Lie Down in the Light, Bonnie Prince Billy

Tarih: Temmuz 2008

Gazete/Dergi: Roll

BONNIE ‘PRINCE’ BILLY 

Lie Down in the Light

(Drag City)

Will Oldham yani Bonnie ‘Prince’ Billy (BPB), daha öncesi de var gerçi ama, profesyonel olarak yaklaşık 15 senedir müzik yapıyor. Herhangi bir albüm, bir EP, bir single çıkarmadığı sene yok. Çoğunlukla birden fazla ürün veriyor bir yıl içinde. Buna aktör olarak yaptıklarını eklemiyoruz. Ve bu eserlerin içinde kötü denilebilecek bir şey yok. Daha iyileri var, daha az iyileri var ama hepsi bir standardın üzerinde. Bu yüksek kaliteye ve niceliğe ulaşabilen ikinci bir isim gelmiyor aklıma. Sırf 2008’de yaptıklarına bir bakalım isterseniz: ”Wilding in the West” (live albüm), Baby Dee’nin ”Safe Inside the Day”i (prodüktör ve vokalist), ”Louisville Is For Lovers 8”  (bir şarkıyla katıldı) Sun Kil Moon’un ”April”ı, Dosh’un ”Wolves And Wishes”ı. The California Guitar Trio’nun ”Echoes” albümleri ve Numero 6’in ”Quando Arriva La Gente Si Sente Meglio” EP’sinde vokalist. Ve tabii ki bu yazının konusu olan ”Lie Down in the Light” var bir de. Şu sıralar turnede, ama biter bitmez bir süredir üzerinde uğraştığı yeni şarkılar için stüdyoya girecek. 

Oldham müzik dünyasına adımını attığında neredeyse amatör gibiydi. Lo-fi diye tanımlanabilecek bir sound’u vardı, sesine de, müziğine de bir kırık döküklük hakimdi. Ama karanlık şarkılarına bu tarz çok da iyi uyuyordu. Biz hayranları, bunu bilinçli bir seçim sanıyorduk o zamanlar. Ama zaman içinde öyle olmadığını anladık. Oldham işi yaparken öğreniyordu. Palace adını bir kenara bırakıp Bonnie ‘Prince’ Billy adını kullanmaya başlaması, niteliksel bir sıçramaya da işaret ediyordu. Artık sesi eskisi gibi çatlamıyor, müziği daha az gevşek tınlıyordu. Bu yıl Baby Dee’nin ”Safe Inside the Day”inde adını ilk kez prodüktör olarak da gördük. Palace döneminde ”prodüktör ne işe yarıyor, bilmiyorum” diyen adamdan bugüne çok şey değişmişti. ”Lie Down In The Light”ın (LDITL) ilk başta dikkatimizi çeken yanı da prodüksiyonun yüksek kalitesi oldu. ”Master and Everyone”da da birlikte çalıştığı Mark Nevers üstlenmişti prodüksiyonu, ama bu albüm o albümün basitliğinden uzaktı uzaktaydı. Bir önceki albümü ”Letting Go”da da Björk’ün prodüktörüyle çalışmıştı ve o albümde de gayet iyi işlenmiş şarkılar bulunuyordu, fakat orada prodüktörün katkısında sanki dışsal bir şey vardı. Yani mesela o albümün ilk single’ı olan ”Cursed Sleep” yaylılarıyla falan gelmiş geçmiş en az BPB kokan şarkı gibi duruyordu. Oldham başkasının şarkısına vokal yapmış gibiydi.

Ama tabii bunları söylerken ”LDITL”nin de eski BPB’den farklı olduğunu söyleyerek kendimle çelişeceğim. Prodüksiyonun yüksekliği, bateri olmaması, en çok yaşama sevinci kokan ve en aydınlık BPB albümü olmasının yanısıra en ”country” albümü de bu BPB’nin. ”The Letting Go” en Avrupai albümüydü. ”LDITL” en Amerikai albümü Prens’in.  ”The Letting Go” aralık ayı İzlanda’sının soğuğunda kaydedilmişti, ”LDITL” eylül ayı ve Nashville’inin (Nevers’ın ve country müziğin memleketi) sıcağında; ısı farkı bariz. BPB’de de biraz Ry Cooder yaklaşımı var; Buena Vista Social Club’ın yaptığı gibi, geleneksel, yaşlı müzisyenlerle çalışmayı, onlardan öğrenmeyi seviyor. Bunu daha önce ”BPB Sings Greatest Palace Music” albümünde de yapmıştı. Bu kez yeni şarkılarda aynı işi yapmış ve ortaya çok daha bütünlüklü bir müzik çıkmış. Çekirdek kadroda ise Marc Ribot’nun Ceramic Dog’uyla İstanbul’da çalan Shahzad Ismaily ve BPB’yle birlikte CRR’de izlediğimiz Emmett Kelly gibi isimler var. ”Master and Everyone”dan beri BPB kadın vokalistlerle düet yapmayı seviyor. Bu kez en başarılı seçimini yapmış: Ashley Webber’in  sesi ve BPB’yle uyumu muhteşem. Bu Kanadalı kadın vokalistin sesi, Amerikan kadınları hakkında imgelemimde sevdiğim her şeye denk geliyor.

Albümün temaları aile, sevgi, kayıp, seks ve tanrı inancı (galiba)… Galiba dememin nedeni, BPB’nin söylediklerini birebir yorumlamaya kalkmanın risklerinin farkında olmam. Albümünün kapağında kanatlı bir melekle güreşen bir adam resmi var (annesi yapmış, ”I See A Darkness”ın kapağı da onundu). Bu, Eski Ahit’teki Yakup’la Tanrı’nın güreşine temsil ediyor (Yakup, Tanrı’yı yener). Albümün kapanışındaki parçalar ”Willow Trees Bend” ve özellikle de bir cover olan ”I’ll be Glad”e bakarsanız Hıristiyan bir şarkıcıyla karşı karşıya olduğunuza inanırsınız. Ama durumun öyle olmadığını röportajlardan biliyoruz. BPB dinlere inanmıyor, onları kusurlu insanların, açıklanamaz olanı açıklamaya çalışan kusurlu ürünleri olarak görüyor. Üç gün sonra geri gelmek üzere insanların günahları için ölen İsa’ya inanmıyor. Ama insanlığın inanma arzusunu hissediyor ve şarkısını söylüyor. ”Master and Everyone”da yer alan ”Three Questions”da da ”Elhamdülillah” dediğini hatırlayalım.

Albümün en güzel ve BPB’esk şarkısı ”So Everyone” ise garip ama yine de inanılmaz romantik bir şarkı. Anladığım kadarıyla, yaşlıca bir kadınla bir oğlan çocuğu arasındaki oral seksten söz ediyor. Üstelik bu ilişkinin teşhirci bir yanı da var. Ve bütün bunlarda ironi falan yok; bu bir aşk şarkısı. Ve yüceltici bir yanı var. Böyle bir şarkıyı dünyada bir tek kişi yazabilirdi.

Albümde kötü bir şarkı yine yok. Ama bu kimilerinin kıyasladığı, ”LDITL”ın kötü kalpli ikizi olarak gördüğü ”I See A Darkness” kadar muhteşem bir albüm de değil. BPB bu albümün aydınlık tonunu zorlu bir süreç olan albüm kaydetme işini ne kendisi ne de başkaları için işkenceye dönüştürme isteğine de bağlıyor biraz. Klarnetler, bar piyanoları, alışık olmadığımız hafif bir duygu katmış bu albüme. Tabii karanlık şarkılar da var, ayrılıktan, kayıptan söz eden. Nihayetinde BPB külliyatında gururla yerini alacak bir albüm ”LDITL”. Zaten, denildiği gibi, kötü albümü yoktur, yeterince dinlenmemiş BPB albümü vardır. 

