ROLL SUNDANCE’DEYDİ

Tarih: Mart 2001

Gazete/Dergi: Roll

Arkadaşımız Cüneyt Cebenoyan yine “yolcu Abbas!” dedi, kendini yollara vurdu. Bu seferki film festivali hikayemiz Amerika’nın bağrından, bağımsız sinemanın cenneti Sundance’den. Hem oraların havasını koklayalım, bu işin bağımsızı nasıl oluyormuş öğrenelim, hem bizim festivale de gelmesini temenni ettiğimiz bazı filmlere göz atalım… 

Uludağ’da İstanbul Festivali

Festivaller piyango gibidir, katılmazsanız kazanamazsanız. Sundance bütün film festivallerinin anasıdır -başvurmak zorundasınız” 

Joal Ryanyönetmen (“Former Child Star“)

Coen kardesler, Robert Rodriguez, Jim Jarmusch, Quentin Tarantino, Steven Soderbergh ve daha bircokları… Amerikan sinemasının son dönemdeki en parlak isimlerinin hemen hemen hepsinin ortak bir özelliği var: İlk filmlerini Sundance Festivali’nde göstermiş olmak. Garip ama gerçek: Sundance’e yani yirmi yıl öncesine kadar Amerika’da doğru dürüst bir film festivali de yoktu. (Oscarlar bir ödül töreninden ibaret.) Bu perspektiften bakıldığında, Sundance gerçekten de Amerika için bütün festivallerin anası. 

Sundance’in tarihi biraz karışık. Aslında adı Sundance olmadan ve Robert Redford işe karışmadan önce, 1978’de başka bir adla Salt Lake City’de bir festival başlatılıyor. Redford’un Sundance Enstitüsü 1981’de kuruluyor ve bu festivalle birleşiyor. Redford’un festival kataloğundaki önsözünde, ilk festivale başlama tarihi olarak 1985 gösterilmiş. Ama bütün bunları boşverip genel olarak kabul gören yirmi yıla sadık kalmakta yarar var. 

Sundance bugün yine Redford’un deyişiyle bir “canavar”a dönüşmüş. Ama 1989’a kadar kendi yağıyla kavrulan ufak bir festival. Dönüm noktası Steven Soderbergh’in ki hazret bu yıl iki filmiyle Oscar’a aday – “Sex, Lies and Videotape”inin Sundance’te ilk kez gösterilmesi. Film büyük ödülü alamıyor ama seyirci ödülünü kazanıyor, ardından da Cannes’da Altın Palmiye’yi aliyor. “Sex, Lies and Videotape” bağımsız bir film için o güne kadar görülmedik bir kâr da sağlıyor. Ve birden Sundance, dağıtımcıların ilgi odağı oluyor. Bu ilgi 1999’da “Blair Witch Project”le zirveye vuruyor. Şimdi bir düşüş başlamış. Nedeni de yüksek fiyatlarla kapışılan bağımsız filmlerin son birkaç yılda pek de iyi bir getiri sağlayamamış olması. Bu arada bağımsız film deyince anlaşılan çok basit: Büyük Hollywood stüdyolarınca finanse edilmemiş film bağımsız film oluyor. Bu film ister çok düşük isterse çok yüksek bir bütçeyle üretilmiş, ister star oyuncularla ister amatörlerle çekilmiş olsun, belirleyici olan bunlar değil. 

Bu kadar tarih ve genel kültürden kişisel tarihe geçelim. Salt Lake City, mormonlar diyarı. İstanbul’dan çok ama çok uzakta. New York’a kadar 10,5 saatlik uçuştan sonra bir beş saat de Salt Lake’e varmak için uçmak gerekiyor. İstanbul’la saat farkı dokuz. İşte bu saat farkı sayesinde sabah İstanbul’dan çıkıp akşam Salt Lake’e varıyorsunuz. Orada beni karşılayan arkadaşımın evine yerleştikten sonra kendimi Sundance’e hazır hissederek uyudum. Oysa ertesi gün acı gerçekler beni bekliyor. 

Bir Park City lafı duymuştum ama, festivalin Salt Lake’de olduğunu sanıyordum. Salt Lake’de de filmlerin bir kısmı gösteriliyordu, ama asıl festival Park City denilen başka bir yerdeydi. Şimdi diyeceksiniz ki, “taa oralara festivalin nerede olduğunu bilmeden mi gittin? Evet, ne olmuş? Arada her gün katedilmesi gereken bir 2×70 kilometre kadar daha vardı yani. İşte bu gerçekle ertesi gün tanıştım. Ve bu hiç de kolay değildi, çünkü gidenler bilir, gitmeyenler de duymuştur: Amerika arabasız yaşanabilecek bir ülke değil (New York filan istisna). Ne otobüs, ne tren, ne de başka bir şey vardı Park City’ye gidip gelen. Tek yol araba kiralamaktı. Ben de onu yaptım, akşama açılış galası var ya, ona yetişeceğim. İlk kez Amerika’da araba kullanacağım. Gece, bilmediğim bir kentten bilmediğim bir kente gideceğim. Çünkü telefondaki festival görevlisi bana galanın Eccles Sineması’nda olduğunu söyledi. O sinema da Park City’de. Neyse, kaybola ede, Park City’yi ve sinemayı buldum. İn cin top oynuyor. Meğer gala geleneksel olarak Salt Lake City’de başka bir sinemada yapılırmış. İyi mi? İyi. 

Ertesi gün yeniden yollara koyulup festival merkezine vardım. Kaydımı yaptırdım. Uslu bir Türk vatandaşı olarak altı adet fotoğrafımı yanımda getirmeyi ihmal etmemiştim. Yüz vermediler Zümrüt Foto’nun vesikalıklarına. Dijital bir kameranın karşısına geçtik, iki dakikada plastik kartım hazırdı. Bu kart bana basın gösterimlerini ücretsiz izleme şansı verecekti. Şimdi filmlere filan geçmeden biraz ilk Park City izlenimlerini anlatayım. Yine garip ama gerçek, Park City bir kış sporları tatil merkezi (ya da kasabası, her neyse). Şehir değil. Bir sürü otel, kayak kıyafetleriyle dolaşan insanlar ve bir de festivalciler. Olur mu, olur. Tek bir caddesi var yürüyüş yapılabilecek; adı yaratıcı bir şekilde konmuş: Main Street (ana cadde yani). Başka da Allah için bir tane bile sokak yok gezilecek, dükkanlara bakarak dolaşılacak. Yani İstanbul Film Festivali’ni Uludağ’da yapmak gibi bir durum söz konusu olan. Fakat sinemaların hepsi bu cadde üzerinde filan da değil. Küçük bir yer olmasına rağmen, sinemalar birbirine çok yakın değil. İnsanların yürümesi de hiç düşünülmediğinden, yani çoğu zaman kaldırım filan da olmadığından ücretsiz otobüs ring seferleri yapılıyordu. Zaten o soğukta (2.500 metre civarındayız) yürümek mümkün de değil. Şunu söylersem nasıl bir yer olduğu daha iyi anlaşılır: 2002 Kış Olimpiyatları kısmen burada yapılacak. Her neyse, ilk günün acemiliğiyle zar zor sinemayı bularak ilk filmime girdiğimde, kendi hırsıma küfür ediyordum. Ne işim var benim burada? 

Hâlâ sıkılmadıysanız şikayetlerime devam ediyorum. Basın gösterimleri küçücük iki salonda yapılıyordu. Küçük ekran, rahatsız sandalyeler, ne çıkarsa bahtına durumu. Yani Berlin ya da Viyana’da olduğu gibi bir sürü seçenekten birini seçmek ve halkla birlikte film izleyebilmek durumunda değildim. Ve bunların da etkisiyle ödül kazanan filmlerin çoğunu izleyemedim. Artık filmlere geçelim… 

Festivalin izleyebildiğim en ilginç filmlerinden biri, Christopher Nolan’ın “Memento”suydu. Filmin kahramanı Leonard Shelby (Guy Pearce) karısının katiliyle boğuşurken başına aldığı darbe sonrası az rastlanır bir hafıza kaybı türünden muzdarip oluyor. Darbe öncesini hatırlamasına karşın, kısa dönemli hafızasını kaybedivor. Yani üç beş dakika öncesine kadar yaşadığı şeyleri hatırlamıyor. Ve bu hafızayla karısının katilini bulup intikam almaya çalışıyor. Hafızasını çektiği polaroidlerin üzerine notlar alarak, vücuduna hatırlaması gereken şeyleri dövmelettirerek ikame ediyor. Trajik ve kimi zaman komik bir durum. Bir sahnede birisinden kaçarken ne yaptığını unutuveriyor: “Acaba kaçıyor muyum, yoksa kovalıyor muyum?” 

Filmin sonunda seyirciye de kolay bir çözüm verilmiyor. Kimin hafızasından olaylara baktığımız, gerçeğin ne olduğu, Nolan’ın da bir söyleşide belirttiği gibi, bir seyredişte kavranamıvor. Ama yönetmene göre filmin içinde her sorunun cevabı varmış, kendisi bunu açıklamıyor ama. “Memento”, filmin senaristi ve yönetmeni Christopher Nolan’a en iyi senaryo ödülünü kazandırdı (Waldo Salt Senaryo Ödülü). 

