İnsanı Sarhoş Eden Bir ”Faust”

Tarih: Haziran 2012

Gazete/Dergi: Milliyet Sanat 

Ünlü Rus yönetmen Aleksandr Sokurov güç dörtlemesini bu ay vizyona giren, Venedik’ten Altın Aslan Ödüllü “Faust” ile tamamlıyor. 

ALEKSANDR Sokurov’un sineması, tarifi en zor sinemalardan biri. Birçok eleştirmen yazar Sokurov’u ele alırken ne olduğundan çok ne olmadığına odaklanıyor ya da en fazla dini bir metin gibi mealen ne dediğini anlatmaya çalışıyor. Yine de yönetmenin bazı karakteristik özellikleri var elbette. Mesela, bir Sokurov filminde çarpık görüntülerle karşılaşmaz iseniz eğer, makiniste dönüp nerde yanlış yaptığını sorabilirsiniz. Anamorfik görüntüler Sokurov’un alamet-i farikalarından biridir. Eğer bunu bilmiyorsanız, makinistin objektif değiştirmesini boşuna bekleyip durursunuz. 

Sokurov’un sinemaya girişi epey eski. 1978’leri buluyor. Eski sosyalist ülkelerden komünist bir yönetmen çıktığı görülmüş, duyulmuş şey değildir. Varsa da biz görmedik, duymadık. Ken Loach gibi Trockist komünistler, Fernando Solanas gibi ulusal solcular hep kapitalist ülkelerden çıkar. Sokurov da eski Sovyetler Birliği’nde doğan (1951) bir aydın olarak, geleneğe uymuş ve sıkı bir anti-komünist olarak safını almıştır. Bu durum Sokurov’un istediği eğitimi görmesini ve filmler üretmesini engellememişse de bu filmleri gösterime sokması hayli sorunlu olmuştur. Hoş artık Sovyetler Birliği yok, Rusya artık kapitalist ama Sokurov için de değişen pek bir şey yok. Yine görece kolay bir biçimde filmlerini finanse edebiliyor (çünkü Sokurov’un Putin’le arası iyi) ama filmlerini yine de gösteremiyor. Hatta 2004 yılında Rus Film Akademisi’nin ”Güneş / Solntse”yi yılın en iyi filmine aday göstermesini, Rus halkının kendi adını bilip, filmlerini bilmemesini doğru bulmadığı için reddetmişti. “Filmlerim ne televizyonda ne de sinemalarda gösteriliyor, onun yerine ticari Amerikan filmleri her yeri işgal ediyorsa, varsın ‘Güneş’ aday olmasın” demişti. Yani, sistemler değişse de bazı şeyler değişmiyor. 

Nick Cave’in yazısı 

Biz faniler Sokurov’un ismine, beklenmedik bir başka sanatçının yazdığı bir yazı vesilesiyle aşina olduk. Bu aykırı isim Nick Cave’den başkası değildi. 29 Mart 1998’de Nick Cave, alışık olmadığımız bir şey yaptı, İngiliz Independent gazetesinin Pazar ekine ”Başından Sonuna Kadar Ağladım, Ağladm Ağladım” başlıklı bir yazı yazdı. Nick Cave ciddi bir sanat tarihi, sinema ve psikoloji bilgisine sahip olduğunu kanıtlayan bu yazıda Ana ve Oğlu / Mat i Syn” filminden yola çıkarak Sokurov’un sinemasının belli başlı özelliklerini de saptamıştı. Neydi bu özellikler? Öncelikle Sokurov sineması resim sanatıyla doğrudan bir ilişki içindeydi. Filmin her karesi Alman Romantik ressamlarından Caspar David Friedrich’in (ki Tarkovski’ye de ilham vermiştir) puslu manzara resimlerini çağrıştırıyordu. Film eleştirmenleri de Cave’le aynı kanıda olduklarını daha sonra yazdı. Sonra, diyaloglar çok da anlamlı değildi, daha çok atmosfer ve yaşanan anın duygusu ön plandaydı. Filmde pek bir şey olmuyordu. Ölmekte olan yaşlı bir kadınla oğlu bir eve gidiyorlar, oğul annesine yemeğini yediriyor, saçlarını tarıyor, sonra çıkıp biraz dolaşıyordu. Geldiğinde annesini ölmüş buluyordu. Ölenin değil, kalanın, yasa bürünenin duygusunu anlatmıştı Sokurov. Nick Cave’in müzisyen kimliğinin dışına çıkıp, sinema eleştirmenliğine soyunmasıyla, Sokurov adı çok geniş bir kitle tarafından duyuldu. 

Yönetmen yine ölmekte olan iki insanın, bu kez bir baba ve oğlunun hikayesini de “Baba ve Oğlu / Otets i syn” (2003) filminde anlatacaktı. Yönetmenin ilham kaynağı ressam bu kez Turner’di. Sevgi eksikliği değil de, sevgi çokluğunu anlattığı bu iki filmlik dizi, “İki Erkek ve Bir Kız Kardeş” filmiyle bir üçlemeye dönüşecek önümüzdeki yıl. 

Sokurov, üçlemeleri, dörtlemeleri seviyor. Aile üçlemesi nasıl ardı sıra çekilen filmlerden oluşmadıysa, güç dörtlemesi (tetralo ji) de birbiri ardına çekilen filmlerden oluşmadı. “Ana ve Oğlu” nu, şaşırtıcı bir şekilde Hitler’in hayatından bir kesit sunan “Moloch” izledi. Hannah Arendt’in ‘kötülüğün sıradanlığı’ ya da ‘banalliği’ kavramı etrafında örülmüş gibi duran bu filmi, Lenin’in son günlerini anlatan “Taurus” takip etti. “Politika ve tarih beni ilgilendirmiyor,” diyen Sokurov’un derdi, güçlü tarihsel kişilikleri basitlikleri içinde anlatmak, bir tiyatroya dönüştürdüklerini düşündüğü hayatlarını sergilemekti. Ama bireyi tarihsel ve toplumsal çevresinden soyutlayarak ne kadar anlatabilirsiniz? Bu konuda, Sokurov, Zeki Demirkubuz’la aynı görüşte, tek farkları, farklı kaynaklara referans vermeleri. Demirkubuz “1001 Gece Masalları’nda söylenecek her şey söylenmiştir,” derken, Sokurov “İncil” de anlatılacak bütün hikayelerin anlatıldığını söyler. Sanatta yenilik imkansızdır. Sanat bitmiş bir binadır. İçine yeni bir sanatçı girebilir ama binada yapılabilecek yeni bir şey yoktur. 

Politik şuursuzluk 

Bu görüşlere bir yere kadar katılmak bence de akla yatkın. Nihayetinde Ödipal karmaşa gibi bir kavram da benzer bir biçimde, antik çağlardan beri aynı trajedilerin yaşandığına işaret eder. Fakat Sokurov’un, gücün doğasına dair yaptığı ‘sinematik tetralojisinde’ Hitler’i, Lenin’in, Lenin’i de Japon İmparator Hirohito’nun (“Güneş’) izlemesi, epey bir politik şuursuzluğa işaret ediyor. İki faşistin (Hitler ve Hirohito) arasında bir devrimci (Lenin) var ve Sokurov hepsini “hayatlarının kumarını kaybeden büyük kumarbazlar’ başlığı altında birleştiriyor. 

Dörtlemenin son filmi olan “Faust”, Sokurov’un bugüne kadar sinema festivallerinde elde ettiği en büyük başarıyı yakaladığı filmi oldu. “Faust” un Venedik’te Altın Aslan’ı kazanmasına hayret edenler olduğu gibi, jüri başkanı Darren Aronofsky gibi hayatlarının filmi olduğuna, seyrettikten sonra hayatlarının değiştiğine inananlar da var. “Faust” anonim bir halk hikayesinden kaynaklanıyor. Yazılı ilk versiyonları 1587’ye uzanıyor. Christoph Marlow, 1593-94’te “Doktor Faustus” adlı eserini yayımlıyor. Filme temel teşkil eden eser ise, yaratım süreci Johann Wolfgang von Goethe’nin neredeyse bütün hayatına yayılan ve 1832’de tamamlanan meşhur “Faust”u. Sokurov’unki serbest bir uyarlama, Goethe’nin eserinin daha çok ilk bölümüne dayanıyor. “Faust”un, Sokurov’un genel çizgisinden farklı bir yanı var, o da filmin çok yoğun diyalog içermesi ve durdurak bilmeyen kamera hareketleri. Filmin kameramanı Bruno Delbonnel’in filmografisinde “Amelie” ve “Harry Potter ve Melez Prens / Harry Potter and the Half-Blood Prince” gibi filmler var. Sonuçta kolay izlenen bir film değil “Faust”, insanı sarhoş eden bir yanı var. Fakat, gerçekten de garip, açıklanması zor bir rüya gibi insanın aklında kalıyor film. Zaten rüyaya benzerlik de Sokurov filmlerinin temel özelliklerinden biri. 

Dörtlemenin özünü Sokurov, Goethe aracılığıyla şöyle ifade etmiş: “Kötülük yeniden üretilebilir bir şeydir ve Goethe bunu şöyle formüle etmiştir: ‘Mutsuz insanlar tehlikelidir’.” Hayatında hiç komedi filmi yapmamış ve gülümseyen bir resmine pek de rastlanmayan Sokurov için de aynı şey söylenebilir belki. Ya da belki de insanlığın büyük çoğunluğu için.. 

“Dheepan”ın Kazananı Şiddet

Tarih: Ocak 2016

Gazete/Dergi: Milliyet Sanat

Son yılların en tartışmalı Altın Palmiye seçimi ”Dheepan”, bu ay gösterime giriyor. Fransız yönetmen Jacques Audriard’ın yönettiği film, Sri Lankalı bir ailenin Fransa’da yaşadıklarını konu alıyor. 

Sri Lanka neresidir, haritada nerede yer alır diye sorulsa, “Dheepan” filmini seyretmeye giden kültürlü seyircilerin bile çoğunun doğru cevabı vereceğinden kuşkuluyum. Bir zamanlar Seylan 

diye tanıdığımız ve çayı meşhur olan bu ülke Hindistan’ın güneyinde yer alan bir ada devlet. Yüzölçümü Türkiye’nin onda birinin altında. Ama iki resmi dili var. Çoğunluğu oluşturan Sinhalaların dili ve azınlık Tamillerin dili. Bir de tabii eski efendinin dili İngilizce konuşuluyor adada. 

