Feast Of Fire, Calexico

Tarih: Mart 2003

Gazete/Dergi: Roll

CALEXICO 

Feast Of Fire 

(City Slang / EMI)

Geçtiğimiz yaz H2000 festivaline Calexico’nun çıkacağını duyunca, aklımıza Atina’daki tanışmamız gelmişti hemen. Konserden sonra, gişede çalışan kızın (Türkiye kökenli bir Rumdu ve hemen dost olmamız için bu yeterli olmuştu.) yardımıyla yanlarına gitmiş, John Convertino ve Joey Burns’le sohbet etmiştik. Samimi ve alçakgönüllü insanlardı. Müziklerini severdik zaten, ama o andan sonra daha farklı bir yakınlık hissettik kendilerine. Ömerli’deki konser sonrasında gördüğümüzdeyse gayet keyifsizlerdi. Yanlış yerde, yanlış zamanda olduklarını düşünüyorlardı. Lamb ve Suede arasında çalmak yanlıştı, onlar zaten küçük kulüp grubuydular, bu açık hava festivaline uygun değillerdi; böyleydi fikirleri. 

Oysa geniş mekânları, uçsuz bucaksız çölleri, Sergio Leone’nin spagetti westernlerini çağrıştıran bir sound’u vardı Calexico’nun. Açık havaya teorik olarak uygundular, ama seçtikleri parçaların çoğu nedense tipik panoramik Calexico parçaları değildi o gece.Yeni albüm “Feast of Fire “la bunun nedeni anlaşılıyor. Calexico, bildiğimiz mariachi soslu, westem şarkılar yazmayı sürdürmekle birlikte, artık başka şeyler de yapıyor. Albümün en iyi parçalarından “Black Heart” örneğin, bir Portishead albümünde rahatlıkla yer alabilecek bir trip-hop örneği. “Crumble” ise düpedüz caz. “Not Even Stevie Nicks…”. Stevie Nicks’in grubu Fleetwood Mac tarafından da yazılmış olabilirdi. “Attack El Robot! Attack!”adıyla Russ Meyer’in kült filmlerini çağrıştıran, b-sınıfı bir bilimkurgu filminin müziği gibi… 

Ama bildiğimiz Calexico havaları da varlığını koruyor, “Across the Wire”, “Dub Latina” ve “Close Behind” gibi şarkılarda olduğu gibi. Calexico’nun lideri ve çoğu şarkısının bestecisi Burns olmakla birlikte, bu albümün en iyi şarkısının, yani ”The Book and the Canal”ın yazarı baterist Convertino. Belirli bir janra sokamadığımız bu parçada Convertino piyano, Burns ise çello çalmış. Gelecekte daha çok Convertino parçası dinlemeyi dileyelim.

”Feast of Wire” belki çok öldürücü parçalar içermiyor, ama gayet sağlam ve iyi bir albüm. Kulak verirseniz, pişman olmazsınız. 

Up, Peter Gabriel

Tarih: Kasım 2002

Gazete/Dergi: Roll

PETER GABRIEL

Up

(EMI)

Gabriel’i bir kere sevmişseniz, hep seversiniz. Başkalarının gözüne yaptıkları yanlış, kötü, manasız gelebilir. Size de onların söyledikleri mânasız gelir.

Genesis dönemindeki abartılı sahne kıyafetlerini eleştirirler, biz deriz ki “Ne olmuş adam görselliğin öneminin farkında”. Dünya müziğine girip üçüncü dünyanın müzisyenlerini sömürüyor derler; biz deriz ki sayesinde Nusret Fateh Ali Han’ı tanımadın mı bre gafil! Daha mı geç tanımak isterdin? 

Bonobo maymunlarıyla iletişim kurmayı hedefleyen projelerde yer almasını bir rock’çıya 

vakıştırmazlar; biz deriz ki, “Keske beni ne yanına alsa. Ne heyecanlıdır kim bilir” politik konulara girip parsa toplamaya çalıştığını iddia ederler. “Biko”yu bu yüzden yazmıştır; Amnesty International yararına turnelere bu yüzden katılmıştır, dırdır da dırdır. Biz de deriz ki: “Peki sen ne yaptın?” Buna belki inanmayacaksınız ama, bir Ingiliz dergisinin yazarı, karısından ayrılıp Rosanna Arquette’le birlikte olmasını bile Gabriel’in imajıyla çelişkili bulmuş. Valla buna artık diyecek lafımız kalmaz. Ne diyelim, biz onu hep insan olarak sevdik zaten. Adı Peter, Peder değil. 

Peter’i hep sevdik, hep de seveceğiz, ama bazı dönemlerini daha bir severiz. Genesis’in “The Lamb Lies Down On Broadway”inin ve Peter Gabriel adını taşıyan ilk dört solo albümünün yeri başkadır, doldurulamaz. Gerçi “So”dur en çok satan ve de sevilen albümü, ama eski Gabriel’ci için durum genellikle farklıdır. 

Gabriel’in on yıldır sesi sedası çıkmıyor demek yalan olur. Hep bir şeyler yaptı. İngilizlerin fiyasko binası millenium dome’un açılışı için ”Ovo”yu besteledi. Film müzikleri yaptı. Ama on yıldır solo bir albüm yapmamıştı. 

Ve işte ”Up” sonunda karşımızda. İlk söylenebilecek şey şu: Bu, Peter Gabriel’in en zor albümü. Bir yandan “So” öncesi dönemin izlerini taşıyor, bir yandan da yeni bir yönelimi yansıtıyor. Zorluk şurda: Kafada kalıcı şarkılar yok bu albümde. Melodi var, var olmasına ama… 

Şöyle sanki; Gabriel daha derine inmek için o kadar uğraşmış ki, yüzeyi ihmal etmiş. Parçalar oya gibi işlenmiş; en çok kulaklıkla dinlediğinizde keyfine varabileceğiniz bir zenginlik içeriyorlar. Şarkılar çok kişisel, ama bu kişisellik sanki bu kez dinleyiciyi biraz da dışarıda bırakıyor. Biraz daha basitlik, biraz daha sadelik bu şarkılara daha çok yakışırdı… 

Desek de, bu bir gerçeği değiştirmez. “Up” bu yıl alabileceğiniz en iyi albümlerden biri. “No Way Out”, televizyon şovlarını eleştirdiği single “The Barry Williams Show”, Nusret Fatih’in döktürdüğü “Signal to Noise” ve sade piyano eşliğindeki “The Drop” bir Peter Gabriel “best of”una girebilecek kadar iyi şarkılar. 

Calexico, Söyleşi

Tarih: Ağustos 2002

Gazete/Dergi: Roll

Cüneyt Cebenoyan ve Gökhan Pamuk

Calexico

Asya’dan Bir Kartpostal

Hayat nasıl gidiyor görüşmeyeli? 
Joey Burns: Kafa dinledik biraz. Son birkaç senedir turnelerle, albüm hazırlıklarıyla, kayıtlarla çok haşır neşirdik. Özellikle Avrupa’da işler iyi gitti.

John Convertino bir solo albüm yapacakmış. 
Evet evet. Ama şimdilik sadece bir 45’lik. Geçen gün dinledim, ikisi de birbirinden güzel şarkılar. Her zaman onu veya çevremdeki diğer arkadaşları cesaretlendirmeye çalıştım. Gidin, içinizden geleni yapın, ister solo olsun, isterseniz grupla çalalım… John’a mesela, hep başladığı bir şarkıyı sonuna kadar götürmesini söylerim. Kendisi oldukça çekingendir, biliyorsunuz. 