Çok başarılı bulduğum bir başka film de, başrol oyuncuları Tom Wilkinson ve Sissy Spacek’e Jüri Özel Ödülü kazandıran “Yatak Odasında”ydı (In the Bedroom). Todd Field bu ilk uzun metrajlı filminde gayet olgun bir anlatım yakalamıştı. Filmin konusu bir entrika üzerine kurulu değil, ama bir kırılma noktası içeriyor ve bundan söz etmemek en iyisi. Belki gelir de seyredersiniz diye. Küçük bir kentte sınıflar, kuşaklar ve cinsiyetler arasındaki ilişkileri, gerilimleri ayrıntılara önem veren bir dille anlatıyordu “Yatak Odasında”

Uzun metrajlı film yarışmasında en iyi yönetmen ödülünü “Hedwig ve Öfkeli İnç”le (Hedwig and the Angry Inch)John Cameron Mitchell kazandı. Film ayrıca seyirciler tarafından da en iyi film seçildi. “Hedwig”i bir yıl önce bir off-Broadway oyunu olarak New York’ta izlemiştim, filmi göremesem de Canlı bir rock orkestrasının da sahnede yer aldığı oyun, bu yanıyla müzikal kavramına da bir yenilik getirmişti. Filmin kahramanı Hedwig’in asıl adı Hansel’dir ve Doğu Almanya’da doğmuştur. Bir Amerikan askerine aşık olur. Onunla evlenebilmesi için operasyon geçirip kadın olması gerekir. Ama operasyonla erkeklik organından tam anlamıyla ayrılamaz. Geriye üç santimlik öfkeli bir parça kalmıştır. Üstelik sevgilisi de Hedwig’i terk eder. Hedwig, The Angry Inch adlı bir topluluk kurar ama şarkılarını yürüten yeni sevgilisi bir süperstara dönüşürken o küçük salonlarda sahneye çıkar. Ama sonunda Hedwig her insanın sahip olduğuna inandığı diğer yarısıyla bir araya gelecektir. İnsanı çok derin düşüncelere sevketmeyen ama başarılı glam-rock tarzı parçaları ve oyuncularının performanslarıyla eğlendirmeyi başaran bir müzikaldi “Hedwig”. Anlaşılan Mitchell sahnede yakaladığı başarıyı perdede de tutturmuştu. 

Festivalin yarışma dışı olan ama seyircilerin en iyi flm ödülü verdiği bir de Uluslararası Festival bölümü vardı. Bu ödülü geçen yıl Berlin’de yarışan ve  jüri özel ödülünü kazanan “Evin Yolu” (Wo De Fu Kin Mu Kin) aldı. Zang Yimu’nun bu filminden daha önce Berlin Festivali vesilesiyle Roll’da söz etmiştim.  Onun için tekrarlamıyorum. Uluslararası Festival çerçevesinde bu yılın Berlin Festivali birincisi “Mahremiyet” (Intimacy) de vardı. Hanif Kureishi’nin son romanından uyarlanan, Marianne Faithfull’un da küçük bir rolde göründüğü “Mahremiyet”. Tindersticks müziği eşliğinde son yıllarda sinemada gördüğümüz en açık seks sahneleriyle başlayınca bir an kroke olduk desek yeridir. Üstelik bu sahneler, kısa aralarla tekrarlanarak yarım saat kadar sürdü. Bütün bu açıklığın cinsellik sömürüsüyle uzaktan yakından alakası olmaması, filmin belki de en başarılı yanıydı. Birbirini tanımayan, hiç konuşmayan bir erkekle bir kadının sevişmesinde en fazla hissedilen duygu yalnızlıktı. “Paris’te Son Tango”ya benzer biçimde gelişen ilişki erkeğin kadını tanımaya çalışmasıyla varlık nedenini yitiriyordu. “Mahremiyet” ama sonuç olarak bir “Paris’te Son Tango” değil. Kısmi bir başarıdan söz edilebilir ancak Favori yönetmenlerimden Tom DiCillo’nun son filmi “Çifte Darbe”nin (Double Whammy) prömiyeri de Sundance’te yapıldı. DiCillo yine sıcak, yine insaniydi, ama biraz form düşüklüğü mü vardı, yoksa Elizabeth Hurley’nin varlığı mı beni rahatsız etti, bilemiyorum. Eski masumiyeti yoktu sanki. 

Belgeseller arasında DJ kültürünü, turntablism’i anlatan “Scratch” başarılıydı. Bir tecavüz iddiasını, üstelik filme alınmış bir olayı anlatan “Raw Deal” kafalan karıştıran bir film oldu. Çok şey görülmesine rağmen, olay tecavüz müydü sorusuna kimse net bir cevap veremedi. 

Park City’de olan biten Sundance’le sınırlı değildi, Sundance de filmlerle sınırlı değildi zaten. Paneller, senaristlerle söyleşilerin yanısıra çok hoş bir festival mekanı da Music Cafe’ydi. Her firsatta gittiğim bu cafe’de her gün dört-beş topluluk ya da solo artist konser veriyordu. Bu topluluklardan en cok The Billy Nayer Show’dan hoşlandım. Hatta iki kez izledim. The Billy Nayer Show’un bir özelliği de festivalin yarışma bölümüne bir filmle katılıyor oluşuydu. “The American Astronaut”, hoş bir görselliği olan, abuk sabuk bir filmdi. Zaten konusundan belliydi az çok nasıl bir film olduğu, ama The Billy Nayer Show’dan çok hoşlanınca filme de gittim. Topluluğun solisti ve beyni Cory McAbeeetkileyici bir performans sahneliyor konserlerde. Park City’nin bir güzelliği de pıtrak gibi çoğalan Sundance alternatifi festivaller. Sundance’in sermayeye satıldığını düşünen ya da Sundance’e kabul edilmeyen bir sürü genç sinemacı, alternatif festivallerle seyirciye ulaş maya çalışıyorlardı. Slamdance, Tromadance, Nodance vb. vb. Her yer ücretsiz seyredilebilecek bu filmlerin ilanlarıyla doluydu. Ya da direkt genç yönetmenler, filmleriyle ilgili broşürler dağıtarak ilgi toplamaya çalışıyorlardı. Kısaca, Park City’de yapacak bir şey her zaman vardı. 

Kanımda güney var

Tarih: Temmuz 2000

Gazete/Dergi: Roll

John Convertino ile söyleşi;

Cüneyt Cebenoyan, Gökhan Pamuk 

Fonda bir spagetti western filmi gösterdiniz bazı şarkılarda. Sizi western’lerin vatanı Teksas’a, şimdi yaşadığınız Arizona’ya, kısacası güneye çeken nedir? Bildigimiz kadarıyla aslen kuzeylisiniz, değil mi? 

John Convertino: Evet doğru, ben New York doğumluyum aslında. Daha küçükken ailem Arizona’ya yerleşmiş. Ama herkes beni Latin kökenli sanıyor. Daha ileri gidip asil adımın Convertino değil. Umbertino olduğunu iddia edenler bile var. İtalyanca bilmiyorum, İspanyolca bilmiyorum, aileden gelen bir şey değil, ama işte kanımda var “güney”. 

Post rock – Americana ilişkisi sizin için ne ifade ediyor? Post rock biraz daha kuzeyli… Ama hem içiçe gibiler, hem de birbirinden epey ayrık duruyorlar. Mesela Tortoise’in elemanı Rob Mazurek var albümünüzde… 

Tortoise’a post-rock mı diyorsunuz? 

Evet, onlara post-rock, sizinkine Americana… Yoksa öyle denmiyor mu? 

O insanlarla çok eskiden gelen bir tanışıklığımız var. Çoğunlukla Chicago dolaylarından. Müziklerimiz farklı elbette, ama bakış açılarımız çok uzak değil. 

O kadar açılmaya gerek yok; yakınlarınızdan Smog, Palace, Sparklehorse, 16 Horsepower gibi isimlerle bile pek türdeş sayılmazsınız, ama yine de sizi bir araya getiren bir şey var… 

Hepsi çok güzel gruplar. Mesela 16 Horsepower’a derin bir saygımız var. Onlarda da bizde olduğu gibi nostaljik bir yan var. Giyim tarzları, müziklerinde bu nostalji çok aşikar. Sonra Bill Callahan, Will (Oldham)… Hepsi harika insanlar… 

Ya spagetti-western’ler? O filmlerden de akıp gelen şeyler yok mu mesela? 

Olmaz olur mu? 

Spagetti-western’ler pek de derin filmler değil, ama sizlerin müziği alabildiğine derin… Haklısınız… Bize o filmlerde cazip gelen şey aslında mekanın uçsuz bucaksızlığı, boşlukta duran kasabalar vb… O enginlik duygusu… Ama ne kadar yüzeysel olursa olsun, o ruh aynı işte. Olup bitenler hep Meksika’ya yakın mevkilerde cereyan ediyor. Ve tabii Ennio Morricone’nin müzikleri… 

Albümde “Ballad Of Cable Hogue” diye bir şarkınz var. Sam Peckinpah filmi olan “Ballad Of Cable Hogue”dan mı (Çöl Şeytanı adıyla gösterildi) esinlendiniz? 

Evet, tabii ki ondan. Ama o şarkı ortaya çıktığında daha biz filmi seyretmemiştik. Joey’nin kız arkadaşı sözetmişti filmden; Joey de daha seyretmeden etkisinde kalmıştı. Sonra bir gün bu şarkıyla çıkageldi. Kız arkadaşı şarkının sözlerini Fransızcaya da çevirdi. Filmi seyrettik tabii sonradan, ama bizim için büyük hayal kırklığı oldu. Ne yazık ki “…Cable Hogue” iyi bir Peckinpah filmi değil. Tipik de değil. 

Bir de modem western’ler var ve tabii yine müzikleri… 

Evet, Roberto Rodriguez’in “El Mariachi”sindeki “Desperado” yu da çalmayı çok seviyoruz mesela… Kim söylemişti hatırlayamıyorum… 

Antonio Banderas olması lazım… 

Tabii ya, oydu… 

Yeşil renginin sizin için özel bir anlamı var mı? 

