David Lynch

Tarih Nisan 2017

 Gazete/Dergi: #tarih

Bastırılamayan rüyaların engellenemeyen dönüşü

David Lynch, sanat hayatının dışında, dünya barışının ancak transandantal meditasyonun kitlelerce benimsenmesine gerçekleşeceğine inanan ve bu uğurda ciddi çaba ve para harcayan biri. Politik tercihleri Ronald Reagan’dan Bernie Sanders’a kadar uzanan bir çeşitlilik içinde ama kendi ifadesiyle temelde apolitik biri o. ‘Mulholland Drive’ filminde Hollywood sistemine yönelttiği şiddetle eleştirileri politik saymazsak… Ticari sinemanın dışında dursa da, ticarete de kafası basan biri Lynch. Kendi kahve markasından paralı üye olunan kendi sitesine, çektiği birçok reklam filmine ve hayranlarını büyük hayal kırıklığına uğratan bir kararla ‘Twin Peaks’ adını bir restoran zincirine satmasına kadar.

Yönetmen Jon Nguyen’in 3 sene süren çekimleri ve röportajlarından oluşan ‘David Lynch: The Art Life’ (David Lynch: Yaşam Sanatı)* adlı filmde Lynch, çok mutlu bir çocukluk geçirdiğini anlatıyor. Lynch’in hem filmleri hem de resimleri son derece rahatsız edici, son derece karanlık ve şiddet içerikli eserler. Lynch’in dünyasındaki bu karanlık nereden kaynaklanıyor diye merak ediyor insan. ‘David Lynch: The Art Life’ ta bu sorulara yanıt bulmak mümkün değil nokta birtakım ipuçları var sadece. Anne ve babasından sevgi ile söz eden Lynch’in sorunları büluğ çağında başlıyor gibi. Lise yıllarında yanlış arkadaşlar edinip annesini hayal kırıklığına uğrattığını anlatıyor filmde. Sorunlarının ergenlikte başlamış olması ve filmlerinde karşılaştığımız yoğun ödipal temalar, insana aşılamamış bir karmaşa yaşadığını düşündürüyor. Özellikle ‘Blue Velvet’ta (Mavi Kadife), Filmin kahramanı Jeffrey’nin kendisi için bir tür anne figürü olan Dorothy Valens’le, bir tür baba figürü olan Frank Booth’un sevişmesini seyretmesi (Freud’un ‘Primaere Szene’ dediği ilk sahneyi hatırlatan biçimde), ardından Dorothy’le yatıp, Frank’i öldürmesi Klasik bir ödipal karmaşa tablosu çiziyor. Ödipal karmaşa yaşamak için özel biri olmaya gerek yok, herkes bir ölçüde yaşıyor. 

Lynch’in ölümle, şiddetle başka bir derdi olmalı ki bunu da anlatıyor sık sık. Konservatuarda okuduğu dönemde, Philadelphia’nın son derece yoksul bir muhitinde, şiddetin göbeğinde yaşamasına bağlıyor filmlerindeki şiddeti. Taşınır taşınmaz evleri soyuluyor. Pencerelerine kurşun isabet ediyor, arabaları çalınıyor, oturdukları caddede bir çocuk öldürülüyor. ‘Hayatımdaki en büyük etkiyi bana bu kentte yaşamak yapmıştır’ diyor Lynch.

Ölüme bu kadar yakın olmak, belki de ölümü anlamaya iten şey. Bunu anlayabiliyorum ama filmde anlattığı hikayede babasına daha yakın hissediyorum kendimi: Henüz Philadelphia’da öğrenciyken, babasının kendisini ziyarete gelişini anlatıyor filmde. Örümcek ağları içindeki bodrumunda bulunan nadide ‘şey’leri babasına göstermek istiyor. Bunlar çürümekte olan meyveler, silikonla kaplanmış bir fare ölüsü gibi şeyler. Babasının kendisine garip bir ifadeyle baktığını ve ona ‘Sen sen ol, sakın çocuk yapma!’ dediğini söylüyor. Bugün 71 yaşında olan Lynch’in dört ayrı eşinden dört çocuğu var. En küçük çocuğu olan Lula ise henüz 5 yaşında. Lynch, filmde gördüğümüz kadarıyla fosur fosur sigara içmeye de devam ediyor. Zamanında Reagan’a yakın hissetmesinin nedeni, Demokratların sigara yasağını icat etmiş olmasıymış. 

David Lynch’in benim hayatımda önemli bir yeri var. İlk seyrettiğim filmi ‘Fil Adam’ın atmosferi beni çok etkilemişti. Bir sonraki filmi ‘Mavi Kadife’ önce sadece Suadiye Sineması’nda vizyona girmiş, sonra Avrupa yakasına gelmişti. Benim oturduğum Avrupa yakasına gelişini bekleyememiş, hemen ilk gün ‘karşıya’ geçip izlemiştim. Lynch’in filmlerindeki bu büyü yönetmeni ruhundaki, belki kendisinin de anlamlandıramadığı ama derinden etkilendiği şeyleri, perdeye aktarmadaki başarısında saklı. Lynch, bilinçaltını ve rüyalarını filme çekebiliyor ve dolayısıyla seyircide karanlık ve derin bir yerlere dokunabiliyor. Bunu Lynch kadar iyi yapabilen başka bir yönetmen yok. Hem defalarca Oscar’a aday olan, hem Cannes Film Festivali’nde ödüller alan ve hem de bu kadar büyük bir hayran kitlesine sahip başka bir yönetmen olmamasını böyle açıklayabiliriz. 

Lynch’in resimden neredeyse organik bir biçimde sinemaya geçmesi de önemli. Bu geçişi şöyle anlatıyor Lynch: ‘Simsiyah bir arka planın üstüne bir miktar çimen resmi yaptım. Resme bakarken, sanki bir hareket ve bir uğultu hissettim. Hareketli ve sesli resim fikri böyle çıktı.’ Lynch’in ilk hareketli ve sesli resmi ‘Six Men Getting Sick’ Adını taşıyor. Altı adamın midelerinin bulanıp kusma sürecini gösteren bu ‘filmli resim’, aynı zamanda Lynch’in neyle uğraşacağının da habercisi: içeride tutulan ve bastırılan nahoş şeylerin şiddetle dışarıya çıkması…

Seyircisinin ruhuna dokunabilen Lynch, apolitikliği ve transandantal meditasyon gibi ‘New Age’ akımlara merakıyla çağın ruhundan besleniyor, o ruh tarafından şekilleniyor. Lynch, Mayıs’ta kült dizisi ‘Twin Peaks’in (İkiz Tepeler) yeni bölümleriyle televizyonlara dönecek. Heyecanla bekliyoruz.

