KARANLIKTAN ÖNCE

TARİH:  24 Haziran 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Devrimin iki farklı yüzü 

Kübalı yazar Reinaldo Arenas’ın hayatını anlatan film, Küba’yı hakettiğinden daha karanlık gösteriyor. Filmde başrol oynayan Javier Bardem’in yanı sıra, Sean Penn ve Johnny Depp de rol alıyor. Müzikler ise Laurie Anderson ve Lou Reed çiftinden 

Orijinal adı: Before Night Falls Yönetmen: Julian Schnabel Oyuncular: Javier Bardem, Olivier Martinez Johnny Depp, Andrea Di Stefano Türü: Dram Ülke: ABD 

Biyografik filmlerin doğasında bir sorun var. Gerçeğin belli bir şekilde yaşandığı iddiası değil sadece bu sorun. Genellikle çok uzun bir süre ele alındığından yüzeysellikten kurtulamamak, derine inememek diyebiliriz belki buna. Hollywood formülünde kahraman genellikle zor koşullarda başlar, bir takım hayati dönemeçlerden geçer, sonuçta genellikle başarır. “Karanlıktan Önce”nin iyi yanı bu formüle uymaması. Kötü yanı ise bir kolaj izlenimi vermesi, art arda sıralanmış konu başlıklarından oluşması. 

Filmin kahramanı yazar Reinaldo Arenas (Javier Bardem) 1943’te Küba’da yoksul ve kocası tarafından terk edilmiş bir kadının çocuğu olarak dünyaya geliyor. Yazarlığa yeteneği kısa sürede öğretmeni tarafından (oldukça klişe bir sahnede) keşfediliyor. Ama maço Latin kültürünün temsilcisi dedesi torununun yazarlık yeteneğini şiddetle bastırmaya çalışıyor. Arenas daha sonra devrimcilere katılıyor ve devrimden sonra bir kütüphanede iş buluyor. Eşcinselliğini de keşfettikten sonra devrimin ilk yıllarındaki özgürlük ortamında hem çokeşli bir yaşam sürmeye başlıyor hem de ilk romanını yayımlıyor. Ama devrimle hedonizmin uyuşmayacağı konusundaki ilk derslerini de koruyucusu yazar Jose Lezama Lima’dan alıyor bu dönemde. Lezama’ya göre sanatçılar devrim karşıtı olmak zorunda çünkü zevk denetlenebilen bir şey değil ve devrim her şeyi denetim altına almaya çalışıyor. 

Bir süre sonra Arenas’la rejim gerçekten de karşı karşıya gelmeye başlıyorlar. Sorun Küba rejimi açısından Arenas’ın cinsel hazzı yüceltmesi ve eşcinselliği olarak gözüküyor. Arenas’ın bir kitabını gizlice Fransa’ya kaçırtıp orada bastırtması rejimle arasındaki sorunları derinleştiriyor. Arkasından haksız suçlamalarla başlayan hapis macerası ve başarısız ülkeden kaçma girişimleri geliyor. Nihayetinde Arenas’ın ülkeyi terk etmesine izin veriliyor ve yazar New York’a yerleşiyor. Ama Amerika’da da umduğunu bulamıyor. Sosyalizmle, kapitalizm arasındaki farkı, kıçına yediği tekme karşısında ilkinde bağırmasına izin verilmemesi, diğerinde ise verilmesi olarak özetliyor. Tekme baki kalıyor yani. AIDS olduğunda da sağlık sigortası olmadığı için hastaneden atılıyor Arenas ve trajik sonuna doğru – evine yola çıkıyor. 

Erkek egemen ve homofobik kültür kapitalizmle başlamadığı gibi ne yazık ki sosyalizmde de sona ermiyor. Teorik olarak sosyalizmin bu kültürü – aşmak için çaba harcaması gerekir ama bunun pek – de öyle olmadığı anlaşılıyor. Hatta kimi dönemlerde daha geri uygulamalar da gündeme gelmiş. Ama yine de “Karanlıktan Önce”nin çizdiği Küba tablosunun, Küba’nın hakkettiğinden daha fazla karanlık olduğunu düşünüyorum. Küba bırakın diğer Karayip ülkelerini, gelişmiş ülkelerin bile çoğundan daha iyi bir sağlık ve eğitim sistemini onca yoksulluğa ve ABD’nin ablukasına rağmen kurabilmiş bir ülke. “Karanlıktan Önce”ye göre ise berbat bir diktatörlükten başka bir şey değil. Yönetmen Julian Schnabel belli ki Jose Lima’nın düsturunu benimsemiş ve karşı devrimci safta yer almayı seçmiş. Ama sosyalistim diyenlerin bunu söyleyip işin içinden çıkmaya kalkmamaları gerekir. Javier Bardem’in bu filmdeki rolüyle Oscar’a aday olduğunu ve ayrıca Sean Penn ve Johnny Depp’in (iki ayrı rolle) de filmde rol aldığını belirtelim. Filmin müziklerinin bir kısmı ise rock müziğinin ünlü çifti Lou Reed ve Laurie Anderson’dan. 