Calexico şarkılarına benziyor mu John’un besteleri? 
Evet, benziyor sayılır. Enstrümantal zaten. Piyano, vurmalılar… Daha çok piyanoya ağırlık verdi. Ama dedim ya, utangaç olduğu için evinde 4 kanallı teybine kaydediyor, öyle getiriyor stüdyoya

Çok çeşitli sanatçılarla da ortak şeyler yapıyorsunuz…. 
Evet. Neko Case’le, Giant Sand’le… Neko Case inanılmaz bir şarkıcı, New Pornographers diye bir grupla da çalışıyor. Tuscon’lu başka sanatçılarla da çalıştık. Şehrin merkezi bizim için gerçekten önemli. Temposu, hareketi… Bazen bir yerde durmak ve toprağı hissetmek lazım. 

Fransızlarla sizin gibi Amerika’nın güneyinden gelen gruplar arasında bir yakınlaşma var… Siz de Amor Belham Duo, Françoiz Breut, Jean-Louis Murat’yla çalıştınız mesela… Evet. Sadece Fransızlarla değil, Almanlarla da, hatta tüm Avrupa’yla bir temasımız var. Bütün enstrümanlarınızı toplayıp getiriyorsunuz, tarihinizi, dışavurmak istediklerinizi, ifade biçiminizi, kültürünüzü, kısaca tüm birikiminizi… Onlar da aynı şeyi yapıyorlar. Yavaş yavaş birbirine geçişmeye başlıyor her şey.

Bu ortak çalışmaların hemen hepsinde ibre, sanki güneyli seslere daha yakın duruyor. Ama hem tanıdık, hem yepyeni bir hibrid çıkıyor ortaya… 

Belki. Ama biz de yaşlı kıtadan, Avrupa kültüründen çok şey alıyoruz.. Portekiz’in fado’su en başta geliyor mesela. Büyükbabam Alman-Amerikan kökenli, John’un (Convertino) ailesi de İtalyan. Akordeon, piyano çalan bir babası var. Bizim evde de polkalar filan çalınırdı. Bilemiyorum, bir tür kontakt işte. 

İnsanın geçmişinde izleri bulunması da gerekmiyor galiba. Mesela Blur’den Damon Albam’ın Malili müzisyenlerle yaptığı harika bir albüm var. Dinlediniz mi? 

Aa hayır, iyi mi albüm? O şarkıcıyı oldukça beğenirim. Gitaristlerini de tabii. Afrika kültürüyle böyle birleşmeler, denemeler bir süredir epey revaçta… Mesela Bonnie Raitt de Afrikalı bir grupla albüm yapmıştı, keza Paul Simon…

David Byrne’ün de Afrika ve Latin tutkusu malûm… 
Ah, elbette David Byrne… O adam muhteşem. Bir keresinde karşılaştık ve tanıştık. Büyük bir ilham kaynağı… Bu tür kolaborasyonların gelecekte daha da artacağını tahmin ediyorum. İnternet bütün kapıları açtı, rahatça karşılıklı konuşmak, sıkı bir iletişim sağlamak mümkün. Deneyimi, birikimi paylaşmak kolaylaştı, bir yerden bir yere gitmeye gerek kalmadı. Gerçi ben seyahati tercih ederim, o ayrı.

Tur listenize bir göz attık, 14 günde 13 konser veriyorsunuz. Dün Viyana’da konserdeydiniz; İstanbul’dan hemen sonra, yarın akşam Köln’desiniz… Çok yoğun değil mi? 

Eskiden genellikle kendi kullandığımız bir karavanla turneye çıkardık. Uzun mesafelerde bu işi yapmak neredeyse imkânsızdı ama. O yüzden içinde yatacak yerleri olan bir otobüs kiraladık. Şimdi bu uzun mesafelerin altından kalkmak çok daha kolay. Bir boş günümüz vardı, onu da Viyana da geçirdik. Viyana çok güzel.  Ama iki haftalık bir program bizim için çok kısa sayılır. “Momentum’u korumak her zaman iyidir. Turnelerde çok bos gün olduğunda çok daha masraflı oluyor, bir de o momentum’u bir ölçüde yitiriyorsun. Turneden sonra tatil yapmak her zaman mümkün. Ben de öyle yapacağım. Bu turneye Tuscon ‘dan bir arkadaşımı getirdim. Rainer Ptacek’in oğlu. Rainer çok meşhur bir slide gitaristi. Tuscon’da yetişmişti. Howe Gelb’in (Giand Sand) de yakın dostuydu. Birkaç yıl önce beyin tümöründen genç yaşta öldü. Turne bitince oğluyla Prag’a gidip babasının akrabalarını ziyaret edeceğiz. Yanında babasının küllerinden getirdi. Bu yolculuk onun hem ilk uçak yolculuğuydu, hem de Avrupa’ya ilk gelişi. Çok da keyif alıyor. Birisinin Avrupa hakkındaki ilk izlenimlerine şahit olmak da çok keyifli. Avrupa’nın güzelliği karşısında dili tutuldu. 

Yarın Köln konseriniz olmasa, İstanbul’da daha uzun vakit geçirmek ister miydiniz? 

Çok isterdim. Gerçi Köln de harika bir şehir. Daha önce defalarca çaldığımız bir kulüpte çalacağız. Kulübün bir nevi yıldönümü olacak; buna katılıyor olmak da çok güzel. Ama burada kalmayı, tarihî yarımadayı gezmeyi ve Asya tarafını görmeyi tercih ederdim. Geçen hafta babamın doğumgünü vardı, Asya yakasına geçip ona oradan bir kart atmak ve buraya özel birkaç hediye almayı isterdim. Bu köprüler (bulunduğumuz yerden Boğaz Köprüsü görünüyor) olmadan önce insanlar ne yapıyordu? Vapurla mı geçiyordu? 

Evet. Vapur hâlâ var, ama iki yaka arasından ana bağlantı köprüler. Bu ilk köprü 1973’te yapıldı. 

1973’te mi? Ama daha önce de başka köprü vardı herhalde?

Hayır, sadece vapur vardı… 

Cool!..

Aslinda biz de sizin gibi bir sınırda yaşıyoruz. Asya, Avrupa, Doğu, Batı… Her gün kıtalararası yolculuklar yapılıyor. 