Baby Dee

Tarih: Mart 2008

Gazete/Dergi: Roll

BABY DEE  

Robin’s Tiny Throat (Durtro / Jnana)

 Safe Inside the Day (Drag City)

Popüler müzikte Baby Dee gibi müzik yapan, Baby Dee’nin yaşında (54) adı yeni yeni birazcık duyulmaya başlayan, koca memeli başka bir transeksüel daha bulamazsınız. Aslında cinsel kimliğinden söz etmek biraz yersiz mı diye düşünüyor insan, ama şarkılarından birinde ”oğlan çocuğun içinde bir kız varmış” dediğine göre, çok da yanlış değil. Baby Dee çok özel biri. Yüce, evet yüce şarkılar yazıyor. Böyle güzel melodileri başka bir yerde bulamazsınız! Böyle bir müzik yapan ikinci birisi daha yok! Vallahi!

Cinsel kimlik deyice aklınıza Antony geldiyse, çok yaklaştınız. Baby Dee, Antony and the Johnsons’ın aynı adlı ilk albümünde arp çalmış. Oldukça kabare tadı içeren o ilk albüm, Baby Dee’nin  son albümü ”Safe Inside the Day”le de (SID) benzeşen yanlara sahip. O sırada hem Antony hem de Baby Dee, David Tibet’in (Current 93) sahibi olduğu Durtro plak şirketine bağlıydı. Bonnie ‘Prince’ Billy ve Matt Sweeney’nin prodüktörlüğünü üstlendiği ”SID” ise ”Superwolf” adlı bir albüm de yapmış olan ikilinin şirketi Drag City’den çıktı. Durtro, indie label’ların en küçüğü idiyise, Drag City’de irisi.

 Baby Dee ”SID”den önce prodüktör ve başka müzisyen yüzü görmemişti şarkılarını kaydederken. Durtro’dan çıkan bütün albümleri, single’ları ve EP’lerinde tek başına kendisi vardı. Piyano ve arp çalıyor, şarkı söylüyordu. Bir de evinde beslediği ötücü kuşlarını (ardıç) kayda sokuyordu bazen. ”Robin’s Tiny Throat” (RTT), işte bu dönemi yansıtan nefis bir derleme. Bir ”best of” ya da ”greatest” değil, iki albüm ve bir single’ın double bir albüm olarak yeniden yayınlanması. ”Little Windowve ”Love’s A Small Song” adlı albümler zaten tükenmişti, buna bir de ”Made For Love” single’ını eklemişler, ”RTT” olmuş. Insound gibi bir internet dükkanında 10,5$ gibi komik bir fiyata satılıyor. Reklam gibi olmasın ama, şahane bir albüm. Bakmayın, bu satırların yazarı ilk dinlemelerinde uyuya kalmıştı. Ne sesini sevmiştim Baby Dee’nin, ne de şarkıların temposunu. Ama direnip dinlemeyi sürdürünce, ”RTT”nin güzelliği yavaş yavaş ele geçiriyor insanı. Sadece piyano, arp ve akordeon eşliğinde söylenmiş şarkılar bunlar. Bazen Eleni Karaindrou’yu, bazen Eric Satie’yi andırıyorlar. Ama modern pop/rock dünyasında dinlediğiniz hiçbir şeye benzemiyorlar. Acı şeylerden söz etseler de, zarafetlerinden taviz vermiyorlar; güzel olmak onlar için varoluş nedeni belli ki. 

Oysa ”SID” başka bir âlem. ”SID”deki şarkıları kaydetmeye Bonnie ‘Prince’ Billy ikna etmiş Baby Dee’yi. Dee başta istememiş, çünkü güzellik âleminden çirkinlikler dünyasına geçiyor bu albümde. Yani daha önce de kendisini hissettiren zehir bu kez umutla sarmalanmadan, çiğ haliyle önümüze sürülüyor. Bir albinoya nasıl eziyet edilebileceğini anlatıyor mesela bir şarkı. Bir başkası ölüm anındaki bir çocuğun karabasanlarını dillendiriyor. Müzik daha fazla kabare, daha fazla vodvil. En fazla biraz Tom Waits’i çağrıştırıyor, biraz da Kurt Weill’ı elbette. Bilenler, Tiny Tim’den de söz ediyorlar. Ama Baby Dee’nin en çok etkilendiğini söylediği müzisyenin adı Palestrina. Hani var ya şu Rönesans bestecisi, o işte Hadi bakalım Palestrina hayranları, bilgisayarlarınızın başına (Baby Dee satan dükkan olmadığına göre)! Ne diyordum, Baby Dee çok çok güzel besteler yapabilen bir aykırı kadın. Hayatına ayı kostümüyle Central Park’ta müzik yaparak başlayan, panayırlarda, platformlu üç tekerlekli bisikletiyle sokaklarda dolaşarak çalıp söyleyen bu özel sanatçıyı hayatınıza katın. İlk olarak ”RTT”yi öneririm. Ardından da ”SID”i. Bir de diyorlar ki, Baby Dee’nin live show’ları şahane oluyormuş. İnanırım; yıllarını sokakta çalarak geçirmiş birinin dinleyiciyle ilişkisi farklıdır. Umarım mesajım alınmıştır.

White Chalk, PJ Harvey

Tarih: Aralık 2007

Gazete/Dergi: Roll

PJ HARVEY

White Chalk

(Universal)