Efsaneyle bir rock seansı

TARİH:  6 Temmuz 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

8 Temmuz da rock’çı yüzünü gösterecek olan punk-rock’ın efsane ismi Elvis Costello, Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’na tarihi günlerinden birini yaşatacak 

Elvis Costello ilk albümü ‘My Aim is True’yu yaptığında daha ne internet ve özel radyo kanalları hayatımıza girmişti, ne de bugünkü kadar çok albüm ithal ediliyordu. Ama ‘Melody Maker’ ve ‘Music Express’ gibi dergilerden İngiltere ve ABD müzik dünyasının yeni bir akımla çalkalandığını okuyorduk: Punk devrimi başlamıştı. Bir devrim olur da biz nasıl geri kalırdık? Kimdi bu Sex Pistols The Clash, The Damned, Boomtown Rats, Ramones falan? O güne kadar progressive rock’ı baş tacı eden, her yıl Yes’in ya da Genesis’in son albümünü yılın en iyi albümü seçen ve bizim de müzik zevkimizin şekillenmesinde önemli rol oynayan dergiler birden eski kahramanlarına sırtlarını dönmüştü. O güne kadar adlarını çok anmadıkları Iggy Pop ve Lou Reed gibi başka rock’çılar punk’ın ataları ilan edilmişti. E, ama biz onları da pek bilmiyorduk. Ben ki çevremde rock uzmanı sayılırdım, kendimi koyu cahil hissediyordum. Punk’ın görünürdeki isyankâr tavrı cazip gelmişti ama bir de pek methedilen Elvis Costello diye bir tip vardı ki ne rock’çıya ne de punk’çıya, hiçbir şeye benzemiyordu. O da bu yeni yükselen dalganın ilahlarındandı ve kalın çerçeveli kocaman gözlükleri ve ceket – kravat giyimiyle bir muhasebe memurunu andırıyordu. Şimdi bu adamı da mı dinleyecektik yani? 

Bel bağladığım TRT3’ün radyo ve programları ‘Stüdyo FM’ ve ‘Müzik Magazin’de ne punk’a ne de new wave’e uzun süre yüz verdi. Ve sonra bir gün bu programlardan birinde Elvis Costello’nun ilk albümünden iki parça çalındı. Kasete kaydettiğim bu parçalar ‘Alison’ ve ‘Watching the Detectives’di ve hiç şüphesiz son zamanlarda dinlediğim en iyi şarkılardı. Ve hâla da bir en iyi şarkılar listesi yapsam en yukarılarda yer bulurlar. Peki, Costello bir punk’çı mıydı? Hem evet, hem hayır. ‘Alison’ bir orta tempolu baladdı, ‘Watching the Detectives’ ise bir reggae ve ikisi de aşka dairdiler. Yani ne tematik ne de müzikal anlamda punk sayılmazlardı ama yine de Costello’nun sivri dilinde, öfkesinde, zeka dolu sözlerinde ve duruşunda punk bir tavır vardı. Kısacası Costello dönemin ruhuyla, klasik şarkı geleneğini tutkulu bir ustalıkla birleştirmiş ve bunları pub-rock’çı kökeniyle harmanlamıştı. Sonuçta ‘My Aim is True’ hem en iyi ilk albümler, hem de en iyi punk albümleri arasında sayıldı. 

