Tepki mi, arzu mu?

Tarih: ? 1994/1995

Gazete/Dergi: Express

Dispara / İntikam Ateşi

Bazı filmler vardır, herkes hemfikirdir; Kötüdürler, ticari amaçlıdırlar. Bazı filmlerse kötülüklerini gizlemeyi bir şekilde başarırlar. Ele aldıkları tema seyirciyi bir şekilde tavlar. Geçen yılın en başarılı kötü filmi ‘The Crying Game – Ağlatan Oyun’du. Irksal (zenci- beyaz), cinsel (kadın-erkek-travesti), politik (IRA – İngiliz Ordusu) konulara yaklaşımı yeterince tartışılmadan geçip gitti ‘Ağlatan Oyun’.

‘Ağlatan Oyun’la içerik açısından bir benzerlik taşımasa da beğenilme potansiyelinin yüksekliği, ama ‘kötü’ film oluşuyla ‘İntikam Ateşi – Dispara’ da üzerinde durulmaya gerektiriyor.

 Carlos Saura ünlü bir yönetmen. Venedik’ten Cannes’a birçok festivalde önemli ödüller almış bir sanatçı. Dolayısıyla tecavüz gibi bir konuyu ele alınca bu konuda yeni bir şeyler söylemesini beklemek seyircinin en doğal hakkı oluyor. Oysa Saura, basit bir tecavüz-intikam-yokoluş öyküsünü, Türk filmlerinde bile artık yadırgadığımız klişelerin ötesine geçemeden anlatmakla yetinmiş. ‘İntikam Ateşi’nin öyküsü Ridley Scout’un ‘Thelma ve Louise’ine de çok benziyor. İki filmde de tecavüze uğrayan kadınlar tecavüzcüyü öldürüp kaçıyorlar ve sonunda da polise teslim olmaktansa ölümü/intiharı seçiyorlar.

 Tecavüz son derece yaygın bir olgu. Tecavüzcüler de genellikle kurbanların yakın tanıdıkları oluyor. Böylesine yaygın bir olguda kurbanları birer modern şehir kovboyu olarak çizmek tesadüfle açıklanamaz. Olsa olsa, ticari kaygıyla açıklanabilir. İntikam alan kişi kurbanın kendisi ve kadın olunca, örneğin Charles Bronson’ın başrolünde oynadığı ‘Death Wish’ filmlerinin (Bronson, karısı ve kızına tecavüz edip, öldüren kişilerden intikam alıyordu) haklı olarak maruz kaldıkları faşizanlık suçlamalarından da muaf oluyor. 

Tecavüzcü tiplerinin son derece yüzeysel ele alınışı, erkek seyirci kitlesinin kendi içindeki potansiyel tecavüzcüyü sorgulamasına yol açabilecek dürtüyü de sağlamıyor. Şundan kuşku duymak gerekiyor: Bu filmler erkek izleyicide tecavüze karşı bir tepki mi oluşturuyor, yoksa aksine tecavüz etme isteğini mi artırıyor? Kadın vücudunun tecavüz sahnelerinde çekici biçimde perdeye yansıtılması neden? Yoksa yönetmenler hayallerinde görmek istedikleri bir sahneyi mesleklerinin sağladığı olanaklarla toplumsal olarak kabul edilebilir bir biçime mi sokuyorlar? Yönetmenlik ve seyircilik röntgenci ve saldırgan yönlerimizi kendimize ve çevremize zarar vermeden tatmin etmenin farklı yolları mı?

 Saura filmini ne niyetle çekmiş olursa olsun, ortaya çıkan film tecavüz olayını hem kurban hem de tecavüzcü açısından anlamamız için fazla ipucu vermediği gibi, yukarıdaki sorularda ifade ettiğim kuşkuları doğuruyor.

 Filmin klişelerine gelince saymakla bitmez. Saura bir yaratıcı gibi değil dersini iyi çalışmış bir zanaatçi olarak karşımıza çıkıyor. Örnekler 1) Gazetecinin ilk bakışta (ne gördüyse!) Ana’ya (kurban) aşık olması 2) Gazeteci ile Ana’nın röportajları sırasında küçük kız çocuğunun çıka gelip ‘Ana bana ne zaman ateş etmeyi öğreteceksin?’ diye sorması 3) İlk öpüşme sırasında fonda ‘Amor amor’ diye şarkının başlaması 4) Ana’nın intikamı sırasında en kötüyü en son ve en uzun sürede öldürmesi 5)  Ana’nın rehin aldığı köylü kadının ve oğlunun ne yaşadığını bile doğru dürüst bilmedikleri İtalyan vatandaşı Ana’ya duydukları sempati 6) Gazetecinin ‘Seni cehenneme bile gitsen takip edeceğim’ demesi ve sonunda sözünde durduğunu iddia etmesi 7)  Gazeteci kahramanın kaşarlanmış gazeteci arkadaşının ‘Bu meslekte babamı bile tanımam’ demesinden on saniye sonra ‘Mühim olan dostluğumuz’ demesi 8) Ana’nın son nefesini sevgilisinin kucağında vermesi; vs. vs.

