin oğlunun akıbetini merak etmeyi unuttuğu gibi, derhal kardeşlerini arar.

 

ÜÇ KARDEŞ YOLA DÜŞER

Bir gazetede yöneticilik yapan Güzin ve tipik bir kaybeden olan Mehmet ablalarıyla biraraya gelir ve üç kardeş anlaşılmaz bir şekilde arabayla yola koyulurlar. Neden uçağa binmezler, bilinmez.

Aceleleri yok gibidir. Ayrıca annelerine, anında karar verip, işi gücü bırakıp uzun bir yolculuğa çıkacak kadar düşkünseler onu 90 yaşında dağ başında nasıl yapayalnız bırakmışlardır? Kadının bunamakta olduğunun nasıl farkına varmamışlardır? Yolda kardeşlerin arasındaki sorunlar birer birer ortaya dökülmeye başlar. Güzin annesinin kendisini ve babasını sevmediğini düşünmektedir. Nesrin anneyi savunurken Güzin’in aşk hayatını, Mehmet’in ise bütün hayatını eleştirir. Kendisini bir tür anne gibi görmektedir. Hoş ayrıntılar vardır filmde, Nesrin’in Mehmet’in gözündeki çapağı alması gibi. Ama yine anlamadığım ayrıntılar da vardır. Güzin cep telefonunu kullanmak için neden telefonun çekmediği bir noktada arabayı durdurtur? Benzin kalmadığını bu noktada keşfederler ve gelişen olaylar iki kızkardeşin ne kadar insanlara güvensizleştiğini ama tam bir kaybeden görünümündeki Mehmet’in insanlara hala güven duyduğunu gösterir.

Bazı değerleri kaybedenler hayatta daha çok kazananlardır yani. Büyük şehir hayatı da bozmuştur insanları tabii, o hayatı en ilkel biçimde sürdüren Mehmet bir tek direnç gösterebilmiştir.  Ama yine çok küçük bir ayrıntı: Biz İstanbullular, uzun yola alışık Amerikalılar gibi arabalarımızda boş benzin bidonu bulundurur muyuz? Benim hiç boş benzin bidonum olmadı arabamda. Onların varmış, diyelim. Üç kardeş bir geceyi kamyoncu lokalinde geçirmek zorunda kalırlar. Bu sahnenin tamamen çıkarılabilir olduğunu düşünüyorum çünkü hiç bir şeyin gelişmesine hizmet etmiyor.  Oradaki lokali işleten erkek fatma kılıklı kadın hakkında ayrı bir belgesel güzel olabilir fakat.

Ertesi gün akşamüstü 3 kardeş annelerinin evine varırlar. İki günlük araba yolculuğu hiç aceleleri yokmuş izlenimi verse de, o gece erkek kardeş Mehmet jandarmayla birlikte aramaya çıkar. Arama onlarla mı başlamıştır yoksa süren bir aramaya mı katılmıştır anlamasak da geceleyin onlarca el feneri ışığının güzel bir görüntü verdiği kesindir. Ben büyükanne Nusret Hanımın o gece bulunmasını buna yordum daha çok. Büyük anne doktor kontrolünden geçer ve demans yapılı Alzheimer hastası olduğu ortaya çıkar. Yani çok ciddi bir hatırlama, bellek yani kısaca bilinç kaybı sorunu vardır. Gidişin aksine dönüş yolculuğu ışık hızıyla gerçekleşir. Daha doğrusu seyirciye gösterilmez.

 

KAPİTALİZM ELEŞTİRİSİ Mİ?

 Nusret hanım, Nesrin’in evine yerleştirilir. Halının ortasına işeyecek kadar bilinci yerinde değildir Nusret hanımın. Daha doğrusu ağzını açana kadar öyle görünür. Filmin politik bir içeriği olduğu söylenegelmekte… Bence de var ama iddia edilen aksine ben kapitalizm eleştirisi, hatta kimine göre 12 Eylül eleştirisi falan görmüyorum. Nesrin annesine oyalansın diye televizyon açar. Karşımıza bir adet Cumhuriyet mitingi çıkar. Nesrin, zap’layıp annesinin dikkatini daha çok çekebilecek bir kanala mı geçer? Hayır, orada kalır.