Ama dilleri resmen kabul edilmiş olsa da Tamiller bağımsızlık istemiş. Bu bağımsızlık mücadelesi Tamil Kaplanları adlı örgütü yaratmış. Uzun süren iç savaş çok kanlı bir şekilde 2009’da bastırılmış. Kaplanlar yenilmişler. Tamil Kaplanları, Batı’da terörist bir örgüt olarak tanımlanmış; bastırılmalarının çok kanlı oluşuna belki de bu yüzden gözünü kapatmış ‘özgür dünya’. Jacques Audiard’ın yönettiği “Dheepan”, bütün bunlardan söz etmiyor aslında. Ama bütün bunlarla ilgili de bir yandan. Film Sri Lanka’dan Fransa’ya iltica eden eski bir Tamil savaşçısını anlatıyor ve onun adını taşıyor. Dheepan, ailesini ve yoldaşlarını iç savaşta birer birer kaybettikten sonra, mücadeleye devam etmenin anlamsızlığına hükmediyor. İltica edebilmek için apolitik bir aile gibi görünmenin faydalı olacağına karar veriyor, daha önceden hiç tanımadığı Yalini adlı bir kadınla eş rolü yapıyorlar. Resmi tamamlamak için de akrabalarının baktığı İllayal adlı yetim bir kız çocuğu buluyorlar. Bu ailenin oluşum süreci şipşak diyebileceğimiz bir hızla anlatılıyor filmde. Fransa’ya yerleştikten bir süre sonra Dheepan mafyanın hakimiyetindeki bir sosyal konut kompleksinde kapıcı olarak iş buluyor. Yalini ise hasta bir eski mafya üyesinin bakıcılığını üstleniyor. Yalini, bir femme fatale gibi kendi çıkarının peşinden koşarken hem Dheepan’ı tavlıyor hem de mafya lideriyle flört ediyor. Evlatlıkları kıza hiç önem vermediğini de belirtmek lazım. Yalini’nin üzerinden bornozunu düşürüp, çapkın bakış larla Dheepan’ı yatağa davet ettiği bir de sahne var ki, değme femme fatale’e parmak ısırtır. 

Dheepan bir gün eski politik liderlerinden biriyle karşılaşır. Tek gözlü, çirkin bakışlı bu adam artık politikadan kopmuş olan Dheepan’ı, ‘titreyip kendine dönmediği için döver. Seyirci olarak, hepimiz, Dheepan’ın politikadan elini ayağını çekmiş olmasına çok seviniriz. Tamil Kaplanları belki terörist sıfatını hak eden bir örgüttü ama Dheepan neye isyan etmişti, neden mücadele etmişti, hiç öğrenemediğimiz gibi artık bir önemi de kalmamıştır. 

Dheepan’ın politik öfkesi bitse de, içindeki şiddet eğilimi bitmiş değildir. Sosyal konut kompleksindeki mafyanın tavırlarına sinir olan ve zaten de mafya lideriyle Yalini’nin ilişkisini kıskanan Dheepan, herkesi hizaya getirmeye karar verir. Herkes derken mafyayı ve kadını olduğuna karar verdiği Yalini’yi kastediyorum! Dheepan, Sri Lanka’dan nasıl getirdiğini (akla “Kill Bill” geliyor) bilmediğimiz palasını çıkarır ve… Filmin bundan sonrasının, ikisi de faşizanlıkla suçlanmış “Taxi Driver / Taksi Şoförü” ve “Death Wish” filmlerine sık sık benzetildiğini söyleyeyim. 

TOPLUMUN KENARINDA KALMIŞ KARAKTERLER 
“Dheepan”ın yaratıcısı Jacques Audiard’ı son 3 filmiyle tanıyorum: “Un prophète / Bir Peygamber”, “De rouille et d’os / Pas ve Kemik” ve şimdi de “Dheepan”. Audiard kesinlikle stil sahibi bir yönetmen. Filmlerinin seyirciyi içine alan bir ritmi var. Toplumun kenarda kalmış, sesi pek duyulmayan karakterlerine de özel ilgisi var yönetmenin. “Bir Peygamber”de genç bir Arap, “Pas ve Kemik’te bir sokak dövüşçüsü, “Dheepan”da ise Sri Lankalı göçmenler ön planda. Ama Audiard’ı asıl ilgilendiren başka bir şey. Bir defa yönetmen, şiddete meyyal ve şiddeti çok iyi uygulayabilen karakterlere bir hayranlık duyuyor. Bu karakterlerin marjinaller, esmerler olması belki de onlara mistik ve bir ölçüde de siyaseten doğru bir hale ekliyor. Bu marjinal kahramanlara inanmak da belki bu yüzden daha kolay oluyor. 

Şiddeti estetize ederken bir yandan da son derece ortalama bir hayatı vaaz ediyor Audiard. Kahramanlar şiddetin içinden bilinmeyene değil, tam da bilinene ulaşıyor. Kendi ailelerini kuruyorlar. Zaten şiddetlerinin de siyasi bir içeriği yok, bireysel bir içeriği var. Filmlerinin kahramanlarının rakipleri, hem “Bir Peygamber”de hem de “Dheepan”da mafya üyeleri, yani kötüler. Dolayısıyla kahramanların şiddeti de haklı bir şiddet gibi görünüyor ama böylece kazanan şiddet oluyor! Dheepan’ın filme politik bir karakter, bir Tamil Kaplanı olarak başlamış olmasının, onun savaş sanatına hakimiyetini açıklamaktan başka bir işlevi yok. Audiard’ın filmi anti-politik, şiddet sempatizanı ve maço bir film. Şiddet erbabı erkeklerin, herkesi pataklayıp ailelerini kurdukları Audiard filmleri bana bir şey vermiyor. Mesele politikayı reddedip aile kurmaksa, bunun için cehennemin içinden geçmeye de gerek yok zaten. 

ŞAŞKINLIK YARATAN BİR ALTIN PALMİYE 

Yönetmenin, terörist diye adlandırılan bir örgütün elemanını filminin kahramanı yapması ve seyircinin ona sempati duymasını sağlamasında cesur bir yan var belki. Ama şöyle bakanlar çıkabilir ve çok da haksız olmazlar: “Bu adamların iltica etmelerine izin vermemek gerekir çünkü gördüğünüz gibi kendileriyle birlikte şiddetlerini de ülkemize getiriyorlar!” Paris’teki son eylemleri yapanlardan en az birisinin Yunanistan üzerinden Fransa’ya geçmiş bir Suriyeli olması, böyle diyenlerin eline ciddi bir koz verecektir. 

Cannes’da Altın Palmiye kazanan filmler genellikle başka forumlarda da yılın en iyi filmi seçilir. Mallick’in “The Tree of Life / Hayat Ağacı” ve Haneke’nin “Amour / Aşk”ı mesela böyledir. Ama Dheepan için böyle bir şey söz konusu değil. Filmin Altın Palmiye’yi kazanması şaşkınlıkla karşılandı zaten. Yılın en iyi filmleri listelerinin belli olmaya başladığı şu günlerde “Dheepan”ı herhangi bir listede göremedim. Cannes’da “Dheepan”a ödül veren jürinin başkanlığını yapan Coen Kardeşler’e de birkaç söz etmekte fayda var. Coen’ler hiçbir zaman en hümanist yönetenler olarak anılmadılar. Karakterlerine böceğe bakar gibi bakmakla, mesafeli ve alaycı olmakla eleştirildiler. Ama “Death Wish”e benzetilen yanları olan bir filme büyük ödül vereceklerini de düşünmezdik. Coen Kardeşler beni bu yıl bir kez daha hayal kırıklığına uğrattılar: Spielberg’in fazlasıyla propaganda kokan “Bridge of Spies / Casuslar Köprüsü’ne senarist olarak imza atarak! Hadi propaganda filmi yargıma katılmayın ama fazlasıyla mainstream (ana akım) bir film değil miydi “Casuslar Köprüsü”? Son olarak “Dheepan”ın hayal mi gerçek mi olduğu belli olmayan finaline, fazla açık etmeden değinmeli. Bu sahne hayalse ne anlatıyor, gerçekse ne? Galiba sadece Audiard biliyor bu sorunun cevabını. Ama cevabı ne olursa olsun bana çok da anlamlıymış gibi gelmiyor.  

En Ticari Auteur

Tarih: Ekim 2013

Gazete/Dergi: Milliyet Sanat

ALFONSO CUARON’U kategorize etmek çok zor. Onun için Meksikalı film yönetmeni diye söze başlamak bile pek bir anlam içermiyor. Meksika’da, İngiltere’de, Fransa’da, Amerika’da ve en son ‘uzay’da film çeken bir yönetmeni belirli bir ülke sineması ile sınırlamak, kategorize etmek pek anlamlı değil. Ama evet, Cuaron 1961’de Meksika’da doğmuş, orada yetişmiş ve orada felsefe ve sinema eğitimi almış. Milliyetçi mi dersiniz mi, ulusalcı mı, nasıl adlandırırsak adlandıralım, Meksika’daki egemen ideolojiyle uyum sağlamadığı için sinema eğitimi yarım kalmış. Çünkü Cuaron arkadaşlarıyla birlikte ilk filmlerini İspanyolca değil de İngilizce çekme cüretinde bulunmuş. Okuldaki radikal öğrencilerle takılmış, onlardan etkilenmiş ama radikal öğrencilerin propaganda sinemasına meylini paylaşmamış. O çevreden uzaklaşırken politikadan uzaklaşmamış fakat. İyi sinemayla da mesaj verilebileceğini, hatta daha iyi verilebileceğini düşünmüş. 

Düşünmüş düşünmesine de, sinema okulundan atıldığında Cuaron film çekme umutlarını çoktan yitirmiş bir haldeymiş. Üstelik bir de baba olduğu ve hayatını kazanması gerektiği için bir müzede çalışmaya başlamış. Ama talih yüzüne gülmüş, sinema dünyasına basit teknik işler yaparak yeniden adım atabilmiş. Asistanlık filan derken, ilk filmi “Solo Con Tu Pareja / Sadece Partnerinle”nin (1991) senaryosunu yazmış. Talih bir ikinci defa gülmüş Cuaron’un yüzüne ve devletin destek verdiği filmlerden birinin yönetmeni, projesini geri çekince “Sadece Partnerinle”nin yolu açılmış. 

Epey bir gecikmeyle Meksika’da vizyona giren “Sadece Partnerinle” gişede büyük başarı kazanmış, Toronto Film Festivali’nde gösterilmiş ve Sydney Pollack’ın dikkatini çekmiş. Pollack’ın daveti üzerine Amerika’ya giden Cuaron, başından beri filmin asıl sahibi kendileriymiş gibi davranan, filme finansman sağlamayı büyük bir lütufmuş gibi gören Meksika Sinematografi Enstitüsü’ne (IMCINE) tabir-i caizse ‘ne Meksiko’nun tacos’u, ne bürokratın yüzü’ deyip, devletle iplerini koparmış. Bir daha da devletten bir kuruş yardım almamış. Pollack’ın yürütücü prodüktörü olduğu ”Fallen Angels” dizisinin film noir tarzındaki bir bölümünü çekip, başarılı olunca Hollywood’un kapıları Cuaron’a açılmış. İlk olarak eleştirmenlerin çok beğendiği ama gişede pek başarılı olmayan “Küçük Prenses / A Little Princess” (1995) adlı filmi çekmiş Cuaron, Amerika’da. Kendisinin de en sevdiği film olduğunu söylediği “Küçük Prenses’in ardından da “Büyük Umutlar / Great Expectations”…. Cuaron’u biz de bu filmle tanıdık. Açıkçası bizim için pek iyi bir başlangıç değildi. Kötü bir senaryodan belki de ancak bu kadarı yapılabilirdi. 