PJ Harvey hakkında bugüne kadar bildiklerimizin hiçbiri bizi bu albüme hazırlamamıştı. Harvey ne daha önce piyano çalmıştı ne de sesini bu tiz tonda kullanmıştı. Ama Blur’un Damon Albarn’ı gibi çizgisini radikal bir biçimde değiştirip yine mükemmel albümler yapabilen olağanüstü sanatçılardan biri PJ Harvey. Şunu söylemek de çok yanlış olmaz bir yandan: Harvey zaten her albümünde bir öncekinden farklı bir şeyler yapmıştı, dolayısıyla bu değişim o kadar da sürpriz değil. Evet ama bu kez değişim gerçekten çok daha radikal. Bir defa Harvey’nin önceki albümleri her zaman moderndi, şimdi ve burada yaşayan bir kadına aitti. Oysa “White Chalk” Viktoryen dönemin gotik romantisizmine sahip. Sanki “Uğultulu Tepeler”in kahramanlarının dünyasında geziniyoruz albümü dinlerken. Sözler itibariyle fazla bir bütünlük arzetmiyor albüm, ama bazı şarkılarda aynı temaları bulmak mümkün. Asıl müzikal açıdan bu albümü bir süit olarak tanımlamak doğru olur. Bir tür konsept albüm bu. Bazen melodi değişse de ton o kadar aynı kalıyor ki, ayni şarkı devam ediyor gibi hissedebiliyorsunuz. Albümün açıklaması zor yanları da var. Mesela çok Avrupalı, çok İngiliz bir albüm olmasına karşın, banço ve mızıka (ağız armonikasi) gibi fazlasıyla Amerikan folkunu çağrıştıran enstrümanlar da sırıtmadan yer alabilmişler. Sözlerin temasında “kürtaj” ön plana çıkıyor. Garip, bu yılın en iyi filmlerinden biri olan ”4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün”ün de teması kürtaj. Kürtaj yılı yaşıyoruz. PJ’in başından bir kürtaj olayı geçti mi bilinmez. Kimi eleştirmenler, “şarkı sözlerini otobiyografik sanırsanız çok yanılırsınız” mealinde sözler söylemişler. Nasıl bu kadar kendilerinden emin olduklarını bilemiyorum. Her neyse, üst üste üç parçada kürtaja ve doğmamış bir çocuğa göndermeler var. Bu şarkıların en öne çıkanı “When Under Ether”. Şarkı belden aşağısı çıplak yatan bir kadının duygularından, düşüncelerinden söz ediyor “İçimde, doğmamış ve kutsanmamış bir şey, etere (havaya) karışıyor / göçüyor bu dünyadan öbürüne”. Bir sonraki parça olan “White Chalk”da da “karnımda doğmamış çocuğumuzla” Dorset’in (PJ’in memleketi) falezlerinde dolaşan bir kadına rastlıyoruz. Akabinde “Broken Harp”ta da PJ “karnımı deşiyor metal bir şey” diyor. Sondan bir önceki şarkı olan “Before Departure” tam bir intihar notu havasındayken, finaldeki “The Mountain” bir kartalın gözünden savaşan bir askeri gözleyerek başlayıp, askerin vurulup yere düşmesinin ardından onun kendisini aldatan sevgilisine dair düşüncelerine geçiyor. Eh, daha karanlık temalardan söz etmek güç anlayacağınız. Hatta bir eleştirmen Bonnie Princess Billy demiş PJ Harvey için. Bir diğeri de albüm için Emily Dickinsonvari demiş ki, bu da BPB’nin son albümünde etkisi görülen bir şair. Büyük dehalar benzer düşünür ve aynı bateristle vani Jim White’la çalışır. Evet ya, White çalıyor “White Chalk”da. Bunun ne demekolduğunu Dirty Three, Smog, Bill Callahan ve BPB dinleyenleri bilir. Kendisini hiç ön plana çıkarmadan, bir caz bateristi gibi çalıp da rock dünyasının içinde yer alabilen ender bateristlerden biri White. Lafı fazla uzatmadan son olarak şunu söyleyeyim. Şarkılar tek tek kusursuz “White Chalk”da, ama kısa bir albüm olmasına rağmen bazen aynı tonda söylenen şarkılar insanı yorabiliyor. Yine de… “White Chalk” bir başyapıt. 

The Letting Go, Bonnie ‘Prince Billy

Tarih: Kasım 2006

Gazete/Dergi: Roll

BONNIE ‘PRINCE BILLY

The Letting Go

(Drag City)

Bonnie ‘Prince’ Billy’nin gerçek anlamıyla son albümü 2003 tarihli “Master and Everyone”dı (Matt Sweeney ve Tortoiseile yaptığı işbirliklerini ya da “live” ve nev-i şahsına münhasır Nashville usûlü “greatest” albümlerini saymazsak). “M&E”nin piyasaya çıkmadan, yani “M&E” olmadan önceki adı ise “It’s Expected I’m Gone”di. Yani “Gitmiş Olmam Beklenir”di albümün beklenen adı. B’P’B’nin yeni albümünün adında da gitmek fiili yerini almış durumda. Bu kez ama, Türkçeleştirirken “gitmek” fiilini kullanmak zor. Daha çok “koyuveriş”, “bırakış” gibi bir şey “The Letting Go”. Bir şarkıda “seni bırakmışken, beni bırakmadığın için teşekkür ederim” derken, bir başka şarkıda “yaşama tutunmaktan vazgeçiş” gibi bir bağlamda yer alıyor “the letting go”, tıpkı Emily Dickinson’ın bir şiirinde donmayı tarif edişi gibi (bu da albümün içindeki şarkı sözlerini de içeren sayfada yer alıyor). Gitmek ya da gitmemek, kalmak ya da terk etmek… İki albümün de ortak teması ya da temalarından biri bu gibi. Ama her şey aynı kalmış değil B’P’B için. “M&E”de gitmeye çok daha kararlıydı; “aşkta süreklilik palavra’ydı 2003’te. Bu kez sevdiğini “geri çağırarak” bitiriyor albümü B’P’B (albüm “resmen” bittikten sonra bir parça daha sürüyor gerçi). Tabii ki bu durum her şeyin güllük gülistanlık olduğu anlamına gelmiyor, zaten kim ondan böyle bir şey bekleyebilir ki? Will Oldham, B’P’B adını ilk kez “I See A Darkness” adlı başyapıtında kullanmıştı. Orada seks ile ölüm “Death To Everyone”da nasıl yan yana geldiyse, düzüşmenin keyfiyle ölecek olmamız arasında nasıl bağ kurulduysa, bu albümün açılışındaki “Love Comes To Me”de de ölülerin artmasıyla (?) aşık olma arasında doğrudan bir bağ kuruluyor. Her şey kırılgan bir dengede, ince bir buz tabakasının üzerinde sürüyor. Buz deyince “The Letting Go”nun İzlanda’da (buz ülkesinde yani) Björk’ün has adamı Valgeir Sigurdssontarafından kaydedildiğini belirtmek lâzım. Bu da özellikle iki şarkıdaki, yani “Cursed Sleep” ve “The Seedling” deki muhteşem yaylı aranjmanlarının sebeb-i hikmetini bize açıklıyor. Albümün şöyle bir hava taşıdığını da düşünüyorum doğrusu: Dışarıda kar, kış, soğuk varken ahşap bir kulübede şömine başında oturma duygusu. Sıcaklık ve soğukluğun kapı komşusu olma hali. Peki ya Faun Fables grubunun Dawn McCarthy’sinin vokallerine ne demeli? Dawn’un sesinde bir buzlar kraliçesi, bir masal havası var. Albüm İzlanda’da kaydedilmemiş olsa da olacaktı bu hava, ama her şey birbiriyle alâkalı gibi duruyor. Hatta prensin vokalleriyle kraliçenin vokallerinin farklı mekânlarda söyleniyor gibi durması da bu soğukluğu destekliyor. Kadın vokalist eşliğine de ilk kez “M&E”de rastlamıştık. BʻP’B her zaman olduğu gibi doğrudan gerçek olaylara gönderme yapmaktan kaçınıyor. Ama açılış parçasında “uçuşan ölüler” Dünya Ticaret Merkezi’nden atlayanları, geleneksel bir blues olan “Cold & Wet” ise müziğiyle New Orleans’ı, sular altında kalmış sokaklardan bahseden sözleriyle de Katrina’yı hatırlatıyor. Ama sözler çoğu zaman sanki serbest çağrışımla, bilinç akışı tekniğiyle yazılmış gibi. Özellikle “Wai” (Hawaicede “su” demekmiş) adlı parçada bu böyle ve “Letting Go”nun ilk düşünülen adı da “Wai”mış. “The Letting Go” elden kolay bırakılmaması gereken bir albüm. İlk başta ısınmak zor, ama her parçada en azından bir güzellik ânı yakalamak mümkün. Ve her dinleyiş te bu anların sayısı çoğalıyor ve albümün tümüne doğru yayılıyor. Bir başyapıt mı? Olabilir. Gibi. Galiba. Yilin en iyi albümü mü? Bittabi! Başka hangi albümde “leoparlar gibi yiyip her gece bacakları açık yatan” kadınlara rastlayacağız ki? 