Evet, ben de konser esnasında aynı şeyi düşündüm. Ortama yeşil renk hakimdi, değil mi? Ama belirgin bir nedeni yok… 

Konserin atmosferi, ayrıca “Black Light”ın kapağı… 

Yok… Tesadüf hakikaten… 

Konserde yeni şarkılarınızdan “Crystal Frontier”i, Carlos Fuentes’in romanından esinlenerek yazdığınızı söylediniz. Latin Amerikan edebiyatıyla aranız nasıl? 

Fuentes, Marquez… Kendi payıma, onları çok seviyorum. Mesela Marquez’in “Kolera Günlerinde Aşk”ı. Okudunuz mu? Beni allak bullak etmişti o kitap. Muhteşemdi… Amerika’nın dilinin yalnızca İngilizce olması gerektiğini düşünenler var. Ne kadar saçma. Herkes istediği dili konuşmalı, istediği yerde yaşamalı. Sınırların kalkması gerek. 

Atina konseri Avrupa turnenizin bir ayağı mı, yoksa özel davet gibi… 

Evet, Avrupa turnesindeyiz, ama bir tek Selanik konserimiz kaldı, sonra dönüyoruz. 

Klasik soru… Türkiye’ye davet edilseniz? Oralarda da ne kadar tanınıp sevildiğinizi biliyor musunuz? 

Doğrusu hayır tabii ki. Çok sevindim. 

Türkiye’de böyle bir konser düzenleyebilir miyiz? 

Mümkünse neden olmasın? 

Kriterler ne? Burası aşağı yukarı 1500 kişilikmiş. Şu an İstanbul’da mesela, aynı sayıda insan izlermiş gibi geliyor ama, alım gücü buradakilere benzemiyor. Bilet fiyatı aşağı yukarı bizde de öyle belki ama (yaklaşık 14 milyon TL) işte, herkes kolayca bu kadar para vermek istemeyebilir.

Plak şirketi oralardaki satışlara bakıyor, potansiyeli anlamaya çalışıyor filan. Yunanistan’daki satışlarımız gayet iyiydi. Özellikle “Black Light”ınki… 

Peki albüm satışlarınız nasıl? Memnun musunuz? 

Hem de nasıl! Gerçi tam ne kadar sattık bilmiyorum ama, “Black Light”ın dünya çapında 20 bin kadar sattığını duydum. İnanılmaz bir durum. Tek kelimeyle inanılmaz. Hakikaten bu kadar iyi bir rakama ulaşacağımızı beklemiyorduk. (O sıralarda Britney Spears’ın yeni albümü solo artistler arasında ilk haftasında en çok satan plak oldu ve 1,3 milyon sattı; daha tozu dinmeden Eminem, 1,7 milyon satarak yeni bir rekor tesis etti.) 

Simple Pleasure, Tindersticks

Tarih: Ocak 2000

Gazete/Dergi: Roll

TINDERSTICKS

Simple Pleasure

(Universal)

Bir anekdot: Endonezya’ya girişte polis bavullarımızı arıyor. Porno sokmak kesinlikle yasak. Ve polis aradığını bulmanın sevinciyle elinde Tindersticks’in “Simple Pleasure” albümünü sallayıp bana soruyor: “Bu ne?” Albümün kapağında çıplak bir kadın fotoğrafı var. Stuart Staples’ın hamile sevgilisi. “Bu müzik CD’sidir. Porno değil valla. İçin de sadece müzik var”, diyorum. Diğer polisler de gülerek albüm kapağını ellerinde evirip çeviriyorlar. Sonra “Hadi, hadi; biz senin gibileri biliriz ama bu seferlik bırakıyoruz” edasıyla CD’yi geri veriyorlar. 

Porno ve Tindersticks… Tindersticks elemanlarını sırf kadınların yaşadığı bir adaya koyun, bahse girerim yine bir şekilde karşılıksız aşklar yaşamayı, terkedilmeyi, hüzne ve kedere boğulmayı başarırlar. Tabii Endonezya polisinin bunları bilmesi beklenemez. Ama haklarını vermek lazım. Tindersticks de kabuğunu kırmak için bir çaba içinde. Hayatı biraz daha geldiği gibi karşılama arzusu albüm isminden başlıyor: “Basit Keyif” ya da “Basit Zevk”. İlk şarkıda Stuart Staples kendi sınırları içinde son derece iyimser bir şekilde soruyor: “Can We Start Again?” (Yeniden Başlayabilir miyiz?) Tindersticks standartlarında bu şarkıya funky bile denilebilir. 

Sonra ikinci şarkı (bir Odyssey cover’ı), daha mutlu bir Tindersticks’le karşı karşıya olduğumuza inandırır gibi oluyor bizi. Ama Stuart Staples’ın o bariton sesiyle yapabilecekleri sınırlı. Ne yaparsa yapsın melankoli bir yerden kafasını çıkarıyor. Ve doğrusu Tindersticks’e yakışan da bu. Albümün devamı daha bildiğimiz sularda seyrediyor. Sondan bir önceki parça “I Know That Loving” diğer şarkılardan arkadaki gospel vokalleriyle ayrılıyor ve sivriliyor da. 

“Simple Pleasure”, adının ima ettiği gibi basit şeylerden zevk almaya övgü düzen hafif bir albüm değil. Yalnızca Tindersticks’in önceki albümlerine göre daha hafif, daha kolay içine girilebilir bir çalışma. 

Echo, TOM PETTY AND THE HEARTBREAKERS

Tarih: Temmuz 1999

Gazete/Dergi: Roll

TOM PETTY AND THE HEARTBREAKERS

Echo

(WEA / Balet)

Tom Petty güvenilir bir arkadaştır. Hayal kırıklığına uğratmaz. Bir Tom Petty albümü koyduğumuzda sağlam ritimlerle, Byrdsvari gitarlarla, kalbi kırıkların hikayeleriyle karşılaşacağımızı, yanlış bir notanın kulağımızı tırmalamayacağını biliriz. Bir zamanlar, 20-25 yıl kadar önce öfkeliydi de. Ama keskin sirkenin kübüne zararını keşfettiğinden beri (bir keresinde duvarı yumruklayınca sol elinin bütün kemiklerini kırmıştı) daha mülayim. Yine de Petty’nin sesinde o delikanlılık, bir tür çocuksuluk varlığını koruyor. 

“Echo”da, Tom Petty solo çalışmalarından sonra yeniden topluluğu Heartbreakers’la bir arada. Gerçi hiç ayrılmadıkları da söylenebilir. Petty cephesinde yeni bir şey yok. Onu seviyorsanız yine seversiniz. Rick Rubin’in prodüksiyonu bir hip-hop etkisinin varlığını düşündürtse de böyle bir şey yok. Petty öyle görülüyor ki dış etkilere kapalı. Bunda da kötü bir şey yok. Klasik, İngiliz etkisi taşıyan güney rock’ına her zaman ihtiyaç var. Fakat “Echo”, Tom Petty repertuarında öne çıkan şarkılar içeren bir albüm değil. Bu albümün bir kitleye ihtiyacı var. Tek başına dinlemeye çok uygun değil. Stadyum kadar da anonim bir ortam değil ama bir bar gibi bir ortamda canlı dinlenmesi gereken bir albüm. 

13, BLUR

Tarih: Nisan 1999

Gazete/Dergi: Roll

BLUR

13

(EMI / Kent)

Blur’de değişim sürüyor. Damon Albarn kendi sesini bulmaya, kabuğunu kırmaya çalışıyor. Bir zamanlar Blur’ün alamet-i farikası olan sinizm ve ironiden kurtulmaya çalışıyor. Ortaya her zaman oturmuş bir sound çıkmıyor. Bazen sanki kendi dediğini dinamitliyor, sanki bunu söyledim ama çok da emin değilim der gibi bir hali var. Bu emin olmama durumu sadece sanatçı kimliğinde değil, özel hayatında da sürüyor. “13” Damon’ın Justine Frischmann’dan (Elastica) sekiz yıl süren bir beraberliğin ardından ayrılışının da belgesi. Ruh halindeki karmaşa şarkılarda da var. Bir röportajda Damon Albarn’ın dediği gibi, “şarkılarda kan izleri var” (“there’s blood on the tracks”). 

“13” Blur’ün altıncı albümü. Albümün ismi kayıtların yapıldığı stüdyonun kapı numarasından geliyormuş ama aynı zamanda albümdeki şarkıların sayısı da 13. Bu albümle Blur ilk kez değişik bir prodüktörle çalışmış. Stephen Street’in yerini William Orbit almış. Orbit techno dünyasından bir isim ve en çok da Madonna’nın “Ray of Light” adlı albümündeki işiyle tanınıyor. Blur’ün dikkatini çekmesini ise bir Blur şarkısına yaptığı remix’e borçlu. “13”ü basitçe nitelendirmek kolay değil. Bir önceki albümleri “Blur”le girdikleri art-rock ve noise kulvarında çok daha ileri gitmişler. Karmaşa ve uyum, ne yaptığını bilmek ve kaybolmuşluk bir arada. Çok dinlemek gerekiyor ve dinledikçe her seferinde farklı fikirlere varmak da mümkün. 

Albümü açan “Tender” Blur’ün bir önceki albümü “Blur”ün açılışını yapan “Beetlebum”la ortak bir noktaya sahip; o da iki parçanın da albümlerin geneliyle alakasız olması. “Tender” Blur’ün geçmişiyle de alakasız bir şarkı: Gospelkorosu eşliğinde söylenen bir mantra. “Hadi, atlat bunları artık” diye giden nakaratta Albarn doğrudan kendisine sesleniyor ve aşka imanını tazelemeye çalışıyor: “Aşk sahip olduğumuz en yüce şeydir”. Ama bu yabancı sahada oynama durumu -hem müzikal form hem de şarkı sözleri bakımından bir şekilde kendisini hissettiriyor. Belki kafanızda bir Blur imajı yoksa böyle bir hisse kapılmayabilirsiniz. Sanki bir de bu oyundan oynayalım demiş gibiler. “Love’s the greatest thing that we have” dizesinde Damon Albarn İngilizce dil dersi verir gibi tınlıyor (sound ediyor dememek için ısınamadığım bu sözcüğü kullanıyorum. Kötü tınlamadan dolayı özür dilerim). 