Film, bize arka fonda mı verir televizyondaki miting görüntüsünü? Hayır, full-ekran yani tam perde gösterir. Peki bu görüntü niye seçilmiş ve niye gözümüze sokulmuştur? Ustaoğlu’ya bu soruyu Antalya’da filmden sonra yapılan soru-cevap toplantısında sordum. Bir nedeni yokmuş, o sırada o mitingler olduğu için ellerine o görüntüler geçmiş. Peki, inandık diyelim. Ama daha sonra gelen başka televizyon görüntüleriyle birlikte düşünmek gerek bu miting görüntüsünü. TV’nin pespaye mi pespaye sabah programlarını görürüz daha sonraları. Bu miting o pespayeliğin içinde anlam kazanır. “İşte politika, işte kültür” denmektedir. Demek ki politik ve kültürel hayatımızı belirleyen pespayeliğin suçlusu gericiler, Fethullahçılar, neo-liberal politikalar değil, bu gidişattan kaygılanan ve ne yazık ki milliyetçi ve militarist tonlar  taşıyan (ve güvenilmez isimlerin manipüle ettiği) mitinglerde kendisini ifade eden cumhuriyetçi muhaliflerdir. Filmin temel politik mesajı liberal entelijensiyanın kafamıza kakmaya çalıştığı bu mesajdan ibarettir. Burada sınıfsal ya da kapitalizm karşıtı bir eleştiri falan yok. Burada dönemin ruhuna uygun biçimde muhalefete muhalif olmayı, sıkı muhalefet yapmak sanan bir bakış açısı var.

‘Kendini hayata aç’

Kontrol manyağı olduğunu düşünmemiz istenen Nesrin oğlunu bulma konusunda cılız birkaç adım atar film boyunca. Nesrin’in kocası ise neredeyse yoktur. O Nesrin’den de az kaygılanmaktadır. Nesrin oğlunu arayışları sırasında bilinci yerinde olmayan annesini kah evde, kah sokakta yapayalnız bırakır. Denilebilir ki kontrol manyaklığı ile, kontrol altında tutma yeteneği zıt şeylerdir. Olabilir. Fakat Tarlabaşı’nda yavru sokak kedilerini öldürmeyi temel eğlencesi yapmış bir grup küçük çocuk niye filme girmiştir, yine anlamıyorum. Bu vahşeti bir bağlama oturtmazsanız, bu mahallenin çocukları böylesine kötüdürler demekten başka bir şey olmaz. Hani şu nefret ettiğimiz “Hostel” filmlerinin tavrından farkı ne bunun? Bir sonraki sahnede Nusret hanımın onları bir orkestra şefi gibi yönetmeye başladığını görmek ise sadece saçmadır. Nusret hanım bütün bunamışlığı içinde filmin vicdanı ve bilincidir aynı zamanda. Ağzını açtıkça veciz laflar dökülür. Mehmet’e “Bana ve hayata sırtını döndükten sonra, ne yapsan fark etmez”, Güzin’e “Kendini hayata aç” mealinde şeyler söyler. Bu yaşlı ve hasta köylü kadının ağzından bu lafları duymak çok şaşırtıcı… Aslında Nusret hanımın su katılmamış köylülüğüyle çocuklarının burjuvalığı arasındaki derin fark da şaşırtıcı. Nasıl bu kadar kopuk yaşamışlar, mana vermek zor. Ama asıl zorluk Nusret hanımın Türkçesini anlamakta. Asansörde kaldığında “Çıkarın BEN burdan” diye bağırır, “beni” diye değil. Dünyanın kendi filmlerini seyreden ender ülkelerinden biriyiz. Sanatsal açıdan da filmlerimiz çok başarılı. Neredeyse bellibaşlı festivallerin hiçbirinden eli boş dönmüyoruz. Ya da en azından katılıyoruz. Ama Nusret rolünü oynayabilecek amatör ya da profesyonel yaşlı bir kadın oyuncumuzun olmadığını öğrenmek şoke edici. Bence duruşuyla da Karadeniz kadınına benzemeyen Tsilla Chelton’ın Türkçesi kabul edilebilir gibi değil. En azından bir dublaj yapılamaz mıydı?

 

TASVİRLER BAŞARILI AMA DERİN DEĞİL

Yaşlı kadınla delikanlı arasındaki dostluk fantazisi de hiç inandırıcı değil. Murat’ın bunamış anneannesini alıp o dağ evine gitmeyi başarması bile imkansız. Ya da buna istek duyacağına inanmamız. Film kuşaklar arasında net bir tercih yapıyor. Bugünün yetişkin kuşağından pek umut yokken, o kuşağı sevgisizliğiyle sakatlamış olan yaşlı kuşak doğayla barışık (bir nevi Dersu Uzala Nusret hanım) ve bilge olarak gösteriliyor. Murat’ta simgelenen gelecek kuşakta da umut var. Peki bu kuşak niye böyle sakat ya da gelecek kuşaktan neden umut duyalım, belli değil. Gelecek kuşak küçük burjuvalığın ya da orta sınıf olmanın hastalıklarını nasıl aşacak? 