Filmde anlamadığım noktalar da var. Ana nasıl oluyor da yüzlerce kişinin izlediği bir gösteride, bir sirk çadırında, gerçek bir tüfekle yardımcılarının tuttuğu balonlara atın üzerinde takla atarken ateş edebiliyor? Gazeteci nasıl korumak istediği sevgilisinin resmini cinayetlerin tek tanığına ‘Katil bu muydu?’ diye gösterecek kadar salak olabiliyor? Galiba artık bir şeyi kabul etmemiz gerekiyor: Avrupa sineması da öldü. Genelde Amerikan sinemasına tepki duyarız, ticari ve içi boş oldukları için. Son yıllarda seyrettiğimiz Avrupa filmlerine bakınca, Amerikan filmlerinin biraz daha yavaş tempolu benzerleri olmaktan başka bir özellikleri olmadığını düşünüyorum. Yoksa sinemanın ruhuna toptan bir fatiha okumanın zamanı geldi mi?

Solun Seçimi

Tarih: 28 Ocak 1995

Gazete/Dergi: Express

Haber şöyle olabilirdi: ‘30 Aralık Akşamı The Marmara Oteli’nin kafesinde patlayan bomba sonucunda otelde kalmakta olan iki Hollandalı turist hayatını kaybetti. Polis bombanın PKK’nın kullandığı türden olduğunu söyledi.’

 Olay böyle olsaydı 30 Aralık’taki bombalamanın PKK tarafından yapıldığına inanacaktı herkes. Beş yıldızlı turistik bir otelin kafesinin bombalanması PKK’nın eylem tarzına aykırı değildi çünkü.

 Ama olayda ölenler iki Hollandalı turist değildi. Yasemin Cebenoyan ve Onat Kutlar’dı. Eylemi İBDA-C üstlenmişti. Gayri-resmi yayın organları Taraf’ta bombalama öncesinde Eylem çağrısında bulunmuşlardı zaten. Adresler vermişler, okurlarına kafeleri, otelleri ve barları bombalamaları için ‘İstersen yapabilirsin. İste ve yap’ demişlerdi. Bombalama sonrasında da Taraf dergisi İBDA-C’nin eylemcilerini selamlamış, kurbanlara hakaret yağdırmıştı.

 Ölenlerin aydın, laik, demokrat kimlikleri de eylemin İBDA-C tarafından yapıldığını doğrular gibiydi. Ama bir bombanın kimi öldüreceği bilinmez. Bombalamayı yapanların birçok kişi gibi, o kafeye aydınların gittiğini bildiğini de sanmıyorum. Bomba turistleri de, garsonları da öldürebilirdi. Dindar bir kişi de olabilirdi, bir ateist de, bir Kürt de olabilirdi bir Türk de.

 Eğer bombalamayı İBDA-C yapmışsa burayı yılbaşı kutlamaları yapan bir mekan olarak gördüğü için yapmıştır. Eğer polisin şüpheleri doğruysa ve PKK yapmışsa, burayı turistik bir merkez olduğu için ve/veya doğudaki yangını batıya da taşımak mantığıyla yapmıştır. Kan davası güttüğü için yani. İBDA-C’nin eylemi üstlenmesi, gerçekten yaptığını kanıtlamıyor. İBDA-C’nin yapmadıkları eylemleri üstlenmek gibi bir geleneği olduğu da biliniyor.

Sonuçta, şimdilik iki seçenek var: PKK veya İBDA- C. Bu arada bu iki seçeneğin birbirlerine zıt karakterler taşımadığını da belirtmek gerek. Taraf dergisindeki yazılarda PKK’dan kardeş örgüt yaklaşımıyla  söz ediliyor. Bu iki örgüt işbirliği yapıyor da olabilirler.

 Medyada çıkan yazılarda ise net bir seçim var. Yazarlar dünya görüşlerine göre, cinayetleri kimin işlediğine karar vermişler. Solun seçimi İBDA-C oldu. Bu seçimi belirleyen de eylemin yapılış tarzı, polis açıklamaları, hatta Taraf dergisinde çıkan yazılar değil, ölenlerin kimliğiydi.  Mantık ya da olayın analizi değil duygular ve tesadüftü bu seçimde belirleyici olan.

 Ne çıkan yazılarda ne de cenazede atılan sloganlarda PKK’ya toz kondurulmadı. Sol bu eylemi PKK’nın yapmış olabileceği gerçeğini gözönüne almak bile istemedi. PKK’yı kınamak için bu eylemin PKK tarafından yapılmış olması da gerekmiyordu. PKK bu elemi yapmamış olsa da, bu tür eylemler yapıyor. PKK’nın işi bu çünkü: Terör.

 Sol PKK konusunda kendi değerlendirmesini yapacağına, işin kolayına kaçıyor. Kolayı da şu: Resmi söylemin karşısında olmak. Bunu yapınca, sol politikada da doğmuş oluyor. PKK bugüne kadar çok cinayet işledi. Otobüs durup durup yolcu taradı. Sonra da televizyona çıkıp ‘Eee, kurunun yanında yaş da yanar’ dedi. Alışveriş merkezlerini yaktı. Köyleri basıp bütün halkı öldürdü.

 Sol kurbanlara sahip çıkmadı. Ateş düştüğü yeri yaktı. Marmara Oteli’nin kafesinde iki garson ölseydi, yine aynı şey olacaktı. Kimse yürüyüş yapmayacaktı. Ateş düştüğü yeri yakacaktı. Sol halka, ‘halkımıza’ biraz daha yabancılaşacaktı. Yalçın Küçük ve Bilgesu Erenus dağda gerillacılık oynayıp komedyenlik yaparken halk acı çekecekti.

