Din ve bilimin kardeşliği

TARİH:  16 Mayıs 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

‘Melekler ve Şeytanlar’, dizinin bir önceki filmi ‘Da Vinci Şifresi’ne göre çok daha iyi. Ama bu sadece göreceli bir başarı; ‘Da Vinci’ o kadar kötüydü ki…
Din ve bilim el ele tutuşup, barış içinde birlikte yaşayabilir ve insanlığı ileri taşıyabilir mi? Sonuçta kavga dövüş bir arada yaşıyorlar ama mutlak bir barış imkânsız gibi. Tübitak’taki Darwin sansürü daha yeni yaşandı. ‘Melekler ve Şeytanlar’ dine de bilime de ihtiyacımız olduğunu, birinden biri olmazsa gerçeği bütünlüğüyle kavrayamayacağımızı iddia ediyor. Filmi seyrettikten sonra Vatikan olmazsa dünyanın ne kaybedeceğini anlamak zor gerçi. Bana öyle geliyor ki filmin temel aldığı kitabın yazarı Dan Brown her nabza uygun bir şerbet satmak istediğinden takiye yapıyor. Vatikan’la işbirliği yapmadan zaten bu filmleri gerçekleştirmek zor olurdu.

İLLİMUNATİ’NİN KİLİSEYLE SAVAŞI
Bir zamanlar bilim insanları ve sanatçıların oluşturduğu, bilime inanan ve kiliseyle geçinemeyen İllimunati diye bir cemaat varmış. Ve bir gün Vatikan bu cemaatin ileri gelenlerini katletmiş. O günden beri İllimunati intikam ateşiyle yanıp tutuşurmuş. Film, İllimunati’nin kiliseye açtığı yeni savaşı anlatıyor. Ama tabii ki her şey göründüğünden daha karmaşık çıkıyor. CERN’deki deneylerin tanrıyı tahtından indirme olasılığını aklınızda tutunuz.
‘Melekler ve Şeytanlar’ dizinin bir önceki filmi ‘Da Vinci Şifresi’ne göre çok daha iyi. Ama bu sadece görece bir başarı; ‘Da Vinci’ o kadar kötüydü ki… Ne filmin kahramanları ilginç ve sempatik, ne Vatikan’ın yok olma ihtimali korkutucu ne de ‘Se7ven’ misali ölümlere maruz kalan kardinallerin kaderi üzücü geliyor insana. Filmin merkezindeki komplo inandırıcı olmadığı gibi bunu çözebilecek tek kişinin Amerikalı bir bilim adamı olması da inandırıcı değil. Roma’da turistik bir gezi yapmak isterseniz kenti daha iyi tanıtan filmler vardır muhakkak. Ama ‘Melekler ve Şeytanlar’ da iş görebilir.
Bana öyle geliyor ki dizinin yapımcıları ilk iş olarak Tom Hanks’ten kurtulmalılar. Adam seksi değil işte, olamıyor. Yanına ister Audrey Tautou’yu koyun ister Ayulet Zurer’i durum değişmiyor.

‘Hadigari Cumhur’ Bir Bodrum hergelesi

TARİH:  23 Mayıs 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bir amatörün ilk filmi olarak ‘Hadigari Cumhur’ beklediğimizden çok çok daha iyi bir film olmuş. Cumhur dışındaki karakterlerde aynı başarı tutturulamamış. Özellikle hikâye de çok fazla sürprizli finaliyle çok inandırıcı değil
‘Hadigari Cumhur’ filme de adını veren karakteri sergilemede çok başarılı bir film. Harun Özakıncı hem senarist hem yönetmen hem de başrol oyuncusu olarak Cumhur’u inandırıcı bir karakter haline getirmeyi başarmış. Özakıncı’nın, Harun’un ağzına yakıştırdığı her sözcük, yüzüne yakıştırdığı her bakış bir şekilde oturmuş.
Dolayısıyla da bir amatörün ilk filmi olarak ‘Hadigari Cumhur’ beklediğimizden çok çok daha iyi bir film olmuş. Çünkü Cumhur karakterinin tasvirindeki başarı filmin kusurlarını örtmeye yetiyor.
Cumhur kim? Hem çok talihli hem de bir anlamda şanssız biri. Bodrum’un yerlisi Cumhur. Babası erkek çocuk olduğu için arazisinin değerli bölümünü yani mandalinalık ve zeytinlikleri ona bırakmış, kızkardeşine ise deniz kıyısındaki ‘işe yaramaz’ yerleri vermiş.
Ama turizm patlayınca kızkardeşi ve kocası otel sahibi olurken, Cumhur küçük bir evle bir dükkana kalmış. Ama onlar da yeterince değerli. Yine de bu durumu kabullenememiş Cumhur. Kendi karısının da kızkardeşinin de hayatını zehir etmeyi iş bilmiş. Karısını arazi sahibi olmadığı için aşağılamış, kızkardeşi ve eniştesinin oteline abuk sabuk saldırılar düzenlemiş. Onları uyuşturucu satmakla suçlayıp polise ihbar etmiş. Fakat Cumhur bu arazinin sahibi olsaymış belli ki satıp parasını da çoktan har vurup harman savurmuş olurmuş.
Bunları söyledikten sonra filmin hem senaryosunda hem çekiminde birçok amatörlüğün olduğunu da söylemek gerek. Cumhur dışındaki karakterlerde aynı başarı tutturulamamış. Hikâye de çok fazla sürprizli finaliyle çok inandırıcı değil.
Ama dediğim gibi bu Cumhur’un filmi ve bu tipi tanımak da yarar var.