“Tender”, “Coffee & TV” ve “No Distance Left To Run”la birlikte, albümün “kararlı” birkaç şarkısından biri. “Coffe & TV” Graham Coxon”ın yazıp söylediği tek parça. Sonlarına doğru distorte bir gitar girse de, oldukça düz ve akustik ortalama bir şarkı. “No Distance Left To Run” Damon Albarn’ın bütün savunma ve ayrılık acısını tüm yoğunluğuyla yansıttığı sıradışı ve etkileyici bir şarkı. Albüm kapağına “Damon çıplak. İlk kez bu albümde!” de yazabilirlerdi. Baterinin cazi havası da Blur için bir yenilik. Ve sonra kaos… Şöyle ya da böyle. Mesela “Bugman”. Cayır cayır ve cazır cuzur bir gitar, “Kente gidiyorum / Böceklerden uzak durmak için” gibi sözler, biter gibi yapıp yeniden başlamalar, panki başlayıp psikedelik final. Bowie’nin “Suffragate City”sine de çok benziyor “Bugman”. Bowie etkisi “1992″adlı şarkıda da görülebilir. Zaten bu sürekli değişim çabası başlıbaşına “Bowie”lik değil mi? “1992” bu arada Justine’le Damon’ın birlikte olmaya başladıkları yılmış. Konu yine ayrılık. “Trailerpark”ta olduğu gibi: “Sevgilimi Rolling Stones’a kaptırdım”. Bu şarkının başında da The Fall’ın solisti Mark E. Smith’i duyar gibi oluyoruz. “Mellow Song”un Beck’e benzerliği sadece Beck’in de “Mellow Gold” adlı bir albümü olmasıyla sınırlı değil. Ama benzerlik bu albümden çok “Mutations” dönemi Beck’e. 

Albümün en iyi şarkılarından “Caramel” prog-rock tarzda bir parça. Ama nedense parçanın sonunda önce bir lunaparka uğruyoruz, sonra bir arabanın motoru çalışıyor, sonra bambaşka havada bir melodiyle gerçek sona ulaşıyoruz. Niye, neden? Neden bu gereksiz uzatmalar? 

Benzerlikler, şarkı sözleri, şunlar bunlar… Sonuçta “13” karanlık, oldukça gürültülü, yoğun bir albüm. İyi bir albüm ama fazla uzun. Tek tek şarkılar da fazla uzun, gereksiz şarkılar da var, “B.L.U.R.E.M.I” gibi. Kendine güvensizliğini yansıtması, beklentilerin tersine gitmesi ve yeni çıkış yolları araması açısından cesur bir albüm. Bir sonraki albümleri “Mutations” gibi olursa şaşırmamalı. Ama Blur bu, ne yapacağı belli olmaz. Belki de eski Brit-popgünlerine dönerler. Kapanıştaki enstrümantal “Optigan 1”daki yine o panayır müziği havası belki de bunun göstergesi. 

ROLL BERLİN FİLM FESTİVALİ’NDEYDİ

Tarih: Mart 1999

Gazete/Dergi: Roll

İstanbul Film Festivali yaklaşırken, o maraton idmansız çekilmez dedik. Roll sayfalarında düz koşulara başladık… “Festival marazlısı” arkadaşımız Cüneyt Cebenoyan’ın uluslararası sulara açılmasının ikinci belgesi; Selanik Festivali’nden sonra, şimdi de Berlin Film Festivali… Bakalım o taraflarda neler oynamış, şimdiden bir kenara yazalım, havayı teneffüs edelim, bizim festivale merak biriktirelim. 

Festivalden maraz doğar

Ablam maraz günleri derdi Sinema Günleri (yeni adıyla İstanbul Film Festivali) için. Film festivallerini izlemek hakikaten marazi bir durumdur. Sağlıklı bir insanın en fazla üç günde bir film izlemesi lazım ki, seyrettiğini iyice sindirebilsin, üzerine düşünsün, tartışsın; o filmi seyrettiği için hayatı değişecekse değişebilsin. Bu fırsatı kendisine ve filme tanıyabilsin. Ama gelin görün ki, film festivali marazlıları için festival sırasında üç günde bir film seyretmek hayatı ıskalamakla eş anlamlıdır. Normal öğün günde üç film civarındadır. Günlerce gün yüzü görmemekten çipil çipil olmuş gözlerle o sinemadan bu sinemaya koştururken kaçırdığı filmlere hayıflanır tipik bir festival marazlısı. Yeni bir filmi seyredebilmek için eskisini aklından çıkarması gerekir. Fırsat bulunca yeniden düşünebilir ama bu fırsat da kolay kolay çıkmaz. Ablam bu maraziliğin tipik bir parçası olmama rağmen beni eleştirilerinden muaf tutardı. Oysa ben şimdi işi ilerlettim. Yalnızca İstanbul Festivali’yle yetinmiyorum artık, milli de oldum. Önce Selanik derken, şimdi üç büyüklerden biriyle (diğerleri Cannes ve Venedik) ilk derbime çıkıyorum. İşte Berlin: 

Zarife Öztürk Radikal’de yazmıştı. Berlin Film FestivaIi’ni çözemediğini, nerede ne zaman neyin oynadığını anlayamadığı için bir süre sonra pes ettiğini ve festivali izlemekten vazgeçtiğini anlatmıştı. 11 Şubat sabahı basın bürosuna uğradığımda ben de aynı duyguyu yaşadım. Elime festival kimliğimi tutuşturdular, o kadar. Program bile vermediler. Bir de çok ihtiyaçları varmış gibi 50 DM aldılar. Yahu kardeşim, hangi sinemada ne oynuyor, o sinemalara ben nasıl giderim, bir yardımcı olun be! Selanikli komşularımız öyle miydi ama? Her türlü bilgi ve belgeyi dertop edip elime tutuşturmuşlardı. Burada da bilgi-belge, matbuat gani, inanılmaz bir kağıt tüketimi söz konusu ama her şeyi istemek ya da arayıp bulmak gerekiyor. Neyse ki tecrübeli arkadaşlar vardı ve zamanla duruma alıştım. Gelelim filmlere: 

Çok insani bir duygu 

Festivalin birincisi “İnce Kırmızı Hat” (The Thin Red Line) çoktan gösterime girdi ve üzerine çok şey de söylendi. Evet, çok uzundu, bir öykü anlatmıyordu ve belki de bütün o şiirselliğin ve felsefiliğin altında çok derin bir şey de yoktu. Ama bende filmden kalan çok insani bir duygu oldu. Bu kadar çok erkek kahramanı bu kadar aşkla anlatan bir film daha seyrettiğimi hatırlamıyorum. Filmin bir yerinde Elias Koteas’ın canlandırdığı subay, emrindeki erlere gerçekten inanarak “hepiniz benim oğullarımsınız” diyordu. Malick’te de böyle bir insancıllık var. Bir baba oğullarına nasıl sahip çıkarsa, öyle sahip çıkmış filminin kahramanlarına. Bunun az şey olmadığını, ve filmin bir ödülü hak ettiğini düşünüyorum. Ama yarışma filmleri içinde benim en sevdiğim film “Cookie’nin Hazinesi” (Cookie’s Fortune) oldu. Yaşlı usta Robert Altman “Kaybetme Zamanı”yla (Gingerbread Man) beni büyük hayal kırıklığına uğratmıştı. Ama şansa birkaç hafta içinde kendisine güven tazeleme fırsatını buldum. “Cookie…”, “Sosyeteden İnsan Manzaraları” (Short Cuts) aynı dokuda bir film. Altman son derece yumuşak bir yaklaşımla Amerika’nın güneyini, Mississippi dolaylarından küçük kent hayatını anlatıyor. Ama David Lynch’in küçük kenti ne kadar tekinsiz bir yerse, Altman’ınki de o kadar kendi halinde, basit bir yer. Kötülük, yalan, para hırsı, yobazlık var tabii… Altman bunlarla dalgasını geçerken bir yandan da küçük kentin, güneyin sıcaklığını çok keyifli bir üslupla anlatıyor. Es geçilmeyecek bir özelliği de oyuncuları filmin. Glenn Close ve Julianne Moore çok başarılı, ama daha da önemlisi Liv Tyler: Bu ne güzel bir yüzdür ya Rabbim! Bu filmin hiçbir ödüle layık görülmemesi üzücü. 

Konuşulması zor konular 

Berlin Film Festivali tarihinde Metin Erksan’ın “Susuz Yaz”ından (1964) bu yana en büyük başarıyı bize Yeşim Ustaoğlu bu yıl kazandırdı. (Festival kataloğunda Metin Erksan’ın adı Ismael Metin diye geçiyor. Böyle gariplikler ancak Türkiye’nin başına gelir.) “Güneşe Yolculuk” hem Barış Ödülü’nü hem de Avrupa Film ve Televizyon Akademisi’nin Mavi Melek adlı ödülünü kazandı. “Güneşe Yolculuk” gerçekten iyi ve cesur bir film. Gözaltında kaybolanlar, yakılan köyler gibi Türkiye’de konuşulması zor konuları gündeme getiriyor. Ama bunun ötesinde çok iyi oyunculuk, çok iyi diyaloglar ve iyi görüntüleri filmi iyi film yapıyor. Fakat bu iyiliğin filmin tümüne yayılmadığını düşünüyorum. Filmin ikinci yarısı diyebileceğimiz bir bölümü güneydoğuya yapılan bir yolcuktan oluşuyor. Bu noktadan sonra filmin kahramanı yalnızlaşıyor ve ortada ilişki kalmayınca “memleketimden insan manzaraları” başlığı altında toplayabileceğimiz “Yol”dan “At”a birçok Türk filminin ortak özelliği olan kültürel turizm görüntüleri filmin eksenini oluşturuyor. Bu fazlalığı dışında “Güneşe Yolculuk” çok iyi bir film.