 Haklı davalar, haksız yöntemleri meşrulaştırmaz. Üstelik PKK’nın davasının ne olduğunu kim biliyor? Bu kadar nefret, bu kadar şiddet ekerek, ‘barış içinde birlikte yaşama’ gibi bir amaca ulaşılabilir mi? 

 Hiçbir şey, ne devlet terörü, ne de başka bir şey terör estirmenin, alçaklığın gerekçesi, özrü olamaz. Bombalama eylemleri, savunmasız insanların taranması alçaklıktır. Kimse Tanrı rolü oynama hakkına sahip değildir. Kimse kendini tarihin, ilahi adaletin memuru olarak göremez.

 Kimse başkalarının hayatı söz konusuyken ‘Ne yapalım, kurunun yanında yaş da yanar’ diyemez. Bir kişinin hayatına değer vermeyen, insani olan hiçbir şeye değer veremez.

O da kim…!

Tarih: 12 Kasım 1994

Gazete/Dergi: Express

Wilko Johnson Konseri

27 Ekim akşamı İstanbul’dan çok önemli bir rock’çı geçti: Wilko Johnson. ‘O da kim?’ diyenler çoğunluktadır. Bu nedenle önce biraz tarih.

 Mekan: Londra yakınlarında Canvey Island denilen, çevresinden oldukça izole bir yerleşim birimi. Tarih: 1972. Wilko Johnson (o sıralarda adı henüz John Wilkinson) ve Lee Brilleaux (sevgili ‘içtenlikli’ Kurt Cobain’le hemen hemen aynı günlerde öldü), Dr. Feelgood adlı bir grup kurarlar. Yaptıkları müzik rhythm & blues’dur. Ya da pub rock. Rock için yeni bir şey değildir yaptıkları ama o dönem için yine de bir devrim sayılır. Dönem Yes, Genesis gibi progressive rock gruplarının ya da David Bowie gibi glam rock’çıların zirvede olduğu dönemdir. İşte bu dönemde Dr. Feelgood rock’ın köklerine geri dönen, süssüz, doğrudan müzik yapan bir topluluk olarak doğar. Eğlenmek önemli bir yer tutar felsefelerinde ve enerjik bir sahne şovları vardır. Belki de en garip olan yanları, sahnede giydikleriyle normal hayatta giydiklerinin aynı olması ve konserlerinden sonra seyircilerin arasına karışmalıdır. Yani ne Pink Floyd gibi seyircileriyle aralarına ‘duvarlar’ örerler, ne de sonra duvar kırma edebiyatı yaparlar. 

Ilk albümleri ‘Down by the Jetty’ (1973) mono kaydedilmişti ve siyah beyaz bir kapağı vardı. Plakta ‘live’ havası yakalanmaya çalışılmıştı. Albüm çok başarılı oldu. ‘Libération’ gazetesi 1968-1988 döneminin en iyi 100 rock plağı arasında gösterdi ‘Down by the Jetty’yi.

Üçüncü plakları ‘Stupidity’ İngiltere’de bir numaradan listelere girer. Wilko Johnson bu sıralarda gruptan ayrılır ve solo kariyerine başlar. Aynı sıralarda İngiltere’de punk devrimi başlamıştır.  Punk, rhythm & blues’dan farklıdır ama Dr. Feelgood’un Müziğe yaklaşımıyla ortak birçok yönü vardır. Mojo dergisi yazarlarından Will Birch ‘Dr. Feelgood’un attığı temel olmasaydı, Sex Pistols ve benzerlerinin geldikleri noktaya ulaşmaları düşünülemezdi’ diye yazar.

 Gelelim konsere. Öncelikle şaşırtıcı bir kalabalık vardı. Cemal Reşit Rey tıklım tıklım doluydu. Bu Kalabalığı herhalde Radio Contact’ın sponsorluğuna borçluyuz. Grup, Wilko Johnson (vokal ve gitar), Norman Watt-Roy (bas) ve Salvatore Ramundo’dan (bateri) oluşan bir kadro ile sahneye çıktı. Wilko konser boyunca paranoyak bir asker gibiydi, Nereden ne zaman çıkacağını bilmediği düşmanlarına karşı gitarını bir makineli tüfekmiş gibi doğrultarak seyircileri taradı. Bir şarkıda da gitarıyla sevişti.

 Ayaktaki seyirciler önce bulundukları yerde dans etmeye başladı, daha sonra dayanamayıp kendilerini sahnenin önüne attılar. Konserin sonunda yerinde oturan hemen hemen kimse kalmamıştı. Konser bir buçuk saat sonra bittiğinde dans eden gençlerden biri yanındakilere ‘Çok iyiydi be. Neydi bu adamın adı?’ diye soruyor, cevap da alamıyordu.

 Genelde çok çok iyi bir konserdi. Topluluğun bütün elemanları konser sonunda ter içindeydiler. Harbi, öz, dosdoğru, hakiki, baba bir rock’tı dinlediğimiz. Basit ve sıcak. Tek sorun genelde başka konserlerde de olduğu gibi vokalin diğer enstrümanlar tarafından fazla bastırılmasıydı. Wilko’nun topluluğunun adı artık Dr. Feelgood değildi ama bize ilaç gibi geldiler. Bu doktor bizi daha sık ziyaret etse hayat çok daha katlanılır olur. 