Sevgili ölüm

TARİH:  2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Wenders de Antonioni’nin ‘Cinayeti Gördüm’ ve Bergman’ın ‘Yedinci Mühür’üne gönderme yaptığı filminde bu işin altından kalkamamış .
Wim Wenders sinemada büyük bir isim ama sürekli küçük işler çıkarıp duruyor karşımıza. “Palermo’da Yüzleşme”nin Cannes’da Altın Palmiye için yarışmış olması sadece Wenders’in isminin büyüklüğüne bağlanabilir. Film, Finn adlı bir fotoğrafçının annesinin ölümünden sonra ölümle hesaplaşması ve hayata yeniden bağlanmasının hikâyesini konu ediniyor. Ama annenin ölümü filmde yeterince güçlü bir şekilde vurgulanmıyor.
Yani film hayatının anlamı konusunda bunalıma giren ve ölüm düşüncesiyle barıştıktan sonra yeniden hayatın tatlarına ve başka insanlara kendini açabilen bir insanın öyküsü olarak da görülebilir.
Finn kalabalık içinde yalnızlık yaşarken ölümle karşılaşmaya başlıyor. Ölüm karşısına Dennis Hopper kılığında çıkıyor. Finn bir kez de Lou Reed kılığında psikiyatr mı nedir biriyle daha karşılaşıyor. Bunun anlamı sadece yönetmende gizli olsa gerek. Filmin başrolünde Die Toten Hosen adlı Alman grubunun solisti Campino var. Campino oynayamıyor. Finn pek anlaşılır olmayan (Palermo adlı bir tekne görüyor ve…)bir ilhamla Sicilya’nın Palermo kentine gidiyor ve güzel bir ressam/restoratörle tanışıyor. Bu rolü canlandıran Giovanna Mezzogiorno için de pek iyi şeyler söylemek mümkün değil. Zaten inandırıcı bir karakteri yok onun da. Filmin müzikleri güzel ama yönetmen mp3 çalarında sevdiği ne varsa filme tıkıştırmış. Bunu da filmin kahramanının dinlediği müzikler şeklinde filmine yedirmiş. Hayata dair büyük laflar etmek kolay değil.  Wenders de Antonioni’nin ‘Cinayeti Gördüm’ (Blow Up) ve Bergman’ın “Yedinci Mühür”üne gönderme yaptığı ve söz konusu iki yönetmene adadığı filminde bu işin altından kalkamamış. Kısacası Wenders için bu film bazında söylenebilecek en iyi şey hâlâ müziği yakından takip ettiği ve iyi bir zevke sahip olduğu.

Körün tuttuğu

‘Körlük’ niye var bilemiyorum. Saramago’nun kitabını okumadım. Yazarın komünist parti üyesi olduğunu biliyorum. Fakat filmde herhangi bir sınıfsallık söz konusu değil
Koskoca bir metafor ‘Körlük’ün çevresinde döndüğü şeyi oluşturuyor. Bu metafor körleşme. Ama klasik körlük karanlık biçiminde kendini gösterirken, filmdeki körlük ‘bembeyazlık’ şeklinde vücut buluyor. Filmin körleşen insanlığı için ışık yokluğu değil de, fazlası söz konusu. Yani? Aşırı üretim, aşırı tüketim, aşırı bilgi… Ne isterseniz o.
Körleşen insanlar kapalı bir mekâna tıkılıp, sınırlı olanaklarla baş başa bırakılırsa ne olur? Bir  mikrokozmosumuz olur. İnsanlık üzerine büyük laflar etmek için şahane bir fırsat. Ama ‘Körlük’ niye var bilemiyorum yine de. Saramago’nun kitabını okumadım. Yazarın komünist parti üyesi olduğunu biliyorum. Fakat filmde herhangi bir sınıfsallık söz konusu değil. Filmin yapısı ‘Sineklerin Tanrısı’nı andırıyor. Orada da kendi başlarına kalan çocuklar nasıl şiddete ve vahşete yöneliyorsa burada da öyle oluyor. Körler, tuttuklarını düzüyor. Bir avuç insan ise daha onurlu olmak için direniyor.
Dayanışmanın bazen yoksunluk gerektirdiği, görmenin bazen taşınamaz bir ağırlığı olduğu gibi kıssadan hisseleri olan bu film, ne yazık ki yeni hiçbir şey söylemiyor. Sinema tekniği açısından başarılı sahneleri, Mark Ruffalo, Julian Moore gibi kalburüstü oyuncuları olsa da sıkıcılıktan kurtulamıyor. Yönetmen Meirelles ‘Tanrı Kent’teki başarısını harcamaya devam ediyor.

Porno ile romantizmin evliliği

TARİH:  13 Haziran 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

‘Adamım Benim’ pornomantik komedi tarzının yeni ve hayranlarına göre çok iyi bir örneği. Film, ‘Woody Allen’in (evet!) ‘Barselona Barselona’sıyla da akraba
Amerikalılar, üç hafta kadar önce ‘Arkadaşımın Aşkı’ vesilesiyle sözünü ettiğim yeni romantik komedi türüne bir ad takmışlar: ‘Bromantic comedy’. Anladığım kadarıyla romantikle, brother’ın yani biraderin karışımı bu kelime. Erkeklere de hitap ettiği varsayılıyor, bu filmlerin. Ama sonuç itibariyle ergenlere hitap ediyorlar daha çok. Bana kalsa ‘poromantik komedi’ ya da ‘pornomantik komedi’ derdim, porno ile romantizmi harmanlayarak. Bu türün öncüsü ve akla ilk gelen ismi yazardım; prodüktör ve yönetmen Judd Apatow (Kırk Yıllık Bekar, Kaza Kurşunu, Aşkzede). Onun açtığı yoldan bir dolu isim gelmeye devam ediyor.