One Man’s Treasure, Mick Harvey

Tarih: Ocak 2006

 Gazete/Dergi: Roll 

MICK HARVEY 

One Man’s Treasure 

(EMI)

Mick Harvey adı, Nick Cave ve şürekâsını yakından bilenler için çok tanıdık, ama solo bir sanatçı olarak pek de bilinen bir ad değil. Harvey 1977’den beri, yani The Boys Next Door’la başlayıp, Birthday Party’le devam edip Bad Seeds’e kadar geçen süreçte hep Nick Cave’le beraber olan tek isim. Cave kurduğu grupların beyniyse, Harvey de bel kemiğini teşkil etmiş. Harvey her enstrümanı çalabilen, düzenleme yapabilen, on parmağında on marifet olan müzisyenlerden. Cave’den ayrı da çalışmaları var Harvey’nin. Film müzikleri dışında en tanınan çalışmaları Serge Gainsbourg’un şarkılarını yorumladığı iki solo cover albümü “Intoxicated Man” ve “Pink Elephant”. Fakat Harvey yeni albümü “One Man’s Treasure”, kendisini duygusal açıdan da ifade ettiği ilk ve hatta tek solo albümü sayıyor, Gainsbourg yorumlarını ise entelektüel çalışmalar olarak tanımlıyor. “One Man’s Treasure” da Harvey’nin önceki albümleri gibi ağırlıklı olarak bir cover albümü (Tim Buckley, Nick Cave, Lee Hazlewood…) ama Harvey besteleri de içeriyor. “One Man’s Treasure”ın ruhu şöyle bir şey bana göre: Kamp ateşi başında orta yaşlı bir kovboy (Harvey 47 yaşında) şarkılarını söylüyor. Şarkılar gecenin sessizliğine uygun bir ağırbaşlılık içerisinde alkoliklikten, aşktan ve evsiz barksız göçebe yaşamlardan söz ediyor. Klasik konulardan klasik biçim de söz eden klasik şarkılar yani. Şarkıcının sesi güzel ama insanın kalbini avucunun içine alan özel seslerden değil. Söyleyişi de düzgün ve şarkılara hakkını veriyor ama yine yürek yakıcı, iç acıtıcı değil. Yüz kere dinleseniz bu albümü sıkılmazsınız ama “ah dinlesem” diye özlemle yanıp tutuşmazsınız da. Harvey albümünü “Avustralya kentli alternative country” müziği olarak tanımlamış. Kentli country (kırsal) müziği tanımı kavramsal bir çelişki içerse de albümdeki müziğin yapısına uygun. Avustralya göçmen alan bir ülke olduğu için arada (“Come On Spring”) Arap havalarından esintiler duymak da şaşırtıcı olmamalı. Ama “Bethelridge” didgeridoo tarzı bir enstrüman sesiyle ve uzakları çağrıştıran havasıyla tam bir Avustralya şarkısı. Kıssadan hisse: “One Man’s Treasure” iyi, sağlam bir albüm ama yılın en iyi 10 albümü listelerinde yer alacak türden bir çalışma değil. 

ANTONY AND THE JOHNSONS

Tarih: Ağustos-Eylül-Ekim 2005

 Gazete/Dergi: Roll 

ANTONY AND THE JOHNSONS

Antony and The Johnsons I Am A Bird Now

(Sony BMG)

İdeal bir dünyada yaşıyor olsaydık, bugün müzikle ilgili herkes Antony and the Johnsons’ı en azından tanıyor olurdu. Çünkü Antony şu anda en muhteşem sese sahip şarkıcılardan biri ve en dokunaklı şarkılardan bazılarının yazarı. Antony yanlış bir bedene hapis olmuş bir oğlan çocuğu olarak Ingiltere’de doğmuş. Kız olma isteği belli ki ailesinden çok tepki görmüş: “Antony and the Johnsons” adlı ilk albümünün kapağında ve üzerin deki yazılar bunu anlatıyor: Kargacık burgacık çocuk yazısıyla, anne ve babasına yazdığı ve kapakta yer alan notlarda, “bir oğlan çocuğu olmam gerek, bir oğlan çocuğu olmam gerek” demiş. CD’nin üzerinde ise “sevgili Doktor, Ben oğlan çocuğu olmak istemiyorum, ben kız olmak istiyorum, tıpkı kızkardeşim gibi” diyen bir çocuğun el yazısı var. (Antony’nin öyküsü için Roll’un 97. sayısına bakabilirsiniz.) Bu arzu şarkılarda da ifade ediliyor: “Bir gün büyüyeceğim ve güzel bir kadın olacağım / Bir gün büyüyeceğim ve güzel bir kız olacağım Ama bugün için bir oğlan çocuğuyum” (“For Today I Am a Boy”). Antony’nin aykırı cinsel kimliği mazohistliği de içeriyor. İlk albümünde yer alan “Crippled and the Starfish” bunun en doğrudan ifade edildiği şarkı: “Aşkın her zaman can yakıcı olmasını istediğim doğru / … Çok mutluyum / Vur Bana.” Aynı tema, “I Am a Bird Now” albümü deki “Fistfull of Love” adlı şarkıda da var: “Yumruklarını hissediyorum / Ve aşkının ifadesi olduklarını biliyorum / Kirbacı hissediyorum / Ve aşkının ifadesi olduğunu biliyorum…” Bu kadar aykırı bir cins kimliği anlatan şarkılar pek az kişiyi ilgilendirir gibi gelebilir. Ama Antony, özgül deneyimini evrenselleştirebilen gerçek bir sanatçı. Sadece sesinin olağanüstülüğü değil, melodileri ve onları işleyişi de çok etkileyici. Sesi zaten telefon rehberini okusa kulağa müzik gibi gelmesini sağlayacak denli sıradışı. Sesini Nina Simone, Bryan Ferry, Jeff Buckley ve Scott Walker arasında bir yerlerde diye tarif etmeye çalışabiliriz. Müziği ise “Antony and the Johnsons” (2000) adlı ilk albümde daha kabareye yakınken, “I Am a Bird Now”da (2005) daha soul ve şarkıcı /şarkı yazarı tarzında. Mükemmel bir albüm olan “I Am a Bird Now” daha sade ve piyano ağırlıklı, ama bazen yaylılar ve nefeslilerin katkısından da yararlanıyor. İlk albümde ise “Crippled and the Star fish” dışında olağanüstü şarkı yok, ama diğer şarkılar da vasatın üstünde. Bugün artık New York’ta yaşayan Antony’nin grubunun adı, 1969’da eşcinsel ve travestilerin Stonewall Ayaklanması’ndaki önderlerinden biri olan ve daha sonra kim vurduya kurban giden (polise göre intihar) Marsha P. Johnson’dan geliyormuş. Ama argoda “johnson”ın 

“penis” anlamına geldiğini de bilmekte yarar var. “I Am a Bird Now”ın kapağında ise Andy Warhol çevresinden Candy Darling’in ölüm döşeğin de çekilmiş bir fotoğrafı görülüyor. Bu albümde Antony’ye eşlik edenler arasın da, Warhol çevresinin ünlü ismi Lou Reed de var zaten. (Karşılıklı bir hayranlık. Antony de son birkaç senedir Reed’e albümlerinde ve konserlerinde geri vokal yapıyor.) “I Am a Bird Now”da Antony’ye eşlik eden diğer isimler ise Boy George, Devendra Banhart ve Rufus Wainwright. Albümün kapanış şarkısı “Bird Guhl” de Antony “Ben artık bir kız kuşum /…/ Ve kız kuşlar uçabilir” diyor. Bu iyimserliği paylaşmamak mümkün değil, çünkü Antony gerçekten de yükseklerde kanat çırpıyor. 