Konser sonunda Wilko’yla ayaküstü yaptığımız konuşmada bir daha gelirlerse bir rock-bar’da çalmalarını önerdim. ‘Biz her yerde çalarız. Burada çalacaksınız dediler, burada çaldık.’ oldu yanıtı. Zaten sürekli çalıyorlardı. Punk’ın öncülü olmaları konusunda ‘Öyle diyorlar’ dedi sadece. Kendisini çok iyi bir gitarist olarak da görmüyordu. Bir röportajında şöyle demişti: ‘Mick Green gibi çalmayı istedim ama hiçbir zaman tam başaramadım. Ondan daha çok tanınıyorum ama bu aptal dünyanın işleri böyle işte.’

 Doğru. Wilko Johnson’dan daha fazla tanınan bir sürü kötü rock’çı var ama bu aptal dünyanın işleri böyle işte. 

“İstemek yetmez, olmak gerekir…”

Tarih: 3 Aralık 1994

Gazete/Dergi: Express

Frank Zappa

Frank Zappa: bir garip adem… Dünyaya bakışıyla, yaptığı müzikle, söylediği ‘farklı’ sözlerle anlaşılması zor bir dahi. Hakkında çıkarılan rivayetler ve dedikodular bir araya getirilse kuşkusuz yaşamı boyunca yayımladığı altmış küsür albümdeki notalardan daha çok yer tutar. Fakat Zappa, kendisi hakkında söylenenlere hiç aldırmayacak kadar başına buyruk ve kararlıydı. Hangi akla hizmet kızına Moon Unit, oğluna Ahmet adını vermişti, ya da atonal müziği popüler kılmaya çalışmıştı bilinmez… 52 yıllık ömründe, rock dünyasında eşine az rastlanır bir kişilik sergiledi: Uyuşturuculara karşı tavır aldı, bir ‘star’ gibi değil, bir sanatçı gibi yaşadı, mutlu bir evliliği 25 yıl sürdürmeyi başardı.

 geç geçti 4 kansere yenik düşer sehpa ile yapılmış bir söyleşiyi özetleyerek aktarıyoruz

Birlikte çalıştığınız müzisyenler gerçekten ellerinden gelenin en iyisini yapıyorlar. İlginçtir, solo atarken bile kafalarına göre takılmıyorlar.

Evet.

Nasıl çalacaklarını da daha önceden söylüyor musunuz? Yoksa yalnızca müziğin onları zorladığı bir biçimde mi çalıyorlar?

Nedeni çalışmalarından önce onlarla konuşmam ve canlı kaydedilen her şeyi benim mikser masasının başında son haline getirmem. Her müzisyenin yapabildiğinin en iyisini arıyorum. Her melodinin çalınışını bir biçimde mükemmelleştiriyorum. Yani yalnızca yazdıklarımın değil onların doğaçlamalarının da en iyisini buluyorum.

Konserlerde, grubumun elemanları hangi notadan gireceklerini nasıl bir solo olmasının beklendiğini ve yaklaşık ne kadar uzun bir süre çalacaklarını bilirler. Bundan sonra sahnede onlar vardır, ben değil.

Müzisyenleriniz, fusion’cuların  sık sık yaptıkları gibi sıkıcı bir tarzda notalar arasında yukarı aşağı gezinmiyorlar.

Eh diğerlerinin dinlediğini biliyorlar. İyi bir iş yapmaları için güçlü bir motivasyonları var. Koltuklarda oturanlar bir yana, topluluktaki diğer elemanlar oldukça eleştirel bir dinleyici kitlesi oluşturuyor. Eğer boktan çalıyorsanız sahnedeki diğer elemanlar bunu size fark ettireceklerdir.

İnsanlar müziğinizi oldukça kafa karıştırıcı buluyor… 

Neden?

Bir tavsiyeniz var mı?

Evren böyle. Evrenin durumu bu.

Notaların yazılmasının yapıtlarınızdaki rolü nedir? Yalnızca amacınızı gerçekleştirmede bir araç işlevi mi görüyorlar? Başka bir deyişle, sanat notalarda mı, yoksa son haline getirilmiş master bantta mı?

Eğer müzisyenlerden istediğim onlara mırıldanarak aktaramayacağım kadar karmaşık olmasaydı notalara gerek bile olmazdı. Rock’n Roll’da çoğu zaman en iyi sonucu müzisyenlerin nota okumak yerine ezbere çaldıkları zaman alıyorum. Eğer parça ezberlenmişse, o zaman onu yönetebilir. Notadan okunduğu zaman elde edilemeyecek sonuçlara ulaşabiliriz. Yani nihai sanatsal sonuç master banttır

Sanatı yaşamla ilişkisi konusunda sizi yönlendiren bir formülünüz var mı?

Sanatın yaşamla ilişkisi mi? Size daha önce söylemiştim. Ben eğlendirmeye çalışıyorum. Eğlendirici bir yaşamla diğer tür “sanat” yaşamı arasında bir seçim yapın. Cevap aşikar.

“Freak Out” albümünüzeki adlar listesinde James Joyce neden yer alıyor?