Cuaron, Meksika’da tanıdığından farklı bir tür sansürle Amerika’da tanışmıştı. Meksika’da devlet her şeye burnunu sokarken Amerika’da da yapım şirketleri her şeye karışıyorlardı. Parayı veren her yerde düdüğü de çalmak istiyordu, nihayetinde. Cuaron, az çok Hollywood’da çalışmış olmanın güveniyle Meksika’ya döndü ve bir finansörün desteğiyle ilk başyapıtı sayılan “Ananı Da/Y Tu Mama Tambien” (2001) çekti. Filmin sınırlayıcı bir rating alması, Cuaron’a filmin propagandasını yapma fırsatı verdi. Aslında bu ratinglerin hiçbir pratik manası yoktu Meksika’da. Bilet aldıktan sonra, kimse sinema salonuna girenin yaşını sormazdı. Sansüre uğradığı ve mağdur edildiği iddiasıyla mahkemeye başvuran Cuaron, hem filminin sıkı bir reklamını yaptı, hem de yurtdışında film çekmesinin meşruluğunu kanıtladı. 

HARRY POTTER HAMLESİ 

“Ananı Da” büyük iş yaptı. Oscar’a aday oldu, hem de yabancı film kategorisinden değil, yerli film kategorisinden. Meksika’nın resmi adayı olamamıştı muhalif film. Ama işin gerçeği film ABD’de de 17 yaşından küçüklere sınırlandırıldı. Ve fakat yine de hem Oscar’larda hem de Venedik’te En İyi Senaryo Ödülü’ne aday oldu: Venedik’te kazandı da. Cuaron, tekrar Hollywood’a döndü ve yine kendisinden beklenmeyen bir filme imza attı: 2005 tarihli “Harry Potter ve Azkaban Tutsağı / Harry Potter and The Prisioner of Azkaban”! Dizinin sinematografik açıdan en iyisi olduğu kabul edilen film, yine de bir marka’nın parçasıydı ve artık ‘auteur’ diye kabul edilmeye başlayan Cuaron’dan beklenen bir hamle değildi. 

Cuaron şaşırtmaya devam edecekti. Geçmiş filmleriyle doğal olarak ortak noktalar içermesine rağmen 2006’da “Son Umut / Children of Men”le Cuaron, kendisini birçok açıdan aşan bir filme imza attı. Cuaron’un filmografisinde köşe taşı sayılabilecek 3 filme, “Sadece Partnerinle”, “Ananı Da” ve “Son Umut”a baktığımızda neler söylenebilir? “Sadece Partnerinle” bir ilk film olarak başarılı olsa da açıkçası pek de iyi bir film değil. Bir tür romantik komedi olan filmin ilkel bir komedi anlayışı olduğu bile söylenebilir. Tamamen ticari amaçlı yapılmış gibi görünen film, Tomas Tomas adlı bir çapkın reklamcının maceralarını anlatır. Tomas her güzel kadını, özellikle de bu kadın başka bir erkeğinse, tavlamak yönünde engellenemez bir arzu duvar. Gerçi Tomas, 

cinsel ilişkinin kendisinden çok, o ilişkiyi hayal etmekten zevk duyar. Bir kadını röntgenlerken aldığı hazzı, cinsel ilişki sırasında almaz. Bir kadını elde ettiği anda, o kadınla işi de biter aslında, gözü yeni fethedilecek kalelere yönelir. Tomas, üniformalı kadınlardan özellikle hoşlanır. Bu kadınlar bir tür otoriteyi, anneyi temsil ederler muhtemelen. Film aslında üniformalı kadın fantezilerini sömürmekten de geri durmaz. Ama filmin finali bir romantik komediden beklenmeyen bir niteliğe sahiptir. Hayalindeki kadınla evlenmesi Tomas’ı değiştirmez, kahramanımızın yakında yeniden ‘av’a çıkacağını ima eder filmin finali! 

ANNE FİGÜRLERİ 

“Ananı Da” adı üstünde anne figürüne yönelik bir cinsel saldırganlık tehdidini almıştır kendisine ad olarak. İki delikanlı, kendilerinden yaşça büyük ve evli bir kadınla, işsiz bir sahilde tatil yapmak üzere yola çıkarlar. Delikanlılar hem kadını röntgenlerler, hem de ikisi birden kadınla sevişirler. Ve hatta bu sevişme birbirleriyle sevişmeye de evrilir. Ve o noktada üçlünün ilişkisi de sona erer. Film ön planda bu üçlünün hikayesini anlatırken arka planda, sınıfsal farkları ve yoksulluğun sonuçlarını da bir anlatıcı aracılığıyla gündeme getirir. 

Bir evrensel anne figürü de “Son Umut’ta karşımıza çıkar. Film bir distopyadır ama aslında anlattığı tam da bugündür. Fütüristik alet edevat yoktur filmde. Ama Guantanamo, Ebu Greyb benzeri manzaralar, mülteci sorunu, ‘demokrasi’nin simgelerinden İngiltere’de totaliter ve militer bir rejimin hüküm sürmesi, derin sınıfsal farklılıklar bize günümüzün gerçekliğini anlatır. Birinci dünya ile üçüncü dünya hem birbirine karışmış, hem de çatışma halindedir. İnsanlar kısırlaşmış, çocuk yapamaz yani gelecekten bir şey bekleyemez hale gelmiştir. Clive Owen’ın canlandırdığı filmin yorgun kahramanı dünyada 18 yıldan beri hamile kalan ilk kadını, ilk anne adayını kurtarma misyonunu üstlenir. Bu filmde de dışarıdan seyretme yani bir tür röntgenciliğin olduğundan söz edebiliriz. Ve hiç kuşkusuz filmin erkek kahramanı bu anne adayından cinsel olarak da etkilenmiştir. “Son Umut”un aksiyon sahneleri ki filme klasik anlamda bir aksiyon filmi demek zordur, sinema tarihine geçecek kadar iyidir, hatta mükemmeldir. Cuaraon daha önce de kullandığı uzun, kesintisiz ama durağan olmayan planları burada mükemmelleştirir. Zizek filmi yorumlarken asıl umutsuzluğun, insanların tarihsizleşmesi, köksüzleşmesi olduğunu söyler. Michelangelo’nun ünlü Davut heykeliya da Picasso’nun “Guernica”sı bir özel koleksiyoncuya aittir artık. Bağlamından kopmuş, anlamsızlaşmıştırlar. 

Cuaron bu yılki Venedik Film Festivali’ni açan “Yerçekimi / Gravity’e imza attı son olarak. Filmin Oscar’a aday olacağı konuşuluyor ve Venedik’in gelmiş geçmiş en iyi açılış filmlerinden biri olduğu söyleniyor. Uzay boşluğunda bir başlarına kalan bir kadın (Sandra Bullock) ve bir erkek astronotun (George Clooney) hikayesi, izleyenleri büyülemiş gibi gözüküyor. Sinema dünyasının bu ticari açıdan en başarılı ‘auteur’ünden her şey beklenir.

Durdurulmuş Büyüme Vakası

Tarih: Aralık 2012

Gazete/Dergi: Milliyet Sanat

Bu ay 9 yıllık bir aradan sonra çektiği yeni filmi “Ben ve Sen / lo e Te” gösterime giren Bernardo Bertolucci’nin hep gençlere ve yeniyetmelere ilgi duyan bir yönetmen olduğu göze çarpıyor. 


“ÇÖLDE ÇAY”IN DVD’sinin ekstralarında yer alan John Malkovich röportajinda ünlü oyuncu İtalyan yönetmen Bernardo Bertolucci hakkında şöyle söylüyor: “Bertolucci çok karmaşık biri… Ama aynı zamanda çok da çocuksu biri. Bu çocuksuluğu korumuş çok az insan vardır.” 

Malkovich’in ağzından Bertoluccinin çocuksu olduğunu duyduğumda ilk anda biraz şaşırdım ama sonra filmlerini düşününce şaşırdığıma şaşırdım. Bertolucci hep gençlere ve yeniyetmelere ilgi duydu. Son filmi “Ben ve Sen Io e Te”de 14 yaşındaki bir delikanlıyı ve onun ablasını filmin merkezine alıyor. Üstelik bu delikanlı, filmin belki de en akılda kalan sahnesinde annesine “Bir oğlun annesiyle sevişmesi neden mümkün değil?” sorusunu soruyor. Ödipal karmaşanın tam kalbinde yatan da bu ensest problemi zaten ve yetişkin biri olmak ya da olmamanın kilidini bu problem açıyor. Bertolucci, bu meseleyi daha önce de “Ay / La Luna”yla ele almış, anne ile 15 yaşındaki oğlu arasındaki ensest ilişkiyi anlatmıştı. Anneyle yatmak istemekten daha çocuksu ne var ki? 

PSİKANALİZE MERAKLI 

Bertolucci’nin psikanalize merakı da bilinen bir gerçek ve bunun ardında büyük ihtimalle kendi büyümemişliği var. Bertolucci’nin “Ben ve Sen”den önceki son filmi “Düşler, Tutkular ve Suçlar / The Dreamers”, 20’li yaşlarının başlarındaki gençlere dairdi. Yine ensest güçlü bir motifti filmde ve ilk cinsel deneyimler anlatılıyordu. “Çalınmış Güzellik / Stealing Beauty”, 19 yaşındaki bir genç kızın, Amerikalı Lucy’nin (Liv Tyler) ilk cinsel deneyimiyle ilgiliydi. Bu filmde de baba kızının yarı çıplak bir tablosunu yaparken ensestin kokusu kesif biçimde duyulur. “Paris’te Son Tango / Last Tango in Paris”in kadın kahramanı da Lucy ile aynı yaşlardadır; Maria Schneider’in canlandırdığı Jeanne 19 ya da 20’sindedir. “Küçük Buddha”nın kahramanı, adı üstünde zaten, küçük bir çocuktur. En büyük filmi “Son Imparator / The Last Emperor” da ise kahramanını çocukluğundan itibaren izler. 