Uh Huh Her, PJ HARVEY

Tarih: Temmuz 2004

Gazete/Dergi: Roll

PJ HARVEY

Uh Huh Her 

(Universal) 

PJ Harvey’nin “Uh Huh Her”den önceki 2000 tarihli son albümü “Stories From The City, Stories From The Sea”, Harvey standartlarında çok neşeliydi. İlk kez ana tema ayrılık değil, birlikteliğin keyfiydi. Ayrıca daha pop bir sound’u vardı ve bu nedenlerle daha geniş bir kitleye hitap etmişti. Ama PJ Harvey’de biz aşkın imkansızlığını sevmiştik; onun karanlık yüzüydü bizi cezbeden. “Uh Huh Her”, adı gibi “Hah işte bizim PJ” dedirtiyor. Anlaşılan Harvey, şarkıcı/sinema yönetmeni ve oyuncu Vincent Gallo’yla aşkı bitince kabuğuna çekilmiş ve iç hesaplaşmasını yapmış bu albümle. Davul dışında bütün enstrümanları kendisi çalmış ve kaydetmiş. Albümün kitapçığındaki farklı dönemlere ait bütün fotoğraflarını da kendisi çekmiş. Tam bir içe dönüş ve tefekkür hali CD’nin kitapçığından başlıyor. Şarkıların hepsinde olmasa da bazılarında da sürüyor. 

Gallo hakkında bildiklerimiz pek tekin bir adam olmadığı. Narsisist ve sağcı (Bush’cu) 

olarak tanınıyor. Belki yanılıyoruz, ama birçok şarkı ona dair gibi geldi. Üç şarkıda şizofreniye değinmeler var. Mesela “The Rise and Fall of Mr. Bad Mouth”taki şu dizeler: “Mutsuz bir çocuktun /…Bana söylediğin her sözcüğün / Kafanın içinde konuştuğunu duyduğun seslerden kaynaklandığını söylediğinde…” 

“The Desperate Kingdom of Love”da ise yine benzer bir şekilde şu dizeler yer alıyor: “Aşkım, hastalıklı bir çocuktun /…./ Gözlerinin arkasından bana bakan başka biri var”. Ve son şarkı “The Darker Days of Me & Him”de yaşananların adı daha net konuyor: “Bir ülke özlüyorum /…./ Nevrozun / Psikozun / Psikanalizin/ Ve hüznün olmadığı”. Ve “kendimi toparlayıp / bir şekilde yola devam edeceğim” diye bitiriyor Harvey. “Shame”de ise yaşadıklarından duyduğu utancı dile getiriyor: “Senin için ateşe atılırdım /…/ (Şimdi) sadece utanç duyuyorum / Utanç aşkın gölgesidir”. 

Sonra tipik Harveyesk arıza kadın öyküleri var “Uh Huh Her”de. “Rid of Me” dönemini çağrıştıran “Who the Fuck”da “Çek pis ellerini saçlarımdan / Ne halt ettiğini sanıyorsun” diye bağırıyor distorte bir sesle. “Pocketknife”da ise evlenmek istemeyen genç bir kızı anlatıyor: “Evlenmek için çok gencim / Çakımı görebiliyor musun?/ Benden ‘karı’ olmaz /…/ Derdim kalbini kırmak değil / Sadece kendi bütünlüğümü korumaya çalışıyorum”. Elinde tefiyle, son derece kız bir sesle söylediği bu şarkıda Harvey köşeye sıkıştırılırsa, çakısını kullanmaktan çekinmeyecek muhtemelen bir çingene kızını anlatıyor. 

Albümden çıkan ilk single “The Letter” da son derece açık cinsel metaforlar var: “Kaleminin kapağını çıkar/ Zarfı ıslat/ Yala ve yala ve yala”. Albümün en iyi şarkılarından biri olan “The Slow Drug”ın neye dair olduğu ise adı üstünde. Algıların bulanıklaştığı bir ruh halini minimal bir düzenlemeyle çok başarılı ifade eden bir şarkı bu. “No Child of Mine” ve “The End” ise birer dakikalık süreleriyle birer haiku gibi. Gallo’ya ithaf ettiği “The End” zaten son derece Gallovari bir şarkıcık. Gallo’nun etkisi akordeon kullanımında da kendini gösteriyor. “You Come Through” ve “Shame”le birlikte akordeon sesi duyduğumuz üç şarkıdan biri bu. Yanılmıyorsak ilk kez bu albümde akordeon kullanıyor Harvey. Bu enstrüman girdiği her şarkıya çok şey katmış. 

Albümde bazı şarkıların zayıf, yeterince işlenmemiş kaldığını da söylemek gerek: “Cat on the Wall” ve “To Bring You My Love” dönemini hatırlatan “It’s You” bunlardan ikisi. Ama PJ Harvey bu albümde yeni, çok daha sade, çok daha az teatral bir ses bulmuş. Hem sözleri, hem de çalma / söyleme tarzıyla Bonny ‘Prince’ Billy’yi hatırlatan “The Desparate Kingdom of Love” albümün en iyi şarkısı ve bu yeni sesin de habercisi. “Uh Huh Her” iyi bir albüm. PJ Harvey değişmeye devam ediyor ve gelecekte bizi daha da iyi şeyler bekliyor gibi görünüyor. 

Manitoba, Söyleşi

Tarih: Haziran 2004

Gazete/Dergi: Roll

Söyleşi: Orhan Özkırım, Cüneyt Cebenoyan

Manitoba

Phonem by Miller Elektronik Müzik Platosu kapsamında Babylon’un konuğuydu Manitoba mayısta. Post-rock’tan free caza uzanan sert gitarlı, çifte davullu, synthesizer’lı, bol belgesel görüntülü ve ‘maskeli’ şovun ardından Dan Snaith Açık Radyo’da ”Ahtapotun Bahçesi”ne güzel bir mülakat verdi.

KAZARA GÜZELLİK

İsimlerin anlamlarını sorarak başlayalım. Manitoba ne demek? İkinci albüm “Up In Flames” (Yukarıda alevler içinde) ise 11 Eylülü çağrıştırıyor. Bir bağlantısı var mı? 

Dan Snaith: Hayır, bununla bir ilgisi yok. Sadece albümün isminin parlak, enerjik çağrışımlar yapmasını istedim. İsimlerin özel bir anlamları olmuyor. Mesela Manitoba, Kanada’nın kırsal bir bölgesinin adı. 

Bir Kızılderili ismi mi? 

Evet, galiba öyle. 

Konserde, albümden biraz farklı olarak, daha rock bir hava vardı, daha gitar ağırlıklıydı… Albümü tek başıma, ya bir sürü enstrümanı çalarak ya da sample’layarak oluşturdum. Bu yüzden daha elektronik bir altyapısı var. Bitirene kadar, bu albümü nasıl canlı çalarım diye hiç düşünmedim. Daha sonra arkadaşlarımla şarkıları konserler için tekrar çalıştık. Canlı performanslar daha çok albümün sahneye adaptasyonu gibi. 