Joyce’un yazdıklarının hiçbirini sonuna kadar okuduğumu söyleyemem. Ama okuduğum birkaç sayfa sonunda işte gerçek bir adam dedim. Beni etkilemesi için fazla okumam gerekmedi.

Velvet Underground’un “Venus in Furs”ü herkesin bildiği sado-mazoşist klişelerden ibaretken, ‘Penguin in Bondage’ gerçekten garip bir şey.

Hah. Ha ha. Evet öyle.

Başkalarından daha deneyimli olduğunuz için mi yoksa hakkında şarkı yazmayı kimsenin düşünmediği deneyimler hakkında yazmaya çaba harcadınız için mi farklısınız?

‘Penguin in Bondage’dakine Benzer deneyimler yaşayan insanların sayısını bilmiyorum ama yalnızca müzik yazarlarının daha önce ele almadıkları- diş ipi ya da benzeri- konularda yazıyorum.

Ünlü müzisyenlerin kadınlara cazip gelmesi bu müzisyenlerin tavırlarını etkiliyor mu? Genç insanlara seks hakkında verilen bunca enformasyonun ayrıcalıklı konumdaki erkeklerden gelmesi garip değil mi?

Evet öyle. Her zaman bir didaktik blues sanatçıları geleneği olmuştur. – Kadınınıza nasıl davranmanız gerektiği, size kötü davranırsa ne yapacağınız, nasıl bir kadını elde edebileceğiniz- bunlar yaygın blues konularıdır. 

Hımmm. Bu dinleyicilerin erkek olduğunu varsayıyor.

Blues Için genelde doğru olduğunu sanıyorum. Çok fazla kadın blues meraklısı yok.

Hiç ‘Jeder Mann sein eigener Fussball’ deyimini duydunuz mu?

Hayır.

‘Herkese kendi futbolu’ demek. Bir Dada Dergisinin adıydı. 1. Dünya Savaşı’nda Berlin’deki işçi sınıfı ayaklanmalarında yaygın bir slogan olmuştu.

Biliyor musunuz ‘20’lere dair en güzel şey buydu işçi sınıfı kavramıyla Dada’yı birleştirmek. Tanrım o günlerde neyi kaçırdıklarını bilmiyorlardı.

Dadacılar işçi sınıfı mahallelerinde anti-militarist yürüyüşler düzenlerlerdi ve herkes tarafından alkışlanırlardı.

Dadayı her zaman takdir ettim. Oğlum Ahmet’in de bu konuda okuması için çaba harcıyorum. Stravinsky’nin  dediği gibi “istemek yetmez, olmak gerekir.” Dada olmak isteyen ama hiçbir zaman olamayacak insanlar vardır. Dadacılık Ahmet’in ruhunda var, ne olduğunu daha bilmesine karşın.

Anti-Nazi birliğe katılmayı düşünür müydünüz?

Hayır hiçbir şeye katılmam. Nazileri sevdiğimden değil, gerçekten nefret ederim onlardan. Boka katılmam. Katılmanın bir etkisi olacağına inansam, herhalde bir kez daha düşünürdüm. Ama olmayacağından eminim. Çünkü her şeyden önce bu heriflerin neden var olduklarını hatırlamak lazım. Her şeyden önce bu bir protesto oyu, ikinci olarak kimse kime ya da ne için oy verdiğini bilmiyor. Bu yüzden her yerde her zaman olabilirler.

Sorularla hiçbir zaman uzlaşmıyorsunuz, sorunun çıktığı yeri unutturan bir şeyler söylüyorsunuz.

Bir rock söyleşisi yapmanın sorunlu yanı her şeyden önce sizinle konuşmaya gelen kimsenin; a)  ne yaptığınızdan haberi olmaması b)  genelde müziği bilmemesi c)  size gelmeden önce değerli küçük sorusuna nasıl bir cevap verilmesi gerektiği konusunda kararını vermiş olmasıdır. Uzlaşmak için bir neden yok. Hayatını çekilmez hale getirmek istemem ama eğer istediğiniz olgularsa, bunu size veririm. Başka bir şey istiyorsanız başka yere gidin. “Rock  gazeteciliği yazmayı beceremeyen insanların, okumayı beceremeyen insanlara materyal sağlamak için, konuşmayı beceremeyen insanlarla söyleşi yapmalarıdır.” Hâlâ bunun söylediğim en akıllı laflardan biri olduğunu düşünüyorum.

Mojo’dan çeviren CÜNEYT CEBENOYAN

İki iyi oyuncu, iki vasat film

TARİH:  28 Haziran 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

Pislik ve Sevgilinin Ardından

Bu hafta bir değişiklik yapıp iki filmi aynı başlık altında yazıyorum. Açıkçası iki filmden de geriye başrol oyuncularının iyi performansları dışında bir şey kalmadı. Oyuncularının iyi performansları dışında iki filmin bir ortak noktası yok, hatta birbirlerinin zıttı oldukları bile söylenebilir. James McAvoy ‘Pislik’te filmin adına yaraşan bir şekilde tam bir pisliği canlandırırken; ‘Sevgilinin Ardında’da Ben Whishaw tam bir “meleği” oynuyor. Pisliğe pislik diyoruz ama meleksi insanlar için söylenen temizlik diye bir kavramımız yok.