Çevrenizde çeşitlilik olduğunu bilmek çok hoş bir şey. İnsan her dakika bir şeyler kapıyor. Gerçi çeşitlilik içinde yaşamak her zaman kolay değil, ama kıymetini biliyorsunuzdur. İnsanı sorular sormaya yönelten bir durum; kim olduğumuz ne yaptığımız, hayatı nasıl iyileştirebileceğimiz gibi sorular. Dinleyerek, öğrenerek… Son birkaç yılda çalışma tempomuzu yavaşlatmamızın nedenlerinden biri buydu. “Neler oluyor?”, “şu anda neredeyiz?” gibi sorulara cevap aramak ve bulmak güzel. Oldukça iyi bir yere geldik. Bunları yapmış olmak çok hoştu, ama hayatta en önemli şeyler bunlar değil. “Müzikle ne yapabiliriz?” sorusuna cevap aradık. Ama ciddi olarak ve yapabileceğimizin sınırlarını bilerek. Çevremizdekilere yardım amaçlı çeşitli konserler veriyoruz, bazen programımızı kesintiye uğratıp belli bir zamanımızı başkalarına adıyoruz. Bazı yardım amaçlı albümler yaptık ya da Arizona’daki bazı yerel sorunlarla ilgilendik. Gençler için bir okul programına katkıda bulunduk. Mariachi Luz De Luna grubunun bazı elemanlarıyla birlikte evsizlere yardım projesine bir şarkı yaptık. Sınırın gittikçe daha fazla denetlenmesine karşı bir şeyler yapmava çalıştık. İş bulmaya gelen Meksikalı göçmenleri durdurmak için daha fazla sınır devriyesi görevlendirildi. Göçmenler yine de geliyorlar. Hayatta kalmayı başarmak, çölde yolunu bulmak çok zor. Çok kurak ve su yok. Şu ana kadar 14 kişi öldü. Birkaç yıl önce bölgedeki bir kilise ve rahibi bir su istasyonu inşa etti, insanlar hiç olmazsa su bulabilsinler diye. Göçmenler “coyote” (kır kurdu) dedikleri adamlar tarafından kandırılıyorlar. Bu coyote’ler göçmenleri Meksika’dan alıyor, para karşılığında onları çölden geçirmeyi ve ABD’de bir noktaya bırakmayı taahhüt ediyorlar. Ama göçmenler genellikle kandırılıyor ve kötü muameleye maruz kalıyor. 

İnsan ticareti bu bölgede de büyük sorun. Göçmenler Avrupa ya götürülecekleri vaadiyle teknelere bindiriliyor. Birçoğu batan gemilerle boğuluyor ya da alakasız yerlerde terkediliyor. 

Başaranlar oldukça, denemeye devam edecekler. Hayatlarını riske ettiklerine göre, onlar için bunun değeri çok fazla olmalı. Bazen ne kadar büyük bir risk aldıklarının farkındalar mı diye düşünüyorum. Ama olan oluyor. Kendilerine ve ailelerine daha iyi bir yaşam kurabilmek için deniyorlar… Duydunuz mu, bugün haberlerde gördüm, Afganistan yanlışlıkla bombalanmış. Böyle şeyleri duymaktan nefret ediyorum… Garip tabii, bütün bunlar evde kedimle oynarken ve çiçeklerimi sularken düşündüğüm şeyler. Ve şehirde bisikletime binerken

Sizin hep çiftlik gibi bir yerde yaşadığınızı hayal etmişizdir. Şehirde değil. 

Bunu yapmayı düşünmüşümdür hep. Tuscon’da yaşadığımız yer çok mütevazıdır. Eyaletin, ülkenin değişik yerlerinden, başka ülkelerden insanlar gelir geçer oradan. Bir tür kavşak gibi… Kendi payıma, aynı anda birçok yöne çekiliyor gibiyim. Bir yanım uzak, yeşil ve sulak bir yerde yaşamayı arzuluyor. Ama diğer yanım da şehir merkezinde olmak istiyor. Çünkü şehir ilham veriyor. Her köşede bir hikaye var… İstanbul göründüğü kadarıyla aşırı büyük bir şehir, büyük bir liman. Burada eski yerlere gitmek isterdim. İhtiyar barlarına. 

İhtiyar barları

Neden söz ettiğimi anlıyor musunuz? Bazı yerler vardır, mobilyalar, masa, sandalye, içerdeki her şey eskidir. Belki yüz yıldır çivi çakılmamıştır. Bu tip yerleri keşfetmek isterdim. Tuscon’da böyle birkaç yer var. İçerdekiler genellikle feleğin çemberinden geçmiş insanlar. İnanılmaz hikayeleri var. Şehrin uzak, zengin mahallelerinde yaşayan insanlardan çok daha ilginç hayatlar… Öbürleri zengindirler, ama sığ ve mutsuzdurlar. Özellikle sınırı geçip Meksika’nın kasabalarına gidersen, fark daha da çarpıcıdır. Hissedersin. Hayatı çok daha dolu dolu yaşarlar. 

Amerika’da zenci mahallelerinde gezerken, insanların topluca, cemaat halinde yaşadıklarını görüyorsun. Oysa zengin beyaz mahallelerinde sokakta insan yok. Bazen, Amerika’da zenci olmak lazım, onlar daha mutlu olsalar gerek diye düşünüyor insan. Çözmüşsün meseleyi. Aynen dediğin gibi. (gülüyor) 

Anahtar sözcük: Söyleşi

DAMON ALBARN, AFEL BOCUM & FRIENDS

Tarih: Haziran 2002

Gazete/Dergi: Roll

DAMON ALBARN, AFEL BOCUM & FRIENDS

Mali Music

(EMI)

Şahane bir albüm “Mali Music”. Hem kendime şaşırıyorum bu albümü bu kadar beğendiğim için, hem de Damon Albarn’a, böyle bir albüm yaptığı için. Albarn’ı ilk tanıdığımızda sadece Blur’ün başındaydı ve gıcık mı gıcık bir adamdı. Hâlâ bu özelliğini koruyorama artık sadece böyle tanımlamak olanaksız onu. Gıcık, ama kalbi doğru tarafta biri. Şu söylediklerine bir bakın; Albarn’ın gıcık yanı konuşuyor: “Blur’dekilere, isterlerse başarılarımı ve sattığım plak sayısını kıskanıp çatlayabileceklerini, isterlerse de mantıklı davranıp bir sonraki Blur albümü için attığım temelleri takdir edebileceklerini söyledim. Nerede ekmek olduğunun farkındalar.” (Mojo, Mayıs 2002) Çüş yani. Ama aynı Albarn şunları da söylüyor: “Gorillaz filminin müziğini Ortadoğu’dbir yerde kaydedeceğim. Bunu gerçekten çok istiyorum çünkü 11 Eylül’de olanlar korkunç olmasına rağmen, biz Batılıların başka kültürlere karşı ne kadar küstah olduğunu da gösterdi bana. Kıçıma tekme yemiş gibi oldum.” Aynı Albarn bunları söyleyen. Malili müzisyenler karşısında kendisini yarı profesyonel hisseden de. “Buena Vista Social Club”ü izledikten sonra “Ruben Gonzales gibi piyano çalmak uğruna her şeyden vazgeçebilirdim” diyen de. Malililer de Albarn için “çalmasını pek beceremiyor ama kalbi doğru yerde” deyip bağırlarına basmışlar. 

Albarn bir kültürel programla gitmiş Mali’ye. Ama baştan Malili müzisyenlerle birlikte çalışmayı şart koşmuş, sadece gezip görüp kültürünü arttırmayı kabul etmemiş. Sekiz gün kalmış Mali’de ve 40 saatlik müzik kaydıyla Londra’ya geri dönmüş. Yani hemen hemen bütün vaktini müzik yaparak geçirmiş orada. Sonra Londra’da bilgisayarının başına oturup şarkıları şekillendirmiş, eklemeler yapmış, yeni şeyler yazmış. Bantlar geri Mali’ye gönderilmiş ve bu kez Afel Bocoum üzerine okumuş şarkıların. Sonra Albarn Londra’da tekrar üzerinden geçmiş ve bu albüm oluşmuş. Sonuç, bu çalışma tarzından beklenmeyecek kadar bütünlüklü, akıcı, kısaca çok güzel. Bu hem bir dünya müziği albümü hem bir dub albümü, kimi zaman elektronik veya ambient da denilebilir. Eleni Karaindru’nunAngelopulos için yaptığı muzikleri hatırlatan şarkılar da var ”Mali Music”te. 