“Up In Flames” genel olarak Mercury Rev’in eski albümlerini hatırlatıyor, ama onlar beş kişilik bir grup… Stüdyoda nasıl bir yol izliyorsun? 

Genellikle, birbirine uyan ufak loop’lar oluşturarak, sample’lar bularak ya da herhangi bir enstrümanda bir melodi bulup bunları üst üste koyarak ise başlıyorum. Daha sonra bunları birleştirerek ya da vokaller ekleyerek bir şarkıya dönüştürüyorum. Esasında bu da normal bir grubun şarkı yazma ve kaydetme sisteminden çok farklı değil. 

Peki ya vokaller? İlk defa “Up In Flames” de vokalleri olan şarkılar yaptın. 

İyi söz yazarı olduğum söylenemez. Zaten şarkılarda da insan seslerini bir sürü reverb’ün, efektlerin altına gömüyorum. Ama insan sesinin dokusunu çok seviyorum ve bence insan sesi kadar özel başka bir enstrüman yok. 

Perdede çocukluğa dair bir sürü psychedelic görüntü vardı konserde… 

Onları İrlandalı animatörler Delicous Nine hazırladı. Bu herhalde müzikle ilgili onların kendi algılarıydı. Ama bunun yanlış olduğu söylenemez. Psychedelic müziğin genelinde de çocukluğa geri dönüş, masumiyet ve deneme yanılma yöntemiyle bazı şeyleri başka yollardan üretmeyi öğrenme olgusu mevcuttur. Tıpkı bir çocuğun öğrenme süreci gibi… Çoğunlukla müzisyenler ilginç ve ham bir sesle yola çıkarlar. Zamanla bu yolda gitgide daha profesyonel olurlar. Özellikle 60’lar ve 70’lerdeki gruplar buna iyi bir örnek. Yapmaları gerekenleri çok iyi bildikleri için daha temiz bir sound’a ulaşırlar. Ben bu cilalı ürünlerden çok hoşlanmıyorum. İlk zamanlardaki kendi seslerini arayan ve hâlâ tam olarak ne yapmaları gerektiğini bilmeyen hallerini daha çok beğeniyorum. Güzel şeyler bazen kazara olur. Çocuklukta da aynen böyledir. 

Bu tehlike senin için de geçerli, yani zamanla o masumiyeti yitirme tehlikesi… 

Evet, kesinlikle. Bunun üstesinden gelmenin iyi bir yolu, insanın kendine yeni amaçlar edinmesi, çalmayı bilmediği bir enstrümana başlaması ve yeni bir şarkı yaparken aynı anda da bu enstrümanı öğrenmesi… 

“Up In Flames” ilk albümün “Start Breaking My Heart”tan çok farklı. İlk albümden sonra farklı bir şeyler yapmayı özellikle mi istedin? 

Bir sürü nedeni var. Bir sürü elektronik müzik albümü yatak odasında kaydedilmiş ve oraya hapsolmuş gibi geliyor bana. Kulağa daha büyük gelen bir albüm yapmak istedim ben. İlk albümü yeni bitirmiştim, ilerlediğim yoldaki yeni fikirler tükenmişti. Ben de hepsine bir çizgi çektim ve tam olarak ne yapmak istediğimi bilmeden çalışmaya başladım. 

Yani bir sonraki albümde “Up In Flames”den tamamen değişik bir şey de yapabilirsin… 

Kim bilir? 

Konserde sahne tasarımı çok simetrikti: Sağda ve solda iki davul, ortada bir gitar. Arkada oynayan videolardan bir tanesinde yan yana getirilmiş iki görüntüden oluşan simetrik yüzler vardı. Simetrinin senin için özel bir anlamı var mı? 

Matematik öğrencisi olduğum için, tahminimce, bilinçaltımda simetri bana çekici geliyor. Sahnede hepimiz ayı maskeliydik, aynı kıyafetleri giyiyorduk, grubun lideri gibi bir duruşum yoktu. Klasik şarkıcı önderliğindeki topluluk imajından kaçınmak istedim. Burada da sahnedekilerin birbirlerinden ayırt edilemediği, eşit konumda olduğu, biraz garip ve simetrik bir duruş vardı sanırım. 

Neden ayı maskeleri? 

Suratlarımızın görünmemesi düşüncesinden hoşlanıyorum, değişik bir atmosfer katıyor. Sahnede üflemeli enstrümanlar da kullandığımız için, uzun bir araştırma yapmamız gerekti. Ağızlarımızı açıkta bırakan ayı maskelerinin bir nedeni de bu. 

Esinlendiğin ve dinlediğin müzikleri öğrenebilir miyiz? 

Bir sürü farklı müzikten hoşlanıyorum. Hip-hop’la büyüdüm, ardından caz çalmaya başlayınca Albert Ayler ve Art Ensemble of Chicago gibi free cazcılarla tanıştım. Free caz her zaman önemli ilham kaynağım olmuştur. Ayrıca Sub-Pop gibi indie rock plak şirketlerinin patladığı bir dönemde büyüdüm. Aynı zamanlarda çıkan ilk dönem Aphex Twin albümleri ve İngiliz dans müziğini de çok dinledim. Şu an en çok dinlediğim grup Animal Collective olsa gerek. Four Tet, biz, Animal Collective, Explosions In The Sky ve daha birkaç grup, iki hafta önce Londra’da beraber çaldık. Animal Collective’i ilk orada canlı seyrettim; çok başarılılardı. Müziklerinde free cazda sevdiğim özgür ruh var, ama yeni albümlerinde aynı zamanda çok iyi şarkı yazarlığı da var… Bu arada, hâlâ hip-hop dinliyorum. MF Doom ve Madlib’in Madvillain ismiyle çıkardıkları “Madvillainy” albümü çok sıkı. Her ikisi de benim için büyük ilham kaynağı. 

Kanada’da, özellikle Toronto ve Montreal’deki müzik sahnesini biraz anlatır mısın? Şu aralar Manitoba, Akufen ve Godspeed You! Black Emperor gibi gruplarla çok üretken bir alem gibi gözüküyor. 

Kendimi belirli bir müzikal sahneye dahil hissetmiyorum. Genelde tek başıma çalışıyorum. Herhalde taşrada büyümemden kaynaklanıyor bu. Ama Toronto’da her zaman bir müzikal üretkenlik vardı, çünkü New York gibi büyük şehirlere yakındır ve Sonic Youth gibi gruplar hep gelip çalarlar. Ayrıca Eric’s Trip gibi gruplar da çıkmıştır Kanada’dan. Bence Kanada müzik için ideal bir yer, Çünkü hem Amerika hem de Avrupa’ya bağlantıları var. 

İnsan sesinin dokusunu sevdiğinden bahsettin. Hiç daha söz ağırIıklı işler yapmayı düşünür müsün? Belki başka bir söz yazarının da katkısıyla… 

Esasında bu albümde daha söz ağırlıklı olan kimi parçalar var. Arkadaşım Koushik Ghosh’un yazdığı bazı parçalar bunlar… Esasında bir gruba prodüktör olarak yardımcı olmak ilginç olabilir, ama ben değişik sesler üzerine çalışmayı tercih ediyorum daha çok. 

En beğendiğin şarkıcılar kimler? 