*Filmin adının yanlış çevrildiğini ‘sanat hayatı’ yerine bambaşka bir anlam içeren ‘yaşam sanatı’nın kullanıldığını belirtmeliyim. Bu kadar basit ama ciddi bir hata belki de hata değildir, filmi daha çekici yapmak için ticari kaygılarla tercih edilmiştir diye düşünüyorum. Fakat film içinde de aynı yanlışın sürdürülmesi, çevirmende sorun olabileceğini de akla getiriyor. Tabii çevirmeni denetleyen bir redaktör yoksa…

Eksantrikler daha uzun yaşıyor daha sağlıklı ve daha yaratıcılar

3 Mart 1995 Cuma

Gazete dergi: Tanin

 ‘Çatlaklar kutsaldır, çünkü ışığın içeri girmesine izin verirler.’ Bu aydınlatıcı fikrin sahibi klinik psikolog David Weeks’in incelediği bin küsur eksantrik arasında yer alan, kafasını kedilere ve dans etmeye takmış Ella adlı yaşlı bir ‘çatlak’.

 Kısacası Ella teyze, Weeks’in uzun araştırmaları sonucunda vardığı sonucu zaten içgüdüsel olarak biliyormuş.

 Weeks’in araştırmasının sonuçlarına göre eksantriklerin (bu kavram için Türkçede ‘lodosçu’ karşılığını öneriyoruz) oranı toplam nüfus içinde yalnızca on binde bir. Ama yaratıcılıkları, zekaları, sağlıkları, saadetleri ve hatta yaşama süreleri toplum standartlarının çok üstünde. Bu olgunun nedenlerini anlamak herkes için daha iyi bir hayatın kapısını aralayabilir.

Weeks’in ‘Eksantrikler-Kahve Masası Kitabı’ adlı yapıtı Şubat ayı içinde yayımlandı. Weeks’e göre ‘Lodosçular ifade özgürlüğünün olduğu ortamlarda kendilerini bulabiliyorlar. Baskıcı rejimlerde onlara hoşgörü gösterilmiyor.

 Amerikalı lodosçularla İngiliz lodosçular arasında da farklar var. ‘Amerikalılar daha nazikken, İngilizler daha alaycı. Amerika’da daha çok kadın lodosçu var ve daha iddiacılar. İngiltere’de lodosçuların üçte ikisi erkek, Amerika’da ise üçte ikisi kadın. Bunun nedeni muhtemelen Amerikan kadınlarının daha uzun süredir özgür düşünüyor olmaları.’ diyor Weeks.  

 Refah düzeyinin de lodosçulukta önemli payı var. Varlıklı insanlar alışılmadık biçimde davranmada daha özgürler. 

 Bilim laboratuvarları ve akademilerin fildişi kuleleri de lodosçuların çiçek açabildiği verimli topraklar arasında.

 Buraları 18. yüzyıl  giysileri giyen ve Yunan şiirinin Altın Çağı üzerine araştırmalar yapan profesör  Jonathan Barnes gibileri için ideal ortamlar. Sanat ve moda dünyası da öyle. Bir rockçı için ise lodosçu olmamak düşünülemez.

Weeks’in  gözde lodosçusu ise Dr. Patch Adams. Gerçek bir doktor olan Adams hastalarını muayene ederken kırmızı bir burun takıyor ve bir palyaço gibi davranıyor.

 Ama en önemlisi hastalarından ücret almıyor. ‘Patch lodosçuluğun en iyi yanlarını kendinde barındırıyor‘ diyor Weeks.

Weeks  espri anlayışının insanların uzun yaşamasındaki en önemli etken olduğunu düşünüyor: Lodosçulardan öğrendiklerimi depresyon tedavisi için gelen hastalarıma uyguluyorum ve eskisinden çok daha iyi sonuçlar alıyorum.

 Gevşemelerine, hayal güçlerini ve mizah yeteneklerini kullanmalarına yardımcı oluyorum. Nevrotikler genellikle aşırı ciddi oluyorlar. Onlara, lodosçuların yaptığı gibi kendilerine ve dünyaya gülebilmeyi öğretmeye çalışıyorum. ‘Lodosçu düşünme terapisi’ dediğim bir yöntem geliştirdim.

 ‘Nevrotikler, toplumun kendilerinden beklediğinden de fazla, aşırı uyumlu olma eğilimindeler. Bu da endişeye ya da kronik depresyona yol açabiliyor.

 Lodosçular çok nadir olarak depresyona giriyorlar. Nevrotikler herkes kadar iyi olmadıklarını düşündüklerinden kendilerini perişan hissediyorlar ama ‘lodosçular farklı olduklarını biliyorlar ve bundan keyif alıyorlar.’

 Sabahtan akşama kadar, çoğu insanın çöplük diyebileceği bir kulübede yaşayan ya da sadece patatesle beslenen lodosçular sağlıklarını mizah duygularına mı borçlular? En azından kendileri böyle düşünüyor. Neredeyse yalnızca  patatesle beslenen Alan Fairweather ‘Başkalarının hiç fark etmedikleri şeylere gülüyorum’ diyor.

 İnsanın KF’si – tıkırdama faktörü- olmalı diye ekliyor sütyen ısıtıcısı adlı meme koruyucu bir araç icat eden John Ward.

Weeks’in  lodosçu olarak kabul edilebileceğini düşündüğü ünlüler arasında Samuel Johnson, Albert Einstein, Charlie Chaplin, Emily Dickinson ve Alexander Graham Bell gibi adlar var.

 Gayriresmi çağdaş lodosçular listesinde ise Michael Jackson, Katherine Hepburn, Bob Dylan, Brigitte Bardot ve David Ballamy bulunuyor.

 Lodosçuluğun yaşla da ilgisi var. Özellikle kadınların lodosçuluk özellikleri yaşlandıkça gün ışığına çıkıyor.

Weeks  bunun menopozla alakasının olmadığını, kadınların çocuk yetiştirme gibi görevlerinin sona ermesini beklediklerini ileri sürüyor.