İlk günlerdeki oryantasyon sorunumuzdan kaçırdığımız bir başka ödüllü Türk yönetmen filmi ise Thomas Arslan’ın “Dealer”ıydı. “Dealer” Forum bölümünün jüri ödülünü aldı. Arslan’ın bu üçüncü filmiymiş. Umarız birileri bu filmleri Türkiye’ye getirir. Yankı yapan diğer bir Türk filmi de “Lola ve Bilidikid”di. Kutluğ Ataman “Karanlık Sular”daki üslupçuluğunu bir kenara bırakmış, Berlin’deki Türk eşcinsel ve travestilerin günlük hayatını konu edinen, içeriğinin “queer”liğine karşın anlatım olarak görece “straight” bir film yapmış. Yaşlı Alman oyuncu Inge Keller’in büyük bir oyunculuk sergilediği filmin ardından yapılan basın toplantısında Türkiye’de eşcinselliğin olduğundan çok daha büyük bir tabu zannedildiğini müşahade ettik. Bu, Türkiye’yi olduğundan daha vahşi bir ülke belleme alışkanlığı Avrupalının ruhuna işlemiş, onun için kafayı takmamak en iyisi. Yine de keşke dedim kendi kendime, Kutluğ Ataman bu salaklara Zeki Müren gibi bir travestinin, Bülent Ersoy gibi bir transseksüelin dönemlerinin en büyük yıldızları olduklarını, böyle bir durumun muhtemelen başka bir ülkede yaşanmadığını anlatsaydı. “Lola ve Bilidikid” Panorama bölümünün açılış filmiydi, ki bu da bir nevi ödül sayılıyor. Yeri gelmişken, festivalin üç resmi ana bölümü var: Yarışma, Panorama ve çocuk filmleri. Bu bölümler içinde bir de kısa film yarışması var. Ama yalnızca bunlar değil. Forum diye oldukça büyük bir başka bölüm ve retrospektifler de var.

Gerçekle oyun arasında 

Gümüş Ayı’yı yani ikinciliği “Milfune’nin Son Şarkısı”yla Soren Kragh-Jacobsen aldı. Jacobsen; Lars von Trier’in öncülüğünü ettiği Dogma 95 grubunun bir üyesi. Bu grubun bir bağlılık yemini var. 10 maddeden oluşuyor bu yemin. Kamera elde tutulacak, stüdyoda çekim yapılmayacak, doğal ışık, doğal ses ve renkli film kullanılacak, filtre kullanılmayacak, cinayet sahneleri ve silah olmayacak, film şimdi ve burada geçecek, janr filmleri yapılmayacak, filmin formatı 35 mm olacak ve yönetmenin adı jenerikte geçmeyecek. Bu grup şu ana kadar üç film yaptı. Von Trier’in “Geri Zekalılar”ı, Thomas Vinterberg’in “Kutlama”sı ve şimdi de “Mifune”. “Kutlama” festival dışı normal gösterimdeydi. Almanca dublajlı olarak izleyebildim (Almanya’da bütün filmler dublajlı oynuyor) Von Trier’in “Dalgaları Aşmak”ına üslup olarak benzeyen bir aile içi hesaplaşma öyküsüydü ve oldukça etkileyiciydi. “Mifune” başka bahara kaldı. En iyi yönetmen ödülü “Hi-Lo Country”yle Stephen Frears’e gitti. Garip bir filmdi “Hi-Lo Country”. 1945’lerde geçen western olur mu, İngiliz yönetmen Amerika’da western çeker mi? Oluyor, çekiyor ama pek de iyi olmuyor. Oyunculuk da çok garipti. Epik mi desem ne desem bilemiyorum. Patricia Arquette sanki hâlâ “Kayıp Otoban”dan çıkamamış gibi; diğerleri göstere göstere oynuyorlar. Film bu garipliğiyle akılda kalıyor ama buna ihtiyacımız olduğunu çok sanmıyorum. David Cronenberg de “eXistenZ”le Özel Başarı Ödülü aldı. “eXistenZ” sanal oyunların çok geliştiği, insanların oyuna sırtlarında açılan bir delikle biyolojik olarak bağlandığı bir gelecekte geçiyor. Bu gelecekte gerçekle oyun iyice bulanıyor ve “Gerçeği” savunan gerilla örgütleri oyunların üreticileriyle mücadele ediyor. Filmi izlerken de gerçekle, oyun arasında gidip geliyor ve oyunun nerede bitip gerçeğin nerde başladığını bilemiyoruz. Cronenberg her zamanki gibi etkileyici bir film yapmış. Tabii ki mide kaldıran sahneleri var. Festivalin bence en iyi filmlerinden biri de Lukas Moodysson’ın yönettiği ve en iyi eşcinsel film ödülünü kazanan “Fucking Amal”dı (Amal filmin geçtiği küçük kentin adı). 14-15 yaşlarındaki iki genç kızın aşkı ve (eş)cinselliklerini keşfedişini anlatıyordu “Fucking Amal”. Son yıllarda gördüğüm en iyi aşk filmlerinden biriydi. 

Mutluluğun filmini yapabilir misin? 

Gördüğüm en kötü filmler ne yazık ki rock’çılar üzerine yapılmış filmlerdi. Biri Alman veteran 

punk’çı Nina Hagen’i anlatan ”Nina Hagen= Punk+Glory”, diğeri de Finlandiyalı rock’çı Hanoi Rocks topluluğunun üyesi Andy McCoy’u anlatan “The Real McCoy”du. İkisini de sonuna kadar izleyemedim. Ama Wim Wenders’in Buena Vista Social Club”ü ivi bir müzisyen ve müzik filmiydi. Küba’nın yaşlı müzisyenleri Ry Cooder’in öncülüğünde 1996’da biraraya gelmiş ve “Buena Vista Social Club” adlı bir album yapmışlardı. Bu albüm çok başarılı oldu. Grammy’ler aldı. İki yıl sonra Cooder ve Wenders tekrar Küba’ya gidiyor. Ekip bir araya geliyor ve ihtiyarlar sonunda hayallerini gerçekleştirip New York’ta Carnegie Hall’da konser veriyorlar. Ekip ama ne ekip. Solist ve gitarist Compay Segundo 91 yaşında. 85 yıldır puro içiyor ve altıncı çocuğuna sahip olmak için çalışmalarını sürdürüyor. İbrahim Ferrer 72 yaşında, Ruben Gonzales on yıldır piyano çalmıyormuş, artirid hastasıymış vb. Ne yaş, ne hastalıklar, sahnede zımba gibiler. Nâzım Hikmet zavallı Abidin Dino’nun kafasına kakıp dururdu: “Mutluluğun resmini yapabilir misin? Öyle kolayına kaçmadan. 1961’deki Küba’nın resmini.” diye. Wenders mutluluğun filmini çekmiş. Mutluluk 1998’de (daha önce de olabilir) Küba’da müzisyen olmak galiba. 

Mūzik ve sinemanın gelişkin bir işbirliği de Aki Kaurismaki’nin filmi “Juha”nın gösteriminde yaşandı. “Juha” sessiz bir filmdi ve canlı orkestra eşliğinde gösterildi. İzdiham yaşandı. Çoğu kişi kapıdan döndü. Kuyrukta olaylar oldu. Kavgalar yaşandı. Gazeteciler filmi bırakıp kuyruğu yazmaya karar verdi vb. Biz Ortadoğulu uyanıklığı ve sebatıyla filme girmeyi başaran mutlu azınlık arasındaydık. “Juha” çok bildik bir kötü yola düşme öyküsünü, melodramla komedi arasında gidip gelerek anlatan tatlı bir filmdi, ama o kadar da önemli bir film değildi. Ama asıl şov film den sonra Aki’nin sahneye çağrılmasıyla başladı. Aki körkütük sarhoştu; bir elinde bira şişesi, diğer elinde sigarasıyla geldi sahneye. Festival yöneticilerinden birinin kendisine sorduğu sorulara ciddi cevaplar verecek hali yoktu ve yere bağdaş kurup dalgasını geçti. İddiasına göre, filmin oyuncuları filmin sessiz olduğunu Berlin’de öğrenmişlerdi. Film sesli çekilmiş, sesler sonradan silinmişti. 