Neutral Milk Hotel’in albümlerini severim, Jeff Mangum’la çalışmayı çok isterdim, ama şu sıralar pek bir şey yapmıyor gibi… Genel olarak müzik dinlerken vokalleri ayırmıyorum, onu da müziğin bir parçası gibi görüyorum. 

Decembrists hakkında ne düşünüyorsun, onların da Neutral Milk Hotel’e yakın bir tarzları var.

Değişik yerlerde isimlerini gördüm, ama daha dinleme şansım olmadı. 

Biz bayağı benzettik. 

Bu iyiye işaret. 

Grupla sadece canlı performans için mi berabersiniz, yoksa tekrar beraber çalışacak mısınız? 

Gelecek albüm için bazı şeyler hazır. Ama ben tek başıma çalışıyorum. Zaten çalışma ortamım evim. Bu beni belirli bir çalışma saatine kilitlenmekten kurtarıyor. Bazen akşam 11’den sabah 5’e kadar çalışıyorum. Ama aynı zamanda yeni çalışma yöntemleri bulmak istiyorum. Canlı kaydedilmiş bir proje de yapabilirim. 

Bis’te çaldığınız hip-hop parça neydi?

New York’lu Big Al isimli bir MC’nin sesini kullandığım bir parçaydı. 2001’de çıkardığım “Give’r” isimli EP’den… 

Yeni yaptığın bir parça gibi düşünmüştük… 

Şimdilik hip-hop’a girmeyi çok istemiyorum, çünkü bu tarzda çıkmış birçok vasat iş var. Ben de aynısını yapmak istemem. Böyle bir şey için biraz zaman ayırmam gerek. 

Bazı şarkılarında Afrika sound’ları var. Arada cangıl sesleri duyuluyor gibi. 

Uzak durmak istediğim, ya tam elektronik dans müziği ya da tam rock müzik ritmleri vardı; bunu engellemek için birçok değişik davul ritmleri sample’i kullandım. Ondan olsa gerek. Vurmalıların neredeyse tamamı başka kayıtlardan aldığım sample’lar. Evimde davul seti kuracak kadar yerim olmadığı için.

Senin gibi piyasanın marjında duran bir müzisyen için müzikten yaşamını idame ettirmek mümkün mü? 

Hâlâ öğrenci olmamın avantajları var tabii, çünkü iş hakkında kafa yormama gerek yok. İlk albümden sonra müziği de bir yandan götürürüm diye düşünüyordum. Çok bilinmediğim için bir getirisi olacağını düşünmemiştim. Ama ”Up In Flames”den sonra durum değişti. Okulu bitirdikten sonra birkaç sene sadece müzikle uğraşarak yaşayabilirim gibi görünüyor. Rüyalarımın gerçekleşmesi gibi bir şey… Dün akşamki  Lali Puna / Four Tet konserinde yaklaşık 500 kişi vardı. Bunların kimisi albümü almıştır, kimisi internetten indirmiştir ya da sadece isimlerini duymuştur. Bu önemli değil, ama eğer her büyük şehirde müziğimizi duyan 500 kişi varsa, bu toplamda büyük bir rakama gelir.Underground bir müzik sahnesi gibi gözükse de, bu tarz müzikle ilgilenen birçok insan var. 

İntemet, underground müziği çok değiştirdi gibi. Şu anda dünyanın en uzak yerinde bile olsan neler olduğuna dair bir fikrin oluyor… 

Kesinlikle. Londra gibi bir şehirde yaşasanız bile, bu tür müziklere ulaşmanın bir numaralı yolu internet gibi. İnternetin mesafeleri kısaltıp yaşadığın yeri daha önemsizleştirmesi çok güzel bir şey. 

İnternetteki müzik paylaşımıyla ilgili düşüncelerin neler? Arkadaş arasındaki mp3 dosyalarının değişimi konusunda? 

Daha fazla insanın müziğimi duyması beni mutlu ediyor. Albümü almasalar bile belki konserime gelirler. Herhalde Aerosmith gibi bir grup değilsen zarardan çok kârın oluyor, çünkü müziğinin yayılmasına yardımcı oluyor bu durum. 

Onların ya da Metallica gibi grupların şikayet etmesi daha da beter değil mi? Milyonlarca dolar kazanıyorlar, ama lâ şikayet ediyorlar. 

Kesinlikle çok saçma ve saygısızca. Bu işten en çok büyük plak şirketlerinin idarecileri kaybediyor. Ama amatör bir müzisyenseniz, küçük bir meblağ karşılığında web sitesine şarkınızı koyabilirsiniz ve eminim, insanlar arada büyük dağıtım masraflarının olmadığı bu işlere ilgi gösterir. Herhalde bu da beş büyük plak şirketini endişelendiren bir şey. 

Hobo Sapiens, John Cale

Tarih: Aralık 2003

Gazete/Dergi: Roll

JOHN CALE 

Hobo Sapiens 

(EMI) 

John Cale rock dünyada en etkileyici karakterlerden birine sahip. Velvet Underground, Andy Warhol, La-Monte Young, Brian Eno birlikte ürettiği adlardan bazıları. Buna köşe taşı bir sürü albümün prodüktörlüğünü ekleyince anıtsal boyutlarda bir külliyat çıkıyor karşımıza. John Cale, parçası olduğu projeler dışında hatırı sayılır bir solo kariyere de sahip. ”Paris 1919” (1973). “Fear” (1974). “Music For A New Society” (1982) ve “Fragments of A Rainy Season” (1992) Cale’in en önemli solo çalışmaları. 1996’daki ”Walking On Locusts” adlı çok da başarılı bulunmayan albümü ise “Hobo Sapiens” öncesi son solo çalışması (bu ilkbaharda çıkan ”5 Tracks” adlı EP’yi saymazsak). Bu yedi yıllık ara dönemde Cale daha çok film müzikleriyle uğraşmış. John Cale’in bir yazısında Bob Dylan için kullandığı bir sözcük Hobo Sapiens. “Hobo” İnglizcede bohçasını sırtına atıp bulduğu vasıtalarla seyahat eden, geçici işlerde çalışan yoksullara, göçebe işçilere verilen ad. Açıkçası, bu ad albümün ruhuna hiç yakışmıyor. “Hobo Sapiens” ancak yerleşik birinin, teknolojiye aşina ve kolayca ulaşabilen, yüksek sanatla haşır neşir, varsıl birinin yapabileceği bir albüm. Bir “hobo”nun hayatını belirleyen ve cazip kılan şey belirsizliklerse, bu albümün belirleyici özelliği ve en büyük zaafı önceden belirlenmişliği. Denildiğine göre, Cale son iki yılını, kapanıp Pro Toolsteknolojisine vakıf olmaya çalışmakla geçirmiş ve öğrendiklerinin uygulamasını da bu albümde yapmış. Albümün bu “kontrollü” halinin altında bu teknolojinin de bir rolü var sanırım. Sokak sesleri taklitleri içeren “Reading My Mind” ve ”Bicycle” adlı parçalarda bile aslında sokaktan o kadar uzakta bir sound var ki…

Albümün sonuna doğru bu kontrollülük havası biraz ama sadece biraz kırılıyor. “Letter From Abroad” -ki bence albümün en iyi parçası- ortasından bir çığlıkla yırtılıyor. Bu çığlık sanki  

bastırılamayan, kontrol altına alınamayan birkaç şeyden biri albümdeki. Ardından gelen ”Things X” albümün en pop şarkısı Things’in başka bir versiyonu ve bu sefer diğer ucun, deneyselliğin bayraktarlığını yapıyor. Bu ikiliyi takip eden kapanış parçası ”Over Her Head” ise güçlü finalin yanısıra “She loves everybody/She’ll even love me” dizeleriyle gönül telimizi titreten yegane sözleri ediyor albümdeki. 