Farklı olmanın 10 ilkesi 

David Weeks lodosçuların bazı özelliklerini sıralıyor (önem sırasına göre)

 Hepsi bu özelliklerin tümüne sahip değiller elbette. Ama en azından 10’una sahipseniz büyük bir  ihtimalle bir lodosçusunuz ( Bu durumda ‘normal’ dostlarınızdan -tabii hala kaldıysa- büyük bir ihtimalle daha uzun daha sağlıklı bir hayat süreceksiniz.)

  • uyumsuz
  •  yaratıcı
  •  çok meraklı
  •  idealist (dünyanın daha iyi bir yer ve insanların daha mutlu olmasını isteyen)
  •  bir ya da daha fazla hobiyle saplantılı biçimde uğraşan
  •  çocukluğunda farklı biri olduğunun farkında olan 
  •  zeki, fikir sahibi, açık sözlü
  •  haklılığına ve dünyanın yanlış yolda olduğuna inanan
  •  yarışmacı olmayan (onaylanmaya ya da desteklenmeye ihtiyacı olmayan)
  • sıradışı beslenme alışkanlıkları ve yaşama düzeni olan
  • başka insanların fikrine ve eşliğine pek meraklı olmayan (kendi -doğru- fikrine ikna etmek dışında)
  •  sıradışı bir mizah duygusuna sahip 
  • bekar
  • genellikle ailenin tek ya da en büyük çocuğu
  • kelimeleri deforme ederek kullanan

Eccentrics- The Coffe Table Book, David Weeks and Jamie James, Weidenfeld and Nicolson Yayınevi

KAMERALARI BİLE KONTROL ETMEDİLER

TARİH:  30 Aralık 2006
GAZETE/DERGİ: Star

The Marmara Oteli’ndeki patlamanın ardından 12 yıl geçti. Olayda ablası Yasemin’i kaybeden Cüneyt Cebenoyan suskunluğunu star için bozdu. 

THE Marmara Oteli’nin kafeteryasında 30 Aralık 1994’te patlayan bomba, Taksim Meydanı’nı altüst etti; Kutlar ve Cebenoyan ailelerini de… Gazeteci-yazar Onat Kutlar, arkeolog Yasemin Cebenoyan yaşamını yitirdi. Örgüt işi olduğu belirlenen olayda 20 kişi tutuklandı. Üç kez heyet değişikliğine uğrayan davada Deniz Demir, Abdülcelil ve Hicran Kaçmaz ömür boyu hapis cezası aldı. 

YILAN HİKAYESİNE DÖNDÜ 

OLAYDA 18’inden küçük olan Hasan Kızılkaya’nın tahliyesine karar verildi. Hasan Ergün ve Kemal Aydın örgüt üyeliğinden 12 yıl 6 ay ceza aldı. Sanıklardan biri itirafçı olup Pişmanlık Yasası’ndan yararlandı. Üç sanık beraat etti, 11’i aftan yararlandı. Yargıtay, davanın yeniden görülmesine karar verdi. İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nde dün görülen ve Ergün’ün avukatı ile sanık Abdülcelil Kaçmaz’ın katıldığı duruşma son savunmaların alınması için 25 nisana ertelendi. 

“HÂLÂ BİLMİYORUZ” 

PATLAMADA ablasını yitiren yazar Cüneyt Cebenoyan (46), 1999 depremin de de Yalova’da annesi Tuncay Hanım, babası Hikmet Bey ve 20 aylık oğlu Ali’yi kaybetti. “Patlama öncesi İBDA-C yılbaşında Taksim’deki içkili yerleri bombalayacağını söylüyordu. İlk onlar suçlandı. Sonra başbakan Çiller alelacele Yakaladık’ dedi. Suçlular, PKK’lı çıktı. Hâlâ orayı bombalayanlar hakkında kesin bilgimiz yok” diyen Cebenoyan sözlerini şöyle sürdürüyor: 

“DEVLETİ KIZDIRDIK” 

SORUŞTURMA düzgün yapılmadı. Otelin güvenlik kameralarını kontrol etmek akıllarına geldiğinde bir yıl geçmişti. Otel yönetimi ‘Biz görüntüleri sildik’ dedi. Şu an suçlunun kim olduğu değil, gerçek suçlu olup olmadığı önemli. Davaya müdahil olmadık. Babam ‘Bu kişileri kızdırmayalım’ dedi. Bir ara devleti kızdırdık. Emniyetten telefon geldi, ‘Suçluyu bulduk, artık konuşmayın, konu kapandı’ diye. Keşke devlete dava açsaydım. 

Avrupa Sineması Nasıl Kurtulur?

Tarih 14 Haziran 1995 Çarşamba

 Gazete/Dergi: Siyah Beyaz, Derleme

Sinemada korumacılık son yılların en çok tartışılan konularından biri Avrupa sinemasının içinde bulunduğu bunalımı nasıl aşacağı konusunda her kafadan bir ses çıkıyor.

Fransız Yeni Dalga sinemasının önde gelen oyuncu Jeanne Moreau, Newsweek’te kendisiyle yapılan röportajda şunları söylüyor: ‘Kimse Fransızları Amerikan filmlerini seyretmeleri için zorlamıyor. Seyirciler, muhtemelen hayal kırıklığına uğradıklarını için Fransız filmlerini seyretmeyi reddediyor. Yeni Dalga sırasında Godard, Truffaut, Chabrolgibi Fransız yönetmenler farklı bir film yapma biçimi geliştirerek seyirciyi çekmeye çalıştılar. Büyük bir yıldızın merkezinde yer aldığı hikaye anlatma tarzını reddettiler. Artık yeni dalganın dahi yönetmenleri yok. Şimdi seyirciyi sinemaya çekmek gibi bir derdi olmayan bir cüce sinemacılar kuşağı ile baş başa kaldık.’

‘…Fransız sineması piyasada rekabet etme güdüsünü tümüyle yitirmiş, devletçe desteklenen bir sinemadır. Zaten artık yerel sinema diye bir şey kalmadı Uluslararası bir sinema piyasası var ve Avrupa’nın bütün yerel sinema endüstrileri sorunlu.’

‘Bazı Fransız yapımcılarının temel sorunu devlet desteği almak haline geldi. Utanç verici bir durum bu. Yapımcılık yeteneği olmayan birtakım insanlar bu sayede yapımcı oldular. Yapımcılık gerçek bir meslek ve bir sanattır.’