BÜYÜYEMEMENİN BEDELİ 

Yabancılaşma ve iletişimsizlik, aşkın imkansızlığı Bertolucci’nin en iyi anlattığı temalar. Bertolucci, kahramanlarını yabancı oldukları mekanlara götürmeyi sever. Böylece yabancılaşma ve iletişimsizlik elle tutulur, gözle görülür hale gelir. Paris’te Son Tango’nun Paul’ü kendi hayatını anlatırken, bir gezginin, yersiz yurtsuz birinin hayatından söz eder. Amerikalıdır Paul, boksörlük yapmış, bongo çalmıştır. Güney Amerika’da devrimci, Japonya’da gazeteci olmuştur. Tahiti’de Fransızca öğrendikten sonra, Paris’e yerleşmiştir sonunda. “Çölde Çay”da John Malkovich’in canlandırdığı Amerikalı Port kendisi ve eşini turist değil ‘seyyah’ olarak tanımlar. Turist ona göre, bir yere gelir gelmez evine dönmeyi isteyen kimsedir. Oysa onlar, gittikleri yere yaşamak için giderler ve uzun süre belki de ölene kadar kalırlar. Paul ve Port, iki Amerikalı seyyah gittikleri bu yerlerde ölürler de hakikaten. Geri dönmezler turistler gibi. “La Luna”nın anne oğlu da, Avrupa’da seyahat eden Amerikalılardır. Bertolucci’nin bir başka Paris’teki Amerikalısı da “Düşler, Tutkular ve Suçlar”daki genç Matthew’dır. “Çalınmış Güzellik”in Lucy’si ise İtalya’da aşkı arayan Amerikalı bir genç kızdır. 

SİMETRİK FİLMLER 

Fakat yine “Paris’te Son Tango” ve “Çölde Çay”a dönelim. Bu iki film sanki birbirlerinin simetriğidir bazı açılardan. “Paris’te Son Tango’yu yeniden izlediğimde filmin kadın düşmanı denilebilecek bir tonu olduğunu da düşündüm ilk defa. Oysa bu film efsanevi kadın eleştirmen Pauline Kael tarafından yüzyılın en büyük sanat olaylarından biri sayılmış, Stravinsky’nin “Bahar Ayini” müzik için neyse ”Paris’te Son Tango”nun da sinema için o anlama geldiğini yazmıştı. Beni de derinden etkilemiş bir filmdir. Bu filmde Paul ölü karısının başında şöyle der, “Bir 

200 yıl bile yaşasa, karısının hakikatini (gerçek doğasını) keşfedemez. Evrenin sırlarına vakıf olabilirim ama senin gerçeğini asla kavrayamayacağım. Asla!” 

“Çölde Çay”da filme kaynaklık eden kitabın yazarı Paul Bowles’ın sesi duyulur bir an bir sahnede. Bowles, Kit’i (Debra Winger), kocası Port’un aralarındaki gerilimi azaltma ve iletişim kurma çabalarına yanıt vermemekle suçlar. Üçlü aşk ilişkileri vardır bu filmlerde, iki erkek ve bir kadından oluşan. “Paris’te Son Tango”da Paul intihar eden karısını hayattayken başka bir erkekle paylaşmıştır. Daha sonra ilişkiye geçtiği Jeanne’in ise bir nişanlısı vardır. Paul, birlikte olduğu kadınları paylaşma durumundadır hep. “Çölde Çay”da da benzer bir üçlü ilişki var. Port ve Kit’e yolculuklarında bir başka erkek, yakışıklı ve genç George eşlik eder ve George, Kit’le bir gece geçirmeyi de başarır. 

İki filmde de eşlerden biri ölür. “Son Tango”da filmin sonunda Paul de ölecektir ama önce Paul’ün eşinin intiharı gerçeğiyle tanışır seyirci. Paul’ün ruh halini belirleyen bir olaydır bu. Paul iletişim kuramadığı bu evlilikten sonra, iletişim olmayan bir ilişkiye girer. Henüz ergenlikten çıkmış Jean’la ilişkisinde homurdanmayı, iletişim biçimi olarak önerir, adını söylemez ve ilişkiyi eve (bir nevi çöl) hapseder. “Çölde Çay”da bu kez erkeğin yani Port’un ölümünden sonra Kit

bir Bedevi delikanlıyla, çocuk yaştaki bir Arap’la ilişkiye girer. İlişkide seks dışında bir şey yoktur, ortak bir dil ise aranmaz bile. Bertolucci bize sanki aşkın ne toplum içinde ne de toplum dışında bulunacağını anlatmak ister. Filmlerin kahramanları yetişkinlerle iletişim kuramadıklarında, birey olarak görmedikleri çocuksu eşlere yönelirler ve bu eşlerle iletişim kurmazlar. Böylece kendileri de çocuklaşırlar. Ama toplumsalın dışına kaçış yine toplum tarafından emilmeyle sona erer. Gerçeklik ilkesi haz ilkesini yener ama bu aynı zamanda bireyin de yok oluşu olur. Bütün bu varoluşsal ya da varoluşçu bunalımların ardında bir türlü tatmin edilemeyen ve aşılamayan ensest arzusu olduğunu düşünebiliriz. Yetişkin olamayan ama çocukluğa da dönemeyen bireyler… 

“Ben ve Sen”de de toplum dışına kaçan, kendi çölünü yaratan bir delikanlı var. Sanki annemle sevişemiyorsam, batsın bu dünya’ der gibidir 14 yaşındaki asosyal Lorenzo. “Teslimiyet Besieged”, *Paris’te Son Tango” ve “Düşler Tutkular ve Suçlar”ın kahramanları gibi o da kendisini kapalı bir mekana hapseder; okul gezisine katılıyorum diye annesini kandırarak bodruma saklanır. Ama Lorenzo’nun asosyalliği, ablasının (anne ayrı, baba ortak) gelişiyle bozulur. Filmin soundtrack’inde David Bowie’yi “Space Oddity’yi İtalyanca (Ragazzo Solo, Ragazza Sola) söylerken duyunca şaşırmayın! 

Bertolucci bu kez pek etkileyici bir film yapamamış ne yazık ki. Nedeni, yaklaşık 10 yıldır sinemaya ara vermiş oluşu mudur yoksa sırt ağrılarının sonunda onu tekerlekli sandalyeye mahkum hale getirmesi midir bilemiyoruz ama Bertolucci’de bir form düşüklüğü var. Yine de bir Bertolucci her zaman bir Bertolucci’dir’ ve kim bilir belki de filmin ikinci bir seyredişte vakıf olacağımız derinlikleri vardır. Başa dönecek olursak, çocuksuluğu konusunda Bertolucci de en azından kuşkuda. “Ben ve Sen”in basın bülteninde neden gençlere ilgi duyduğunu anlatmaya çalışırken “Belki de ben de durdurulmuş bir büyüme vakasıyım” diyor! 

Bir Şövalyeydi Onat Kutlar

Tarih: Ocak 2010

Gazete/Dergi: Milliyet Sanat 

Onat Kutlar’ın bombalı bir saldırıda ölümünün üzerinden 15 yıl geçti. Aynı saldırıda ablası Yasemin’i de kaybeden Cüneyt Cebenoyan, bilinenin aksine olayın faili meçhul olmadığını belirtiyor. 

ONAT KUTLAR’ı kaybedeli 15 yıl oldu. Onat Kutlar şairdi, denemeciydi, hikaye ve senaryo yazarıydı ama bence her şeyden önemlisi bir eylem adamıydı. Bir şövalyeydi o ve daima en ön safta savaşıyordu. Hikaye denilince ”İshak”la öncü bir eser ortaya koymuştu. Kürt açılımından çok önce Kürt gerçekliğini anlatan senaryolara imza atmıştı. 1965’te Sinematek’i kurmuş ve yönetmişti. Böylece, İstanbul Film Festivali başlamadan çok önce, dünya sinemasını İstanbullular için izlenebilir hale getirmişti. Ki zaten İstanbul Film Festivali de onun katkılarıyla büyüyüp serpilecekti. 

Hayatımızda önem sahibi olmuş ve olmayı sürdüren birçok insanı o keşfetmiş, ellerinden tutmuş ve bugün bulundukları yerlere gelmelerini sağlamıştı. 12 Eylül döneminde de susmamış, “Aydınlar Dilekçesi’ne öncülük etmişti. Bence baş yapıtı olan eserlerini ise burada, Milliyet Sanat’ta yayımlamıştı ilk kez. Bunlar 12 Eylül karanlığında içerde yatanlara yazılmış mektuplardı ve sonra “Yeter ki Kararmasın” adı altında kitaplaştırıldılar. 

Kutlar bu kitabında dönemin aydınının içinde bulunduğu ruh halini çok iyi anlatmıştı “Düşle Gerçek Arasında” başlıklı yazısında: 

“Bu gördüklerimiz, görmekte olduklarımız mı düş, yoksa geçmiş yıllarda yaşadıklarımız mı? Biri doğruysa öbürü nasıl doğru olabilir? 

Nasıl bir alacakaranlık… Geceyle gün düzün arasına sıkışmış uzun bir kör saat. Geçmişle geleceğin, doğuyla batının, ölümle yaşamın arasına sıkışmış. Alacakaranlık görünmez bir çevrintiyle yutup götürüyor her şeyi. Bu noktada onurla alçaklığın sınırları birbirine karışır.” (15 Aralık 1982) 

Bunları yazdıktan 12 yıl sonra o bitmek bilmeyen alacakaranlık Onat Kutlar’ı da yuttu. Onurlu bir mücadele vermeyle alçaklık arasında yolunu kaybeden birileri bir kör saatte öldürdüler onu. 

Kutlar, 30 Aralık 1994 günü The Marmara Oteli’nin girişindeki Opera Pastanesi’ne gitmişti. Eşi Filiz Kutlar’la evlilik yıldönümlerini kutlayacaklardı. Ablam Yasemin Cebenoyan da aynı saatlerde aynı pastanedeydi. Yasemin’in de bir gün önce doğum günüydü ve bir arkadaşı hediyesini vermek için Yasemin’i o pastaneye çağırmıştı. Deniz Demiradlı başka biri de o gün aynı saatlerde o pastaneye gitmiş, aranmadan içeri girmiş ve paltosunu askıya asıp çıkıp gitmişti. Paltoda bomba vardı. O günlerde Taksim’deki kafelere ve barlara yönelik ciddi tehditler savuran köktendinci örgütler vardı ama önlem alınmamıştı. 

Kaderlerini bomba birleştirdi 

Federico Garcia Lorca’dan söz ettiği, 15 Haziran 1983 tarihli ve yine ilk kez Milliyet Sanat Dergisi’nde yayımlanan “Granada” başlıklı yazısına “Kokuyu duyuyor musun? Sanki bir yerlerde yasemin var,” diye başlar Onat Kutlar. Yasemin’in o gün orada olduğunu bilmiyordu Onat. Tanışmıyorlardı. Kaderlerini o bomba birleştirdi Bombanın patlaması sonucunda vücuduna saplanan metal parçaları Yasemin’i o gün o pastanede öldürdü. Yasemin 37 yasındaydı. Onat Kutlar ise aldığı yaralar sonucunda hastaneye kaldırıldı. Bağırsaklarında oluşan yara fark edilmedi. Bu yara sonucunda 11 Ocak 1995 günü hayatını kaybetti. Kutlar öldüğünde 59. doğum gününe sadece iki hafta kalmıştı. 