“Pandora’nın Kutusu” ne ele aldığı dönemi ne de kuşakları anlamada bir derinliğe sahip. Ne de filmin olay örgüsünün bir inandırıcılığı var. Ama yine de filmin kimi tasvirleri başarılı. Daha önce de belirttiğim gibi Mehmet rolünde Osman Sonant çok iyi. Keza Övül Dalkıran da gayet başarılı. Ama bunlar akılda kalıcı karakterler değiller. Hayatta böyle tipler var ve bu tipler iyi tasvir edilmiş, o kadar. Fotoğraf olarak güzeller yani. Ustaoğlu bir gün bu başarılı tasvirlerini derinlikli bir çerçeveye oturtabilir diye umuyorum. Bir de Ustaoğlu’nu Sky TV’de eleştirmenlere yönelik söylediği  “İyi ve sahici olanı eleştirmekte aciz kalıyorlar” tanımına uymadığımı umuyorum.

 

Tek dişi kalmış canavar

TARİH:  Ocak 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Frost/ Nixon eli kanlı bir başkanı sempatik gösteriyor. Emin olabiliriz ki, 35 yıl sonra da George Bush’u da biraz cahil ama sevimli gösteren Amerikan filmleriyle karşılaşacağız…

 

‘Frost / Nixon’ seyretmesi eğlenceli bir film. ABD başkanı Richard Nixon, Demokrat Parti’nin merkez ofislerini dinlettiği ortaya çıkınca uzun süre direndikten sonra istifa etmek zorunda kalmıştı. Ama suçunu tam olarak itiraf etmemiş, özür dilememişti. Nixon, Bush’la benzer özellikler gösteren eli kanlı bir politikacıydı. İktidarı döneminde bir milyondan fazla Vietnamlı öldürülmüştü. Kamboçya ve Laos’un her birine atılan bombaların miktarı II. Dünya Savaşı’nda atılan toplam bomba miktarından fazlaydı. İçerde de baskıcı bir politika izlemiş, rakiplerini ve muhalefeti sindirmek için elinden gelen pisliği ve şiddeti ardına koymamıştı. Ama tabii ki mesela bir yamyam değildi. Yemekte çocuk yemiyor, bakire kanı içmiyordu. O da insandı sonuçta. Kompleksleri olan, acı çeken, kıskanan…

David Frost ise ünlülerle (daha çok sanatçılarla) yaptığı talk-show’larla tanınan İngiliz bir televizyon şahsiyeti. Frost, Nixon’ın istifasını televizyondan izlediği günlerde, mesleğinde parlak günlerini arkada bırakmış bir durumdadır. Nixon’la bir röportaj ayarlarsa, kariyerinde bir sıçrama yapacağına inanır ve teklifini yapar. Önerilen paranın yüksekliği ve Frost’un pek de dişli bir rakip gibi gözükmemesi gibi nedenlerle, imajını da düzeltmek isteyen Nixon röportaj teklifini kabul eder.  Böylece bir boks maçını andıran 4 rauntluk söyleşi maratonu başlar. Kendi parasını riske atan ve bilmediği bir alan olan politikada dövüşen Frost sempatimizi kazanan “biraz ezik ama cesur, inançlı ve girişimci” karakter rolündedir. O girişimci ve risk alıcı ruh ki sistemi, Amerikan yaşam biçimini var eden değil midir?  Maçı o ruhun sahibi kazanacaktır kazanmasına da Nixon da kazanacaktır bir yandan. Dişleri sökülmüş, ısıracak hali kalmamış biri artık kötü olamaz, olsa olsa acıklı olur. Nixon da sonuçta bir halk çocuğudur ve hayali bir sahnede (yani gerçekte böyle bir olay olmamıştır) bir akşam vakti kafası iyiyken Frost’u telefonla arayıp hem ona meydan okur, hem de onla sınıf dayanışması yaşamak ister. Frost meydan okuma seçeneğini işaretler.

 

SEMPATİK AMA ELİ KANLI BİR BAŞKAN!

Film elleri kanlı eski bir başkanı yıkayıp yağlamasa da en zararsız haliyle göstererek, sempatikleştirir ve kabul edilebilir hale getirir.