BABANIN İKİLEMLERİ
‘Adamım Benim’ bu tarzın yeni ve hayranlarına göre çok iyi bir örneği. Film, ‘Arkadaşımın Aşkı’ ve hatta Woody Allen’in (evet!) ‘Barselona Barselona’sıyla akraba. Akrabalık şöyle: Bu filmlerde son derece antisosyal karakterler var. Ve bu filmlerde bu antisosyalliğin öncülüğünü baba figürleri ya da bizzat babaların kendileri yapıyorlar. Ergen kafada ama yaşça yetişkin erkek kahramanlar bu örnekleri izliyorlar, erkek olmanın sırlarını onlardan damıtıyorlar. ‘Adamım Benim’de sevdiği kızı elde edemeyen ergen-yetişkin, antisosyal ama sert erkek Tank’den yardım istiyor. Tank’in de bir babası var ve o baba her kadını cinsel birer obje olarak algılıyor ve öyle de davranıyor.  ‘Barselona Barselona’da Javier Bardem’in babası yazdığı şiirleri yayımlamıyor çünkü halkı şiirlerini okumaya layık görmüyor. Ve daha da acayibi sabık gelinini ‘düzmeyi’ hayal ettiğini oğluna açıkça söylüyor. Bardem’in canlandırdığı karakter de babasının çok ötesine düşmemiş biri. ‘Adamım Benim’in asıl kahramanı Peter’in (Paul Rudd) babası da aile yemeğinde apış arası kıllarından, ağza almaktan son derece sıradan konuşma konularıymış gibi söz edebilen bir baba. Fakat Peter babasının dışladığı evlat. Baba, enteresan bir şekilde asıl oğlu olarak eşcinsel küçük oğlunu görüyor ve onu hayattaki iki arkadaşından biri olarak değerlendiriyor (diğeri önemli değil). Peter açıkça dışlanıyor. Babasının ilgisine mazhar olamayan Peter de ömrü boyunca sadece kadınlarla arkadaşlık kuruyor. Fakat iş evlenmeye gelince düğünde sağdıçsız kalacağı korkusuna kapılıyor. Kendisine erkek arkadaş edinmeye karar veren Peter arkadaştan da ötesiyle, kendisine erkek olmanın sırlarını öğretecek bir baba figürüyle karşılaşıyor.
Sydney (Jason Segel) adlı bu baba figürü, diğer filmlerdekiler gibi antisosyal özelliklere sahip. Sydney mesela köpeğinin kakasını yoldan toplamıyor. Kakaya basan ve şikâyet edenlere de şiddet uyguluyor. Bu arada köpeğin adı da Enver Sedat! Siyah renkli köpeklere tercihan ‘Arap, Arap’ diye seslenen bizlerin söyleyecek pek bir şeyi yok bu konuda, ne yazık ki… Velhasıl-ı kelam Sydney, Peter’den bir erkek yaratıyor, onu rock konserlerine götürüyor, bas gitarı yeniden eline almasını sağlıyor vs.

ROMANTİZMİN SON HALİ
Ama böyle bir baba figürüyle nereye kadar gidilebilir? Bundan nasıl bir romantik komedi çıkar? Bu antisosyal, ergen erkek nasıl bir aile kurabilir? Tabii kadınların durumu da ayrı bir konu. Onlar da birbiriyle cinsel hayatlarını bütün teknik ayrıntılarıyla konuşuyorlar. Yani bu romantik filmlerde, romantizmin yerinde tümüyle ilkel ve kaba bir gerçekçilik hakim. Görsel olmasa da sözel bir pornografi hakim bu tarz filmlere ve filmlerdeki ilişkilere.
Sonuçta bu filmsel babaların aşılması ve çiftlerin evlenmesi gerekiyor. El çabukluğu marifet, bir şekilde ergenlik durumu aşılıyor ve nihayetinde çiftler bir araya geliyor. Ama bu ergen tarzı aşılırken onaylanıyor ve normalleşiyor. Ergen tavrı demek de bir yerde haksızlık, söz konusu olan kadın erkek ilişkilerindeki metalaşma, öznelerin ‘şey’leşmesi, pornografikleşmesi. Bu tavrın güya reddedilişi, aslında bir kabulleniş gibi duruyor. Pornografiye romantizm eklemleniyor.
Romantizmin son hali işte böyle bir şey. Pornoyla aşkın evlendirilmesinden doğan hilkat garibelerinin son örneği ‘Adamım Benim’ insan ilişkilerinin gidişatına değin umut vermiyor. Ama kimin umurunda?

Kader değişmez!!!

TARİH:  20 Haziran 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

17 Yeniden
Filmimiz tam bir kaybeden olan Mike’ın hayatını anlatıyor. Mike, kız arkadaşı hamile kalınca onunla evlenip çalışmaya başlıyor ve sonra bir mucize oluyor ve Mike17 yaşına geri dönüveriyor
Hayata yeniden başlamak için bir şans verilse, insanlar kaderlerini değiştirirler miydi? Evlenmiş ve iki çocuk sahibi olmuş erkek kahramanı adına, hayır, diyor filmimiz. Bu şansı yeni bir başlangıç, farklı bir kariyer için kullanmaz, başarısızlıklarla dolu hayatına devam ederdi. Bir farkla ki, ailesine daha fazla önem verir, iyi bir baba olmak için daha fazla çaba harcardı. Olabilir.