Yasemin hayatımdaki belki de en önemli kişiydi. Onat Kutlar’la ise giderek gelişen bir dostluğumuz, iş arkadaşlığımız vardı. Bir sektör dergisinde tanışmış, bir televizyon programının yapımında birlikte çalışmıştık. İstanbul Film Ajansı adlı bir şirketi vardı Kutlar’ın. Bu şirkette yapımcı olarak çalışan Fatih Aksoy istifa ettiği zaman Kutlar bu görevi bana teklif etmişti. Para işlerinden anlamadığım için ürkmüş, cevap vermeyi erteleyip durmuştum. Ardından da bomba geldi. 

Kutlar hedeflenmemişti 

Aradan 15 yıl geçti. Bugün, Kutlar’ın katillerinin bulunmadığını sananlar çoğunlukta. Bu dediğim bir tahmin değil, bizzat konuştuğum bazı iş arkadaşları bile benden öğrenene kadar aynı kanıdaydılar. Öyle sanılması için yeterince neden var. Örneğin Atilla Dorsay, Kutlar’ın ölümünün 9. yıldönümünde 11.1.2004 tarihli Sabah Gazetesi’nde şöyle yazmış: “Asla bilinmemiş katili, katilleri, o serseri bombanın ne denli güzel bir insanı öldürdüğünü bilseler, hayatları nasıl kararırdı diye hep düşünmüşümdür…” 

Zeynep Oral ise 10 Ocak 1993’te Cumhuriyet’te şunları söylemiş: “Aradan yedi yıl geçti ve bu ülke hâlâ onun ve Yasemin’in katillerini bulamadı.” 

Daha yakın tarihten bir örnekte, Radikal Kitap’ın 25 Eylül 2009 tarihli sayısında, Burcu Aktaş şöyle yazmıştı: “Bombayı bırakanlar bulunmadı (sahi, yazarları, düşünce adamlarını öldürenler itinayla bulunamıyordu buralarda).” 

Oysa olaydan çok kısa süre sonra dönemin başbakanı Tansu Çiller bombayı koyanların bulunduğunu basına bizzat açıklamıştı. Bombalamadan PKK sorumluydu. Reha Muhtar’ın haber programında sanık Deniz Demir’in poliste yaptığı itirafları kendi ağzından dinlemiştik. Demir’in davası, başka davalarla da birleştirildiği için Nisan 2007’ye kadar uzadı ve nihayet Yargıtay’ın da onamasıyla bu tarihte sonuçlandı. Pişmanlık yasasından yararlanan ve 9,5 yıl hapiste kalan Demir daha önce tahliye edilmiş olduğu için dava sonuçlandığı sırada serbestti, fakat 2,5 yıl daha yatması gerekiyordu. Deniz Demir kalan cezasını çekti mi, çekmedi mi, bilmiyorum. Eğer, davanın sonuçlanmasından sonra içeri alındıysa, şimdi cezasını tamamlamış ve özgür olmalı. Alınmadıysa da zaten serbestti. 

Şeriatçı barbarlar 

Olayın ardındaki örgütün PKK çıkması beklenen bir şey değildi. Şeriatçı İBDA-C olayı üstlenmişti zaten. 12 Ocak 1995 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde ilk sayfadaki başlıklardan biri “Şeriatçılar Kutlar’ımıza Kıydılar” idi. PenYazarlar Derneği de ‘şeriatçı barbarları’ suçluyordu yaptığı basın açıklamasında. Kürt hareketinin Onat Kutlar’la alıp veremediği yoktu ve olamazdı ki! Ama Kutlar kişisel olarak hedeflenmemişti; bu gerçek göz ardı ediliyordu. Bombanın kimi öldüreceği belli değildi. Ölenlerin kimliğinden yola çıkılarak katilin kim olması gerektiği sonucuna varılıyordu ve bu sağlıklı bir yöntem değildi. PKK’nın bazen sivilleri de hedef aldığı tamamen göz ardı edilmişti. Soruşturmanın ne denli sağlıklı yapıldığına dair de kuşkular vardı. Ki bu kuşkuları en çok dile getiren, soruşturmanın eksiklerini en çok eleştiren kişi ben oldum. Ama olgu olgu dur! Kesinleşen yargı kararına göre Onat Kutlar ve Yasemin Cebenoyan’ı PKK öldürdü. Bu sonucun hakikati yansıtmadığına inanmak herkesin hakkıdır. Ama yargının kararını yok saymak yanıltıcı bir tavır oluyor. 

“Hakkari’de Bir Mevsim” ve “Hazal” gibi Kürt halkının geri kalmışlığını ele alan filmlerin senaristi Kutlar’ın ve ablam Yasemin’in yaşam ve ölümlerinin Kürt Türk barışının kurulmasına, şiddetin sona ermesine katkıda bulunabilmesini diliyorum. Bunun için olguları görmezden gelmek değil, onları bütün yönleriyle ele almak ve tartışmak gerektiğini düşünüyorum. Yoksa, onurla alçaklığın sınırlarının birbirine karıştığı bu kör saatten, her şeyi yutan bu alacakaranlıktan çıkamayacağız. 

Sizin Film Müziğiniz Hangisi?

Tarih: Aralık 2012

Gazete/Dergi: Milliyet Sanat

Atom Egoyan’ın “Exotica” adlı filminde kullandığı müzik beni çok etkilemişti. Film kızını kaybetmiş bir adamın oldukça karmaşık hikayesini anlatıyordu. Doğum, ölüm, yas, ensest ve voyörizm gibi temalarla kurşun gibi ağır bir havası olan bir film “Exotica”. Bütün bu ruh hallerine uyan bir müzikti sanki filmin müziği. Gizemli ve oryantal bir tonu da var. Aslında filmin bütün müziğinden değil de “Something Hidden” adlı parçadan söz ediyorum daha çok. Diğer müzikler de iyi ama bu parçanın ayrı bir etkisi var üzerimde. Bestecisi Michael Danna. “Geceyarısı Kovboyu / Midnight Cowboy”daki Harry Nilsson’ın söylediği Fred Neil bestesi “Everybody’s Talking” var. Rain drops Keep Fallin’ on my Head” var “Sonsuz Ölüm / Butch Cassidy and the Sundance Kid”den. Pierre Bachelet’nin “Emmanuelle”i var. “Kan Akacak / There Will 

Be Blood” da Radiohead’in Jonny Greenwood’unun müziği var. “Taksi Şoförü/ Taxi Driver”in Bernard Herrmann imzalı müziği var. Anton Karas’ın “Üçüncü Adam / The Third Man”, Ennio Morricone’nin Leone’nin spagetti westernleri için, Mikis Theodorakis’in “Zorba / Zorba the Greek” için yaptığı müzikler var. Ve elbette “Selvi Boylum Al Yazmalım” için Cahit Berkay’ın yaptığı beste var! Var oğlu var yani. 

TARİH:  13 Ağustos 2017
GAZETE/DERGİ: HT

Kübra Par RÖPORTAJI

BİRGÜN YAZARI VE SİNEMA ELEŞTİRMENİ CUNEYT CEBENOYAN: 

 ‘ABLAMIN KATİLİ PKK MAHALLEMDE SAYGI GÖRÜYOR’ 

TÜRKİYE 3 gündür Trabzon’da PKK’lı teröristlerin öldürdüğü 15 yasındaki Eren’e ağlıyor. Yıllar önce benzer bir acıyı BirGün yazarı sinema eleştirmeni Cüneyt Cebenoyan da yaşamıstı. Ablası arkeolog Yasemin Cebenoyan, PKK’lı bir teröristin 30 Aralık 1994’te Taksim The Marmara Oteli’nin altındaki pastaneye koyduğu bombanın patlaması sonucu can vermişti. Aynı saldırıda yazar Onat Kutlar da hayatını kaybetmişti. 

Cüneyt Cebenoyan, geçen hafta sosyal medya hesaplarında yönetmen Fatih Akın’ın Rojava’daki YPG’lileri konu alan yeni film projesini eleştiren bir yazı kaleme aldı ve Türk solu içindeki belli bir kesimin PKK ile arasına yeterince mesafe koyamadığını dile getirdi. 

Cebenoyan’ın “Standart Türk entelektüeli, Batı hangi fikri pompalıyorsa onu içselleştirir. Batı, YPG/PKK için ‘Özgürlük savaşçısı devrimciler derse, Türk entelektüeli orada başka hiçbir şey görmez. PKK ablanızı öldürür. Tek talebiniz özür dilenmesi olur. Dilemezler ama talep eden olarak siz ırkçısınızdır diye devam eden sözleri, özellikle sol çevrelerde büyük yankı uyandırdı. 

Cebenoyan ile buluşup hem PKK’ya ve Fatih Akın’a yönelik eleştirilerinin nedenini hem de ablası Yasemin Cebenoyan’ın hikâyesini sordum… 

KP: Fatih Akın için “Çaptan düşmeye başlayınca, kendisini kabul ettirmek için ya soykırım üzerine bir şeyler söyler ya Kürt meselesine dalar demişsiniz. “Fatih Akın tribüne oynuyor” demek mi istiyorsunuz? 

CC: Genelleme yaparak biraz haksızlık da etmiş olabilirim ama bir sanatçı içinde yaşadığı topluma ters gelebilecek, kendisini riske atacak şeyler söyleyebilmeli. Fatih Akın bunu yapmıyor. Tam tersine Almanya gibi soykırım tasarısını kabul etmiş bir ülkede soykırım filmi yapıyor. Tribüne oynamak budur, çünkü senden beklenen budur. Elbette çok büyük bir felaket yaşanmış, bu konuda kuşkum yok ama Almanya’nın bu tasarıyı geçirmesinde başka niyetler olduğunu düşünüyorum. Alman medyasında PYD, insan hakları için mücadele eden şahane bir örgütmüş gibi yazılıyor. Ama ben bunun geçmişini de Türkiye’de neler yaptığını da biliyorum. Sivilleri öldürmese sorun ortadan kalkacak mı? Sen ne hakla askere giden çocukları öldürürsün? Ne hakla maça gelmiş polisleri öldürürsün? Bunlar yargısız infazlardır, cinayettir. Adını koymak lazım. 

KP: Fatih Akın’ın “Rojava” adlı yeni filmine, “CIA’nın emrindeki örgüt devrim yaparsa Fatih Akın da sinema yapar. Akın’ın yeni filmi “Rojava’. Standart Türk entelektüeli, Batı hangi fikri pompalıyorsa onu içselleştirir” diyerek tepki gösterdiniz. Ne demek istediniz? 