Sinemaya uzak durmuyor 

Costello’nun Türkiye’de daha geniş bir dinleyici kitlesinin gündemine girmesi ise film müzikleriyle oldu. ‘Baba-III’te ‘Miracle Man’, ‘Evlilik Öpücüğü’nde ‘Everyday I Write the Book’, Büyük Lebowski’de ‘My Mood Swings’, ‘Sensiz Olmaz’da ‘Shipbuilding’, ‘Tersyüz’de ‘Alison’ ve ‘Soğuk Dağ’da ise ‘Scarlet Tide’ adlı parçaları yer almıştı. Ama başka iki film daha vardı ki, aslı onlarda yer alan iki şarkısı Elvis Costello’ya ciddi bir hayran kitlesi kazandırdı. Bunlardan birincisi adını Elvis Costello’nun filmde yer alan şarkısından alan Michael Winterbottom’ın ‘I Want You’suydu. Costello’nun şarkının da nakaratı olan ‘I Want You’ dizesini söylemesi o kadar erotizm, özlem, yakarış ve kıskançlık yüklüydü ki, insan olup da etkilenmemek imkansızdı. Sonuçta Elvis Costello adı bu film ve şarkıyla geniş bir kitlenin belleğinde yer etti. Costello adını ertesi yıl ‘Aşk Engel Tanımaz’ filminde yer alan Charles Aznavour bestesi ‘She’ye yaptığı yorumla daha da geniş bir kitleye duyurdu. Hoş, Costello bu şarkıya pek sahip çıkmaz ama bu, ‘She’nin, onun en sevilen parçalarından biri olduğu gerçeğini değiştirmiyor. 

Costello, bu ünlü baladlarının çok ötesinde ilgi alanlarına sahip biri öte yandan. Klasik müzikten, caza hemen hemen el atmadığı hiçbir Batılı müzik formu yok denilebilir. İş birliği yaptığı sanatçıların nitelikleri de bir o kadar değişik. Bir yaylı çalgılar dörtlüsü olan Brodsky Quartet, geçtiğimiz günlerde İstanbul Müzik Festivali çerçevesinde bir konser veren mezzo-soprano Anne Sofie von Otter, 60’lann ünlü aşk şarkıları yazarı Burt Bacharach ve Paul McCartney bu isimlerden bazılar. Rock müziğinin bilge ismi komünist Robert Wyatt’ın da cover’ladığı savaş karşıtı ‘Shipbuilding’ gibi şarkıları yazan,  ‘Irkçılığa Karşı Rock’ konserlerinde yer alan Costello’nun hayatında bazı karanlık sayfalar da var. Aşk ilişkilerini askeri manevralarla özdeşleştiren ve ilk adı ‘Emotional Fascism’ (Duygusal Faşizm) olan 1979 tarihli ‘Armed Forces’ (Silahlı Kuvvetler) albümünün turnesi sırasında bir barda Ray Charles (onun da hayatını konu alan ‘Ray’ filmini bu yıl izledik) için cahil, kör zenci demesi o güne kadar onu destekleyen basının öfkesini çekmişti. Ama bu olayın altından çok sular aktı ve Costello’yu bu olayla anmayı gerektiren benzer bir başka davranışı da olmadı. Şarkıcı Diana Krall’la evli olan Costello geçtiğimiz yıl iki albüm birden yayımladı. ‘Il Sogno’ Londra Senfoni Orkestrası’yla kaydedilmiş bir klasik müzik albümüyken, ‘The Delivery Man’ son grubu The Imposters’la yapılmış bir rock albümüydü. İki albüm de çok beğenildi ama bizi ilgilendiren ikincisi çünkü İstanbul Caz Festivali’nde Costello’nun rock’ÇI yüzünü izleyeceğiz. “The Delivery Man’ şimdiden Costello’nun 80 sonrası döneminin en başarılı albümleri arasında yerini aldı. Şarkı yazarları arasında en büyükler arasında sayılan ve Bob Dylan, Van Morrison gibi devlerle kıyaslanan Elvis Costello, yani asIl adıyla Declan McManus Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’na tarihi günlerinden birini yaşatacak. 