 Avrupa Sinemasının korunmasına karşı çıkanların başında elbette ABD geliyor. GATT görüşmelerinde ABD görsel-işitsel eserlerin (sinema filmleri, televizyon dizileri, vb.) herhangi bir ürün gibi değerlendirilmesi gerektiğini savundu. Serbest piyasa koşullarının gerçekleşebilmesi için devlet desteğinin ve yerli filmlerin kotalarla korunmasının kaldırılmasını istedi.

Avrupa ülkeleri ise kültürel konulara ABD’yle Avrupa arasındaki eşitsizliğin düzeltilmesi ve Avrupa sinema ve televizyonun kurtarılması için ayrıcalık tanınmasını istiyor. Görüşmeler bu konularda uzlaşma sağlanamaması üzerine geçen yıl ertelenmişti. Bu yıl Amerika yine atakta ve bu kez Almanya ve İngiltere de ABD’nin görüşüne yakınlaşmış. Geçtiğimiz günlerde Avrupa Parlamentosu’nun Brüksel’de yaptığı toplantının ardından İtalyan yönetmen Bernardo Bertolucci AB Başkanı Jacques Santer’ye bir öneri götürdü. Guardian gazetesi bu konuda Bertolucci ile bir röportaj yaptı: 

Öneriniz neydi?

BB- Avrupa sineması ölüyor ve bir şey yapılmazsa 2000 yılını çıkaramayabilir. Korumacılığın modası geçti, bugünlerde uygulanması mümkün değil, serbest ticaret açısından pratik de değil. O zaman kendi kendime ‘başka bir şeyler yapmalıyız’ dedim.

 Yalnızca kendimizi savunmaya çalışacağımıza saldıralım. Yalnızca kendimizi savunmaya çalışacağımıza inisiyatifi ele alalım. Neden şu Avrupa sinemasının yalnızca yüzde bir pay sahibi olduğu ABD piyasasına girmeye çalışmıyoruz? Neden Amerikalı seyircilere değişik kültürleri anlatan başka film biçimlerini öğretecek yapımlara büyük paralar yatırabilecek büyük bir Avrupa ülkeleri arası dağıtım şirketi kurulmasın?  

Modern turizm tamamen diğer kültürleri keşfetmek ile ilgilidir. Avrupa modası ve yiyecekleri kaliteleri sayesinde Amerika’da başarılı. Satış bürolarına promosyon ve reklama ve nihai olarak mutlaka karşılığını veren kaliteye yatırım yapılmalı. Ve New York veya California’da sık sık düzenlenen, beş para etmez Fransız, İtalyan, İspanyol ve Belçika sinema haftalarına para harcamaya son vermeli.

Bu girişimi kim finanse edecek hükümetler mi yoksa özel yatırımcılar mı?

BB- İkisi de. Katılmaya isteği ve gücü olan özel yatırımcılar, AB bünyesinde kültürel amaçlar için tahsis edilen fonlar ve belki Avrupa’da gösterilen ABD filmlerinin karlarından küçük ve zararsız miktarda alınacak vergilerle oluşturulan fonlar da. Bütün bunlar Avrupa sinemasını ABD’de tanıtacak bir Avrupa fonu oluşturacak.

ABD film pazarına girilebileceğine inanıyor musunuz?

BB- Bunun ne kadar zor olduğunu, deneyimlerimden biliyorum. Görsel işitsel ürünler ABD’nin ikinci veya üçüncü büyük ihraç kalemi. Amerikalılar pazarlarını koruyorlar ve dış pazarlara yayılmak konusunda bitmek tükenmek bilmez bir çaba içindeler. Ama kendi pazarları söz konusu olunca katı bir korumacılık uyguluyorlar.

 ABD’nin büyük kentlerindeki bir iki sinemada bir Avrupa filminin gösterilmesi görece kolay. Ama bu fazla anlam taşımıyor. Ama ABD çapında dağıtım yapmak, olağanüstü pahalı. Dağıtımcılar bir Avrupa filmi için bu riski göze almıyorlar çünkü Amerikalılar hemen hemen yalnızca Amerikan filmlerine gidiyor.

 Benim filmlerim bile İngilizcedirler ve epik unsurlar içerirler, sınırlı dağıtım olanakları buldular. 50 milyon dolar kazanan -bir Avrupa filmi için çok büyük bir miktar- ‘Son İmparator’ hariç. Ama sonra kendinizi yeniden başlangıç noktasında buluyorsunuz. ‘Çölde Çay’ ve ‘Küçük Buddha’ ise deneysel filmler ölçüsünde dağıtıldılar.

Sinema ağırlıklı olarak bir Amerikan uğraşı ve sanatı olursa ne olur?

BB- Amerikan sinemasının en güçlü olması, en iyi olduğu anlamına gelmiyor. Sinemanın karşılıklı bağımlılık ve etkileşim içinde olduğuna inanıyorum. Hollywood’un kurucularının yarısından çoğu Alman ve Orta AvrupaIıdır. Birçok Amerikan filmi, Avrupa filmlerinin yeniden yapımıdır. Amerikan sineması, Avrupa sinemasından çok şey almıştır.

Önerinizin bir sonuç vereceğini inanıyor musunuz?

BB- Eğer Brüksel’deki hava bir anlam ifade ediyorsa, evet. Ama daha bir Avrupa ülkeleri arası dağıtım ağının olmadığını ve Avrupa filmlerinin, Avrupa içinde bile dağıtılamadığını düşününce, kuşkuya düşüyorum. Farklı sinematografik kültürlerin kendilerini ifade etme hakları var. Amerikan sinemalarının dünyada tek sinema olması kabullenilebilecek bir şey değil. Amerikan filmlerinin dünya üzerindeki hegemonyası korkunç bir tek kültürlülüğe, bir tür kültürel totaliterliğe gidiş demektir. Böyle bir gelecek, benim için öldürücü bir sıkıntı demek.

 Avrupa sinemasının sonsuza kadar korunamayacağını düşünenlerden biri de AB’nin Kültür Komisyonu Başkanı Marcelino Oreja. Reuters’in haberine göre Oreja, Avrupa televizyonlarında Amerikan filmlerine uygulanan kotaların 8 ile 10 yıl arasında kaldırılmasını önerecek.

 AB kültür komisyonunda tartışılan konular arasında televizyon kanallarının gelirlerinin bir bölümünü Avrupa yapımlarına ayırmaları ve bir Avrupa yatırım Bankası’nın destekleyeceği sektör garanti fonu oluşturulması bulunuyor.