Blur’ün Brit-pop döneminde de dünya müziği yaptığı söylenebilir. Yerel bir müzikti o da elbette, ama dünya hegemonyası iddiasındaki bir yerel müzikti. Ve de sevimsiz bir dışlamacılık içeriyordu. Belki bu da Amerikan pop’unun egemenliğine bir karşı çıkış olarak hoş görülebilir.

O zamandan bugüne Damon Albarn inanılmaz bir değişim gösterdi. Önce Blur kendi kapılarını açarak çok daha iyi bir topluluğa dönüştü. Damon hızını alamadı, film müzikleri yaptı, Michael Nyman’la çalıştı ve Gorillaz’ı kurdu. Gorillaz’la Grammy’lerde en iyi rap albümüne aday gösterildi. Ve şimdi de dünya müziğini içeriden değiştirmeye soyundu. “Mali Music” çünkü Malililerin müziği olduğu kadar, Londralı Damon Albarn’ın da müziği. Bu albümün David Byrne’ün ya da Peter Gabriel’in yaptıklarından farklı bir yanı var. Bu albüm üçüncü dünya destekli bir Batılı albümü değil. Tersi de değil. Bu yeni bir şey. Bu belki de kelimenin tam anlamıyla dünyanın müziğinin bugün nasıl olması gerektiğini gösteren bir örnek. Yerel ve evrensel. Bob Marley’nin reggae’si kadar organik dersek abartmış oluruz, ama içimden öyle demek geliyor. 

Love, Shelby

Tarih: Nisan 2002

Gazete/Dergi: Roll

SHELBY LYNNE

Love, Shelby

(Universal)

Müzik kariyerine başladıktan 13 yıl sonra, yedinci albümü “I Am…”le Shelby Lynne, geçtiğimiz yıl “En lyi Yeni Şarkıcı” dalında Grammy ödülü aldı. Garipti ama bir mantığı, da vardı bu ödülün. Lynne, “I Am…”e gelinceye kadar, Nashville country piyasasının kendisine biçtiği rolü oynamakla yetinmiş, yüzlerce benzeri arasından sıyrılacak bir beceri de gösterememişti. “I Am Shelby Lynne” ise bir iddia taşıyordu. “Ben buyum işte” diyordu Lynne; “bana dayattıklarınızı yapmayacağım, kendi bildiğimi okuyacağım”… Okudu da. Biraz da kişisel trajedisiyle (babası, Shelby’nin gözü önünde önce karısını, yani Shelby’nin annesini vurmuş, sonra da intihar etmişti) pazarlanan “I Am…” country, caz, soul ve rhytm & blues’u başarıyla harmanlayan bir albümdü. Bu taraflarda biz çok etkilenmedik, ama yeterince etkilenen oldu. Sadece genelde ortalama beğeniyi temsil eden Grammy’ciler değildi etkilenenler, Uncut gibi bazı İngiliz dergileri de Shelby’yi kapaklarına kadar taşıdılar. E, Shelby aynı zamanda güzel kadın da. Ve göstermeyi de seviyor. Sutyen takmayı sevmiyor mesela. Albüm kapaklarında, Nashville’deki köyünü terkettiğinden beri hep seksi. Ama “Love, Shelby”nin kapağında seksilik bayağılık boyutuna ulaşmış. Kapak fotoğrafındaki poposunun da görülebilmesi için arkaya yerleştirilen ayna, erotizmle bayağılık arasındaki sınırı ihlal etmiş. “Love, Shelby”, bir önceki albümle kapak erotizmi dışında çok da fazla ortak özellik taşımıyor. Lynne bu albümde prodüktörünü değiştirmiş ve Alanis Morissette’le The Corrs’dan tanıdığımız Glen Ballard’la çalışmış. Sonuç, hayran tabanını mainstream’e doğru genişletmeye çalışan, bir önceki albümün başarılı harmanını bırakıp pop-rock’a yönelen bir albüm olmuş. Yani Shelby’nin hafif alternatif duruşu, bir piyasaya isyan edişi bir albüm boyu sürdü. Şimdi bir başka piyasanın kurallarına göre oynamaya çalışıyor. 

“Love, Shelby” kötü bir albüm değil ama özel bir albüm de değil. Orta karar, rahatsız etmeyen ama iz bırakmayan bir albüm. Shelby Lynne’in bir sonraki müzikal adımını merak etmiyorum. Ama albüm kapaklarında ima ettikleri onu Playboy’a kadar götürecek mi, bunu biraz merak ediyorum.

Gold, Ryan Adams

Tarih: Aralık 2001

Gazete/Dergi: Roll

RYAN ADAMS

Gold

(Universal)

Efsane üretme makinesi hızlı çalışıyor bugünlerde. Yeni efsane adaylarından biri de Ryan Adams, Yakışıklı, genç ve müthiş üretken. Düzgün şarkılar da yazabilen biri. Ama bütün bunlar efsane olmaya yetecek gibi de gözükmüyor, en azından şimdilik. Büyük olmak için, sözcüğün içindeki “büyü” ye sahip olmak gerekiyor her şeyden önce. Adams’da büyük olmak için her şey var, ama büyü yok. 

Adams bugün 27 yaşında, ama müziğe başlayalı 11 sene olmuş. İlk topluluğu The Paty Duke Syndrome’u North Carolina’daki memleketi Jacksonville’de kurmuş. Punk müzik yapan bu topluluk, Adams country’ye ilgiye duymaya başlayınca dağılmış. Ardından, Adams’in Whiskeytown dönemi başlamış. İlk albümleri “Faithless Street’i, 1997’de kimilerince bir başyapıt olduğu düşünülen “Strangers Almanac” izlemiş. Bir sonraki albümleri “Pneumonia” ise, Universal’le Polygram birleşmesi sırasında karambole gitmiş ve raflarda tozlanmaya bırakılmış. Bu birleşmenin ardından Ryan Adams New York’a yerleşmiş, aşık olmuş, ayrılmıs ve bütün bunları anlattığı ilk solo albümü “Heartbreaker” çıkarmış. “Heartbreaker”, hakkında kesin bir kanaat oluşturacak kadar çok dinleyemedik henüz: elimize Gold’dan sonra geçti, ama görünen o ki, bir Ryan Adams albümü alacaksanız, bunun “Gold” değil, “Heartbreaker” Olması çıkarınıza olacaktır. 

“Heartbreaker”la Ryan Adams epey bir hayran topladı. Bunlar arasında “Gold”un teşekkür listesinde adı geçen Elton John da var. “Pneumonia” da kısa bir süre önce yayımlanma şansı buldu. Ve “Heartbreaker”ın çıkmasının üzerinden bir yıl geçmeden “Gold” da gün yüzü gördü. Yani 12 ay içinde üç Ryan Adams albümü ve üçü de double albüm uzunluğunda. 