GENÇLİK GERİ GELİR Mİ?
Filmimiz tam bir kaybeden olan Mike’ın hayatını anlatıyor. Mike, kız arkadaşı hamile kalınca onunla evlenip çalışmaya başlıyor ve hem basketbol kariyerini hem de eğitimini bir kenara itiyor. Sonuç: İşinde yeniyetme yuppie yöneticilerce önemsenmeyen,  hak ettiği işleri genç çıtır kızlara kaptıran (şu kadınlar mahvediyor hep Mike’ı), evinde ne kızı ne de oğluyla iletişim kuramayan, karısı tarafından terk edilmek üzere olan bir adam portresi. Ve sonra bir mucize oluyor, her şey aynı kalıyor ama Mike 17 yaşına geri dönüyor. Zaman aynı kalıyor ama Mike kendi zamanında geri gidiyor. Hadi bakalım, şimdi ne yapacak? Basketbol ve üniversitede başarıdan başarıya koşacak mı? Yoksa?
Filmin kaderci ve muhafazakâr bir yaklaşımı var. Geçliğine geri dönmüş Mike bir noktada sınıf arkadaşlarına cinsellik konusunda öyle muhafazakâr bir ders veriyor ve onları öyle etkiliyor ki… Tabii bunu kızını birlikte olduğu serseriden uzaklaştırmak için yapıyor ama, bütün gençlerin derinden etkilenmesine ve prezervatif almayı ve cinsel ilişkiyi reddetmelerine ne demeli?
Baba-kız arasındaki, babanın isteği hilafına gelişen cinsel yakınlaşma ise filmin en risk aldığı anları oluşturuyor. Ama tabii ki, seyirciyi fazla zorlamadan oluyor bitiyor her şey. Yaşasın aile diyoruz hep birlikte ama demekle olmadığını herkes biliyor.

Transformers: Yenilenlerin İntikamı

TARİH:  27 Haziran 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Çocuklara savaş eğitimi
Gelecek kuşaklar bu filmlerle yetişiyor. Militarist, seksist, anti-entelektüel ırkçılar olarak, başta Batı demokrasileri olmak üzere dünya geleceğinde onlar söz sahibi olacak
What ya need is what they sellin’
Make you think that buyin’ is rebellin’
From the theaters to malls on every shore
Tha thin line between entertainment and war
Rage Against the Machine (‘Godzilla’ filminin
soundtrack’indeki ‘No Shelter’ adlı şarkılarından)

Yukarıda alıntıladığım şarkı sözlerinde Rage Against The Machine grubu militarist ve tüketim kışkırtıcısı Hollywood’u eleştiriyor. İnsanların tüketme ihtiyacında olduklarına inandırıldığını, tüketimin başkaldırıyla özdeşleştirildiğini ve eğlenceyle savaş arasındaki çizginin silikleştiğini anlatıyor bu Hollywood karşıtı şarkı.
Yeni Transformers filmi savaş satıyor bebelere. Onları militarist bir ABD’ye hazırlıyor. Orduya adam devşirme işlevini yerine getiriyor. Hasbro marka filmin kahramanlarının oyuncakları da filmin tamamlayıcı unsuru oluyor. Onlar da filmin başlattığı militarist eğitimi, çocukların odalarına taşıyor. Yani her şey bildiğimiz gibi, batı cephesinde yeni bir şey yok.

ORDUNUN PROPAGANDASI
İlk Transformers filminde insansever robotlara dönüşen arabalar ABD’de kötü robotlara karşı savaşırken, ABD ordusu da otomobillerin ihtiyacı olan petrol için Ortadoğu’da savaşıyordu. Amerika Savunma Bakanlığı’nın (Pentagon) tam desteğiyle çekilmişti bu film. Yine aynı sistem işletilmiş, yani Pentagon askerden, tanka ne gerekirse sağlamış filme, onlar da ordunun propagandasını yapmakta kusur etmemiş.
Bu durum zaten bir Hollywood geleneği. Ta, 1915’te çekilen ‘Bir Ulusun Doğuşu’ adlı klasik ama ırkçı (Ku Klux Klan yanlısı) filmde de bu işbirliği var. Ordu hem bandosunu hem de 1000 kişilik bir sipahi birliğini filmin yapımcılarının hizmetine vermiş. Yani sinema tarihi kadar eski bir ilişkiden söz ediyoruz.