 Avrupa’yla Hollywood arasındaki mücadele geçtiğimiz günlerde Time dergisine de kapak oldu. Time’ın haberine göre, Amerikan filmleri Avrupa pazarının yüzde 75-80’ini ele geçirmiş durumda. 1980’lerin başındaki 600 milyon Avrupa filmi seyircisi günümüzde 100 milyona düşmüş durumda. Amerikan filmleri izleyen seyirci sayısı ise 450 milyon dolaylarında sabit kalmış. Almanya’da yılda yaklaşık 100 film yapılıyor ama bunların üçte biri hiçbir zaman gösterilme şansı bulamıyor. Amerikan sineması Alman piyasasının yüzde seksenine hakim. Çok konuşulan yardım meselesinde de rakamlar ilginç: ‘Jurassic Park’ın yapım ve tanıtım masrafları Alman sinemasına verilen toplam destekten (115 milyon Dolar) daha fazla.

 Fransa’da durum biraz daha iyi. Ama 1994’te Fransız filmleri piyasada sadece yüzde 27’lik bir pay elde etmiş. Fransa sinema endüstrisini en çok destekleyen ülke. Esirgedikleri tek destek, kendi filmlerini izlemek. Fransa’da sinemaya verilen destek 416 milyon Dolar. Fransa’yı 157 milyon Dolarla İtalya, 115 milyon Dolarla Almanya izliyor. Destek konusu Sinan Çetin’in de çabalarıyla Türkiye’de tartışma konusu. Anlaşılan Hollywood’un tehdidi altındaki Avrupa sineması devlet desteğinden vazgeçemeyecek ama yalnızca devlet desteği ile de kendini kurtaramayacak. 

İsyan

Tarih: 2008

SİYAD 40. Yıl

40 YILIN SERÜVENİ

SİNEMA YAZARLARININ SEÇTİĞİ EN İYİ FİLMLER

İSYAN

Queimada / Burn!

Yönetmen: Gillo Pontecorvo / Senaryo: Franco Solinas, Giorgio Arlorio

Görüntü Yönetmeni: Marcello Gatti, Giuseppe Ruzzolini

Müzik: Ennio Morricone /Oyuncular: Marlon Brando, Evaristo Marquez, Norman Hill

Yapım: 1969, İtalya-Fransa

Süre: 112 dk. /Tür: Tarihsel

İsyan iki kez sinema yazarları tarafından yılın en iyisi seçilmekle tarihe geçmiş bir film. Filmin sinemalarımızda gösterildiği dönemi hatırlıyorum. Yasaklanmasını, 2 yıl sonra tekrar gösterime girmesini, çıkardığı tartışmaları… En önemlisi de bu tartışmalardı çünkü o günlerde beni çok şaşırtan şeyler konuşuluyordu. Bir film biçimsel açıdan gerici olup da içeriksel açıdan ilerici olabilir miydi? ‘İsyan’ı böyle değerlendirenler yani biçimsel açıdan gerici, içeriksel açıdan ilerici olarak tanımlayanlar vardı. Gerçekten devrimci bir film yalnızca içerik açısından devrimci olmakla yetinemezdi, biçimsel açıdan da yenilikçi olmalıydı ve klasik konvansiyonlara kahramanlara dayalı öykü anlatımına sırt çevirmeliydi. Film solcu olduğu için yasaklanmıştı, nasıl olurdu da solcular filmi gerici bulabilirdi?

Doğrusu bugünden bu tartışmalara bakınca güzel günlermiş diye düşünmek mümkün. Sinema dünyasında böyle heyecanlı tartışmalar yapılmıyor artık. Ama zaten böyle filmlerde yapılmıyor. 

‘İsyan’ı bir olay haline getiren neydi? Tabii ki sömürgeciliğe, kapitalizme ve emperyalizme karşı şeyler söylemesi, bir gün ‘beyaz adamın’ yani Avrupalı’nın egemenliğinin sona ereceğine yönelik bir inanç taşımasıydı. Ama sadece bunlar değildi, o günün konjonktürüne de göndermeler içeriyor, yani Vietnam Savaşı’na (Vietnamlılar için Amerikan Savaşı) dokunduruyordu. Vietnam Savaşı ki ‘68 kuşağının neredeyse varlık nedenlerinden biriydi. Fakat filmi bugün seyrederken yakın tarihten birçok olayın benzerlerini de görebiliyoruz, bu yaşananlar bir yerlerden çok tanıdık geliyor diyoruz. Çünkü, baskının ve direnişin kuralları pek değişmiyor. 1840’larda Küçük Antiller’deki hayali bir adada geçen filmin bu kadar çok şeyi çağrıştırması, yazarlarının sağlam bir tarih bilgisine dayanması ve de tarihin tekerrürüyle açıklanabilir. Ama bu kadar doğru şeyler söylemek garip bir şekilde filmin aleyhine işliyor. Filmi ‘jenerik’ yani her duruma uyan, özel olmayan bir öykü anlatma durumuna düşürüyor. Dramatik bir yapı tutturabilme uğruna her türlü tarihsel değişim tek bir kahramanın faaliyetleriyle ilişkilendiriliyor. Ama burada yine filmin büyük bir silahı var: Bu kahramanı dahi aktör Marlon Brando canlandırıyor. Denilir ki Brando bu filmde oynayabilmek için ‘Sonsuz Ölüm’de (Butch Cassidy and the Sundance Kid, 1969) ve ‘İrlandalı Kız’da (Ryan’s Daughter, 1970) oynamaktan vazgeçmiş. Bu da onun ne kadar idealist biri olduğunu gösteriyor. Ama gel gör ki Tam da canlandırdığı anti-kahramanın özellikleri nedeniyle filme biçimsel açıdan gerici denmiştir. 