Ticari olmayan filmi satmak 

Festivalde gördüğüm diğer iyi filmler arasında geçen yılın birincisi Walter Salles’ın Daniela Thomas’la birlikte yaptığı 31 Aralık 1999’la 1 Ocak 2000’de geçen “İlk Gece”, görmediği bir filmin eleştirisini yazdıktan sonra hayatı tepetaklak giden bir gazeteciyi anlatan Pascal Bonitzer’in “Rien sur Robert”i ve bu yıl Sundance’i kazanan Tony Bui’nin “Üç Mevsim”i de vardı. Mike Figgis’in “Cinsel Masumiyetin Yitirilişi” son derece etkileyici sahneler içeren, düz bir anlatımı olmayan ilginç bir filmdi. Filmin dünya premiyeriydi ve Figgis filmden önce çok sevimli bir konuşma yaptı. Filme önce “Kısa Öyküler” adını vermeyi düşündüğünü, ama zaten ticari olmayan filminin şansını iyice azaltacağını düşünerek bu addan vazgeçtiğini söyledi. Sonuçta Soderbergh’in “Sex, Lies and Videotape”i sırf adından dolayı en çok kiralanan video kasetler arasına girmişti ve filmi satmak da gerekiyordu, ki isim de filmin konusuyla alakasız değildi. Her festival gibi çok kötü filmler de vardı. Mesela Brezilya filmi “Bir Bardak Suda Fırtına” (Um Copo de Colera) soft porno bir girişten sonra iki kişinin bitmek bilmez bir tartışmasına dönüşüyordu. Alan Rudolph’un “Şampiyonların Kahvaltısı” da Barbara Hershey, Nick Nolte ve Bruce Willis gibi oyuncularına rağmen çuvallayan bir başka filmdi. Ki bu ikincisi, yarışma filmleri arasındaydı. Bir sürü iyi film de ister istemez kaçtı. 

Ama sonuç olarak güzel bir 12 gün yaşadık. Berlin kendini hele kışın kolay ele vermeyen bir kent. Havası soğuk, görüntüsü soğuk. Kocaman caddeler, soğuk taş binalar insanı itiyor ilk başta, ama canlı bir hayat var. Festival dışında da çok iyi filmler gösteriliyor. Dile kolay, 208 sinema varmış. (Festivalle aynı sıralarda “Nico: Icon” ve “The Performance” gibi filmler gösterimdeydi) Gelecek yıl bu sinemalara yenileri eklenecek ve festival Potsdam’daki bu yeni salonlarda olacak. O zamana kadar bize düşen hastalığımızı canlı tutmak. 

Bob Dylan

Tarih: Şubat 1999

Gazete/Dergi: Roll

Çeviri

Yıl 1966, aylardan nisan. “Blonde On Blonde” piyasaya çıktı çıkacak. Dylan’ın asabi zamanları. İsveçli radyo programcısı Klas Burling Dylan’la ”Blonde On Blonde”a ilişkin röportaj yapmaya çalışıyor. Ama dediğimiz gibi, Dylan’nın asabi zamanları. “Sad Eyed Lady of the Lowlands”in kaydını dinlettikten sonra Burling’e soruyor: “Nasıl buldun?” Devamını Burling anlatıyor: “Cevabım ‘uzun’ oldu… Ve iki dost olarak ayrılmadık… Hayatımın en kötü röportajıydı.” Dylan’ın, 1966’da Manchester’da verdiği konserin, geçenlerde “The Royal Albert Hall Concert adıyla yayınlanmasını vesile yaparak bu “tarihi” söyleşiye bağlanıyoruz 

Ben İsveçliyim

Sizi Stockholm’de görmek ne hoş Dylan… Şimdi burada olduğunuza göre bize biraz kendinizden ve sarkılarınızdan söz edebilir misiniz? Protest şarkı türü sizce nasıl bir şey? 

Bob Dylan: Hmm… ee… Hay Allah…Hayır, burada oturup bunu yapmayacağım. Bütün gece

ayaktaydım, biraz hap attım, kötü yemekler yedim, yanlış şeyler okudum, 160 km hızla giden arabalarla dolaştım ve şimdi de oturup burada protest bir şarkıcı olarak kendimden ya da benzeri bir şeyden söz etmeyelim istersen. 

Çok ünlenen ilk şarkılarınız, örneğin ”The Times They Are A-Changin” protest şarkılardı, değil mi? 

Aman tanrım, kaç yıl önceydi o? 

Bir yıl önce.

Ah, evet, tabli, yeni, düşünsene, bir yıl önce… Gıcıklık olsun diye değil, ama buna müsaade edersem, yalancı ya da aptalın teki olurum. Yani, sen bir yıl geriden geliyorsan, kusura bakma, yapabileceğim bir şey yok. 

Hayır, ama o zamanlar stiliniz öyleydi. Sonra “Subterranean Homesick Blues”la elektrikli gitara geçtiniz. Özel bir nedeni var mıydı? 

Hayır. 

Hayır mı?

Hayır. 

Kendinizi nasıl tanımlarsınız? Şair? Şarkıcı? Ya da önce şiir yazıp sonra onları besteliyor musunuz? 

Hayır, bilmiyorum. Çok aptalca. Bu soruları bir marangoza sormazdın, değil mi? Ya da bir sıhhi tesisatçıya? 

Aynı derecede ilginç olmazlardı, değil mi? 

Bence olurdu, yani, benim ilgimi çekerdi; seninkini de çekmeli. 

Disc jockey olarak, en azından, pek çekmiyor. 

Mozart’la bir gün karşılaşsan ve sorduğun bu soruları ona sorsan, sana ne derdi sence? Ona nasıl sorular sorardın? Bay Mozart, eee, söyler misiniz… 

Her şeyden önce, onunla röportaj yapmazdım. 

O zaman nasıl oluyor da benimle yapıyorsun? 

Bir defa, albümleriniz ilgimi çekiyor, aynı şey İsveç halkı için de geçerli. 

Valla, İsveç halkı, İsveçli dinleyiciler falan benim de ilgimi çekiyor, ama eminim onlar bu salakça şeyleri öğrenmek istemiyorlardır. 

Bakın, sizin hakkınızda gazetelerde bir sürü salakça şey okudular, siz şimdi gereken düzeltmeleri yapabilirsiniz. 

Düzeltme yapamam, düzeltilmeye de ihtiyaçları olduğunu sanmıyorum. Zaten biliyorlardır doğrusunu. İsveçlileri tanımıyor musun? Onlara söylemek, anlatmak gerekmez. Bunu bilmen gerekirdi. İsveç halkına zaten ayan beyan ortada olan bir şeyi anlatmaya kalkmazsın. İsveç halkının zekâsı, bu tür şeylerin üstündedir. 

Öyle mi düşünüyorsunuz? 

Tabii, elbette. 

Çok İsveçli tanıyor musunuz? 

Epey İsveçli tanıyorum, zaten ben de İsveçliyim. 

Ah, tabii, elbette. 

Evim de çok uzakta değil, dostum.

O zaman bir şarkı dinlemeyi deneyelim mi? 

Sen deneyebilirsin. 

Evet. O zaman hangisini önerirsiniz?

Aman, sen seç işte, ne istersen. Görüyorsun, gıcık biri olmamak için elimden geleni yapıyorum. Her şeyin yolunda gitmesi için çaba sarfettiğimi görüyorsun umarım… 

Ben de bu nedenle sizden bir şarkı önermenizi istemiştim. Kendiniz belirlemeniz için. 

Kendim belirlemek istemiyorum. 

Pekala

Kendi başıma hiçbir şey yapmak istemiyorum. (Teypte kesinti) 

Ne için, ya da neye karşı? 

Ne için ya da neye karşı olduğunu biliyorsun, bunu sana söyleyecek değilim… Benim şarkılarım matematikseldir hep, bunun ne manaya geldiğini artık biliyorsun, yeniden anlatmama gerek yok. “Rainy Day Women” özelinde ise, bu şarkı özürlülerden ve Doğululardan oluşan bir azınlıktan ve onların dünyasından söz ediyor. Meksikalı bir tarzı var. Çok protest, çok çok protest, protest yıllarım boyunca protesto ettiğim en protest şeylerden biri. 

Gerçekten buna inanıyor musunuz? 

İnanmak mı? 

Evet. 

İnanmam gerekmiyor, biliyorum. Sana yazdığımı söylüyorum, bilmem gerekir. 

O zaman neden bu başlık? Şarkıda hiç geçmiyor. 

Çünkü sevdiğimiz şeyleri hiç söylemeyiz. Benim memleketimde buna günahkarlık denir, bu kelimeyi biliyor musun? Tanrıyla ilgili bir şey. 

Şarkıyı dinleyelim mi? 

Peki. 

Amerika’da iyi satıyormuş. Ne hissediyorsunuz? 

Dehşete düşüyorum, çünkü bu bir protest şarkı. İnsanlar protest şarkıları dinlememeli. 

Bir sürü insan plağı alıyor ve radyoda dinliyor. Mesaj çok kişiye ulaşıyor

Evet, mesajı alıyorlar, bundan memnunum. Bu aynı zamanda iyi de bir albümdü, değil mi? 

Eğer parayı önemsemiyorsanız, bu kadar çok para kazanmak sizi nasıl etkiliyor? 

Para kazanmaktan hoşlanıyorum. 

Başlangıçta bir şeyiniz yoktu, ama şimdi çok şeye sahipsiniz. Paranızla ne yapıyorsunuz? 

Hiçbir şey. 

İlginizi çekmiyor mu?

Hayır, başkaları benim için ilgileniyor. Ben hep aynı şeyleri yapıyorum. 

Önce melodiyi mi, yoksa sözleri mi yazıyorsunuz? 

Hepsini birden yazıyorum, melodiyi ve sözleri. 

Aynı anda mı? 

Melodi pek de önemli değil aslında, kendiliğinden çıkar. 

En başlangıçta, başkaları sizin şarkılarınızı plak yapıp başarılı olmuştu. Ne hissetmiştiniz? 

Valla, pek bir şey hissetmedim. Mutlu oldum, ne diyeyim. 

Birden meşhur olmaktan memnun musunuz? 

Hmmm, evet, ama aslında bitti geçti bir bakıma. Artık ilgimi çekmiyor. 13, 14, 15 yaşlarımdayken meşhur bir yıldız olmak gibi şeyler ilgimi çekiyordu, ama 10 yaşımdan beri sahnelerdeyim. Yani 15 yıldan beri bu yaptıklarımı yapıyorum. Yaptığımı herkesten daha iyi yaptığımı biliyorum. 