CC: Açık aslında ne dediğim. Fatih Akın’ın yeni projesini tanıtma aracı, YPG’nin bir propaganda posteri. Bir sanatçının bir siyasi hareketle bu kadar mesafesiz olması, zaten temelde yanlış bir şeydir. Kaldı ki sen bunu YPG ile yapıyorsun. YPG’nin PKK ile aynı şey olduğu açık. YPG’nin IŞİD’e karşı kendi toprağını savunmasını ben de destekledim ama olay orada kalmadı ki. Şu anda YPG, Amerikan ordusuyla birlikte Kürtlere ait olmayan köyleri ve kasabaları işgal ediyor. Mesela Hıristiyanların terk ettikleri köylere, kasabalara girip oradaki mallara, mülklere el koyuyor. YPG’nin ya da PKK’nın devrimcilik sıfatını hak ettiğini düşünmüyorum. Devrimcilik Amerikan karargâhlarında yapılmaz. 

KP: “Batı, YPG/PKK için ‘Özgürlük savaşçısı devrimciler’ derse, Türk entelektüeli orada başka hiçbir şey görmez” demişsiniz. Sol entelektüel kesim içinde PKK’yı özgürlük savaşçısıymış gibi görenler ve hatta böyle görmeyenlere mahalle baskısı uygulayanlar mı var? 

CC: Solda belli kesimler arasında PKK’yı ve PYD’yi idolleştirme durumu var. Ama derler ya: “PKK, Diyarbakır Cezaevi’nde yapılan işkencelerden dolayı ortaya çıktı.” Eğer PKK mağduriyetin bir sonucuysa ve dolayısıyla makul görülmesi gerekiyorsa IŞID’i de makul gör, çünkü o da bir mağduriyetin sonucu. O da Irak’ta yıllarca sürdürülen ambargo, işgal, ardından Libya’nın yıkılışı ve Suriye’de olanların sonucu… Ama elbette IŞİD’in savunulacak bir yanı yok. İntikam hakkı diye bir hak yok. Ben silahlı mücadeleye hiçbir zaman inanmadım. 

PKK’nın ilk çıktığı zamanları hatırlıyorum. Nasıl bir vahşet uyguladıklarını duyuyorduk. Burun kesmeler, kulak kesmeler, infazlar… Ve bunları yaptıkları insanlar solculardı. Kendilerine alan açmak için alternatif bütün muhalefeti şiddetle yok ettiler. Kimse PKK’dan yana değildi. Tuhaf, satanist bir örgüt muamelesi görüyordu. O zamanlar daha 1984’teki meşhur karakol baskınını yapmamışlardı. O sırada ben 12 Eylül cuntasını eleştirdiğim için 

hapisteydim ve Dev-Yol ve Dev-Sol’cularla kalıyordum. O ana kadar PKK neredeyse sapık bir örgüt olarak görülürken, devlete karşı bir saldırı gerçekleştirdiğinde sol örgütlerin takdirini kazandı. 

KP: Peki, Kürtlerin demokratik haklarını desteklemekle ve hatta HDP’yi desteklemekle PKK’yı desteklemek arasına yeterince kalın bir çizgi çekilemediği oluyor mu? 

CC: Evet, kesinlikle! Ben, PKK’nin bırakın demokratikleşmeye katkısı olduğunu, engellediğini düşünüyorum. PKK başından beri bir ölüm makinesi olarak çalışıyor. Bugüne kadar insan öldürmekten başka ne yaptı? Sürekli milliyetçiliği ve militarizmi körükledi. Neyi savunduğunu bile doğru dürüst bilmiyoruz. Bugün ABD’yle ve CIA ile bu kadar yakın ilişkileri varsa bunun geçmişi ne zamana kadar uzanıyor? Elbette Kürtlerin sorunları var. 1938’de Dersim’de korkunç bir katliam yapılmış örneğin. Yıllarca “Kürt diye bir şey yoktur” denilmiş. Faili meçhul cinayetler işlenmiş ama bunlar PKK vahşetini meşru kılmaz. Türkiye’de ezilen, baskı gören ya da zulme uğrayan bir tek Kürtler değil. Ama böyle davranan bir tek PKK… 

KP: Aslında bütün bu tartışmanın temelinde sizin kalbinizde yatan bir acı var. 30 Aralık 1994’te Onat Kutlar’ın can verdiği Taksim The Marmara Oteli’nin andaki Opera Pastanesi’ndeki patlamada, siz de kız kardeşiniz Yasemin Cebenoyan’ı kaybetmiştiniz. O gün ne olmuştu? Yasemin Hanım kimdi? 

CC: Yasemin, 37 yaşında bir arkeolog ve rehberdi. 29 Aralık’ta ailece doğum gününü kutlamıştık. Ertesi gün bir arkadaşı hediyesini vermek için davet etmiş, Onat Kutlar da Filiz Hanım ile evlilik yıldönümlerini kutlamak için oradaymış. Portmantoya asili bir paltonun cebindeki bomba patlatılmış. Onat Kutlar’ın şahsını hedef alan bir eylem değil, sivilleri hedef alan bir patlamaydı. Olaydan kısa bir süre sonra bir PKK’lının yakalandığı açıklandı. Açıkçası ben başta inanmadım. Çünkü IBDA-C adlı örgütün yayın organında yılbaşı gecesini zehir edeceklerine dair ifadeler kullanılmıştı. Dolayısıyla olağan şüpheli olarak PKK’ya yıkıldığını düşündüm. Fakat sonra gelişmeler IBDA-C olmadığını gösterdi. Sultanahmet Meydanı’na bırakılan bir bombalı aracın takibi sonucu Deniz Demir adında bir PKK’lı yakalandı ve Taksim’deki bombayı da kendisinin koyduğunu itiraf etti. Benzer araçlarla benzer eylemler yapmış bir kişi, “Ben yaptım” diyor. IBDA-C’nin böyle bir eylem gerçekleştirdiğine dair kanıt yok. Kaldı ki PKK çıkıp da ‘Biz yapmadık’ demedi.

KP: Ama Onat Kutlar’ın ölümünden bahsedilirken ‘PKK yaptı’ denilmiyor. Bu gerçeği bir tek Türk solcusu ve liberali kabul etmiyor’ diyorsunuz…

CC: Onat Kutlar’ın kimliği belli. Aydın, solcu, laik bir Cumhuriyet Gazetesi yazarı. Sanki eylem ona yönelik bi suikastmış ve dinci faşizan bir örgüt tarafından hedef alınmış gibi yazılıp çiziliyor. Ama öyle değil. Onat Kutlar’ın ölümü tamamen tesadüf. O sandalyede değil de başkasında oturuyor olsaydı başına bir şey gelmeyecekti. Ayrıca bu eylem yılbaşı gecesi yapılmadı ki, bir gün öncesi… “Bu işi IBDA-C yaptı” gibi bir imaj vermeye çalışanlar var. Peki, onların adına kim yaptı? IBDA-C diye bir kişi yok ki… PKK’lı Deniz Demir, “Ben yaptım” diyor.

KP: Onat Kutları PKK’nin değil de dinci IBDA-C’nin öldürdüğünü düşünmek daha mı çok işine geliyor birilerinin? 

CC: Kesinlikle öyle. Sağ, İslamcı örgütler üzerine çalışmalar yapan, aralarında Ruşen Çakır’ın da olduğu uzmanlarla konuştum. “Kesinlikle PKK’dır. IBDA-C’nin bunu yapabilecek ne gücü ne de örgütlenmesi var” dediler. PKK’nın buna benzer eylemleri zaten var, Kuşadası’nda minibüs infilak ettirmek, Sultanahmet’e bombalı araç bırakmak, Mavi Çarşı, Çetinkaya Mağazaları, daha bir sürü saldırı… Bakın, bu benim kişisel meselem değil. Ablam olmasa da bu adamlar bunları yapıyor ve buna karşı çıkmak lazım ama ben her sesimi çıkardığımda sopa gösterildi. TÜRK SOLU KENDİNİ PKK’DAN AYRIŞTIRMALI. PKK’nın öldürdüğü devrimci öğretmenler karşısında solun suskunluğu malumdur. Türk solu kendini PKK’dan ayrıştırmadığı müddetçe bence kitleselleşme şansı yok. Elbette Türk solu içinde böyle olmayanlar da var ama PKK ve sol aynı şeylermiş gibi bir izlenim verenler de var. 

KP: PKK’dan direkt tehdit aldığınız oldu mu? 

CC: Direkt tehdit nedir bilmiyorum ama aldım. Adları sanları belli, HDP Şişli İlçe Örgütü Yönetim Kurulu üyelerinden Pınar Yiğitoğulları bana Messenger’dan, “Hesabını soracağız” falan diye tehdit ve hakaret etti. 170 tane ortak arkadaşımız var. Bu benim mahallemden birisi ve bana hakaret ediyor beni tehdit ediyor. Mahkemeye versem basına işler açılacak. Böyle şeyleri nasıl yapabiliyorlar, anlamıyorum. 

KP: Bir yazınızda, “Ablam Yasemin yaşasaydı, oyunu HDP’ye verirdi” demişsiniz. HDP’ye oy veriyor musunuz? Yoksa ablanızın farklı bir politik çizgisi mi vardı? 

CC: HDP’ye 3 kez oy verdim. Hem de “Benden HDP’ye oy vermemi nasıl beklersiniz?” diye kendi mahalleme seslenen bir yazı yazdıktan sonra oy verdim. 

KP: Tereddüt etmiş miydiniz? 

CC: Tabii ettim, hiçbir zaman içim huzur bulmadı. Katliam bombacılarının cenazelerini sırtında taşıyan HDP’li yöneticilerin ihraç edilmediğini gördükten sonra da artık oy vermem. O zaman da PKK ile HDP|arasında bir bağ olduğunu bilmiyor muyduk? Ama o dönemde Demirtaş’ın çok pozitif söylemi vardı. Açıkçası ablamınki gibi başka cinayetler olmasın, siyaset, siyaset meydanında, Meclis’te yapılsın diye, içimde bin tane kavga sürerek gittim HDP’ye oy verdim. Bir yandan da benim bütün çevrem, bütün mahallem HDP’ye oy veriyordu. 

KP: Peki o mahallenin şimdiki fikri nasıl? PKK’ya artık tepki gösteriyorlar mı? 

CC: Hayır, pek değişen bir şey yok. Bunlar kolay kolay değişen şeyler değil. Çünkü arkasında anlık karalar falan yok, dünyaya bakış açısı var. PKK’nın Marksist bir örgüt olduğu sanılıyor ama milliyetçi bir örgüt. En başından beri iktidar isteyen bir örgüt. Orada Karayılan gibi, Öcalan gibi kendi iktidarını isteyen adamlar var. Kürtlerin büyük bir çoğunluğunun Türkiye’den kopmayı ve bağımsız bir devlet olmayı istediğini zannetmiyorum. Benim mahallemin. PKK’yı hoş görmesinin üzerimde çok ciddi psikolojik olumsuz etkileri var. Mahallenizde bir katil var ve o katil ablanızı öldürmüş, çevrede dolaşıyor. Onunla her gün karşılaşıyorsunuz ve mahalledeki herkes ona saygı gösteriyor. Tecavüzcünüzün ortalıkta dolaştığını ve saygı gördüğünü düşünün, nasıl hissedersiniz? Bunun gibi bir durum. Bunu en yakınlarım bile anlamıyor. 