Emin olabiliriz ki, 35 yıl kadar sonra Bush’u da biraz cahil ama sonuçta sevimli gösteren Amerikan filmleriyle karşılaşacağız. Filmin en bulanık ve bence kabul edilemez karakteri ise Frost’un sevgilisi Caroline Cushing (Rebecca Hall). Meşhur “Emmanuelle” filmi de düşünülecek olursa, 70’lerde uçaklar, olgun meyvalar gibi koparılmayı bekleyen kadınlarla doluymuş. Frost uçakta tanıştığı Caroline’ı hayat arkadaşı olarak seçer ama kadıncağız film boyunca gülümseyerek dolaşmak dışında bir şey yapmaz. Bir süs eşyası gibidir film boyunca.

Ne geçmişi, ne de kendine ait bir hayatı olan… Evet, bütün bunlara rağmen “Frost/Nixon”ı tavsiye ederim. Bir tiyatro oyunundan uyarlama film, politik kaygılarınızı bir kenara bırakmasanız bile, iyi oyunculuğu (özellikle Nixon’da Frank Langella)ve mükemmel işçiliğiyle tatmin ediyor

 

Lübnan’a psikanalitik yolculuk

TARİH:  7 Şubat 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Beşir’le Vals” belgesel üslubu kullanılarak yapılmış güzel bir çizgi film. Belgesel ve çizgi film gibi iki farklı tarzın bir araya getirilmesiyle ortaya bu kadar etkileyici bir şeyin çıkması ise  gerçekten şaşırtıcı…

 “Persepolis”ten sonra, bir çizgi filmin daha beni derinden etkileyebileceğini sanmıyordum. Oysa, işaretler ortadaymış, “Persepolis” bir istisna değil, bir başlangıçmış. “Beşir’le Vals” son derece etkileyici bir çizgi film. Üstelik de belgesel üslubunda yapılmış bir çizgi film. Birbiriyle taban tabana zıt iki tarzın bir araya gelmesinden bu kadar etkileyici bir şey çıkması şaşırtıcı. Film, bir tür psikanalitik yol filmi aynı zamanda. Bastırdığı, unuttuğu anılarını canlandırmaya yönelik bir yolculuk, filmin kahramanının yaşadığı. Filmin yönetmeni ve kahramanı Ari Folman’ın yaşadığı bu yolculuğu başlatan, bir arkadaşının ona anlattığı kâbusları oluyor. Ari’nin arkadaşı, İsrail’in Lübnan’ı işgalinde (1982) savaşmış bir İsrail askeri. Havlayarak,  İsrailli askerlerin köye geldiğini Filistinli gerillalara duyuran köpekleri öldürmekle görevlendirilen bu asker, kâbuslarında öldürdüğü sayıda köpeğin saldırısına uğradığını görüyor. Arkadaşının bu rüyasını dinleyen Ari, hayretle kendisinin de asker olarak katılmış olduğu savaşa, Beyrut’a dair hiçbir anısı olmadığını fark ediyor. Ama aynı zamanda olayları yavaş yavaş hatırlamaya da başlıyor. Daha fazla bilgi için savaşta birlikte olduğu arkadaşlarının peşine düşüyor. Onların savaş anılarını dinliyor. Körlemesine, hareket eden, etmeyen her şeye ateş ettikleri, masum sivilleri katlettikleri, tanklarıyla evleri yıktıkları, otomobilleri ezdikleri Lübnan anılarını dinliyor arkadaşlarının. Ve sonra asıl bastırmak istediği şeyler aklına geliyor. Lübnan’ın sağcı ve Hıristiyan başkanı Beşir Cemayel’in öldürülmesiyle birlikte Lübnanlı Hıristiyan falanjistler, suikastten sorumlu gördükleri Filistinli mültecilere karşı haçlı seferi ilan ediyor. Sabra ve Şatila’daki mülteci kamplarında İsrail ordusunun gözetimi ve koruması altında, dönemin İsrail Savunma bakanı Şaron’un bilgisi dâhilinde katliam başlıyor. Ari’nin bizatihi sorumluluğu ise, aydınlatma fişekleri atarak geceleyin de katliamın sürmesini sağlamak.