“Gold”un temel sorunlarından biri bu uzunluk. Albümü bir kerede dinlemek çok zor. Yaklaşık 71 dakika. Tabii nitelik yüksek olsa, nicelik bu kadar sorun gibi gözükmezdi. Ryan Adams’ın şarkıları, birkaçı hariç, sıradan şarkılar. Ne söz, ne müzik ne de şarkıcılıkta olağanüstü bir şey yok. Bildik kalıplarda, sürpriz içermeyen, rahatsız edici kusurları da olmayan, ama yarına kalmaları için bir sebep de olmayan şarkılar. Benzerleri ve albümlerin ortalama 40-45 dakika olduğu 70’lerde çok daha iyileri de yapılmış şarkılar. “Gold”da söz konusu dönemin büyülü ve büyük isimlerinin etkisi bariz. “Answering Bell” Van Morrison, “Tim Toledo’s Street Walkin’ Blues” Rolling Stones, “Harder Now That It’s Over” Neil Young havasında. Ters duran Amerikan bayraklı albüm kapağıysa, Bruce Springsteen’in “Born in the USA”ini hatırlatıyor. Bütün bu benzerliklerden Adams’ın kendisinin neye benzediğini çıkaramıyoruz ve kafamızda ve kulağımızda bir Ryan Adams imgesi ve sadası oluşmuyor. Ama 16 şarkı içinde iyiler de var. “New York, New York”, “La Cienega Just Smiled”, “When The Stars Go Blue” ve “Enemy Fire” gayet iyi şarkılar. Gıcık olduğumuz bir şarkı da var fakat: “SYLVIA PLATH”. Adams bu şarkıda “Ah bir Sylvia Plath’ım olsaydı, beni Paris’e götürseydi, sigarasının külünü yere silkseydi” mealinde bir şeyler söylüyor. Böylece edebiyattan da anladığını idrak ediyoruz. Fakat görünen o ki, Ryan’ın Sylvia’sına kavuşmadan önce daha bir süre Dallas dizisinin Sue Ellen’larıyla yetinmesi gerekiyor. 

A Camp, It’s a Wonderful Life

Tarih: Kasım 2001

Gazete/Dergi: Roll

A CAMP

A Camp (Universal)

SPARKLEHORSE

It’s A Wonderful Life (EMI)

A Camp yeni bir ad, ama aslında tanıdık bir ismin solo projesi. Projenin sahibi, Cardigans’ın solisti Nina Persson. A Camp adı, Persson’un albümün kayıtları sırasındaki ortamı kamp hayatına benzetmesinden kaynaklanmış. Albümde tanıdık bir isim daha var: Prodüktörlüğü üstlenen Sparklehorse’dan Mark Linkous. Yani Sparklehorse’un ta kendisi. Linkous bütün garip aletlerini de yanında getirmiş. Chamberlin, optigan, bariton gitar, orchestron, magic genie falan. Linkous’la Persson’un paslaşması, Sparklehorse’un “It’s A Wonderful Life” albümünde başlamış. Nina, Mark için şarkı söylemiş, Mark da A Camp’e katkı da bulunmuş. Bu paslaşmaların ikisi de golle sonuçlanmış diyebiliriz. İki albüm de güzel. 

Nina Persson’un technicolor bir imgesi var. Bunun bir nedeni, Persson’un sesi: Naif, çocuksu, biraz da monoton. Diğer nedeniyse, herhalde Cardigans’ın ikinci (ama kendi ülkeleri olan İsveç ve Japonya dışında, birçok ülke için birinci) albümü olan “Life”ın kapağındaki Doris Day tarzı fotoğrafı. Bu fotoğraf 50’lerin, 60’ların Life dergisi kapakları gibi tasarlanmış. Ses ve görüntünün işaret ettiği masum imge, şarkı sözleri tarafından yalanlanıyor fakat. Cardigans’ın da A Camp’in de karanlık bir tarafı var. 

Bu karanlık yan, kendisini en cok “The Oddness of the Lord” (Tanrının gariplikleri) adlı parçada gösteriyor. Persson bu şarkıda gidişatın hep daha kötüye olduğunu söylüyor. Sada olarak çok karanlık bir parça bu. Siouxsie and the Banshees’i hatırlatıyor ve bizce albümün en etkileyici şarkısı da bu. Diğer parçalarda Cardigans havasıyla country müziğin patırtısız-gürültüsüz beraberliği var. Bazen Linkous’un alamet-i farikası distorsiyon kendisini gösteriyor (“Angel of Sadness”), ama sık değil. Country havası bazen su katılmamış biçimde ortaya çıkıyor (“The Bluest Eyes in Texas”), bazen (“Frequent Flyer”) daha arka planda kalıyor. 

Linkous’la Persson beraberliğinin ürettiği gollerden daha güzeliyse, Sparklehorse’un “It’s A Wonderful Life”ı. Sparklehorse’un üçüncü albümü bu ve belki de en iyisi. Albüm kapağından başlayan nostaljik bir hava var şarkılarda. Nostalji, yitip gitmiş bir zamana, hatta belki de ana rahmine. Öylesine masalsı, öylesine insanı sarıp sarmalayan bir ruh hali… Albümün adı da zaten Frank Capra’nın 1946 tarihli masalsı filmiyle aynı. 

Sparklehorse’un bütün albümlerinde olduğu gibi börtü böcek ve bilumum hayvanat kol geziyor bu albümde de. A Camp’in albüm kapağında da olduğu gibi. Ayrıca Tom Waits ve PJ Harvey de var “It’s A Wonderful Life”ta. Waits, vokalin yanısıra “Dog Door” adlı parçanın yazarlarından da. Tabii Nina Persson da vokaliyle iki parçada yer almış. 

Sonuç, mükemmele yakın bir albüm olmuş. Bu albümdeki bütün şarkılara bir de video klip çekilmiş. Kim bilir, belki bu filmleri de sinema günlerinde izleriz bir gün. 

FÖRST Vİ TEYK MENHETIN

Tarih: Ağustos 2001

Gazete/Dergi: Roll

New York acaip bir yer. İstanbul’a benziyor mu? Yok, alâkası yok. Ama nedense sanki evden bakkala çıkmışım da, binlerce kere arşınladığım sokaklardan geçiyorum gibi bir kayıtsızlıkla yürüyorum sokaklarında. İşim gücüm plakçı dolaşmak, akşam da konsere gitmek. Müzeymiş, neymiş aklıma geliyor gelmesine de, insan nasıl kendi evinde erteleyip gitmezse, New York’ta da öyle yapıyorum. Sanki hep burada yaşayacakmışım gibi. Niye böyle? New York seyirlik bir yer değil, yaşanan bir yer, bir şehir işte. Çok kozmopolit, sanki herkes zaten yabancı olduğu için kendini yabancı hissetmene gerek yok gibi. Belki de filmlerden o kadar aşinayız ki her şeye, gitmeden biliyoruz. Ama biraz dışına çıkınca da. “oh be dünya varmış” dedirten bir temposu, büyük boyutluluğundan gelen bir eziciliği var. 