HER SAÇMALIK VAR BİR TEK KONU YOK
Transormers’da militarizmle birlikte gelen diğer ideolojiler de toptan bir şekilde mevcut. Seksizm mi arıyorsunuz? Alâsı burada. Filmin erkek kahramanının sevgilisini oynayan Megan Fox film boyunca Palyboy’a poz verir gibi duruyor. Bir seks objesinden başka bir şey değil. Irkçılık mı arıyorsunuz? ABD ordusu Mısır ve Ürdün’de kötü robotlarla savaşırken yerel halk keçi ve eşek çobanı olarak temsil ediliyor. Zaten kimse onlara toprakları üzerinde bir savaş yürütme izni için baş vurmuyor. Ürdünlü pilotlar yardım etmeye kalktıkları anda helikopterleriyle birlikte yere çakılıyor zaten. Tabii iyi kalpli ABD askeri ilk yardıma koşuyor derhal.
Anti-entelektüelizm ve kültür düşmanlığı mı arıyorsunuz? Roma’dan kalma freskler, piramitler yerle bir oluyor. Savaş varsa gerisi teferruattır, tıpkı Irak’ta arkeoloji müzesinin yağmalanması, Irak tarihinin yok edilmesi bir teferruat olarak kaldığı gibi. Kitap mı, okumak  mı dediniz? Kahraman robotlar kitapla işim olmaz havasında. Maçoluk mu arıyorsunuz? Var, o da var, bol bol. Taşaklı robotlar, bir köpek gibi kadın kahramana sürtünen robotlar var. Bir erkek gibi davranamayan Meksika kökenli elemanlar var. Filmin erkek kahramanı Shia LaBeouf’un özel robotunun Aryan ırk mavisi gözleri de cabası. Kötü robotların zaten El Kaide gibi örgütleri simgelediğini söylemeye gerek yok. Asıl savaş neden Arap topraklarında olsun ki zaten?
Konu mu arıyorsunuz? Ona var demek zor. Saçma sapan bir şey var ortada ama ‘yerseniz’ kategorisinde. Aslolan bir şeylerin havaya uçması, metallerin birbiriyle çarpışması. Ne yazık ki bu filmler çok iş yapıyor, oyuncakları çok satıyor. Gelecek kuşaklar bu filmlerle yetişiyor. Militarist, seksist, anti-entelektüel ırkçılar olarak, başta batı demokrasileri olmak üzere bütün dünyanın geleceğinde onlar söz sahibi olacak.

İçimizdeki Düşman Cezayir: Bir insanlık suçu

TARİH:  4 Temmuz 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Fransa’nın Cezayir’de napalm kullandığını, köy katliamları, işkenceler yaptığını kahramanlarının ağzından anlatan film baş tacı edilmeli gibi gözüküyor ama…
“Cezayir Fransa’dır”, diyor ‘İçimizdeki Düşman’ın kahramanlarından biri, “Fas ya da Tunus gibi değildir.” 1959-61 arasındaki Cezayir Savaşı’nda demek ki, Fransa kendi vatandaşlarına karşı savaşmış ve 300 ila 600.000 Cezayirli vatandaşını öldürmüş. Ölen Fransız askerinin sayısı ise sadece 27.000. Bu tip savaşlarda zayiat rakamları arasında hep bu tip devasa farklar vardır, Vietnam örneğinde de olduğu gibi. Peki Fransa’nın kendi vatandaşlarına yönelik bu katliamına ‘soykırım’ denir mi? Herhalde denmez ki Fransa’nın AB üyeliğini kimse sorgulamıyor. Peki ama neden?
‘İçimizdeki Düşman’ Cezayir Savaşı’na neden gönüllü katıldığını anlamadığımız bir teğmen ve oradaki askerler arasında geçiyor büyük ölçüde. Teğmenin neden gönüllü olduğunu anlamamamızın nedeni, kendisinin her şeyi sorgulayan, ‘madem Cezayirliler vatandaşımız neden onlara eşit muamele etmiyoruz’ diyen, işkenceye karşı olan bir tip olması. Onu savaşa sürükleyen ne, bilemiyoruz.

FRANSIZ KATLİAMINA ‘UZAK’ PLAN
‘İçimizdeki Düşman’ elbette ki bir ‘Transformers’ ya da ‘Krallık’ değil. Ama sanıldığı kadar masum da olmadığını düşünüyorum. Fransa’nın Cezayir’de napalm kullandığını, köy katliamları, işkenceler yaptığını anlatan ve kahramanlarının ağzından oradaki varlığını sorgulayan bir film baş tacı edilmeli gibi gözüküyor. Ama film boyunca bir eşitsizlik de kendisini gösteriyor. Örneğin Cezayir Kurtuluş Ordusu’nun katlettiği köy halkını yakın plan görüyoruz, hem de en az iki kez. Ama Fransızların yaptığı katliamı uzak plandan, ses efektiyle algılıyoruz. Fransız askerleri ölürken son nefesinde yanında olup acısını paylaşıyoruz, hatta sonra onları film içindeki bir filmde anıyoruz da. Ama yine bir Cezayirli anne ile çocuğunun öldürülüşünü ses efektiyle algılıyoruz.

SOYKIRIM TARTIŞMALARI
Imdb’de dolaşırken, yazarların ‘Cezayirlilerin de en az eşit derecede’ kötü olduğunu vurguladıklarını görünce şaşırmadım. Film görsel anlatımıyla en çok bu mesajı veriyor çünkü. Hatta onların yaptığı kötülüğü daha fazla vurguluyor. Evet napalmin feci sonuçlarını da görüyoruz ama uzaktan gördüğümüz Cezayirli siluetlerin sonradan kömür olmuş hallerini görmek açıkçası insanı çok da etkilemiyor. Filmin en karmaşık karakteri olan Cezayirli ama Fransız askeri olan biri var. Zaten birçok Cezayirli Fransa ordusunda Almanlara karşı savaşmış, o da onlardan biri. Fakat bu askerin ailesini de Cezayirli ulusalcılar katletmiş. Yani bu savaşta kişisel bir nedeni olan belki az sayıdaki Fransız askerinden biri o. Fakat filmin en acımasız eylemini yapmak da ona düşüyor.
Kendisi gibi Fransa ordusundan madalyalı bir isyancıyı, serbest bırakıldığı halde, sırtından vuruyor. Acımasızlık yine bir Cezayirliye nasip oluyor. Bu arada Fransa sanki kahramanca Almanlara karşı savaşmış bir ülke gibi bir izlenim de doğuyor filmi izleyenlerde. Peki ya Nazi işbirlikçisi Vichy hükümeti, ondan niye söz yok?
Cezayirlilere savaş öncesinde nasıl eşitsiz muamele yapıldığı hakkında da bir fikrimiz olmuyor filmi izlerken. Yani bu isyan niye, ulusalcı nedenler dışında, neler yaşanıyordu da insanlar isyan ettiler? Bilmiyoruz. Sonuçta savaş kötüdür, işkence kötüdür ama iyi sonuçlar da verebilir, savaşta en iyi niyetli insanlar da canavarlaşabilir gibi genel geçer sonuçlar ve en çok da Cezayirlilerin ne kadar vahşi oldukları dışında genel seyirci kitlesinin aklında pek bir şey kalacağını sanmıyorum.
Filmin kahramanları da akılda kalıcı karakterler değil. Aralarındaki çelişkiler de büyük dramlara neden olmuyor zaten.
Bu arada Fransa’nın, bırakalım soykırım mı değil mi tartışmalarını, Cezayir’de bir savaş olduğunu dahi 10 sene öncesine kadar kabul etmemiş olduğunu öğreniyoruz filmin sonunda. Fransa’nın başka ülkelere insanlık dersi verirken kendi kirli çamaşırlarını da ortaya çıkarmasını istemek hakkımız değil mi? Ve tabii ki hesap vermesi gereken bir tek onlar değil. Fakat gerçek şu ki, sadece dünya savaşlarını kaybedenler hesap vermek zorunda, kazananlar her şeyden muaf.