 ‘SUÇLU KİM?’
Buraya kadar filmin politik olarak yanlış bir şey söylediğini söylemek mümkün değil ama eksik bir şey söylediğini söylemek mümkün. İsrail’in neyi, niçin yaptığı filmde yok. Yani savaş sadece “var”, kötü bir şey olarak var. Ama nedeni, niçini yok. Ama bu noktadan sonra şöyle bir şey de yapıyor film. Psikiyatr bir arkadaşı aracılığıyla Ari’ye, “katliamı sen yapmadın ama sen yapmışsın gibi sanıyorsun”, diyor.  Bu hem doğru hem de yanlış. Evet, bizzat mülteci kamplarına (kamp deyince gençler ne anlıyor bilmiyorum ama ben eskiden hep çadırlardan oluşan bir yerleşim sanırdım. Öyle değil, bayağı binalardan oluşan mahalleler bunlar…) girip, sivilleri öldürmüyor Ari. Ama bunun yapılmasını sağlayan orduda görev alıyor. Yahudiler, nasıl haklı olarak, emirlere riayet eden rütbesiz askerleri ya da görevlileri de Nazi soykırımından suçluyorlarsa, savaşta görev alan İsrail askerleri de olan bitenden (birinci derecede olmasa da)sorumlu değiller mi? Ki onlar da bizzat çok sayıda sivil öldürüyorlar. Bunu filmde görmek mümkün. Yani film, sanki “katliamı sen yapmadın” diyerek İsrail’in elindeki kanı yıkıyor.

 “FİLİSTİNLİLERE “NAZİ” ZULMÜ”
Ari Folman’ın filmini politik değil kişisel bir film diye tanımlaması da enteresan. Savaş kişisel bir şeymiş gibi. Bu bir kişisel arınma, kendini temize çıkarma öyküsü mü o zaman? Filme İsrail sağının da sahip çıktığını duymak iyice sinir bozucu çünkü ben bu filmden her şeye rağmen çok olumlu izlenimlerle çıkmıştım. Filmden yine de meşrebinize göre istediğinizi alıp çıkmak mümkün. İnsan beyninin nasıl çalıştığına, korkuların, suçluluk duygularının nasıl bastırıldığına ve sonra kendilerini nasıl ifade ettiğine değin çok çarpıcı bir bakış ve İsrail’le Hıristiyan Falanjistlerin birlikte, Filistinlilere karşı işlediği korkunç bir suça dair bir belge olarak izlemek mümkün “Beşir’le Valsi”. Ve hatta izlemeniz gerek. Nazilerden öğrendikleri “önce gettoya tıkıp izole et ve sonra yok et taktiğini” Gazze’de uygulamaya devam ediyor İsrail. Son bir söz anti-semitizme dair. Anti-semitizm “Sami ırkından gelenlere düşman olmak” demek. Sami ırkından gelenler sadece Yahudiler değil, Araplar da aynı ırktan geliyor. Öyle düşününce ülkemiz mükemmel bir anti-semitik ülke. Laikleri Arap, dindarları Yahudi düşmanı başka bir ülke var mıdır acaba? O kadar çok kişi gördüm ki, Gazze meselesinde İsrail’den çok Filistinlilere kızan. Bunun ardında, kuşkunuz olmasın, Cumhuriyet’in derin ama hiç tartışılmayan Arap düşmanlığı, hatta ırkçılığı var.

Vesoul Asya Filmleri Festivali

TARİH:  14 Şubat 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bu yılki Vesoul Film Festivali’nde onur ödülü alan İranlı muhalif sinemacı aile Mahmalbaf’lara göre Ahmedinecat’tan sonra her şey tepetaklak gitmeye başlamış…

 Fransa’nın 25 bin nüfuslu küçük bir kenti olan Vesoul 15 yıldır uluslararası bir festivale, hem de kendi kulvarında yani Asya filmleri alanında Avrupa’nın en büyük festivaline ev sahipliği yapıyor. Kentin nüfusu kadar bilet satışı yapılmış geçen yıl festivalde. Bunun ne kadar inanılmaz bir sayı olduğunu mesela İstanbul’la kıyaslarsanız, anlarsınız.

Aynı oranı tutturmak için İstanbul Film Festivali’nde 10 küsur milyon insanın bilet alması gerekir ki bu imkânsız. Tabii sadece İstanbul için değil, büyük bir kentte yapılan herhangi bir festival için de imkânsız. Bu yıl NETPAC (Asya Sineması’nın tanıtımı ağı) jürisinim üyesi olarak festivalin davetlisiyim. Yarışmada 9 film yer alıyor. Bu filmlerden sırası geldikçe söz edeceğim.