Pislik 

McAvoy “Pislik’te Bruce Robertson adlı İskoç bir polisi canlandırıyor. Bruce, her şeyden ve herkesten nefret ediyor. Arkadaşlarının başına çoraplar örüyor, karılarını ayartıyor, terfi etmek için hepsinin ayağını kaydırmaya çalışıyor. Bir yandan iştahla uyuşturucu tüketirken, bir yandan da bir cinayet soruşturmasını sürdürmeye çalışıyor. Fakat tedavi amaçlı ilaçlarını almayınca ruhsal dengesi giderek bozuluyor. Bruce’un da insani bir yanı var elbette; onun da bir yarası var. Ta, çocukluğundan kalma. Bruce kendisinden nefret ediyor öncelikle. Ama Bruce’un iğrenç hallerini gördükten sonra, çocukluk travmaları onunla empati kurmamızı sağlamıyor. Zaten Bruce’un da empati ister gibi bir hali yok. Dolayısıyla bir süre sonra “Ben bu pisliği neden seyrediyorum” sorusunun kafanızda oluşma ihtimali var. Filmin suratımıza çarpan üslubunun da bu sorunun oluşmasında katkısı büyük. İyi ama bunu hak edecek ne yaptık? Bruce karakterini James McAvoy bu kadar başarıyla canlandırmasa, filmden çok daha erken kopacağız. Film Trainspotting’in de yazarı Irvine Welsh’in romanından uyarlanmış ve Jon Baird tarafından yönetilmiş. 

Sevgilinin Ardından 

“SEVGİLİNİN Ardından’ın kahramanı Bruce’un tam tersi. Ben Whishaw’un canlandırdığı Richard, Kamboçya asıllı sevgilisinin ölümünün ardından onun İngilizce bilmeyen annesine göz kulak olmak gibi bir misyon üstleniyor. Kadının bilmediği sadece İngilizce değil; Richard’ı oğlunun en yakın arkadaşı sanıyor, oğlunun sevgilisi olduğunu bilmiyor. Üstelik kadın Richard’a karşı gayet soğuk çünkü oğlunun kendisini bir huzur evine yerleştirmiş olmasından onu sorumlu tutuyor. Fakat Richard hassas ve kırılgan olmasının yanı sıra kararlı ve inatçı biri de. Kadının huzur evindeki flörtüyle konuşabilmesi için bir tercüman tutuyor vs. Her şey iyi güzel ve gayet insani. Ben Whishaw ‘Parlak Yıldız’dan sonra bir kez daha romantik aşık rolünde son derece inandırıcı ve yüreğe dokunan bir performans sergiliyor. Ama filmden daha fazlasını beklememek gerekiyor: Karakterlerin daha fazla derinine inmesi ya da kültürel çatışmayı daha fazla deşmesi gibi… Richard kadar iyi olmak Bruce kadar kötü olmaktan daha iyi orası kesin. Kötülüğün yaralarla, travmalarla ilişkisini biliyoruz ama iyiliğin neyle ilişkili olduğunu pek bilmiyoruz. Hatta belki merak bile etmiyoruz. Ben Bruce’un kötülüğünden çok Richard’ın iyiliğinin nedenlerini anlamak isterdim. 

Yönetmen Hong Khaou, filmi kendi tiyatro oyunundan uyarlamış. Oyundaki heteroseksüel aşkı, eşcinsele çevirmiş. Khaou bu ilk uzun metraj filminde umut vadediyor. Ölen sevgilisinin ardından onun ailesini ziyaret eden (gizli) eşcinsel sevgili figürü hâlâ etkileyici ama bu hızla tüketilirse yakında etkisizleşecek. Ayrıca Whishaw gibi etkileyici oyuncular bulmak her zaman mümkün olmayabilir. 

Tehlike Arzusu : TOM ÇİFTLİKTE

TARİH:  21 Haziran 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

Xavier Dolan sinemanın yeni harika çocuğu. 25 yaşında 5 filmlik bir kariyer ve sayısız ödüle sahip. Son filmi “Mommy” Cannes’da bu yıl Jüri Ödülü’nü kazandı, Godard’ın “Elvada Dil” filmiyle birlikte. “Tom Çiftlikte”nin de Venedik’te kazandığı FIPRESCI en iyi film ödülü var. Ben Dolan’dan henüz pek fazla keyif alamadım ama seyretmediğim filmleri var. “Tom Çiftlikte” kanımca pek iyi bir film değil. Belirli bir gerilim yaratmada başarılı olabilir biraz da moda olan aşırı belirsiz finaliyle havada kalan, derdini anlatamayan bir film. İlginç olan yakın zamanda seyrettiğim “Göldeki Yabancı” filmiyle bir paralellik içermesi filmin. İki filmde de sadist, şiddete eğilimli karakterlere cezp olan eşcinsel erkekler var. Bir tür eşcinsel mazoşizmi ya da ölüm arzusu söz konusu herhalde. “Philomena”, gelecek hafta vizyona girecek olan “Sevgilinin Ardından” ve hatta belki “Brokeback Dağı”nda da yine eşcinselleri konu alan filmlerde sık gördüğümüz bir tema var ki “Tom Çiftlikte”de de ona rastlıyoruz. O da sevgilinin ölümünün ardından geride kalanların ona dair gerçeğe ulaşması ya da saklamaya çalışması. Son yıllarda ölüm, şiddet ve eşcinsellik temalı filmler arttı nedense. Filmin kahramanı Tom’u kendisi oynamış Dolan. Tom sevgilisinin cenazesine gelir ve burada onun abisiyle tuhaf bir ilişki yaşamaya başlar. İşte böyle bir şey… 