KP: Ablanız Yasemin arkasında nasıl bir hayat bıraktı, aileniz nasıl etkilendi? 

Müthiş sarsıldık. Babamın işi falan vardı, kendisini başka alanlarda var edebiliyordu ama 

annem çok korkunç etkilendi. O güne kadar çok dindar olmayan annem, kendini dine verdi. Günlerini dua kitapları, Yasin okumakla geçirdi. 

CÜNEYT CEBENOYAN KİMDİR?

✓ Sinema eleştirmeni, radyo programcısı ve oyuncu. 

✓ BirGün Gazetesi’nde haftalık sinema eleştirileri yazıyor. 

✓ Avusturya Lisesi ve Boğaziçi Ekonomi mezunu. 

✓ 1984’te 12 Eylül darbesine ve 1982 Anayasası’na karşı çıktığı için tutuklandı, 14 ay hapis yattı. 

✓ Express ve Roll dergilerinde yazılar yazdı, CNN Türk’te çalıştı. Açık Radyo’da Erkekler, Kadınlar ve Rock’n Roll, Ahtapotun Bahçesi ve Erguvani İstimbot gibi programlar yaptı. 

✓ ‘Hayatboyu’, ‘Gözümün Nuru’, ‘Dar Elbise’ ve ‘Çıplak Gerçek’ filmlerinde oynadı. 

✓ Eşi Ayşegül Cebenoyan anne-baba koçu ve çevirmen. 

✓ 1999 depreminde 2 yaşındaki oğlunu ve anne-babasını kaybetti. 

✓ Elif adında 15 yaşındaki kızı Avusturya Lisesi’nde okuyor. 

✓ 1994’te Taksim’deki PKK saldırısında hayatını kaybeden kız kardeşi Yasemi Cebenoyan, St. Benoit’den mezun olduktan sonra önce Fransız dili ve edebiyatı, sonra arkeoloji okumuştu. Arkeolog olarak kadro bulamadığı için rehber olarak çalışıyordu. 

DERAN ÖZER ile SÖYLEŞİ – Seks İsyanları

Tarih: 29 Nisan 5 Mayıs 2004

 Gazete/Dergi: Haftalık 

2003 yılında Türkçeye çevrilerek Ayrıntı Yayınevi tarafından yayınlanan Seks İsyanları, Muzır Kurulu tarafından müstehcen bulundu ve toplatıldı. Kurulun gerekçesi, ”Saldırganlığın, tecavüzün, ensest ve homoseksüel ilişkinin olağan ilişkiler gibi gösterilerek meşrulaştırıldığı, cinsel organlardan ve ilişkilerden bahsedilirken kelimelerde başkalaştırmaya gidilmeden oldukça kaba bir anlatım tarzının benimsendiği müşahede edilmiştir” şeklindeydi.

Nisan ayında Türk Ceza Kanunu (TCK) tasarısı üzerinde çalışan TBMM Adalet Komisyonu, müstehcen yayınları düzenleyen maddeyi değiştirdi. Yapılan değişiklikle ”bilimsel eserler” konusundaki istisnaya gerek duyulmaması, müstehcenlik konusunda tartışma başlatmıştı. Komisyon bu düzenlemeyi yaparken Avrupa Birliği Uyum Çalışmaları çerçevesinde Yedinci Uyum Paketi’nde TCK’nın bu maddesine eklediği, ”Bilim ve sanat eserleri ile edebi değere sahip olan eserler bu madde kapsamı dışındadır” fıkrasını tamamen saf dışı bırakmış oluyordu. Komisyona göre bu değişiklik, ”müstehcenlikle ilgili denetimli bir serbestliği” getirecekti. Yani bilimsel çalışma değeri taşıyan bir yayın, eğer müstehcen bulunursa yasaklanabilecekti.

Seks İsyanları Muzır Kurulu’nun olumsuz raporuyla yasaklandı. Üstelik Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın yüksek lisansını yaptığı ünlü Harvard Üniversitesi’nin yayını olmasına rağmen. Kitabın toplatılma kararı en çok Türkçe baskısının redaktörü Cüneyt Cebenoyan’ı şaşırttı. ”Seks İsyanları” kitabı ile tanışıklığı yayınlandığı yıla dayanan Cebenoyan’ın radyo programcılığına başlaması da bu kitabın sayesinde olmuş. Henüz hiçbir yıayınevi bu kitabı bilmezken Cebenoyan ”Seks İsyanları”n Amerika’dan getirtip bu kitap üzerine bir radyo programı hazırlamış. Yani Muzır Kurulu, henüz kitapla tanışmadan Açık Radyo müdavimleri 1996 yılında saat 19:00 – 20:00 arası ”Erkekler, Kadınlar ve Rock’n Roll” programında büyük bir keyifle ”Seks İsyanları”nı dinliyordu.

Bu kitapla tanışma nasıl hikayesini anlatır mısınız?

Bu kitap 1995 yılında çıktı. O zaman yabancı dergilerden kitap hakkında yazılanları okumuştum. Kitabı getirttim ve okuyunca çok hoşuma gitti. Ve böylece aklıma kitap üzerine bir radyo programı hazırlama fikri geldi. Açık Radyo’ya bu fikrimi önerdim ve kabul edildi. ”Erkekler, Kadınlar ve Rock’n Roll” adlı programı Açık Radyo’da yapmaya başladım. Benim radyo sunuculuğum bu kitapla başlamış oldu. Programı iki arkadaşımla birlikte yapıyorduk. Uzun bir süre de bu program devam etti. Programda kitabı Türkçeye çeviriyorduk ve kitapta sözü edilen şarkıları çalıyor, üzerine söylenenleri aktarıyorduk. Mesela Rolling Stones’la ilgili bölümleri önce Türkçe anlatıyorduk, sonra da o şarkıyı çalıyorduk. O süreç boyunca kitapla ilgili herhangi bir sorun çıkmamıştı.

Muzır Kurulu neden bu kitabı müstehcen buldu?

Açıkçası ben Muzır Kurulu’nun kararını görmedim. Ama bazı başlıkları biliyorum. Mesela bir yerde gitarist Donita Sparks’ın tamponunu vajinasından çıkartıp kalabalığa fırlatmasından bahsediliyor. Müstehcenliğin gerekçesi olarak bu gösteriliyor. Herşeyden önce akademik bir kitap bu. Tersliğin başladığı nokta orası. Çünkü bilimsel çalışmaların Muzır Kurulu’nun yargılarından muaf olması gerekiyor. Edebi yetersizlikten söz ediyorlar… Bu kitap bir roman ya da deneme değil; bir bilimsel çalışma. İçinde birçok dipnotun olduğu, birçok kitaba gönderme yapan ciddi, akademik bir çalışma.

Kitapta neyin araştırılması yapılmış? 

Kitap rock’ı ciddi bir biçimde eleştiriyor. Ama eleştiri dışarıdan bir bakışla gerçekleşmiyor. Kitabın yazarları rock müziğini seven insanlar. Simon Reynolds zaten bir rock müziği yazarı. Dolayısıyla dışarıdan kuru bir akademik bakışla batmıyor müziğe. Sevdiği adamları daha derinlemesine analiz ediyor. Belki ipliğini pazara çıkarıyor ama yine de sevmeye devam ediyor. Bırakın müstehcenliği, ben bu kitap için feminist diyebilirim. Erkeklerin yaptığı rock’ı incelerken kitap iki bölüme ayırıyor konuyu: Misogyny (kadın düşmanlığı) ve psikodelik müzik. Psikodelik bölümde anneyi yüceltme, anne rahmine dönme isteği ağır basıyor. Yani iki akım var; biri kadın düşmanı, diğeri de ana kuzusu. Üçüncü bölümde ise kadın rock’çıların kendi seslerini bulma çabalarından söz ediliyor. Rock müziğinin neredeyse itici güçlerinden birinin kadın düşmanlığı olduğunu iddia ediyor. Bunun kökenlerine giderek, ”beat kuşağı”ndan başlayıp bugüne getiriyor.

Rock kültürü önce kadına karşı sonra kadın yanlısı bir görüşür mü simgeliyor ?

Rock müzik başkaldırının müziğidir ve düzenin değer yargılarına karşıdır fikrine ayrımı ortaya koyuyor. Asinin Hedonist (hazcı) olarak portresini çiziyor. Rock’çılar aslında düzene kökünden karşı değil, keyiflerinin yerine gelmesini istiyor. Bu durum da kendini en çok kadın-erkek ilişkilerinde gösteriyor. Gayet maço, ataerkil bir konum edinebiliyor rock’çı. Tipik bir erkek oluyor. Kitap bu ayrımı koyuyor. Bence popüler kültüre ilgi duyan herkes bu kitabı okumalı.

”Seks İsyanları”nın yazarları Muzır Kurulu’nun kararı hakkında ne düşünüyor?

Simon Reynolds’la bu ara sık sık yazışmaya başladım. Neyi müstehcen bulduklarını o da çok merak ediyor ve şaşırmış durumda. O da bunun akademik bir kitap olduğunu ve okullarda öğrencilere okuttuklarını söylüyor ki Amerika çok serbest bir yer değil ve giderek daha yasakçı bir yer haline geliyor. Harvard University Press’ten kitap çıkarmak kolay bir şey değil. Muzır Kurulu’nun koca bir çalışmayı aşağıladığını düşünüyorum. İnsanları tahrik etmek için yazılmış bir kitap olmadığı çok aşikar. Bu kitap kadınları aşağılamıyor; aşağılayanları eleştiriyor. Dolayısıyla bu kitabın savunulması gerek. Ben Muzır Kurulu’nun bu kitabı anladığını zannetmiyorum. Birkaç yerde birkaç cinsel organ adı geçmişse herhalde bunları sakıncalı görmüşler. Mesela Jim Morrison’ın annesiyle yatmak istediğini söylediği bir lafı vardır. Filminde de gösterilmiştir ve bu film bizim televizyonlarımızda da gösterildi. Neyi yasakladıklarını anlamıyorum. İngilizce halinde durursa sorun yok herhalde.

Günümüz rock’çıların değerlendirebileceğiniz şarkı sözleri var mı?

Nazan Öncel’in enteresan sözleri vardı Demir Demirkan’la yaptığı albümünde. Babasının kendisine yaptığı tacizleri anlatıyordu. Ona da çok şiddetli bir tepki olmuştu. Duman’ı dinliyorum ve onlarda da maçoluk var mesela. Şimdi rock müzik deyince akla ilk gelen isim Radiohead. Ben onları aseksüel buluyorum. Hatta bir demeçlerinde ”Bizde testosteron eksikliği var” demişlerdi. 