Bugünlerde ne yapmak isterdiniz? 

Hiçbir şey. 

Hiçbir şey mi?

Evet. 

Seyahat etmekten, konser vermekten hoşlanıyor musunuz? 

Evet, konser vermekten hoşlanıyorum, seyahat etmek pek umurumda değil ama. 

Albüm yapmaktan peki? 

Albüm yapmayı seviyorum. 

Başlangıçta bir grubunuz yoktu, şimdi var. 

Evet, başlangıçta da bir grubum vardı, ama şu nu anlaman lazım: Ben ABD’den geliyorum. Birleşik Devletler’in nasıl bir yer olduğunu bilmem biliyor musun? İngiltere’ye hiç benzemez. Benim yaşıtlarım, 25-26 yaşındakiler, rock’n’rollçalarak büyüdüler. 

Siz de böyle mi yaptınız? 

Evet, çünkü bu duyduğumuz tek müzik türüydü. Herkes yaptı, çünkü bütün duyduğumuz rock ‘n’roll, country and western ve rhythm and blues’du. Bir dönem ortalığı Frankie Avalon, Fabian ve benzerleri kapladı. Şimdi, bu kötü bir şey değil ama, örnek alacağın, yaptıklarını yapmak, sahip olduklarına sahip olmak isteyeceğin kimse de yoktu. Ama kimse o duyguyu yitirmedi ve sonra folk geldi. Bir süre ikame etti ama, folk bir ikameden başka bir şey değildi. Şimdi durum yine farklı, çünkü İngilizler piyasaya girdi ve İngilizler kendimizi bildik bileli yaptığımız müziği yaparak para kazanılabileceğini gösterdiler. Ve ayrıca şu da bir gerçektir ki, doğruyu söylüyorum, laf olsun torba dolsun diye değil, İngilizler rock’n’roll çalmayı beceremiyorlar. 

Pekala, o zaman The Beatles hakkında ne düşünüyorsunuz? 

Ah, Beatles harika, ama onlar rock’n’roll’muyor. 

Onlarla hem İngiltere’de, hem de ABD’de karşılaştınız, değil mi?

Evet, onları tanırım. 

Sence rock’n’roll çalmıyorlar, öyle mi? 

Hayır, onlar rock’n’roll calmıyor. Rock’n’roll sadece 4 vuruştur, 12-bar blues’un bir uzantısı. Ve rock’n’roll 17 yaşındaki beyaz gençlerin müziğidir, bundan ibarettir. Rock’n’roll seks yapmaya yönelik kandırıcı bir çabadır, bildiğin gibi. 

Ama, o zaman kendi üslûbunu nasıl adlandırıyorsun? 

Valla, benim gibi çalan ve söyleyen kimseye rastlamadım, yani bilmiyorum. 

Sen bir isim koyamaz mıydın? 

Matematiksel müzik. 

Whitechocolatespaceegg, Liz PHAIR

Tarih: Ocak 1999

Gazete/Dergi: Roll

Liz PHAIR

Whitechocolatespaceegg

(EMI / Kent)

Bu diyarda pek yankı yapmadı ama, 1993, Amerika’da Liz Phair’in ilk albümü “Exile In Guyville”in yılıydı. 1974’ten beri hiçbir kadın sanatçının albümü Village Voice dergisinin Amerika’nın seçkin eleştirmenlerinin oylarıyla oluşturduğu Pazz & Jop listesinin tepesine yerleşmemişti. Joni Mitchell’in “Court and Spark”ından 20 yıl sonra, hem de ilk albümüyle bu başarıya ulaşan ilk kadındı Liz Phair. Sadece Village Voice değil, hemen hemen bütün Amerikan dergilerine göre yılın albümüydü “Exile In Guyville”. 1974’ün yıldızı Joni Mitchell, 1971 tarihli “Blue” albümüyle ruhunu bütün çıplaklığıyla ortaya sermiş ve bir anlamda “itirafçı şarkı yazarlığı”nın öncülüğünü yapmıştı. Phair, “Exile In Guyville”le itirafçı tarzı güncelleştirmiş, yaptığı “şok” açıklamalarla 90’lara taşımıştı. Çağımız itirafların, ifşaatların, talk show’ların çağıydı: Derdine derman bulmak, tutkularını, acılarını açıklamaktan geçiyordu. Bir başka bilinen gerçek daha vardı; o da “pis” konuşmanın veya yazmanın, temiz kalmanın bir yöntemi olduğuydu. 

Liz Phair “pis” konuşan iyi aile kızıydı. Phair’in evlatlık oluşu da belki ona pis konuşmada daha bir rahatlık sağlamıştır. Playboy’un bir zamanlar oluşturmak isteyip de çok da başaramadığı şehvetli, seksi komşu kızı imajı Phair’e cuk oturdu. “Flower” adlı şarkısında yakışıklı bir delikanlıyı cinsel obje olarak kullanan, çocuğun kişiliği değil çüküyle ilgilenen, o çükün içinde bir pervane gibi dolaştığını hayal eden bir dominatrix’ti. “Oral seks kraliçen olacağım”, “Çükün morarıncaya kadar seni sikeceğim” gibi sözler daha önce bu kadar rahat, bu kadar doğal bir şekilde ve bu kadar sıradan bir kız tarafından söylenmemişti. Phair “kızlar kendi aralarında nasıl konuşuyorsa öyle yazdım” diyordu. Doğruydu herhalde ama mübalağa şok olundu. “Fuck and Run”da (Sik ve Kaç) ise bu kez cinsel kurbandı Phair, düzülen ve terkedilen, sabah erkek arkadaşının nereye gittiğini merak eden kadındı. Hem yırtıcı ve yırtık hem de mazlum ve muhtaçtı; ezcümle bütünüyle postmoderndi Phair. 

1994’te pek beğenilmeyen “Whipsmart” adlı albümünü çıkardıktan sonra iyi aile kızı iyi bir evlilik yaptı; kısa bir süre sonra bir oğlu oldu. Cinler çıkarılmış, şeytanlar kovulmuş, gökten üç elma düşmüş müydü?.. Tam adını unutmak üzereydik ki, 1998’de “whitechocolatespaceegg”le geri döndü Phair. Beklenebileceği üzere, yaşamındaki değişimler müziğine yansımış. Albümün adı bile oğlunun kabak kafasına gönderme yapıyormuş. Kapak fotoğraflarında da makyajlı, yüksek topuklu ayakkabılı, daha olgun bir kadın görüntüsü var. Oysa “Exile..”da ağzını iştahlı bir şekilde açmış yan çıplak bir Phair vardı. Makyaj sadece Phair’in yüzünde değil, müzikte de belirgin. Bu albümün sound’u çok daha cilalı, çok daha yontulmuş (produce edilmiş diyeceğim ama kendimi frenliyorum; bunun Türkçesi nedir?). Kötü değil ama daha mesafeli ve daha soğuk. Phair yetenekli bir şarkı yazarı. Hiçbir şarkı için kötü demek mümkün değil. Hepsi melodik, iyi işçilik içeriyorlar. Ama çok da sarıp sarmalamıyorlar. Yine kışkırtıcı sözleri olan kimi şarkılar var. “Johnny Feelgood”da Phair’in kahramanı kendisine uygulanan cinsel şiddetten keyif alıyor. Eski şeytanların yerine yenileri gelmiş gelmesine de, bunlar daha terbiyeli şeytanlar. Albümün en iyi parçası “Headache” de Phair, “Beni evine götürebilirsin ama hiçbir zaman senin sevgilin olmayacağım” diyor. Albümün duygusunu da çok iyi yansıtıyor bence bu sözler. “Whitechocolatespaceegg”i eve götürüp keyifli zaman geçirebiliyorsunuz ama sevgiliniz ol muyor. 

39. SELANİK FİLM FESTİVALİ

Tarih: Aralık 1998

Gazete/Dergi: Roll

Huzurlu kent, sıcak insanlar, güzel filmler

“Yarrağın sağolsun”. Önce anlamıyorum tek tekçi meyhanesinde tanıştığım Yunanlı şoförün söylediklerini. Yunanca bir şeyler söylediğini sanıyorum. Ama birkaç kez daha kadeh tokuşturduğumuzda aynı sözleri tekrarlayınca çözüyorum. Eyvallah, hepimizin. Türk olmak, Yunanistan’ın genelini bilemem ama, Selanik’te hoş bir şey. Meyhanede tanıştığım Yunanlı içki arkadaşım bardağımı boş bıraktırmıyor. Çipurolarımızı (uzo’nun daha bir natüreli) içerken o Yunanca ben Türkçe sohbet ediyoruz. Hesabı ödettirmiyor bana. Öğlen öğlen kafayı bulmuş bir şekilde otelin yolunu tutuyorum ve sızıp kalıyorum. Eskiden festival mi varmış? Varmış. Selanik Film Festivali bu yıl 39 yaşına bastı. Yani 1960’tan beri sürüyor. İstanbul Film Festivali daha doğmamışken Selanik’teki abisi 20’li yaşlarını sürüyormuş. Benimse yalnızca Selanik’e değil, başka bir ülkedeki bir festivale de ilk gidişim. Kapı gibi basın kartım var. Ama basın kartınız olmasa da, kombine bir bilet alıp gayet ucuza bütün filmleri izleme şansınız var. Selanik pahalı bir kent değil. Aşağı yukarı beş milyona (tek kişi kalıyorsanız) bir otel odası bulunabilir. Gidiş-geliş de tren ya da otobüsle 25 mil yona filan maloluyor. 