 ‘FİLM ÇEKMEME İZİN VERMİYORLAR’
Festival son derece iyi organize edilmiş ve güzel salonları olan bir sinema kompleksinde gerçekleşiyor. Açılış gecesinde festivalin onur ödülü İranlı muhalif sinemacı aile Mahmalbaf’lara verildi.  Ödül töreninde Semira hariç diğer bütün yönetmen Mahmalbaf’lar,  yani ‘Utanç’ın yönetmeni Hana (aslında Hena),  ‘Şaşkın Köpekler’in yönetmeni Marzieh Meşkini (Mohsen’in ikinci eşi), ‘Seks ve Felsefe’nin yönetmeni Mohsen hazır bulundular.

Mahmalbaf’larla Paris’ten Vesoul’e birlikte yolculuk yaptık ve yolculuk sırasında sohbet ettik.

Hena’ya yurtdışında açık saçla dolaşmasının ülkesine döndüğüne başına sorun açıp açmayacağını sordum.

“Sorun çıksa ne fark eder? Film çekmeme izin vermiyorlar, bundan büyük daha ne ceza verebilirler ki!” dedi ve sözü babası Mohsen devraldı.

“4 yıl önce İranı terk etmek zorunda kaldım  ve şimdi gidersem derhal tutuklanırım. Bunlar faşist. Şah döneminde 4,5 yıl hapis yattım, işkence gördüm. Ben o dönemde daha 15-16 yaşındaydım. Politikleşmem camilerde olmuştu. Fakat başımıza ne geleceğini düşünememişiz. Aslında Humeyni’nin konuşmalarına bakarsanız birçok demokratik unsur içerir. Ama iktidara geldikten 1 yıl sonra hepsini unuttular.

Hatemi dönemi biraz rahattı. Ama Ahmedinecat’tan sonra her şey tepetaklak gitmeye başladı. Şimdi izin alamıyoruz film çekmek için, o nedenle son yıllarda filmlerimi hep yurtdışında Afganistan’da ya da Tacikistan’da çektim. Ama Samira’nın son filmi ‘İki Ayaklı At’ın çekimleri sırasında, 35mm kameranın altına bomba atıldı. Patlamada 1 kişi öldü. Bunu İran’ın yaptığını düşünüyorum. Beni zehirlemeye bile kalktılar. Afganistan’da kaldığım otele İranlı bir aşçı kadın gönderdiler. Şah dönemi kötüydü, hapis yattım, işkence gördüm, hâlâ o işkencelerin izlerinin etkisi var bedenimde, sana gösterebilirim ama bugünden daha özgürdük.

 ‘ASIL İPLER HAMENEY’İN ELİNDE’
Benim eski asistanım Macid Macidi ruhunu rejime sattı. Onların askeri oldu, bu sayede film yapıyor. Filmlerimize izin verildiği dönemde de şöyle bir sansür uygulanırdı. Mesela ‘Kandahar’ Fransa’da 100’ün üzerinde sinemada gösterime girerken İran’da tek bir sinemada gösterilmesine izin verilirdi. Böyle sansür uygularlardı. Başfaşist Hameney’in sağ kolu oldu Macidi. Ahmedinecad bir şey değildir. O sadece bir sözcüdür. Asıl ipler Hameney’in elinde.

Bir yıl Fransa’da yaşayacağız ben, Marziye ve Hana. Fransızca öğreneceğiz.”

Festival filmleri ve diğer yönetmenlerle ilgili izlenimler haftaya…

Vesoul Festivali Ödülleri

TARİH:  21 Şubat 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bu yıl Vesoul Film Festivali’nde en iyi film ödülünü Irak asıllı yönetmen Abbas Fadıl’ın ‘Dünyanın Şafağı’ (L’Aube du Monde) adlı filmi kazandı. Film 1992’de yaşanan 1. Körfez Savaşı’nın bireyler ve belirli kültürler üzerindeki yıkıcı etkisini etkili bir dille gösteriyor…

Amatörce ve gönüllülerin katkılarıyla, Fransa’nın en az turistik bölgesinde uluslararası nitelikte bir festival düzenlemek gerçekten zor bir iş. Ama bir lisenin dokümantasyon merkezinde çalışan Martine ve Jean-Marc Therouanne çifti bu işin altından 15 yıldır başarıyla kalkıyorlar.