Bu kahraman, ki adı William Walker’dır, İngiltere adına çalışan bir casustur. Portekiz egemenliğindeki küçük Queimada Adası’na gönderilir. Adanın adı ‘Yanmış’ anlamına gelmektedir ve Portekizlilerin yerlilerin isyanını bastırmak için çıkarttığı yangından sonra konulmuştur. Bütün yerliler ölünce adaya Afrika’dan siyah köleler getirilmiştir. Adanın yerel burjuvazisi Portekiz’den bağımsızlığını kazanmak istemektedir. İngiltere’de aynı şeyi istemektedir çünkü serbest ticaret çıkarınadır ve halkının adanın şekerine ihtiyacı vardır. Walker’dan beklenen yerlileri ayaklandırıp Portekizlileri devirmek ve iktidarın yerel burjuvazinin eline geçmesini sağlamaktır. Walker, Jose Dolores (Evaristo Marquez) adlı bir hamaldan önce bir banka soyguncusu, sonra bir isyancı giderek bir halk lideri yaratır. Bununla da kalmaz, adanın önde gelen toprak ağalarından Sanchez’e Portekiz valisini öldürtür ve Sanchez’in başa geçmesini sağlar. Bu arada kölecilikle, ücretli emek arasındaki farkı neredeyse bir Marksist gibi yorumlamayı ihmal etmez burjuvaziye verdiği tarih derslerinde. Walker İngiliz ajanı olarak çalıştığı ve filmin ilk yarısını oluşturan bu bölümde Batı uygarlığına ve ilerlemeye inanan biridir. Filmin ikinci yarısında 10 yıl sonrasına gideriz. Dolores’in önderliğini yaptığı İsyan bastırılamamaktadır. Walker ise bu dönemde devlet memurluğunu bırakmış, ideallerini yitirmiş, yoksul mahallelerde yaşayan ve barlarda kavga çıkaran birine dönüşmüştür. İşte Şeker Şirketi burada devreye girer ve Walker’ı isyanı bastırmakla görevlendirir. Walker bir tür heykeltraş Pygmalion ve Dr. Frankenstein karışımı gibidir. Yarattığı esere hem aşıktır hem de emrinde çalıştığı şirkete göre bir canavar olan bu adamın gücünü yok etmek zorundadır. Her şeye kadir Walker bunu da yapacaktır ama kendisi için tek anlam taşıyan insanı da yok etmiş olacaktır. 

Walker karakteri tek başına o kadar çok şeyi değiştirir ki, işte kahramana dayalı klasik öyküleme ile eleştirilmesine temel nedenlerinin başında bu gelir filmin. Tabii Walker tarihe çobanlık yaparken (ama sürünün sahibi başkalarıdır), diğer insanlara da koyun gibi güdülmek düşer. Film egzotizmden de erotizmden de yararlanır: çıplak bir yerli kadın ancak çok güzel bir vücuda sahipse çerçeveye girer. Film kusurludur, şematiktir ama Brando’nun canlandırdığı mutsuz, inançsız ama sağlam bir analiz yeteneği olan Walker karakteriyle, amatör Marquez’in canlandırdığı devrimci Dolores’le ve daha adil bir dünyaya olan inancıyla unutulmaz sıfatını yine de hak eder. 

PASCAL COMELADE

Tarih: Kasım 1998

 Gazete/Dergi: Siti  

PASCAL COMELADE

L’Argot du Bruit

Pascal Comelade

(EMI / KENT)

Adamın adını daha hala doğru dürüst öğrenemedim. Her seferinde biraz düşünmem gerekiyor ya da CD kapağına bakmam. Pascal Comelade… Yeni biri değilmiş, bir sürü albümü varmış ama ben iki ay öncesine kadar adını duymamıştım. Sonra bir gün Açık Radyo’da bir single’ına rastladım. P J Harvey’le birlikte yapmışlar. Tabii PJ söylüyor. PJ’in her zaman başımın üstünde yeri vardır. Güzel şarkıydı; PJ her zamanki gibi inandırıcıydı, ağır ve yüklüydü. Sonra Roll’da albüm eleştirisini ve söyleşisini okudum. Referansları çok sağlamdı. PJ, Alman krautrockçılar Faust ve Can, Vic Chestnutt…PJ konserlerine başlamadan önce salonda Comelade’ın parçalarını çaldırır, söyleşilerde adını zikredermiş. Chestnutt da ‘Bence dünyanın en iyi müzisyeni o. Popüler müzikle kendi duyarlılığını ve müzisyen hevesini mükemmel evlendiriyor. Hedefim onunki kadar doğal bir sanata erişmek. Comelade’da öyle bir hüzün, elem, keder var ki ortaya çok çarpıcı bir kara mizah çıkıyor’ demiş. 

Artık Comelade’ı tanımak elzem olmuştu. CD’sini aldım. O da ne? İlk parçada karşıma iptidai bir düğün orkestrası çıktı. Hani radyoda rastlasam başka bir kanal aramaya başlayabilirim. Ama referanslar sağlam, dinlemek gerek. ‘Yahu hiç de fena değilmiş’ten ‘Çok güzel be!’ye geçiş çok fazla dinlemeyi gerektirmiyor. Hafif mi hafif bir müzik. Dinle babam dinle midede bir ekşime yapmıyor. Ekmek gibi, her öğün yenebilir. Çocukluğum saflığı var, abartısızlığı, doğrudanlığı. Gizlenen saklanan bir şey yok. Her şey göz önünde, her enstrüman açık ve net. Cambazlık yok, şov yok. Enstrumanlar uyduruk: Oyuncak piyanolar, oyuncak akordeonlar, plastik gitarlar ama müzisenler ‘ben ustayım’ diye bağırmadan usta. Akdeniz var, Balkan havaları var, düğünler, dernekler, bayramlar var. PJ olur da aşk acıları olmaz mı? İki şarkıda da ağır kadın PJ döktürüyor. PJ her zaman PJ elbette ama aslında bu albümde yeri yok. Parçalar güzel ama bütünün açık hava duygusuyla uyumsuz. Comelade’ın hafifliğinin yanında gitmiyor. Çilingir sofrasındaki asırlık Fransız şarabı gibi. Anonim duygusu veren bir albümde anonim kalamayan tek kişi. Pascal Comelade’ın adını niye aklımda tutamadığı mı önce Frankofil olmamama bağlıyordum. Fransızca bilmem, müziğiyle de pek alakam yoktur. Ama mesele o değil. ‘L’Argot du Bruit’de (albümün adı bu) ön planda olan sanatçı değil, eser.

Sanki biz zaten bu parçalarla doğup büyümüşüz; onlar sanki bizden önce de vardı bizden sonra da olacak. Beni, Comelade’a tanıdığım, bildiğim isimler yönlendirdi. Ama albümdeki (görece) ünlü isimlerden söz etmek bunca lafı ettikten sonra abesle iştigal olacak. Comelade zaten ‘Le Grand Pianonaniste’ adlı parçanın adının nereden geldiğini söyle açıklamış: ‘Cüce piyanist yanım, müziğin otuzbir çekmeye benzeyen yanıyla birleşiyor. (nanizm: Cücelik; onanizm: Otuzbir çekmek) Ve piyanonun bu indirgenmesi, küçültülmesi, benim de müzisyen olarak indirgenmem aslında.’ İşin üzücü yani galiba şu: Comolade da, Tom Waits gibi ne kadar anti-entelektüel bir tavır takınırsa takınsın kendini ne kadar müzisyen olarak indirgerse indirgesin yine de galiba dar bir entelektüel çevre dışında pek tanınmayacak. 