Selanik’te en azından bir-iki kelime Türkçe bilen birilerine rastlamak sürpriz değil. Sokakta karaborsa Marlboro satan kadına da bildiğim bütün yabancı dillerde “kaç para?” diye sorduktan sonra, aynı soruyu Türkçe sorunca cevap alabilmiştim. Otel sahibim ise neredeyse şakır şakır Türkçe konuşuyor. Türkiye’den göç etmiş çok aile var burada. Klasik sohbet konusu da şöyle bir şey: “Ah şu silah tüccarları, politikacılar yok mu? Aslında biz kardeşiz ama….” Kısaca Selanik cephesinde korkacak bir şey yok. Huzurlu bir kent, sıcak insanlar… 

Gelelim festivale. 172 film gösterildi toplam 7 salonda. Salonlar birbirlerine çok yakın, çoğu aynı kompleksin içinde. Festivalin tarihi ise 13-22 Kasım arasındaydı. Uluslararası yarışmaya 12 film katıldı. Selanik Festivali’nin yarışması sadece ilk ya da ikinci filmini yapan yönetmenlere açık. Geçtiğimiz yıl Derviş Zaim’in “Tabutta Rövaşata”sı Jüri Özel Ödülü’nü filmin başrol oyuncusu Ahmet Uğurlu da En İyi Oyuncu Ödülü’nü kazanmıştı. Derviş Zaim bu yıl jüride yer alıyordu. Bu yıl da bir Türk yönetmenin filmi Almanya adına yarışmadaydı: Fatih Akın’ın “Çabuk ve Acısız”ı, Akın’ın filmi bir Türk, bir Sırp ve bir Yunanlı gencin Hamburg’da geçen öyküsünü anlatıyordu. Filmin başrol oyuncusu Mehmet Kurtuluş, En İyi Oyuncu Ödülü’yle festivalden döndü. Festivalin büyük ödülü Altın İskender’i ise, Japon yönetmen Yoiciro Takahaşi’nin “Ağustos Balıkları” adlı filmi kazandı. Ağustos Balıkları” bence çok başarılı bir film değildi, ama FIPRESCI Ödülü’nü de kazandı. Film bir aşk üçgenini konu alıyor, ama kahramanları henüz ortaokul lise çağlarında. Bir dost kazığı ve aşk acısı öyküsüydü. İkincilik ödülü ise iki filme paylaştırıldı. Çek yönetmen Petr Zelenka’nın ”Düğmeciler”iyle, Tacik yönetmen Cemşid Usmanov’la Koreli yönetmen Byong Hun Min’in ortak yapıtı ”Arının Uçuşu” ikinciliği paylaştılar.

Festivalde ayrıca Ken Loach ve Akira Kurosawa retrospektifleri, Yunan Filmleri Festivali, Balkan Dünyası, Asyanın Bakışı gibi bölümler de yer aldı. Balkan Dünyası bölümü içinde Nuri Bilge Ceylan’ın ”Kasaba” adlı filmi de gösterildi. Roll okurlarını en çok ilgilendiren bölüm ise, Yeni Ufuklar başlığı altındaki genç ve bağımsız sinemacıların filmlerinin gösterildiği bölümdü. Yeni Ufuklar’ın alt başlıklarından biri Good Machine adlı Amerikan bağımsız yapım şirketine ayrılmıştı. Good Machine’le çalışan yönetmenler arasında Ang Lee (Buz Fırtınası, Düğün Yemeği vb.). Hal Hartleygibi isimler bulunuyor. Bu başlık altında olmasa da, Hal Hartley’nin bir filmi festivalde gösterildi. Bu arada Hal Hartley’nin “The Unbelievable Truth” (1989) adlı filminin Thom Yorke’un kardeşi Andy Yorke’un topluluğunun isminin kaynağı olduğunu da belirtelim. Hartley’nin filmi “Hayat Kitabı” adını taşıyordu ve başrolde de PJ Harvey yer alıyordu. Harvey filmin müziğine de katkıda bulunmuştu. Pascal Comelade’ın “L’argot Du Bruit” albümündeki “Love Too Soon” adlı şarkı filmin de müzikleri arasındaydı. Film yüz -aynı zamanda da bin-yılımızın son gününde geçiyor: İsa elinde laptop’u ve yanında asistanı Magdalena’yla (PJ Harvey) birlikte 31 Aralık 1999’da New York’un JFK havaalanına iner. Herkesin kafasını şu soru kurcalamaktadır: Yeni binyılın başlangıcı yeryüzünde hayatın sonu anlamına da gelecek midir? İsa o gün boyunca insan ruhunu kurtarmak için şeytanla mücadele eder, Tanrı’nın gazabından korunmaya çalışır ve belki de en zoru, bu hayatların kurtarılmaya değer olup olmadığı konusunda kendisiyle tartışır… Hartley kısıtlı olanaklar nedeniyle video çektiği filmde değişik bir estetik yakalamayı başarırken, PJ Harvey de bu ilk sinema deneyiminden yüzünün akıyla çıkıyordu. Hartley’nin filmi, Brezilyalı yönetmen Daniela Thomas’ın “Geceyarısı”yla birlikte Haut et Court yapım şirketi ve Fransız TV kanalı Arte’ın ortak projesi “… gözleriyle 2000″in (2000 seen by…) ilk iki örneğinden biriydi. Bu projede genç yönetmenlerden binyılın son gününde geçen öyküleri filme çekmeleri istenmiş. Dolayısıyla yeni binyıla ilişkin kehanetler iki filmin de ortak temasını oluşturuyordu. Festivalde Manoel de Oliveira ve Bertolucci’nin de son filmleri gösterildi. Festival’in kapanış filmi olan Bertolucci’nin “Kuşatılmış” adlı filmi, doğrusu, bana “siyah politik eylemciyi kurtaran beyaz adam”lı konusuyla itici geldi. Festivalin sonu aslında tam bir son anlamına da gelmiyordu. Daha düşük bir yoğunlukla da olsa kimi filmler kaçıranlar için bir hafta boyunca gösterilmeye devam etti. Ayrıca bu filmler çevredeki diğer kentleri ve kasabaları da dolaştı. Ayrıca bu son hafta içinde festival programında yer almayan “Velvet Goldmine” da gösterilen filmler arasında yer alacaktı. Ama dönüş vakti geldiği için bu filmi izleyemedim. Darısı Istanbul’a… 

Psyence Fiction, UNKLE

Tarih: Kasım 1998

Gazete/Dergi: Roll

Psyence Fiction

UNKLE

(PolyGram)

UNKLE iki kişilik bir “proje” grup. Bu “proje” lafı mide bulandırıcı bir sözcük. Çok fazla planlama, işletmecilik kokuyor. Ama işin içinde bir işletmeci var zaten: James Lavelle. MoWax plak şirketinin genç sahibi. Klasik bir başarı öyküsü Lavelle’inki. Borç alınan 1.000 pound’la kurulan bir plak şirketi, doğru toplulukları bulma ve başarı ve para. Ama bu yetmiyor. Müzik tarihine kendi imzasını taşıyan “muhteşem” bir albüm de armağan etmek isti yor Lavelle. Ama müzisyen olmadığı ve yaratma dürtüsünün kaynağında sadece hırsı yattığı için uzun süre oyalanıyor. Sonra 1996’da çok başarılı bir enstrümantal hip-hop albümü olan “Endtroducing”le adını duyuran DJ Shadow’la bir araya geliyor. Ve UNKLE doğuyor. (Aslında UNKLE adını taşıyan, iki yıl önce yayınlanmış ve Lavelle’in eski ortağı Tim Goldsworthyimzalı bir EP daha var, ama anlaşılan bunun kayıtlardan silinmesi isteniyor.) Hedef çok büyük: Yeni bir “Blue Lines” (Massive Attack’ın çığır açan ilk albümü) ya da sinema dünyasından “Star Wars” üçlemesi gibi “büyük” (bizce beş para etmez) bir eser meydana getirmek. Her şey böylesine suni; böylesine mastürbasyon amaçlı. Bunun için hiçbir fedakarlıktan kaçınılmıyor: Verve’ün solisti Richard Ashcroft, Radiohead’inki Thom Yorke, Metallica’dan Jason Newstead, Beastie Boys’dan Mike D, Massive Attack yaylılarının aranjörü Wil Malone ve, inanılmaz ama gerçek, eski Talk Talk’çu Mark Hollis bile projeye dahil oluyor. Ve “Psyence Fiction”a 98 sonbaharında kavuşuyoruz nihavet. Müzik basını coşkuyla karşılıyor albümü. Her yerde onlardan söz ediliyor. İlk hafta satışlar çok iyi. Ama “Psyence Fiction” koca bir balon; göz kamaştırıcı ama içi boş. Balon patlıyor nitekim; dolduruşa gelip ilk hafta albümü alanların arkası gelmiyor. Umarız bu durum bizi “Star Wars” gibi bir üçlemeden kurtarır. Dansla rock’ın bu mutsuz evliliğinde iyi bir tek parça var: Badly Drawn Boy’un söylediği neo-punk “Nursery Rhyme”. Gerisinde hep ya bir şeyler eksik ya da fazla. Ashcroft’ın söylediği “Lonely Soul”un yaylıları iç bayıyor, Yorke “Rabbit in Your Headlights”da öyle ağlak bir vokal tutturuyor ki, kendisine olan saygı ve sevgimizi gözden geçirme gereği duyuyoruz. Pascal Comelade müziğin mastürbasyona benzeyen yanından söz ederken haklı. Akıllı adam kendini indirgemeye çalışarak ve dürtüleriyle dürüstçe yüzleşerek önlemini almaya çalışıyor. Lavelle ve DJ Shadow ise tersini yapmış. Tam bir teşhircilik yaptıkları; milletin de hayran hayran seyredeceğini sanıyorlar. 

© 2020 -CuneytCebenoyan.com