KURTLAR İMPARATORLUĞU


TARİH:  27 Mayıs 2005

GAZETE/DERGİ: Birgün

Ülkücü mafyanın peşinde 

‘Kurtlar İmparatorluğu’ vaatkâr başlangıcından sonra fena dağıtıyor açıkçası 

Orijinal adı: L’Empire des Loups Yönetmen: Chris Nahon Oyuncular: Jean Reno (Jean-Louis Schiffer), Arly Jover (Anna Hevmes), Jocelyn Quivrin (Paul Nerteaux), Laura Morante (Mathilde Wilcrau) Türü: Aksiyon – Macera Ülke: Fransa 

Ülkücü mafyanın (mafyanın ülkü sahibi olması kavramsal olarak mümkün değilse de) konusunda önemli yer tuttuğu bir filmi merak etmemek imkânsız. Üstelik film Paris’in Türk mahallesi, İstanbul ve Kapadokya’da geçiyorsa. Hemen söyleyelim “Kurtlar İmparatorluğu” bir hayal kırıklığı. Kapadokya zaten Fransızlar için mecburi istikamet gibi bir şey. “İbrahim Bey ve Kuran’ın Çiçekleri” de orayı ziyaret etmişti. Türkiye’ye turist gözüyle bakmanın ötesine geçememenin bir kanıtı olarak görebiliriz Kapadokya’nın mekân olarak seçilmesini Kendilerinden bu kadar etkilenmiş, yabancı kelimeleri hâlâ Fransızca söylenişiyle kendi diline katmaya devam eden (örnek: İngilizce telaffuzuyla “dicitıl” değil Fransızlar gibi “dijital” diyoruz) bir ülkeye bu kadar Fransız kalmak, bu deyimin de ne kadar yerinde olduğunu gösteriyor. 

Oysa film fena başlamıyor. Kimlik bunalımında bir kadın var. Anna Heymes (Arly Jover). Kocasını tanıyamıyor, hafızası ona ihanet ediyor. Kadın kendi gerçeğini ararken, polis de kaçak Türk kadın işçileri öldüren bir seri katilin peşine düşüyor. Soruşturmayı yürüten genç komiser Paul Nerteau (Jocelyn Quivrin), karanlık geçmişi nedeniyle ıskartaya çıkartılan “Türk mahallesi” uzmanı polis Shiffer’den (Jean Reno) yardım istiyor. Shiffer hani şu bildiğimiz faşist polislerden ama tabii ki vahşi yöntemlerini hayat haklı çıkaracaktır. Shiffer hemen, hep “bu adamlar” diye söz ettiği, onları anlamak için “yağlı sandviç”lerinden tıkındığı, “inançları”yla dalga geçtiği Türklerin mahallesine dalar. Çünkü uyuşturucudan, insana her tür kaçakçılığı yapan ülkücü mafyanın kokusunu almıştır. Filmin hikâyesini pek açık etmemek gerekiyor yoksa filmi seyretmenin hiç anlamı kalmaz. Ama Kapadokya’da geçen bölümler trajik derecede başarısız. Ülkücü mafya, Ninja Kaplumbağalar mı desem Peşmerge mi desem acayip bir kılık içinde. Nemrut dağındaki heykellerden biri “Zardoz” un taş tanrısını hatırlatır bir biçimde Kapadokya’ya konuşlanmış. Ona tapıldığı izlenimini veriyor. Hele ülkücü katilin kurbanları üzerinde heykeltıraşlık sanatı icra etmesini bir yerinden tutmak mümkün değil. “Kurtlar İmparatorluğu” vaatkâr başlangıcından sonra fena dağıtıyor kısacası. Ülkücü mafyanın pisliklerini sergilerken Fransız polis Shiffer’in faşizan yöntemlerini onaylayan bir konuma düşmesi de yaratıcılarının değer karmaşasını gösteriyor. 

EĞİTMENLER

TARİH:  27 Mayıs 2005

GAZETE/DERGİ: Birgün

Şiirsel bir direniş hikâyesi 

Son dönem bağımsız filmlerin gözde aktörü Daniel Brühl’ün rol aldığı ‘Eğitmenler’, 1968 kuşağının direniş ruhuna sahip çıkan, kapitalizmin adaleti üzerine düşünmeye çağıran ve eylemi yücelten bir film. Mutlaka seyretmeli ve üzerinde tartışılmalı… 

Orijinal adı: The Edukators Yönetmen: Hans Weingartner Oyuncular: Daniel Brühl (Jan). Stipe Erceg (Peter). Burghart Klaussner (Hardenberg). Julia Jentsch (Hardenberg) Türü: Romantik-Komedi-Dram Ülke: Almanya. Avusturya 