İZLEYİCİ SAYISI KENT NÜFUSUNDAN ÇOK
Bu yıl krize rağmen seyirci ve gösterilen film sayısını artırmayı başardılar yine. Vesoul’de 75 filmi, 26 bin civarında seyirci izledi. Bu seyirci sayısı kentin nüfusundan fazla. Festival’de bir çok jüri ve bir çok da ödül vardı. Benim de üyesi olduğum NETPAC (Asya Filmlerinin Promosyonu Ağı) jürisi olarak en iyi film ödülümüzü Irak asıllı yönetmen Abbas Fadıl’ın ‘Dünyanın Şafağı’ (L’Aube du Monde) adlı filmine verdik. ‘Dünyanın Şafağı’ 1992’de 1. Körfez Savaşı sırasında geçiyor. Fırat ve Dicle’nin oluşturduğu deltadaki bataklık alanda yaşayan köylüler (Maadanlar) filmin baş kahramanları. Film, savaşın hem bireyler hem de belirli kültürler üzerindeki yıkıcı etkisini etkili bir sinemasal dille gösteriyor. Filmin ritmi, kamera kullanımı, çerçeveleri tümüyle başarılı. İstanbul Film Festivali’nde ‘Balıklı Bulgur’la tanıdığımız muhteşem oyuncu Hafsia Herzi’yi de yeniden görmek ayrı bir keyifti.  ‘Dünyanın Şafağı’ seyirciler tarafından da festivalin en iyi filmi seçildi.

100: KOMEDİ İLE TRAJEDİ ARASINDA
Asya Sanatları Müzesi Guimet’nin jürisinin ödülü ise Filipinli Chris Martinez’in ‘100’ adlı filmine gitti. Bir süre önce Jack Nicholson’lı bir Hollywood filmi izlemiştik, ‘Bucket List’ diye. Ölmek üzere olan iki adamın son arzularını yerine getirişlerini konu alıyordu. ‘100’de de aynı tema var ve hatta ‘100’ daha önce çekilmiş. Ama tabii kahramanlar çok daha mütevazı şeyler dileyebiliyorlar. Martinez’in filmi komediyle trajedi arasında gidip gelirken gerçekten çok dokunaklı ve etkileyici anlar yakalamayı başarıyordu.
Filipinli yönetmen Jeffrey Jeturian, Çinli yönetmen Li Yang, Hintli festival yöneticisi (Cinefan) Indu Shrikent ve İranlı oyuncu Fatemeh (Simin) Motamed Arya’dan oluşan Uluslararası Jüri ise büyük ödül Altın Bisiklet’i (ya da Çekçek) Kazak Filmi “Stalin’e Bir Hediye”ye verdi. II. Dünya Savaşı sırasında Kazakistan’a sürülen göçmenleri anlatan filmi zayıf buldum açıkçası. Şeytan Stalin ve zavallı Yahudiler temasında yeni olan tek şey Nazilerin yerini Rusların almasıydı. Ayrıca bugünün İsraili’nin biraz ‘mutlu son’ havasında filmde yer alıyor oluşu da beni rahatsız etti. Tarih ne yazık ki mutlu sonla sona ermiş değil. En azından Filistinliler için.
Vesoul Asya Filmleri festivali gelecek yıl Ömer Kavur için bir retrospektif düzenleyeceğini şimdiden açıkladı. Nice nice yıllara dileyelim biz de Vesoul festivaline ve Therouanne çiftine.

Jamaller böyle kurtulmaz

TARİH:  28 Şubat 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

‘Milyoner’, klişelerle dolu öyküsü, karikatür düzeyinde tiplemeleri, kaderciliği ve bireysel kurtuluş fantezilerini besleyen tavrı, başdöndürücü bir kurguyla seyircisini manipüle edişi ve Batılı bakış açısını yeniden üretişiyle Oscar adaylarının belki de en kötüsüydü…

Çok prestijli İngiliz sinema dergisi Sight & Sound, ‘Milyoner’ filmine özel bir yer ayırmış doğal olarak. Alkarim Jivani adlı belli ki Ortadoğu ya da Doğu kökenli S&S yazarı ‘Milyoner’ filminin kahramanı Jamal ve kardeşi için şunu yazmış: “O (Jamal) ve Karim Müslümandır ve anneleri onlar yedi yaşındayken bölgesel ayaklanmalarda (communal riots) öl(dürül)müştür.”
Şimdi burada ciddi bir hata var ve bunun suçu hem yazarda hem de filmde. Bilindiği gibi Hindistan çok dilli ve çok dinli bir ülke. Ağırlıkla Hindular yaşıyor, onları Müslümanlar izliyor.