Yabbadabbaduuu!..

Tarih: 1 Ekim 1994

Gazete/Dergi: Express

‘Taş Devri’, bizim 70’lerde televizyonda izlemeye başladığımız bir çizgi film dizisi. Ama Amerikan yaşamındaki yerini 1960’larda almış. Ucuza üretilen bir diziymiş’ Taş Devri’:  Yarım saatlik bir bölümü 7 dakikalık bir film maliyeti ile kotarmak zorundaymış William Hanna ve Joseph Barbera. Buna rağmen, esprili diyalogları sayesinde dizi büyük başarı kazanmış.  80 ülkede ve 22 dilde gösterilmiş. Şu anda sinemalarda gösterilen ’Taş Devri’ ise TV dizisinin gerçek oyuncularla çekilmiş bir versiyonu. Filmin yapımcıları arasında Steven Spielberg’in de adını görüyoruz (jenerikteki adıyla Steven Spielrock). Yani bu kez masraftan kaçınılmamış. 45 milyon dolara mal olan filmin senaryosunun yazımında 32 mizah yazarı görev almış. Buna rağmen, filmin pek de güldürdüğü söylenemez; neyse yine de başarısız bir film değil ‘Taş Devri’. ABD’deki hasılatı 6 haftada 114 milyon dolar. Ayrıca filmde Rock Donald’s adıyla görülen McDonald’s firmasından da 45 milyon dolar destek alınmış.  bir 100 milyon dolar da Çakmaktaşbebekleri, kravatları ve ve vitamin haplarının pazarlanmasıyla gelmiş. Filmin listelere girmeyi başaran müziği de REM’in hemşerileri, eksantrik B-52’s (Filmdeki adlarıyla BC52’s) topluluğundan. B-52’s’un ‘The Flintstones’ şarkısının filmin başarısında önemli bir payı var. Filme katkıda bulunanlar arasında, Muppet’ların yaratıcısı Jim Henson’ın şirketiyle ‘Jurassic Park’ filminin bilgisayar programlama ekibi de bulunuyor. ‘Taş Devri’ 1960’lı yılların başındaki Amerikan Hayatının bir parodisi. Televizyonu bir eğlence aracı olarak en görkemli dönemini yaşadığı (Uzay Yolu, Kaçak, Bonanza gibi dizilerin herkes tarafından merak ve heyecanla izlendiği o yıllar…),  elektrikli ve elektronik aletlerin hızla gündelik yaşama girdiği, ayın fethedildiği, teknolojik ilerleme ve tabii çalışma ile herkesin günün birinde istediği yere ulaşacağına inanılan 60’lı yıllar… Bugünden bakıldığında Taş Devri kadar eski bir dönem.

 Çakmaktaşlar da 60’lı yılların Amerikan ailesinin sahip olduğu teknolojik konforu yaşıyor. Bir otomobilleri var ama taban gücüyle çalışıyor, pikaplarında iğne görevini bir kuş görüyor, diafon görevi de bir başka kuşun, çöp öğütücüsü bir domuz, çim biçme makinesi ise dev bir istakoz. Fred Çakmaktaş’ın (John Goodman) en sevdiği alet ise tabii ki televizyon. Karısı Wilma’nın (Elizabeth Perkins), zenginleştikten sonra ‘kötüleşen’ kocasına kızıp, eşyaları kırıp devirmeye başlaması üzerine Fred’in en çok korumak istediği şey televizyon oluyor.

‘Taş Devri’nde esas atmosfer 1960’lar olsa da film yalnızca bu döneme gönderme yapmıyor. Çakmaktaşlar ve Moloztaşlar işçi aileleridir. Fred ve Barney (Rick Moranis) iki sıkı dost ve taş ocağında iş arkadaşıdırlar. Barney, Fred’e olan borcunu ödemek için İşçiler arasında yapılan bir sınavda kendi sınav kağıdını (daha doğrusu taşını) gizlice Fred’inkiyle değiştirir. Böylece hiç de parlak zekası olmayan Fred yönetici yardımcılarına getirilir. Barney ise işten atılır. Çakmaktaşlar zenginliğin nimetlerinden yararlanırken Barney ve Betty (Rosie O’Donnell) onların yanında sığıntı olarak yaşamak zorunda kalır. Bu arada para Fred’i de değiştirir. Fred Barney’e tepeden bakmaya başlar. Aslında, Fred de bir oyuna getirilmektedir. Tipik bir 80 li yıllar yuppiesi havasındaki şefi Cliff Vandercave (Kyle MacLachlan) ve sekreteri Sharon Stone şirkette yapmak istedikleri üçkağıtları Fred’e yaptırırlar. Cliff hem sahte faturalarla vurgunlar vurur, hem de şirkette kendi lehine önemli değişiklikler planlar. Otomasyona geçilmesiyle işçiler işlerini yitirirken, işten atma emirlerinin altında Fred’in imzası vardır. İşçiler ayaklanır, Fred’i asmak isterler. Son anda kurtulan Fred, Cliff’in oyununu bozar; yeni teknoloji imha edilir. Fred otomasyona geçişi engellerken, bir yandan da farkında olmadan yeni bir ürünü keşfeder: Beton.

Bütün bu sınıf çatışmasının, iyilerin, kötülerin dışındaymış gibi görünen asıl patron Slate, bir yandan Fred’in isteklerini yerine getirerek işçilere ücretli izin ve sigorta gibi haklar verirken bir yandan da ‘Taş Devri’nin Fred’in bu yeni keşfiyle sona erdiğini ilan eder. 

Sona eren yalnızca 60’lı yıllar değildir. Aynı zamanda bireysel hırsı göklere çıkaran 80’ler de sona ermiştir. Şimdi, sağlık reformları, sosyal harcamalar gibi vaatlerde bulunan (ama hiçbirini başaramayan) Clinton dönemidir. Teknolojik ilerlemeye bağlanan saf umutlar, sınıf atlama düşleri bitmiştir. Ama teknolojik ilerleme ne yaparsanız yapın devam edecektir. Filmin iyimser gibi görünen sonunda, aslında Fred ve benzerlerinin ve sonunun geldiği sessizce belirtilir. 

KATİL DOĞANLAR ÜZERİNE

Tarih: 31 Aralık 1994

Gazete/Dergi: Ekspres

Bir başkaldırı biçimi olarak cinayet

Travis’i hatırlıyor musunuz? Martin Scorsese’nin 1976’da yaptığı Taksi Şoförü filminin kahramanıydı. Film bizde 1980’de gösterilmişti. Vietnam gazisi, yalnız bir adamdı Travis.

 Sevdiği kadından yüz bulamayınca kendince kötülere karşı savaş açıyor ve ortalığı kana buluyordu. Hedefi pezevenkler ve politikacılardı. Aslında doğrudan bir alıp veremediği yoktu öldürdükleriyle. O sırada karşısına onlar çıkmıştı, o kadar. Ama sonra cezaevini boylayacağına, medyanın da desteğiyle, küçük bir kızı pezevenklerin elinden kurtaran kahramana dönüştürülmüştü. Robert de Niro’nun olağanüstü oyunculuğuyla Travis’i sevmiştik. Gerçi Hollywood’un ‘yeni sağ’ denilen akımının temsilcilerinden Paul Schrader’ın senaryosu, ‘kendi adaletini kendin yap’ felsefesinin izlerini taşıyordu; ana Travis anlaşılır bir karakterdi ve çoğumuzun zaman zaman hayal ettiği bir şeyi yapmıştı: Baştan aşağı silahlanıp pisliğe karşı umutsuz bir savaş açmıştı. Öldürme eylemine karşı da olsa, Travis’e sempati duyuyordu insan.

Oliver Stone’un Katil Doğanlar’ının kahramanları Mickey (Woody Harrelson) ve Mallory’nin (Juliette Lewis) de haklı tepkileri var dünyaya. Mickey’nin babası, oğlunun gözünün önünde intihar ediyor, Mallory’ninki ise tam bir pislik, kızına tecavüz ediyor vs. Ama M & M’i Travis’ten ayıran çok şey var. Onlar öldürmeyi seviyorlar. Hiç seçici değiller, girdikleri yerde bir kişi hariç herkesi öldürüyorlar. O kişiyi de, yaptıklarını anlatması için bağışlıyorlar. Onlar medya çağının çocukları. Varlıklarını, yaşadıklarını başka türlü hissedemiyorlar. Televizyonda görülmek yaşamakla eşanlamlı onlar için.

Ve bunda pek de haksız sayılmazlar. Medya sayesinde kahramana dönüşüyorlar. Tıpkı Charles Manson gibi, Taksi Şoförü’nün Travis’i gibi.

M & M, Kuzuların Sessizliği’ndeki Hannibal Lecter (Anthony Hopkins) gibi öldürürken seçici değil, ama görece yakından tanıdığımız kurbanlarının biri hariç (o da kazara öldürülen Kızılderili), hepsi sadece kendi çıkarını düşünen sevimsiz tipler. Öldürülmelerine kimse üzülmüyor. Dolayısıyla Lecter gibi, Mickey ve Mallory’ye de sempati duyuyoruz. Ama ya diğerleri, ya diğer kurbanlar?

Katil Doğanlar birçok kurumu da eleştiriyor: Hapishaneler, psikiyatri ve en başta da medya. Ama medyayı Mickey ve Mallory’yi kahraman yaptığı için eleştirirken, filmin kendisi de aynı şeyi yapıyor. Şiddeti sıradanlaştırıyor ve Mickey ve Mallory’yi kahramanlaştırıyor. Kuzuların Sessizliği’nin Hannibal Lecter’ı kahramanlaştırdığı gibi.

Yalnızlığını, çaresizliğini paylaşabildiğimiz, bütün fırtınanın ardından taksi şoförü olarak kalan biriydi Travis. Mickey ve Mallory ise, Lecter gibi mutlu ve özgür yeni maceralarına doğru uzaklaşıyor, filmin sonunda.

Stone’un üslubu ise daha çok bir video klip gibi. Aslında anlattıklarını bir videoklipte anlatsaydı daha iyi olurdu, çünkü hızlı temposuna rağmen Katil Doğanlar, kendisini tekrarlayan, sıkıcı bir film sonuçta.

Filmin olumlu yanları ise oyuncuları ve müziği. Nine Inch Nails’in beyni Trent Reznor’un Peter Gabriel’den, Nusret Fateh Ali Han’a, Leonard Cohen’den kendi grubuna kadar seçtiği 70’in üzerinde parça mükemmel bir fon müziği oluşturuyor.

Natural Born Killers

Taxi Driver

The Silence of the Lambs

© 2020 -CuneytCebenoyan.com