Ama ben akşamları küçük boyutlu kulüplerde dolaşıyorum. Ve Şansıma haziranda hemen hemen her gece iyi bir konser var. Daha kalabilsem, sırada Calexico, Sparklehorse filan var 

ama… 

11 Haziran: Bowery Ballroom’da Ron Sexsmith 

Ron Sexsmith aslında ilk albümüyle bayağı beklenti yaratmış bir şarkıcı, sarkı yazarı. Elvis Costello ilk albümünü yere göğe koyamamış, albümüne de “Other Songs” (Başka Şarkılar) adını koymasına, albümün hakkını vermediği için pek kızmıştı. Mojo dergisinin bu ikinci albüme tam sayfa ayırdığını hatırlıyorum. Ama sonra Sexsmith’ten beklentiler azaldı. Üçüncü albümü “Whereabouts” pek yankı yapmadı. Sonra plak şirketi prodüktör değiştirdi. İlk üç albümünde Tchad Blake ve Mitchell Froom vardı. Haziran’da çıkan “Blue Boy”un prodüktörü ise alt. Country’ci Steve Earle. Yeni albüm daha bir rock olmuş, öyle deniyor. Sexsmith’in sınırlı bir şöhrete kavuşmasının nedeni, belki konserinde de bariz bir biçimde görünen karizma yoksunluğu. Çok sevimli, çok utangaç, çocuk gibi. Ama hiç seksi değil. Şefkat uyandıran bir rock’çu, nereden baksanız, eşyanın tabiatına aykırı. Salon tıklım tıkış değildi ama kalabalık sayılırdı. Küçük Ron (henüz 37, 37 yaşındaymış) pek sevindi: “Kimse gelmeyecek diye çok korkuyordum. Çok teşekkür ederim geldiğiniz için” dedi. Sahnedeki tavırları da çok şaşkın. Sexsmith, Elliot Smith’le, Badly Drawn Boy’un kabilesinden. Onlar gibi iyi yazar ve onlar gibi cerbezesiz. 

Fakat hiç pişman değilim. Temiz, sakin, güzel bir konserdi. Unutulmazlar arasına girmese de. 

12 Haziran: Joe’s Pub’da Si* Se 
Bu konsere geliş nedenim hem lojistik, yani mekanın o an yakınımızda olması, hem de Si*Se’nin solisti Carole C.’nin gördüğüm fotoğraflarındaki güzelliği. Si*Se, David Byrne’ün plak şirketi Luaka Bop’un gruplarından biri. İki yıldır birlikteler ve kendi adlarını taşıyan ilk albümleri bu yaz çıktı. New Yorklular ama köken muhtelif. Carole’un annesi Dominik Cumhuriyeti’nden bir Arap meleziymiş. Müzikleri de beklenebileceği gibi Latin, Arap ve hip-hopetkileri taşıyor. Kimi zaman Sade’ye çok benziyor. Grubun bence en sıkıcı olduğu zamanlar da bu anlar. Ama ritmin coştuğu anlarda Si*Se sahneyi dolduruyor. Carole’un kalça hareketleri de değme dansöze taş çıkartır. Taş dedim de… Neyse. Joe’s Pub tam anlamıyla bir konser salonu değil aslında. Daha çok bar, hatta biraz lüksçe bir bar. Müzik ikinci planda düşünülmüş. Bowery Ballroom öyle değildi. BB, Babylon’un daha büyüğü bir yerdi ve müzik öncelikliydi. 

14 Haziran: Knitting Factory’de Jim White 
İşte esas oğlan. Amerika’da Roll gibi bir dergi çıkmadığı için kendi vatanında pek tanınmayan güzel insan. Knitting Factory küçük bir yer. İki salonu var. Bizim oğlan ana salonda çıkacak. Ama ana salon da, Babylon’dan ufak. Ayrıca sigara da içilmiyor. İçki, sigara dışarıdaki barda. 

Jim White’ın iki albümü var: “Wrong Eyed Jesus” ve “No Such Place”. Luaka Bop’un ilk Amerikalı sanatçısı. Sahneye dört kişilik bir ekiple geliyor. Kovboy şapkası kafasında, kafası öne eğik, başlıvor çalmaya. Grubuyla arasında bayağı yaş farkı var. Yeğenlerini gezmeye götürmüş bir amca gibi. Malum, Jim 40’ını çoktan devirdi. 

Salon pek de dolu sayılmaz. Sanki adamın şarkılarını en çok bilen de benim gibi bir hisse de kapıldim. Öylesine gelmiş ama sonuçta eğlenen bir dinleyici kitlesi var gibi. Birkaç şarkıdan sonra şapkasını çıkarıyor ve seyirciyle her şarkı arasında konuşuyor. Her şarkısını “another heartfelt song” diye yani ”yürekten gelen bir başka şarkı” diye takdim ediyor. Ekibin uyumu mükemmel, belli ki çok iyi çalışmışlar. Jim muzip bir ifadeyle hem seyircinin attığı laflara cevap yetiştiriyor, hem de özellikle gitarcısına takılıyor. Bir ara Pete Townshend zıplaması yapıp ilerideki rockkariyerine hazırlandığını söylüyor. Yerden sadece birkaç santim yükselebildiğini belirtmek gerek. 

İki albümünden de çalıyor. Konser bitiminde yanına gidiyorum. Elimde kendisiyle yapılan söyleşinin yer aldığı, Roll var. Dergiyi gösteriyorum, “Bak, burada Türkiye’de çıkmış bir dergide senle yapılmış röportaj var” diyorum. Belli ki çok seviniyor ama kulise gitmesi gerektiği için “hatırladım, şimdi gitmem lazım, sonra görüşürüz” diyor. Birkaç dakika sonra bis için geliyor. Bis bitiminde satılık CD’leri ve t-shirt’leri olduğunu söylüyor ve arkadan bir çanta ve karton bir koli getiriyor. Tam bir işportacı gibi çantadaki CD’lerle, t-shirtleri satmaya başlıyor. Sahne, biraz üzücü gibi görünse de öyle yaşanmıyor. Bir de Amerikan kültüründe böyle bir şey ayıp değil bizdeki gibi. Fakat Jim’i kışkışlıyorlar salondan, bir sonraki topluluğa yer açmak için. Kolinin bir ucundan ben tutuyorum, dışardaki barda bir köşede tezgahı açıyoruz yine. Bu arada Jim her nedense, bırakın röportajı ben yaptım demeyi, Roll’la alakamı bile söylememiş olmama rağmen, o röportajı yapanın ben olduğuma karar vermiş durumda. Koliyi taşırken Ankara doğumlu arkadaşına sesleniyor, “Bak, Türkiye’den gelmiş, benle röportaj yapmıştı” filan gibi bir şeyler söylüyor. Bunu satış sırasında diğer müşterilerine de gerekli gereksiz söylüyor. Artık düzeltmek için çok geç deyip yeni kimliğimi benimsiyorum. 

Bir extra-large t-shirt de ben alacağım ama arkada birileri x-large’ları yürütmüş bile. Large’a kalıyoruz. Artık almamak da olmaz.

Jim bir de hikayesini kitaplaştırmış, onu da bedava dağıtıyor. Bir gün çeviririz inşallah. Kalabalık dağıldık tan sonra, bir süre laflıyoruz. New York’un kendi taksicilik yaptığı döneme göre çok daha güvenli bir yere dönüştüğünü söylüyor. Çektiği filmden, New York Üniversitesi’nde okuduğu yıllardan, şundan bundan konuşuyoruz. Sonra ekibiyle eski püskü minibüsüne biniyor. Yolun açık olsun Jim. 

23 Haziran: Baltimore’da, adı hatırlanmayan bir barda White Stripes 
White Stripes Detroitli bir ikili. Jack White ve kızkardeşi olduğunu iddia ettiği (ayrı yaşadığı eşi olduğu da söyleniyor) Meg White’tan oluşuyor. Jack gitar, piyano ve vokalde, Meg bateride. Bugüne kadar üç albüm yayımlamışlar: “The White Stripes” (1999). “De Stijl” (2000) ve “White Blood Cells” (2001). Özellikle bu son albümleri çok beğenildi. Ayrıca NME’de “en iyi canlı topluluk” gibi övgüler aldılar. Hoş NME böyle birinci, ikinci seçmeye çok düşkündür. 