The Black Light, Calexico

Tarih: Şubat 1999

 Gazete/Dergi: Siti  

Eskiden Amerika’nın güneyi denince aklımıza Ku Klux Klan, tutucu çiftçiler filan gelirdi yalnızca.

Şimdi daha çok Vic Chesnutt, Lambchop gibi sıcak insani topluluk ve sanatçılar geliyor.

Calexico bu çizgide yeni bir Güneyli topluluk. Aslında bana en çok hatırlattığı Pascal Comelade oldu. Aynı gezgin müzisyen havası, aynı açık hava duygusu, aynı kendiliğindenlik…Robert Rodigan’ın ‘El Mariachi’sine ya da Leone’nin spagetti westernlerine nefis bir fon müziği topluluğu olurduk Calexico.

Calexico, John Convertino ve Joey Burns’den oluşuyor. Topluluğun temeli 1993’te atılmış. İkili ilk çalışmalarını bir telesekretere kaydetmiş. 30 saniyelik kayıtlarla yetinemez hale geldiklerinde, bir Sony walkman’e terfi etmişler. İlk albümleri ‘Superstition Highway’ de zaten sadece kaset formatındayımş. Sonra ‘Spoke’u yapmışlar 1996’da. Bu albüm de ilk olarak sadece long play formatında çıkmış. Şimdi de ‘Black Light’la karşımızdalar. Country, folk ve Latin müziğinin mükemmel bir karışımından oluşan albüm, birçok derginin 1998 yılının en iyileri listelerinde yer aldı. Comelade’ı sevdiyseniz bunu da seversiniz. 

Topluluğun adına gelince, Arizona çölünde küçük bir kasabanın adı Calexico.

1998 ve MÜZİK

Tarih: Ocak 1999

 Gazete/Dergi: Siti  

Geçtiğimiz yıl rock sevenler için iyi bir yıl oldu. Her şeyden önce yaşayan efsaneleri canlı izleme şansına sahip olduk. Rolling Stones’u ve Led Zepplin’in ileri ikilisi Page ve Plant’i izlemek az şey mi? Hard&heavy hayranları için de verimli bir yıldı: Deep Purple ve Slayer da kentimizi ziyaret etti. Electronica’nın en parlak yıldızı Prodigy ve avangardla popülerlik arasında başarılı bir denge tutturmayı başaran belki de tek çağdaş sanatçı Björk bize 90’larda yaşadığımızı hatırlattılar. Rachid Taha ülkemizi sık ziyaret etti ama doğru yerde doğru zamanda olmayı başaramadı. Yine de yeni albümü ‘Diwan’ı çok sevdik.

Albümlere baktığımızda hiç de fena olmayan bir yıl yaşadığımız söylenebilir. Fransız Air topluluğu 60’ların soundunu techno’yla birleştirdiği retro-fütürist albümü ‘Moon Safari’yle bu yıl birçok dergi tarafından yılın en başarılısı seçildi. Benzer bir başarıyı Amerikalı topluluk Mercury Rev ‘Deserter’s Songs’la yakaladı. Yılların Beatsy Boys’u ‘Hello Nasty’le kariyerlerinin en başarılı albümlerinden birini gerçekleştirdi. İki yıl öncesinin en başarılı albümlerinden ‘Odelay’ın yaratıcısı Beck bu kez eklektizmini bir kenara bırakıp harbi bir folk albümü olan ‘Mutations’la döndü. REMüç kişi kaldıktan sonra çaptan düşmek bir yana ‘Up’la yeni bir zirveye daha ulaştı. Britanya cephesi’nde Massive Attack ‘Mezzanine’le ilk iki albümü kadar iyi olmasa da yine de yabana atılamayacak bir albüm çıkardı. Pulp’ın ‘This is Hardcore’u da bir önceki albümleri ‘Different Class’ın satış başarısına ulaşamadı. Aynı şeyler PJ Harvey için de söylenebilir. ‘Is this Desire’ adlı albümü kimilerince hiç başarılı bulunmadı. Manic Street Preachers bir önceki albümlerinin başarısını ‘This Is My Truth Tell Me Yours’la sürdüremedi. Auteurs’ün asıl adamı Luke Haines, bu yıl da farklı bir projeyle ortaya çıktı. Black Box Recorder adlı bu grubun ‘England Made Me’si yılın en iyileri arasındaydı. Bu yıl kısacası daha çok Amerikalıların yılı oldu. Özellikle de güneylilerin. Calexico, Lambchop, Wilco, Whiskeytown, Vic Chesnutt ve Gilan Welch gibi isimler güneyin bayrağını sonunda her yere diktiler. İhtiyar Willie Nelson da ‘Teatro’ adlı albümüyle çok başarılı bir dönüş yaptı. Natalie Merchant’ın ‘Ophelia’sı yine yılın en iyileri arasındaydı. Ve tabii yeni dostumuz Pascal Comelade ‘L’Argot du Bruit’siyle hayatımızda özel ve kalıcı bir yer edindi. Bu yıl yılın en iyileri yazıları ile idare ettik ama gelecek yıl çok daha ağır bir görev bekliyor bizi: Yüzyılın en iyileri… 

AUTEUR SİNEMASI, UYARLAMALARI YENDİ

Tarih: Temmuz 2012

 Gazete/Dergi: Sabit Fikir 

Cannes deyince akla auteur sineması gelir. Yani senaryolarını bir edebi kaynağa dayandırmadan kendisi yazan, tamamen biricik, kendine özgü bir dünyası ya da vizyonu olan yönetmenler yarışır Cannes’da. Terrence Malick, Apichatpong Weerasethakul, Michael Haneke,  Yılmaz Güney, Michelangelo Antonioni gibi auteurler hep bu ilkeye uyar. Cannes’ın son 15 yılında yalnızca iki Altın Palmiyeli filmin kaynağında birer edebiyat eseri vardı: Laurent Cantete’nin  Sınıf’ı (2008) ve Roman Polanski’nin Piyanist’i (2002). Son 15 yıl içinde diğer bütün Cannes birincisi filmler özgün senaryolardan yola çıkılarak yapılmış. Bu filmler içinde yönetmenin senaryoyu kendisinin yazmadığı tek istisna ise Ken Loach’un yönettiği Özgürlük Rüzgarı’nı (2006) Paul Laverty yazmıştı, diğer bütün Altın Palmiyeli filmlerin altında yönetmenin kendi imzası var. 