‘68 ruhuna sahip ama 2000’lerde yaşayan gençler ne yapar, ne yapabilir? 68’liler sonuçta yenilgiye uğradılar ama yine de bir şeyleri değiştirmeyi başardılar. Ama günümüzde yaşayan gençleri taşıyan bir dalga yok, onlar çok daha küçük oynamak zorundalar. Kendilerine “Eğitmenler” diyen ve filme adını veren grup da başlangıçta sadece iki delikanlıdan oluşuyor. Ve güçleri orantısında bir şeyleri değiştirmeye, zenginleri en azından huzursuz etmeye çalışıyorlar. Jan (Daniel Brühl) ve Peter (Stipe Erceg) yat kulübüne üye zenginlerin evlerine girip, eşyaları yeniden aranje ediyorlar. Bu yeni düzenin işlevsel bir amaç gütmediğini, rahatsız etmeyi hedeflediğini belirtmek lazım (Tesadüf: Bu haftanın diğer bir filminde de kahramanlar “Boş Ev”lere giriyorlar ama onlar ev sahiplerine yardım ediyor). Ve arkalarında “Eğitmenler” imzalı notlar bırakıyorlar; “Aşırı zenginsin” ya da “Bolluk günleri bitti” gibi. Jan’ın sıkı sıkıya uyduğu, Peter’ın ise Jan’ın zoruyla uymak zorunda kaldığı ilkeleri de hiçbir şey çalmamaktır. Bu arada Peter’in kız arkadaşı Jule (Julia Jentsch) ise çok ciddi bir borç yükü altındadır çünkü sigortasız döküntü arabasıyla son model bir Mercedes’e arkadan bindirmiştir. Hatalı olan kendisi olduğu için kanunlara göre Mercedes’in tamir masrafı onun sorumluluğundadır. Kanunlar, o muhteşem “tarafsızlık”larıyla ve eşitsiz ve adaletsiz bir düzende herkesi eşit görür. Bu, genç bir insanın hayatını karartmak demek olsa da. Jule, garson maaşıyla hiç de ihtiyacı olmayan birine para ödemek zorundadır artık. 

Kader ağlarını örer: Daha filmin başında belli olduğu gibi, Jan’la Jule arasında, Peter’in uzakta olduğu bir dönemde bir aşk başlar. Jan, Jule’ye eylemlerini anlatır ve Jule de gruba katılır. Ve iki yeni aşık Mercedes’in sahibi Hardenberg’in (Burghart Klaussner) evine, grubun ilkelerini çiğneyerek yani hiç hazırlık yapmadan dalar. İşler ters gider ve Hardenberg’i rehin almak zorunda kalırlar. Hardenberg’in eski bir 68’li olduğu anlaşılacaktır. Peter ve Jan aynı kadını sevmenin zorluklarıyla biraz fazla kolay başa çıkarlar. Burjuva değer yargılarına duydukları tepki ve dostluklarının gücü, kıskançlığı yener. Bu gerçek hayatta bu kadar kolay olur mu derseniz, bence olmaz ama olsa fena olmazdı. Bu üçlü ilişki filmin en zayıf yanı; kahramanlara fazla iltimas geçiliyor. Ne Jule’nin iki erkeğe birden sahip olma arzusu, ne Peter’in aldatılması, ne iki erkek arasındaki çıkar çatışması, ne de sorunun nasıl çözüldüğü yeterince güçlü işlenmiyor. Aldatmanın kahramanları suçu aşka atıyorlar, sanki özne kendileri değil aşkmış gibi… Cinselliğe yönelik davranışlarımız bir gün belki nesnel koşulları oluştuğunda değişecek ama ne 68’de ne de bugün sadece burjuva mülkiyet duygusuna karşı olmakla cinsel kıskançlığın üstesinden gelinebildiğine inanmıyorum. Ama yönetmenin dediği gibi filmin kahramanları “Şiirsel bir direniş” içindeler ve bu uzlaşmayı da aynı şiirsellik içinde kabullenmeliyiz sanırım. 