Nuri Bilge Ceylan’la, Paris’te

TARİH:  11 Temmuz 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Fransa’da bilindiği gibi Türk Mevsimi etkinlikleri başladı. Nuri Bilge Ceylan bu etkinliklerde önemli bir yere sahipti. 7. Paris Sinema Festivali’nde Ceylan’ın tüm filmleri gösterildi. Ayrıca Belediye Sarayı’nda Paris Belediye Başkanı  Bertrand Delanoe Ceylan’a, Büyük Vermeille Madalyası verdi. Bu madalyayı daha önce Oliver Stone ve David Cronenberg gibi ünlü yönetmenler de almış. Belediye Sarayı, Avrupa saraylarından bildiğimiz bütün şaşaaya sahipti. Büyük freskler, kabartmalar, heykellerle dolu sarayda önce Belediye Başkanı Delanoe bir konuşma yaptı. Delanoe dar kesim pantalonuyla sıra dışı bir politikacı görünümündeydi. Başkanın konuşması sırasında festivalin başkanlığını da yapan ünlü oyuncu Cahrlotte Rampling de bütün zarafetiyle hazır bulunuyordu. Delanoe, öncelikle Ceylan’ın çok yönlü sanatçı kişiliğini övdü. Fotoğrafçı, oyuncu, senarist ve yönetmen olarak kendisini ne kadar etkilediğini söyledi. Türkiye için de övgü dolu sözler söyledi ama özenle Türkiye’nin AB üyeliğine destek veren bir söz söylemekten de kaçındı. Ceylan’ın ödülü aldıktan sonra yaptığı konuşma çok güzeldi. Öncelikle yıllar önce beş parasız bir şekilde Paris’e gelişinden, garlarda ve parklarda yattığından söz etti. O günlerde ilerde böyle bir konuma geleceği söylense kesinlikle inanmayacağını ekledi. Fransa’nın sinemaya verdiği desteği övdü ve Fransa’nın çok özel bir sanat ülkesi olduğunu ve sanat sinemasının son kalesi olduğunu belirtti. İlk sanat eğitimini de Fransa’ya yaptığı o ilk yolculukta ziyaret ettiği müzeler ve galerilerde aldığını ifade etti. Kendisinin bazı ülkeler hakkında sahip olduğu önyargıların sinema sayesinde yıkıldığını ve sinemanın Fransa ve Türkiye arasında da bir yakınlaşmaya neden olacağını umduğunu ifade etti. Ayrıca başkanın kullanıma soktuğu ve isteyenin kullandıktan sonra istediği yerde bırakabileceği bisikletlerin Paris’e büyük bir hizmet olduğunu, daha önce yer altında metrolarda gitmek zorunda kalmışken bu kez bisikletle Paris’in keyfini çıkardığını söyledi. Bu uygulamadan Parisli otomobil kullanıcıları meğerse çok rahatsızmış. Dolayısıyla bu sözlerin Delanoe’yi özellikle keyiflendirdiğini tahmin etmek zor değil. Ceylan, o sırada salonda bulunan Reha Erdem ve Seyfi Teoman‘a bakarak, bu ödülü onların nezdinde tüm Türkiyeli sinemacılar için aldığını söyleyerek sözlerine son verdi.

Ceylan’ın başrolünde olduğu bir diğer etkinlik de MK2 sinemalarında yapılan söyleşiydi. Liberation gazetesinin sinema eleştirmeninin yönettiği söyleşiye oyuncu ve senarist Ercan Kesal da katıldı. Bu konuşmadan aldığım notları bir bütün olarak vermeye çalışacağım. Yazdıklarım birebir Ceylan’ın söylediği cümlelerin aynısı olmayacak dolayısıyla ama özünde bir yanlışlık olmadığını umuyorum. “Filmlerim otobiyografik sanılır ama aslında değildirler. Uzun süre küçük kasabalarda yaşadım. “Üç Maymun”dakine benzer bir aileyi tanıyorum. “Üç Maymun”un içerdiği temalar benim için hep çok önemliydi. Ama bu temalara el atabilecek kadar yetkin görmüyordum kendi sinemacılığımı. Film, davranışlarımızın ve düşüncelerimizin ardında neler yattığıyla ilgili. Sadece aile içinde değil bütün ilişkilerimizde kendimizi kandırma potansiyelimiz var. Var olmak için büyük bir güç savaşı içindedir herkes. Arkadaşlar arasında da böyledir. Sartre “her iki insan arasında bir kavga vardır” der.