 Başa dönecek olursak, albüm “Zen (And The Art Of…)”la başlıyor. Şarkının adı Robert M. Pirsig’in ”Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı” adlı romanına gönderme yapmanın yanısıra, Delaunay, Picasso, Mondrian ve El Greco’ya selam ediyor. Başka sanatçılara ya da eserlere gönderme yapmak postmodernlik göstergesi mi bilemeyeceğim. Hani ”her şey zaten söylendi, o zaman metinler arasında dolaşalım” gibi bir yaklaşım var ya. Her neyse bu göndermeler bolca var  Hobo Sapiens’te. Bir şarkının adı ”Margritte”, yani ressam Rene Margritte, bir diğerinin ”Archimedes”, yani hamamcı/bilimadamı Arşimet. ”Caravan”, ”waiting for Godot” dizesiyle dolaylı olarak Beckett’e,”Twilight Zone” ise doğrudan doğruya Chaucer’a gönderme yapıyor. ”Things” adlı şarkıdaki ”The Thing  You Do In Denver When You Are Dead” adını Warren Zevon şarkısından alan filme atıfta bulunuyor (şarkıya değil de filme atıfta bulunmasının nedeni, Cale’in şarkıdan o sırada haberdar olmaması). Albümün kitapçığında Fransız romancı Alain Robbe-Grillet’den bir alıntı var. Bütün bunlar, bu ad saymalar doğrusu beni rahatsız ediyor. Hem sokağa değil, kütüphaneye açılan bir pencereyi işaret ediyor, hem de saygınların adı üzerinden saygınlık peşinde olmayı. (”Okumayı boş ver, sokağa çık” demek istemiyorum tabii ki, ”kitaptan alacağını al, sonra onun varlığını unut” gibi bir şey demek istediğim.) Metinler-arasılık denilen şey zaten sanatı ”bilenler” arası bir oyuna dönüştürüyor. Mesela benim gibi ”Delaunay kim acaba?” diyorsanız, bu kapalı dünyanın biraz dışında kalmışsınız demektir zaten. E tabii, herkes herşeyden anlayacak diye bir şey yok, adam da haklı…Bütün bunları söyledikten sonra ”Hobo Sapiens”in pop’la deneysellik arasında orta bir yerde duran, iyi bir albüm olduğunu, ama yarına kalmasını, unutulmamasını sağlayacak pek bir özelliğinin de olmadığını söyleyelim. Bir de gizli parça var, ararsanız bulursunuz. Will Oldham’ın ”Gauarapero/Lost Blues 2”da sakladığı yere saklanmış bu şarkı da, ama Cale, Oldham kadar sürpriz seven birisi olmadığı için albüm kapağı üzerinde ipucu vermeden duramamış.  

Master and Everyone, BONNIE “PRINCE” BILLY

Tarih: Nisan 2004

Gazete/Dergi: Roll

BONNIE “PRINCE” BILLY

Master and Everyone

(Domino)

Hani bazı filmlere ”kadın filmi” denir ya, Bonnie ”Prince” Billy’nin son albumüne de bir kategori bulmak gerekse, bu kategori “erkek albümü” olurdu. Kadın filmi” nasıl kadın duyarlılığına, kadınların erkeklerle ilişkilerinde çektiklerine dairse. “Master and Everyone” da erkek duyar(sız)lığına, kadınların nasıl “hayaletlere”, aslında olmayan ama sonuna kadar güvenilmeye ve sevilmeye muhtaç olan erkeklere aşık olmalarına dair. Nasıl da boğar o kadınlar erkekleri, karşılık bekleyerek! Sevilmeden sevmek çok mu zordur? 

İlk şarkı “The Way”le ilişkinin çerçevesi çizilmeye başlıyor. Çocuk yetiştirmeyeceksek niye evlenelim; beni benim seni sevdiğim gibi sev diye başlıyor albüm (“Without children to grow / I can’t marry you, you know / Love me the way I love you”). İkinci şarkı “Ain’t you wealthy, ain’t you wise”da açıkça kadının işlevi belirtiliyor: “Ain’t you made to give to me?” -“erkeğe vermek” için yaratılmış olduğu hatırlatılıyor kadına. 

Albüme adını veren parça “Master and Everyone”da güvenilir biri olmadığını ve bununla gurur duyduğunu söylüyor şarkının kahramanı. İlişki bitince de kendini kafesten bırakılmış bir kuş gibi özgür hissediyor. Zaten aşkta süreklilik beklemek komik (“And constancy in love is a joke”) değildir de nedir? 

”Wolf Among Wolves”da “beni sev” diyor şarkıcı, ama “senin beni görmek istediğin gibi, yani bir insan olarak değil, bir kurt olarak” sev beni. “Maundering” de aynı havada sürüyor. Kadın yine adamdan başka birisi olmasını beklemektedir (“Well, I never wanted to be / What you wanted to see hiç olmak istemedim / Görmek istediğini) 

“Three Questions” içinde ”elhamdülüllah” geçen ilk Amerikan pop şarkısı olarak tarihe geçecek. Kadına cevaplaması gereken üç soru sorar erkek. Özetle, sonuna kadar adamı savunacak ve her şeyini onunla paylaşacak mıdır kadın, erkekten hediye olarak aldığı bir taş parçası olsa bile…

Son parça “Hard Life”ta. ”Belki beni öldüreceksin/ Seni suçlayamam/ Yerinde olsaydım / Belki ben de aynı şeyi yapardım” diye kadına hak verir erkek, ama yine de ilişkide boğulmakta olanken kendisidir (“But I aint breathing, let me breathe / Let me go, let me leave -Nefes alamyorum, bırak alayım / Brak gideyim, terkedeyim). 

Yakışıklı prensler günümüzde böyle oluyor işte. Şarkı sözleri müzik ve kapak fotoğrafıyla da bir bütünlük içinde. Kapakta Will Oldham’ı (Bonnie “Prince” Billy’nin asıl adı, yazmamış olmayalım) profilden görüyoruz, 19. asır Alman filozofları gibi bir pozda. Ama gözleri bir garip, donuk donuk bakıyor. Cansız gibi. Parçaları Lambchop’tan tanıdığımız Mark Nevers kaydetmiş. Kayıtta da üslûp bütünlüğü sürüyor. Yani o donukluk, o yalnızlık hissi albümün bütününde var. Ürkütücü bir yalnızlık, çıt çıksa duyulan cinsten. Zaten fazla enstrüman da yok, temelde gitarı ve sesiyle Will Oldham; bazen bir kadın vokali (Marty Slayton) ve biraz çello, hemen hemen hepsi bu. 

“I See A Darkness” gibi bir başyapıt olmasa da Bonny “Prince” Billy’nin bu üçüncü albümü de Sıradanın çok çok üstünde. Ne bekliyordunuz ki? Son söz: “Lessons From What’s Poor” adlı şarkıda BPB “servet ölümdür / bundan eminim” (“wealth is death / of that I’m sure”) diyor. Servetin sahip olanın ruhen, olmayanınsa cismen ölümü anlamına geldiği şu günlerde değinmeden geçmeyelim. 

© 2020 -CuneytCebenoyan.com