BÜYÜK RİSK

TARİH:  7 Haziran 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yüksek Risk’in orijinal adı olan “Starred Up” terimi şiddet eğilimi nedeniyle erken yaşta daha büyüklerin yanına gönderilen genç suçlular için kullanılıyormuş. Filmimizin esas kahramanı Eric (Jack O’Connell) kendinden büyüklerin arasına gönderilen genç bir mahkûm. Eric, tam bir vahşi. Ormana bırakılsa hayatta kalmayı becerir. Zaten hapishanede de ormandaki vahşi bir hayvan gibi kendisini koruyor. Dişiyle, tırnağıyla, nesi varsa onunla. Her an saldırılmaya hazır, her an tetikte. Tabii bu hali, bazen yanlışlıkla iyi niyetli insanlara saldırmasına da neden oluyor. Filmin en etkileyici bölümü Eric’i tanıdığımız ve yabaniliğine tanık olduğumuz başlangıç bölümü. Daha sonra film anlattığı şeylerin içinidoldurmakta zorluk çekiyor. Eric, içerde başka bir mahkûm olan babasıyla karşılaşıyor. Baba-oğul arasında gergin bir ilişki var. Baba, otoritesini sağlamaya çalışırken, Eric’i küçük düşürüyor. Bu arada içerde bir ruh doktoru var. Sistemin yok etmeye çalıştığı mahkûmlarda insani olanı ortaya çıkarmaya, onlara öfkelerini kontrol etmeyi öğretmeye çalışan bir ruh doktoru. Doktorun kendisi de sorunlu bir geçmişe sahip olduğu için mahkûmlarla kolay empati kurabiliyor. İşte bu ahval ve şerait içinde baba, oğul ve kutsal ruh doktoru hayatta kalmaya ve birbirleriyle geçinmeye çalışıyorlar. Filmin senaristi Jonathan Asser yıllarca hapishanelerde psikiyatrlık yapmış ve içeriyi biliyor, bu da filme inandırıcılık kazandırıyor. Eric’in babası rolünde Ben Mendelsson da çok iyi. Haftanın seyredilebilir filmlerinden.

İşçi, asker, polis el ele: Kardeşim İçin

TARİH:  7 Haziran 2014

GAZETE/DERGİ: Birgün

‘Kardeşim için’ sahtekar bir film. Her şey sahte, her şey yalan filmde. Zanaatkâr işi, sanatçı işi değil… 

Aman da pek havalı, pek güzel görünen bir film ‘Kardeşim için’. Hani 1978’de Oscarları silip süpüren Avcı (Deer Hunter) vardı ya, onun yenilenmiş, günümüze uyarlanmış versiyonu olma iddiasında “Kİ.”. Bu iddiasını da hiç saklamıyor, apaçık göndermeler yapıyor Avcı’ya. Avcı ne anlatıyordu? Halis muhlis Amerikalı’nın, Vietnam’da ne acılar çektiğini, sapık Vietnamlılardan ne işkenceler gördüğünü filan. Kahramanları bir çelik fabrikasının etrafında kurulmuş küçük şehirli emekçilerdi. Çalıştıkları fabrikada savaş sanayisinin temel malzemesi olan çeliği üreten bu işçiler, müthiş çalışma etikleri, alçak gönüllükleri ve tabii ki kahramanlıklarıyla kalbimizi fethetmişlerdi. 

GÜZEL AMERIKALI! 
Tıpkısının aynısı olmasa da Avcı’nın çok çok benzeri bir dünya kuruyor “Kardeşim için”. Filmin kahramanı Russel Baze (Christian Bale) işçi bir babanın, işçi oğlu. Russel, Avcı’daki Robert de Niro’nun soyundan. Yani mükemmel bir oğul, mükemmel bir kardeş, çok iyi bir sevgili (ama yine de, ah, yine de…), çok iyi bir emekçi, merhametli bir avcı (geyikle göz göze gelirse öldürmemek gibi bir ilkesi var galiba ya da belki etrafta kamera varsa kurşunu sıkmıyor hayvana). Güzel Amerikalı Russel. Sade, mert, çalışkan, dürüst, erkek! Politikaya kafası basmıyor olabilir; sömürü, kapitalizm falan gibi mevhumlar da ona yabancı olabilir. Bu onun güzelliğine halel getirmez. Çalışmanın, emeğin yüceliğine olan sağlam inancı onu ayakta tutar. Ama dünya kötü be abi! Orada Irak diye bir yer var, çocukların kafalarının kesildiği, kesik ayaklardan oluşan yığınların görüldüğü yerler var. Kahrolası kader Russel’in kardeşini Irak’ta savaştırır. Savaş travmatize eder. Kötüdür. Buna kimse itiraz edemez. Savaş gazileri acı çeker. Ama daha derin bir sorgulama işimize gelmez. Irak’ta ne işimiz vardı sorusu sorulmaz. 