Bir senaryoyu tek başına yazmak zor bir iş. İnsanın konsantrasyonunu koruması çok güç. Kolektif bir yazım süreci konsantre olabilme yeteneğini çok artırıyor. Tek başına bir fikrin filmde çalışmayacağını anlaman çok güçtür. Ama başkalarıyla birlikte yazıyorsan bunu hemen anlarsın. Ercan ve Ebru’yla günde 6 saat sürekli çalışabiliyorduk. Ercan’ın doktor olarak yaşadığı deneyimlerin ve Ebru’nun kadın bakış açısının çok katkısı oldu.

Politikayı merkeze alan bir sinema yapmıyorum. Her film politiktir denir. Ama politik sinema diye de bir şey var, bir fark var yani. Tabii ki filmden politik sinema olarak adlandırılmayacak filmlerden de bir politik mesaj çıkabilir, film politik göndermeler içerebilir. Çehov ve Dostoyevski politik değildir ama Gorki politiktir. Ama Çehov insanı anlamaya çalışırken politik bir şey de çıkar. O başka bir şey. Dostoyevski’nin en politik romanı olan “Ecinniler” (Cinler) için de politikayla ilgilenen insanı anlamaya çalışan bir eser derim, politik bir eser demem.  “Üç Maymun”daki Servet adlı politikacının partisini belli etseydim tartışma başka bir yöne kayacaktı. Ben dışsal olanı, dışsal tutamakları görünmez kılmaya çalıştım. Kolaycı tartışmalara ortam sağlamak istemedim.

Gençliğim suçluluk duyguları  içinde geçti. Başkalarından farklıydım ve kendimi eksik buluyordum. Boğaziçi’ne gelmeden önce iki sene en politik okullardan biri olan İTÜ’de okudum. Kitleleri harekete geçiren şeyler beni harekete geçirmiyordu. Beni heyecanlandıran şeyler de başkalarını  etkilemiyordu. Bu nevrozu felsefe, sanat ve tarih gibi başka aşkın değerlerle evcilleştirmem gerekiyordu. Büyük bir yalnızlık duygusu içindeydim. İlk etkilendiğim sinemacı Bergman’dı. “Sessizlik”i izlediğimde hasta olmadığımı düşünmeye başladım. Benim gibi hisseden başkaları da vardı. Benzer ruhlar vardı. Bence Bergman karamsar değildi, filmi beni olumlu etkilemişti.

Film yapmaya askerlikte karar verdim. Çeşitli maceralar ve gezilerden sonra istekle gittim askere. Bana çok iyi geldi. Boğaziçi Üniversitesi’nin yalıtılmış atmosferinden sonra ülkemin farklı renklerini taşıyan insanlarıyla birlikte oldum. Sonra sinema okudum ama pek bir faydası olmadı çünkü pratik yapma imkanımız yoktu. Bir arkadaşımın kısa filminde oynadım ve sonra o filmin çekildiği kamerayı satın aldım. Sinema korkutucu, üşendirici ayrıntıları olan bir sanat ama başlarsan gidiyor bir şekilde. Yalnız olmak zorunda yaratıcı. Yalnızlığı göze almadan sinema yapmak mümkün değil.

Artık 35mm çalışmayı aptalca buluyorum. Çok pahalı ve üstelik 35’le yapabileceğiniz her şeyi dijitalle de yapabiliyorsunuz. Gren istiyorsanız gren de katabilirsiniz.

“Mayıs Sıkıntısı”, “Kasaba”da yaptığım hataları giderme denemesi gibiydi. “Kasaba”yı ilk seyrettiğimde filmin işlemediğini düşündüm. Seyrederken koltukta kaybolmuştum neredeyse. “Uzak”ta da şehirde film çekme meselesinden çok korkmuştum. Bu filmleri bir tema üzerine çeşitlemeler olarak görmek mümkün. “Uzak”tan sonra özgürleştim. Kendimi sinemacı olarak yetkin hissettim. Fotoğrafa geri dönme isteği de böyle oluştu.

“Üç Maymun” da oğlun annesini tokatlaması sırasında ezan sesinin duyulması, günah duygusunu artırmak, oğlun çektiği suçluluk duygusunu vurgulamak içindi. Burada şiddete maruz kalan annenin değil de uygulayan oğlun acısını vurgulamak, belki erkek olmamla alakalıdır. Ama her filmin herkese eşit davranması beklentisi, eleştirmenlere gör bir şey. Ayrıca ezan sesi diye bir şey hayatımızda var. Böyle tesadüflerin bir araya gelmesi mümkün ve hayatta olan şeyler.”

Özetle Ceylan söyleşide bunları söyledi. Oldukça bilgilendirici ve keyifli bir söyleşiydi kısacası.