İkinci albümlerinin adından da anlaşılabileceği gibi, stil sahibi bir grup The White Stripes. Kırmızı ve beyazdan başka renk yok, ne giysilerinde ne de enstrümanlarında. Sıkı bir elektrik

blues konseri çekiyorlar. Bazı şarkılarını bir kategoriye sokmak zor gerçi. Klasik Broadway etkisinde şarkıları da var. Topu topu iki kişi olmalarına rağmen sahneyi dolduruyorlar. Ama zaten sahne de küçücük. 

Sonra kürkçü dükkanına geri dönüyoruz. Sırada PJ ile Nick Cave var. Demeden geçemeyeceğim. Nick Cave’i Münih’te izlemiştim, mayıs sonunda. Biz seyirci olarak çok daha iyiydik, dolayısıyla adamlar da çok daha iyiydiler. Ya, işte böyle…

Ease Down The Road, BONNIE “PRINCE” BILLY

Tarih: Haziran 2001

Gazete/Dergi: Roll

Yazan: Ahtapotun Bahçesi

BONNIE “PRINCE” BILLY

Ease Down The Road

(Domino / Kod Müzik)

Bonnie ‘Prince’ Billy’nin (BPB) ikinci albümü ya da daha doğrusu: Will Oldham’ın bilmem kaçıncı albümü. Will Oldham sahneye albüm albüm üstüne gelmiyor. Şarkılarla geliyor. Şarkının aslında kaybolmayan gizini geri getiriyor. Şarkıdan yola çıkıyor, şarkılarla bütüne ulaşıyor. Yılda bir ya da iki yılda bir albüm fikrinin içerisinde üretmiyor. Uzaktan, elinde gitarı mütemadiyen yazıyor, 

çalıyor intibaı veriyor. Beraber çalıştığı müzisyenlerin kâh biri kâh birkaçıyla şarkılarını kaydediyor. Şarkılar birikince albüme çeviriyor. Melankolinin, karanlığın, aşkın, ölümün, alayın, muzırın sınırlarında dolaşıyor; bizzat ortasında vücut buluyor. 

“Ease Down the Road”, BPB’nin yaptığı en iyi albümler listesinde kendisine yukarılarda bir yer bulamaz. Will Oldham’ı ilk bu albümle tanımış olsak, belki de geri dönüp diskografisinin geri kalanını tanımak gereği duymazdık.(Ama konserler, bazen çok sevdiğiniz şarkıların etkisini yitirdiği, çok önem vermediğiniz bazılarınınsa yepyeni şeyler ifade ettiği ortamlar.) “Yolu Kolaylamak” gibi bir anlamı var yeni BPB albümünün adının. Will Oldham bir yerde bu albümü yaparken biraz işin kolayına kaçmak istediğinden söz etmiş. Bir sürü şahane albüm yaratmış birinin böyle bir kontenjanı var bette. Bundan sonra dişe dokunur hiçbir şey yapmasa da, o kontenjan hep olacak. Will Oldham şımarttı bizleri. Çıtayı çok yükseltti. Özellikle de “I See A Darkness”la (1999) -ki 1993’ten beri bir sürü albüm çıkaran Oldham’ı, çoğunluk gibi, biz de bu albümle tanımıştık. Henüz Oldham tarafından şımartılmamışsanız, “Ease Down the Road” ısınma turu olarak çok iyi bir albüm. Oldham’ı daha aydınlık bir yanıyla tanırsanız, zamanla karanlığı görmeye gözleriniz daha kolay alışabilir. (Konser başladıktan birkaç şarkı sonra Will kemerini çözüyor, fermuarını açıp pantolonunu sıyırıyor. Dededen kalma kara bir don görünüyor. “Salon çok sıcak, onun için bu paçalı donu çıkaracağım” deyip kulise yöneliyor. Sonra elinde donuyla salona dönüyor ve tabii ki donunu seyircilere atıyor. Uzağımıza düşüyor ne yazık ki.) Şu yazı bir işe yarasın. Gidin bu albümü alın, bir yerlerden edinin. Beğenmezseniz, gelin bize satın. Arka arkaya dinleriz. 

Paradiso konser salonu, Amsterdam, 11 Nisan. BPB konseri başlayalı iki saat kadar olmuş. Konseri bitiriyor BPB. Ama daha çok istiyoruz. Geliyor ve “Ease Down the Road” dan “Careless Love”ı enstrüman eşliği olmadan söylüyor. 39 şarkılık ve yaklaşık üç saatlik bir konserin zirvesi bu.

Christopher Nolan

Tarih: Nisan 2001

Gazete/Dergi: Roll

Karısını tecavüz ederek öldüren katilden intikam almak için Los Angeles’ı arşınlayan Leonard, ”yarı yolda” başına aldığı darbeyle hafızasını yitirir…Sundance’de en iyi senaryo ödülü kazanan ”Akıl Defteri”, çok başarılı bir ”tersine-karafilm” denemesi. Yönetmen Christopher Nolan ve senaryoya temel olan öykünün yazarı Jonah Nolan (Christopher Nolan’ın kardeşi) Filmmaker Dergisi’ne ”Akıl Defteri”ni anlatıyor.

Yalanlarına İnanma

Filmlerinizde farklı bir anlatım dili kullanıyorsunuz, ama hikayeleriniz belki de en bilinen tür olan kara film janrında. Neden? 

Christopher Nolan: Kara filmde bakış açısı hikaye anlatmanın temel unsurlarından biridir. Ayrıca zamanda ileri geri sıçramalar ve bakış açısı değişiklikleri tamamıyla kabul edilir. Kara filmin en iyi örneklerinde hep her şeyin yeni baştan değerlendirilmesi gerekir. Özellikle kimin iyi, kimin kötü adam olduğu bağlamında. Aldatma, şaşırtma istenen ögelerdir. Seyircinin bütün hikayeyi bilmediğinin farkında olmasını, bütün karakterlere güvenemeyeceğini bilmesini istersiniz… Jonah bana hafızasında bir şey tutamayan ve intikam peşindeki bu adamın hikayesini anlatınca, kara film tarzını kullanmanın ve hikayeyi hemen hemen tümüyle bu karakterin bakış açısıyla anlatmanın en enteresan yöntem olacağını düşündüm. Psikolojik durumu ve onun bakış açısı filmin yapısında belirleyici rol oynuyor. Seyircinin onun gözleriyle çevresindeki insanlar ve durumları değerlendirmesini istedim. 

Bağımsız sinema yıllardır kara film tarzından yararlandı ama gittikçe daha az etkileyici sonuçlar elde etti. “Akil Defteri”nde ise seyirci olayları birbirine bağlama çabasına kendini o kadar kaptırıyor ki, filmin ögelerinin aşinalığını tamamen unutuyor. 

Christopher: Bu dediğiniz doğruysa çok iyi. Çünkü filmin yapısını bu janrın çok değer verilen kimi unsurlarını yeniden canlandırmak için kullandım: paranoya gibi, gündelik korkularımızın abartılması gibi. Ama janr o kadar çok kullanıldı ki, gerçekten ona yeni bir enerji katmak için çok uğraşmanız gerekiyor. 

Filminizin Avrupa bir tadı var. Seyircinin çizgisel olmayan bir anlatımı hazmetmeye gönüllü olacağı gibi bir beklentiniz var mıydı? 