KÖTÜLERE KARŞI 

Orada (Irak’ta) kötüler olduğu gibi burada (ABD) da kötüler vardır. Dağ Amerikalıları, karda yürürken ne ses çıkarır filmde söylenmiyor ama onlar kötüdür. Aile filan bilmezler, aile içinde çiftleşirler (“inbred” denir onlara). Devlet giremez bu dağ kasabalarına. Amerikan devletinin tunç eli yok ki, balyoz gibi insin. İşte bu veledi zinalar, Russel’ın kardeşine bulaşırlar. Russel da haliyle silahını kuşanır, Amerika’nın o güzel geleneği gereğince kendi hukukunu kendi uygular. Polis, asker, işçi aralarındaki sürtüşmelere karşın bir bütündür, kötülere karşı. Geberesice kötüler geberince üzülünür mü, üzülünmez. Yaşasın faşizm, yaşasın yargısız infaz. Mahpusluk olmayaydı. (Şimdi elbette bazıları çıkıp, “C. C. ‘yaşasın faşizm’ dedi, biz onun faşist olduğunu biliyorduk zaten” diyecektir. İroniyi öğrenmek zaman alıyor, katlanacağız). 

“Kardeşim İçin’ sahtekâr bir film. Her şey sahte, her şey yalan filmde. Zanaatkâr işi, sanatçı işi değil. 

İşkencecinin Amerikan kahramanı olarak portresi

TARİH:  24 Eylül 2004

GAZETE/DERGİ: Birgün

İNFAZCI 

THE PUNISHER; Yönetmen: Jonathan Hensleigh; Oyuncular: Thomas Jane, John Travolta, A. Russell Andrews, James Carpinello; Türü: Suç-Aksiyon; Ülke: ABD-Almanya

İnfazcı kötü bir film. Faşist bir film. Ama öğretici de. “Fahrenheit 9/11″de heavy metal eşliğinde Iraklı sivilleri katleden ya da Ebu Greyb’de işkence yapan Amerikan askerlerinin örnek aldıkları kahramanları bu filmde bulabilirsiniz. Orijinal adıyla “The Punisher” (tam tercümesi “Cezalandırıcı”) 1974’te yayımlanmaya başlayan bir Marvel çizgi romanı kahramanıymış (Hıristiyan zebani “Hellboy” gibi). 1974 yılı, sinemada faşizan kahramanların bol bol rastlandığı bir yıl. Bunların en ünlüleri Charles Bronson’ın başrolünde oynadığı “Death Wish” serisi ve Clint

Eastwood’un canlandırdığı “Dirty” yani Kirli Harry. Bu kahramanlar yasaları hiçe sayarak kendi intikamlarını kendileri alırlar. Yasalar çünkü suçluları korur onlara göre. Tıpkı bugün küçük Bush’un Birleşmiş Milletler’i ve uluslararası hukuku hiçe sayarak Irak’ı işgal etmesi ve babasının intikamını alması gibi “İnfazcı”nın kahramanı Frank Castle (Tom Jane) da ailesinin intikamını alıyor filmde. 

Castle bir FBI ajanıdır ve mafya üyesi Howard Saint’in oğlunun ölümüne neden olan bir operasyonda görev alır. Saint, Castle’ın ailesini toptan yok ederek cevap verir. Castle bu saatten sonra artık normal biri değildir. O “infazcı”dır ve suçluları kendi sadist yöntemleriyle cezalandıracaktır. Buna can çekişen insanları Aşil’in Hektor’a yaptığı gibi arabaya bağlayıp sürüklemek de dahildir. Castle, Saint’e “iki oğlunu da öldürdüm” derken, Saddam’ın oğullarının öldürülüşünü düşünmemek mümkün mü? Belki alakası yok ama gündem her şeyi Irak referanslı okumamıza yol açıyor. Mazohist bir gününüzdeyseniz, iki küsur saatliğine kendinizi “İnfazcı”nın kollarına bırakabilirsiniz. Cezasız kalmayacaksınız. 

Belirsizliğin çekiciliği

TARİH:  24 Eylül 2004

GAZETE/DERGİ: Birgün

YENİDEN SEV BENİ; RECONSTRUCTION; Yönetmen: Christoffer Boe; Oyuncular: Nikolaj Lie Kaas, Maria Bonnevie, Krister Henriksson, Nicolas Bro; Türü: Dram-Romantik; Ülke: Danimarka 

İngilizce argoda özenti sanatsal bir dil tutturan eserler için kullanılan bir kelime var: “artsy fartsy”. “Art” sanat demek, “fart” ise yellenme. “Yeniden Sev Beni” işte bu sanatımsal-yelletimsel eğilimin çok başarılı bir örneği. Başarıdan söz ederken olgusal bir şeyden söz ediyorum. Film Cannes’da “En İyi İlk Film” ödülünü kazanmış. Başarısı sadece eleştirmenler nezdinde de değil, İstanbul Film Festivali’nde de “Radikal Halk Jürisi” ödülünü kazanmış. Eğer bir film belirsizliklerle flört ediyorsa beğenilme şansı daha artıyor galiba. Açıklanamayanda bir yücelik, tanrısallık var. “Yeniden Sev Beni” de bu gizemin çekiciliğinden sonuna kadar yararlanıyor. Bana kalırsa film şöyle bir şey söylüyor: Eğer bir yazarın karısıyla yatarsanız, o da kurgu dünyasında hayatınızı kaydırır. İşte böyle bir şey. Ama Maria Bonnevie çok güzel, söylemedi demeyin. 

© 2020 -CuneytCebenoyan.com