Harry Potter ve Melez Prens

TARİH:  18 Temmuz 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Biraz romans, biraz macera
Harry Potter’ın yenisinde, film bir sürü  dramatik olayı yetersiz bir şekilde işliyor, ham bırakıyor. Ne yeterince fantezi var, ne yeterince romans. Bir de dinsel motifler var
İnsan, Amerikan dergi ve gazetelerinde okuduğu eleştirilere bakınca bizim seyrettiğimiz filmle onların seyrettiği film aynı mı acaba diye kuşkuya düşüyor. ABD’de Harry Potter’ın son macerasını seyredenlerin hemen hemen hepsi beğenmiş; burada ise benim konuştuğum meslektaşlarımın hiçbirisi, ben de dahil olmak üzere filmi beğenmedik.
Filmin çok ciddi sorunları var, nasıl görmezden gelinmiş anlamak mümkün değil. Bunun bir dizinin parçası olduğu gerçeği göz önüne alınsa bile film, kopuk kopuk bir izlenim veriyor. Hiçbir şey yeterince işlenmiyor, her şey yarım yamalak duruyor. Üstelik film iki buçuk saat sürüyor, yani zamandan yana bir sıkışma söz konusu değil. Mesela film Muggle’ların, yani sıradan insanların dünyasında başlıyor. Ölüm Yiyenler dehşet saçıyor, köprüleri yıkıyor. Eeee? O kadar, bu konu burada kapanıyor. Film bittiğinde hatırlamıyorsunuz bile başta ne olduğunu. Bu yıkımın hiçbir yansıması yok mu? İnsanlar sonra ne yapıyor? Ölüm Yiyenler’in bütün derdi, köprü yıkmak mıydı?

HARRY ÂŞIK OLUYOR
Sonra Dumbledore, Harry’yi, kendi kendini emekliye ayırmış bir büyücüyle, iksir uzmanı Profesör Slughorn’la tanıştırıyor. Slughorn’u Hogwarts’a geri dönmeye ikna ediyorlar.  Slughorn geçmişte Tom Riddle adında genç bir öğrenciyi yetiştirmiş ve Riddle sonradan Voldemort’a dönüşmüş. Slughorn’un anılarında Voldemort’a dair önemli bilgiler olduğunu ve bu bilgilerle Volkdemort’un alt edilebileceğini düşünmektedir kahramanlarımız. Bu bilgiler edinildiğinde yine boşlukta kalırız. Slughorn’un bu anılarını niye o güne kadar sakladığı ve bu anılardan niye utandığını anlamayız. Çünkü kendisi kötü ya da yanlış bir şey yapmamıştır.
Draco Malfoy adlı öğrenci kötülerle işbirliği yapar ve Harry’yi yok etme planlarına dahil olur. Sonra? Sonrası neredeyse hiç! Draco’yu bir daha nerdeyse filmin sonuna kadar görmeyiz.
Ron’a quidditch oyununda bir rakip çıkar. Bu rekabet de sadece oyunla sınırlı kalır, devam etmez. Araya bir sürü aşk hikâyesi girer. En inanılmazı gayet çekici bir genç kıza dönüşmüş olan  Hermione’nin, henüz sarsak bir oğlan çocuğu konumda duran Ron’a olan aşkıdır. Hermione açıkçası diğer bütün çocuklar arasında başka bir klasmanda duruyor. Sarsak Ron’la, çekici Hermione arasındaki kimya hiç tutmuyor kısacası. Ama yine de Hermione’nin, Ron’a sırılsıklam âşık olduğuna inanmak zorundayız. Bir de Harry’nin âşık olduğu kız var ama onu hatırlamıyorum bile.

KARANLIK VE ÜRKÜTÜCÜ
Ve nihayetinde Dumbledore öldürülürken Harry pasif bir şekilde izler. Kitabı okuyanlar, Harry’yi hareketsiz kılan bir büyüden söz  ediyorlar. Filmde böyle bir şey yok. Harry nasıl olur da hiç müdahale etmeden seyreder  sorusunun cevabı filmde yok yani. Harry’nin karizma yoksunluğu belki onu çekici yapandır ama bu kadar silik bir karakterin neden seçilmiş kişi olduğunun da bir anlamı olmalı.
Kısacası film bir sürü  dramatik olayı yetersiz bir şekilde işliyor, ham bırakıyor. Ne yeterince fantezi var, ne yeterince romans. Bir de dinsel motifler var. Dumbledore,  Musa misali suları ortadan ikiye yarar, Harry ‘seçilmiş kişi’dir… Kendisini istediği yere ‘ışınlayan’ Dumbledore neden bu Musa tekniğine ihtiyaç duysun ki? Dine sıcak bakmayanlardansanız iyi karakterlerin Hıristiyan mitolojisindeki kahramanlarla özdeşleştirilmesi sizi rahatsız edecektir. Bir de melezlik meselesi var. Kötü adamın melez olması, safkan olmaması ırkçı bir ton taşımıyor mu? Peki, abarttık diyelim. Voldemort’un, Tom Riddle olarak çocukluğuna ne demeli?
Tom filmde ‘kötü’ olarak doğmuş bir çocuk. Onu bir bebekten bir katile dönüştüren, yaşadığı şeyler değil; o zaten kötüymüş. Bu bakış açısı kabul edilebilir mi? Bu da ırkçılıkla akraba bir düşünce şekli değil mi?
‘H.P. ve Melez Prens’ bana bugüne kadar seyrettiklerim içinde açıkçası en kötüsü geldi. Film çok da karanlık ve ürkütücü. Çocuklarınızı götürürken iyi düşünün. Ortaya çıkan filmi elbette dizinin hayranları çoğunlukla sevecek. Diziye bugüne kadar ilgi duymayanlar da yine pas geçecekler. Bizimki manasız bir iş aslında.
Son bir bilgi: J.K. Rowling’in son kitabı iki bölüm halinde filme çekilecekmiş. İlki 2010’da, ikincisi 2011’de gösterime girecekmiş.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com