Christopher: Belki. Ama ben “Akıl Defteri”ni bir sanat filmi olarak görmüyorum. Öyle algılanırsa da çok hayal kırıklığına uğrarım. Ben kendimi nihai olarak gayet mainstream bir sinemacı olarak görüyorum. 

“Akıl Defteri”‘ne temel oluşturan hikaye nasıl oluştu? 

Jonah Nolan: Bir dönem okuldan izin almıştım ve geziyordum. Bu psikolojik durumla ilgili Genel Psikoloji derslerinde bir şeyler okumuştum. Ayrıca kafamda zaten kimlik ve hafıza gibi temalarla ilgili bazı düşünceler vardı. O dönem kurban olma teması kafamı çok kurcalıyordu; kurban olma durumu insanları nasıl etkiliyordu, nasıl üstesinden geliyorlardı ve iyileşiyorlardı… İyileşme döneminde, olayın ilk etkisi silinirken, olayı hatırlamaya çaba harcanır. Bazı durumlarda elbette insanlar anıların akınına uğrar ve bundan kaçamazlar. Ama beni ilgilendiren, insanların yaşanan kötü şeyleri hatırlamaya kendilerini zorladıkları durumlardı. O ana takılıp kalmış bir karakter fikri ilgimi çok çekiyordu. 

Filmin kahramanı Leonard’ın (Guy Pearce) durumuna karşılık gelen klinik bir terim var mı? 

Jonah: Genel adı anterograd amnezya. Retrograd amnezyanın, klasik kafaya dabe alıp kim olduğunu unutma durumunun tersi. Anterograd amnezyada hem olayın öncesi hem de sonrasına dair hatırlama zorluğu çekersiniz. Elbette bu durumu metaforik bir araç olarak kullandım. Bu durumun derin bir irdelemesini yapmayı amaçlamadım. Umarım bu durumun gerek doğasına çok aykırı bir hikaye yazmamışımdır. Çok aleni bir şekilde felsefi olmadan bazı sorularla uğraşmada bir metafor olarak bu durumdan yararlandım. Hafızanın doğasını özelde de mamûl hatraların doğasını keşfetmek istedim. Öyle hatıralar vardır ki, son derece canlıdırlar, ama aslında kişi onları duyduğu hikayelerden kurgulamış ve bir araya getirmiştir. Bu biraz da kardeşim Chris’le ilişkimden esinleniyor. Kardeş kardeşe ilişkilerde büyük ağabey küçüğüne hikayeler anlatır. Bunlar doğru ya da bir hakikatin süslenmiş ve yanıltıcı bir versiyonu olabilirler. Kara filmin standart yaklaşımında eninde sonunda hakikate, büyük H’li bir hakikate ulaşırsınız. Bundan kaçındım.

Parçalar bir araya geldiğinde hikaye inandırıcı bir bütünlüğe kavuşuyor mu? 
Christopher.
 Bence kavuşuyor ama seyircinin ilk izlemede her şeyi anlamasını beklemek mantıksız. Ayrıca belli ölçüde yoruma açık olmasını da istedim. Ama her şey filmde var, ikinci kez görme fırsatı bulursanız… Film nesnel gerçeğin ne olduğunu açık bir şekilde tanımlamıyor, bu zaten amacımıza aykırı olurdu. Yani nesnel gerçeklikle ilişki kuramayan kahramanın kafasının içinden bakma fikriyle çelişirdi. Bütün filmlerde olan abartma, melodram vb. gibi unsurlarla birlikte ”Akıl Defteri”nde her şeyin yerli yerine oturduğuna inanıyorum. 

Leonard’ın kafa karşılığıyla seyircininki içiçe geçiyor… 
Christopher:
 Benim için en ilginç olan şey, seyirinin filmin sonunda Teddy’nin (Joe Pantoliano) söylediklerine inanmak istememesiydi. Peki neden? Sanırım seyirci film boyunca Leonard ‘ın çektiği Teddy fotoğrafına bakıp üzerindeki ”Yalanlarına inanma” yazısını okuduğu için bu tepkiyi verdi. Bu imaj insanda kalıyor ve Leonard’ın görsel hafızasının tamamen güvenilmez olduğunu açık etmemize karşın bu imaja inanmaya devam ediyorlar. Çok şaşırtıcıydı ve planlanan bir şey değildi. Planlamış olduğumuz şey Leonard’ın kafasının dışına bütünüyle çıkmamak ve seyirciyi neye inanmak, neye inanmamak istediğini sorgulayan bir halde tutmaktı. 

Filmde hem Carrie-Anne Moss, hem de Joe Pantoliano’nun oynaması akla “Matrix”le olan benzerlikleri getiriyor. 
Christopher:
 “Matrix”le olan benzerliğj Carrie-Anne’le tartıştık. İki film de, çok farklı şekillerde de olsa gerçekliğiin öznel doğasıyla ilgiliydi. Carrie-Anne, ilk olarak “Matrix”de dikkatimi çekti. Aradığım ikili bir özellik vardı ki, Carie-Anne buna sahipti. Bir yandan güçlü, zırhlı olabilirken, bir yandan da duyarlı ve açık olabiliyor. 

Peki ya Guy Pearce? 
Christopher:
 Guy’ı hem “Los Angeles Sırları” hem de “Priscilla, Çöllerin Kraliçesi”nde izlemiştim, ama iki oyuncunun aynı kişi olduğu aklımın ucundan bile geçmemişti. Bunu anladığımda böyle bir oyuncunun kafasına koyduğu her rolün altından kalkabileceğini biliyordum. 

Filmin yapısı Cortazar ve Borges gibi yazarları çağrıştırıyor. Sizi etkileyen yazar ve sinemacılar kimler? 
Christopher
: Graham Swift’in romanı “Waterland”in hayranıyım: Paralel zaman dilimleri, geçmiş ve bugün birbiriyle içiçedir. Gayet deneysel bir sinemacı olan ama mainstream bir bağlamda çalışan Nicholas Roeg’u, özellikle de “Performance” adlı filmini beğenirim. Çok bilinmeyen bir Sidney Lumet filmi vardır, “The Offense” diye… Sonra John Boorman’in “Point Blank”i; kimlik sorunlarıyla uğraşan harika bir film. 

Lumet bir Amerikalı ama “The Offense”i İngiltere’de çekti; Boorman ise İngiliz ama “Point Blank” bir Amerikan filmi. Sizinle bir benzerlik var sanki… 
Christopher:
 (iç geçiriyor) Evet, doğru, ben yarı Amerikalı yarı İngilizim ve iki ülkede de film yapmaktan hep hoşlandım. Amerikan kentlerinin bazı unsurları çok homojen: Uçsuz bucaksız otoyol kültürü, benzin istasyonları ve moteller “Akıl Defteri”nde çok önemli bir rol oynuyor, çünkü belli bir anonimlik duygusu veriyor. Bu filmin Amerikan peyzajına ihtiyacı olduğunu düşünüyordum, çünkü insanın kaybolabileceği bir yer olmalıydı. Amerika’da, havaalanından bir kente giderken nerede olduğunuzu anlamanız mümkün değildir; şehir merkeziyle havaalanı arası her yerde aynıdır. İngiltere’de insanların konuşmasından anında nerede olduğunuzu anlarsınız. 

© 2020 -CuneytCebenoyan.com