SİMGELER ÜZERİNDEN ‘SOYKIRIM’
Geçtiğimiz yıl 18 Ocak’ta Hrant Dink’in birinci ölüm yıldönümünde Hintli yazar ve eylemci Arundhati Roy İstanbul’a geldi ve bir konuşma yaptı. 2002 yılında Gucarat eyaletinde Müslümanların katledilişini ‘soykırım’ olarak nitelendirdi bu konuşmada. Müslüman kadınların diri diri yakılışı tam da ‘Milyoner’ filminde gördüğümüz gibi olmuştu. Fakat film, Mumbai’de geçtiği için söz konusu olan ‘ayaklanmalar’ daha erken tarihli, 1992-3 tarihli olayları anlatıyor belki de. Fakat her koşulda durum değişmiyor. Mumbai’de yaşananlarda da Müslümanlar ezilen, katledilen ve sonunda Mumbai’yi terk etmek zorunda kalan taraf.
‘Milyoner’in yönetmeni Danny Boyle, Hindular Müslümanları katletti cümlesini simgeler üzerinden kurduğu için, olayların niteliğini, Hindu tanrılarını ve Müslüman isimlerini bilmeyenler, filmdeki olaylarda ne yaşandığını kolaylıkla anlayamıyorlar. Sonunda bir yazar da çıkıp egemen dinin yandaşlarının diğer dinin yandaşlarını katlettiği bir olayı, yerel ayaklanma olarak nitelendirebiliyor. Zaten filmde hiçbir şey toplumsal, ekonomik bir çerçeveye oturmadığı için öylesine bir olay, ‘kader’ olarak kalıyor çocukların annesinin katledildiği bu talihsiz vaka.
Asıl söyleyeceğim ise şu: Müslümanların terör kurbanı olarak gösterilebilmesi bile başlıbaşına şaşırtıcı ama film yeterince açık davranmıyor. S&S yazarı ise katledilenler Müslüman olduğu için olayları ‘ayaklanma’ diye hafifleştirebiliyor. Öldürülenler başka bir dinden olsaydı aynı terminoloji kullanılmazdı.

‘KRİZLE KÖŞEYİ DÖNDÜ’
Kaderden söz etmişken, filmde her şey kadere bağlanıyor. Allah yazmışsa bozmak ne mümkün. Film bize başta sorduğu ve çok seçenekli cevabı olan soruyu sonunda yanıtlıyor. Jamal’in ‘Kim beş yüz milyon ister?’ yarışmasında bütün soruların cevabını bilmesinin nedeni, Allah öyle istediği için. Aynı soruyu, Jamal ve ait olduğu çevre niye bu kadar yoksuldu, onca korkunç olay ve haksızlık neden yaşandı diye sormak senarist ve yönetmenin aklına gelmiyor fakat. Gelse de, Allah yazdığı için diye cevaplamak garip bir durum doğururdu.
Ekonomik kriz dönemleri mucizevi zenginleşme hayalleri için en elverişli ortamlardır. Piyangolar, yarışmalar (‘Atları da Vururlar’ da bir kriz döneminde geçerdi ama yarışmalara nasıl da farklı bakardı) korkunç ekonomik koşullar altında ezilen bireylerin tek kurtuluş hayalleri haline dönüşür. ‘Milyoner’ de kriz ortamından yararlanıp, yoksulların köşeyi dönme hayallerini sömürerek köşeyi dönen bir film. Ne mi anlatıyor? Jamal adlı yoksul bir çocuğun mucizevi bir şekilde hayatta kalma ve milyoner olma öyküsünü. Sömürü sinemasının kalıplarını hovardaca kullanarak… “Avustralya” adlı filmde olduğu gibi bu filmde de koyu tenli üçüncü dünyalıları temsil eden temel kahramanlar çocuklar. Bunu biraz da Batılının üçüncü Dünyalıyı ‘çocuk’ olarak, yetişmemiş, gelişmekte olan (developing) olarak görmesinin bir yansıması olarak okumak mümkün.

EN KÖTÜ ‘MİLYONER’
‘Milyoner’deki yetişkin Hintlilerin hepsinin kötü olması ise belki de babalarına yani Batıya isyanlarının bir bedelidir.
‘Milyoner’ klişelerle dolu öyküsü, karikatür düzeyinde tiplemeleri, İngilizce konuşan gecekonduluları, kaderciliği ve bireysel kurtuluş fantezilerini besleyen tavrı (eğitim alabilmiş olanla alamamış olan arasında bir bilgi yarışmasında fark yoktur, yani herkes eşittir), başdöndürücü bir kurguyla seyircisini manipüle edişi ve Batılı bakış açısını yeniden üretişiyle Oscar adaylarının belki de en kötüsüydü.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com