Bu yıl başlangıçta edebiyat uyarlamalarının şanslı olacağı bir yıl gibi görünüyordu. Jack Kerouac’ın Yolda’sını Brezilyalı yönetmen Walter Salles çevirmişti. Yolda‘nın oyuncuları arasında genç kuşağın en parlak yıldızlarındanKristen Stewart, bir önceki sene Cannes’da en iyi kadın oyuncu seçilen Kirsten Dunst ve Viggo Mortensen gibi isimler vardı. Kitabın asıl kahramanları Dean Moriarty (gerçek hayatta Neal Cassady) ile Sal Paradise’ı (gerçek hayatta Jack Kerouac) sırasıyla Garret Hedlund ve Sam Riley canlandırmıştı. Fakat film bekleneni veremedi. Bazı sahneleri çok erotik olsa ve de Dean ve Sal’ın ‘küçük çaresizliklerini’ anlatabilse de film, vasatın üzerine geçemedi. Motosiklet Günlükleri’nde Che Guevara’yı Güney Amerika yolculuğu sırasında anlatmıştı Salles. Yolda ile bu kez Beat kuşağının asilerinin ABD içindeki yolculuğuna eşlik eden yönetmen, başkaldıranlar ve isyan temasını üçleyecek mi diye merak da etmiyor değil insan.

David Cronenberg’in Don DeLillo’nun 2003 tarihli kitabından uyarladığı Kozmopolis de çok büyük beklenti yaratmıştı. Bu kez başrolde Alacakaranlık serisi ile ünlenen bir diğer oyuncu Robert Pattinson vardı. Film, kapitalizmin büyük kriz yaşadığı bir dönemde, ultra zengin genç bir yatırımcının, çoğu bir limuzin içinde geçen bir gününü anlatıyordu. Bir başka roman uyarlaması da Lee Daniels’ın  yönettiği Kağıt Çocuk’tu (Paperboy) Pete Dexter’ın 1969’un Florida’sında geçen romanından uyarlanan filmin başrolünde Nicole Kidman vardı. John Hillcoat’ın yönettiği Yasadışı’nın senaryosunu ünlü rockçı Nick Cave ile oyuncu Shia LeBeouf, Matt Bondurant’ın Dünyanın En Islak Kasabası (The Wettest County in the World) adlı kitabından uyarlamıştı. Ana yarışmadaki bir başka edebiyat uyarlaması da Jacques Audiard’dan geldi Pas ve Kemik Craig Davidson’ın aynı adlı kısa hikayeler derlemesinden uyarlanmıştı.

Bu kadar çok edebiyat uyarlamasının ana yarışmada yer alması, Cannes’da auteur çağı kapanıyor mu gibi sorulara da yola açtı. Sight&Sound dergisinin editörü, edebiyat uyarlamalarının daha çok ticari kaygılarla yapıldığını, uyarlama senaryolara dayanan filmlerin, edebiyat eserini bilen hazır bir kitleye konduğunu ve uyarlamaların ‘daha düşük bir sinema biçimine’ hizmet ettiğini iddia etti. Ödüllerin dağılımına bakacak olursak Cannes jürisi Nick James’e hak veriyordu. Sözünü ettiğimiz edebiyat uyarlamalarının hiçbiri ödül kazanmadı. Ve bilinen bir slogan yeniden doğrulandı: ‘İyi edebiyattan iyi sinema olmaz!’

The Crying Light, Antony & the Johnsons

Tarih: Mart 2009

Gazete/Dergi: Roll

ANTONY & THE JOHNSONS

The Crying Light

(Secretly Canadian)

Antony’nin ilk iki albümünde insanı olduğu yere mıhlayan şarkılar vardı: ”Cripple and the  Starfish”, ”For Today I Am a Boy”, ”My Lady Story” ve ”Fistful of Love” gibi. Bu şarkıların ortak özelliği, cinsel kimlikle ilgili oluşlarıydı. Antony erkek vücuduna hapsolmuş bir kadın olmanın acısını yaşıyor, eşitlik talep ediyordu. Sonra Antony birden çok yüksekten uçmaya başladı ”I Am A Bird Now” ile. Carnegie Hall’larda konserler verdi, Mercury Prize’lar kazandı. Ve Antony’yi sonra YouTube’da kendi cinsel kimliğinin, heteroseksüel erkek ve kadın kimliklerinin üstünde, aşkın bir niteliğe sahip olduğunu söylerken gördüm. Eşitlik talep ederken, sollayıp geçmişti bile altında ezildiği egemen cinsel kimlikleri.

Antony’den hep aynı türden, cinsel kimliğine değinen acılı şarkılar talep etmek insafsızca olurdu. Ne mutlu ona ki artık kendini ezik hissetmiyor. Ama Antony’yi Antony yapan temel özellik de böylece bir miktar, önemli bir miktar kaybolmuş oldu. ”The Crying Light”da cinsel kimlik meseleleri yok, görebildiğim kadarıyla. O kadar sarsıcı şarkılar da yok dolayısıyla. Bu, bu albümün kötü olduğu anlamına gelmiyor kesinlikle. Gayet düzgün bir albüm ”The Crying Light”. İyi bir orkestrasyon, Antony’nin büyüleyici sesi, güzel melodiler ”The Crying Light’ı” rahat dinlenebilir belki gayet uzun ömürlü bir albüm yapıyor. Acılı cinsel kimlik şarkıları olmaması albüme neşeli bir tonun hakim olduğu anlamına gelmiyor. Yine karanlık temalar egemen. Doğanın yok oluşu ve ölüm teması sık sık karşımıza çıkıyor. Ama bu kez baş kaldırıdan çok bir kabulleniş hali egemen. 25 şarkı arasından seçilmiş 10 şarkı var albümde ve bunların hiçbiri belli bir düzeyin altına inmezken hiçbiri de çok öne çıkmıyor. Rahatlıkla önerebileceğimiz, ama ”I Am A Bird Now” gibi bir başyapıt olmaktan da uzak bir albüm, belki de bir geçiş dönemi albümü ”The Crying Light”. 

© 2020 -CuneytCebenoyan.com