“Eğitmenler” ekibinin kapitalizme karşı yaptıkları eylemlerin bir devrime doğru gitmesi mümkün değil, bunun için ne yeterince örgütlüler ne de böyle bir perspektifleri var. İşçi sınıfının tartışmalarında bir yeri de yok. Ama bir şeyler yapma çabaları ve bunu insani ilkelerden uzaklaşmadan yapmak istemeleri (bir an için Peter’in cinayet seçeneğini düşünmesi dışında) takdire şayan. “Eğitmenler” 68’in direniş ruhuna sahip çıkan, kapitalizmin adaleti üzerinde düşünmeye çağıran ve eylemi yükselten bir film. Seyretmeli, üzerinde tartışmalı ve de “ne yapmalı?” diye düşünmeli… 

BABAMIN KABUSU (IN GOOD COMPANY)

TARİH:  13 Mayıs 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Orta kademe yöneticinin kâbusu

Yönetmen: Paul Weitz, Oyuncular: Dennis Ouaid, Topher Grace, Scarlett Johansson, Marg Helgenberger, Türü: Komedi-Dram, Ülke: ABD 

Birer hafta arayla vizyona giren Costa Gavras’ın ‘Ölümcül Çözüm’ü ve Paul Weitz’in ‘Babamın Kâbusu’nun baş kahramanları küreselleşme yüzünden işlerini kaybedenler

Kapitalizmin Batı ülkelerinde işçileri haftada yedi gün, günde 12 saat çalıştırdığı 

dönemlere vahşi kapitalizm deniyor. Çalışma koşulları, uzun ve kanlı mücadeleler sonucunda artık çok daha iyi o ülkelerde. Üçüncü dünyanın yoksul insanları, Batı’ya kapağı atmak için ölümü bile göze alabiliyorlar. Şimdi burada emperyalizm üzerine söylev çekmenin manası yok; üçüncü dünyanın koşulları içler acısı demekle yetinelim. Ama Batı’da da kapitalizmin yüreğindeki karanlık hâlâ aynı koyulukta sürüyor. Sınıflar arasında uzlaşmaz bir çıkar savaşına ve sermaye arasında rekabete dayalı bir sistemde başka türlü de olması mümkün değil. Maddi koşulları ne olursa olsun, insan onurunu hiçe sayan bir sistem kapitalizm.

Birer hafta arayla vizyona giren iki film benzer bir noktadan yola çıkıyorlar. Şirketlerin birleşmesi sonucunda işini ya da işteki konumunu kaybeden çalışanlar hem Costa Gavras’ın son filmi “Ölümcül Çözüm”ün, hem de Paul Weitz’ın “Babamın Kâbusu’nun baş kahramanları. 

“Ölümcül Çözüm”de kağıt sektöründe çalışan Bruno (Jose Garcia) işsiz kaldıktan sonra bir süre yeni bir iş bulma umudunu korur. Kapılar bir bir yüzüne kapandıkça, rakiplerini ortadan kaldırmaya yönelik bir plan yapar. Bir iş ilanı verecek ve başvuranlardan kendisinden daha iyi CV’si (özgeçmişi) olanları öldürecektir. Bir de gözüne kestirdiği işte çalışan müdürü öldürürse o göreve talip adaylar içinde birinci sıraya kendisi yükselecektir. Bütün beceriksizliğine rağmen Bruno, şansının da yardımıyla cinayetleri işler. En az kendisi kadar talihsiz, mutsuz insanlardır öldürdükleri. Ama sonunda istediği işe kavuşur. Hayat güzel gibidir artık, ta ki kendisi gibi acımasızlaşmış başka bir işsizle karşılaşıncaya kadar. “Ölümcül Çözüm” gerçekçi bir film olarak tasarlanmamış. İşsiz bırakılmanın ne kadar korkunç bir şey olduğunu, kapitalist dünyada, çalışanların içine girmek zorunda oldukları rekabetin onları nasıl insanlıktan çıkardığını anlatmak üzere tasarlanmış öğretici bir mesel daha çok. İnsan hayatının en önemli bölümü çalışmada geçse de, insanlar ken dilerini yaptıkları iş üzerinden tanımlasalar da, bu konuda çok fazla film yapılmıyor. Gavras’ın filmi bu açıdan önemli ama tek bir fikirden yola çıkmanın sıkıcılığını da taşıyor ne yazık ki. 

Gavras’ınkinden çok daha yumuşak, çok daha sulandırılmış bir tarzda olsa da “Babamın Kâbusu” da aynı mesele etrafında dönüyor. Bir spor dergisi hin reklam pazarlama bölümünün müdürü olan 51 yaşındaki Dan (Dennis Quaid) birdenbire kendisini, çocuğu yaşındaki bir yuppi olan Carter’in (Topher Grace) yardımcısı konumunda bulur. Dergisi, dev bir holding tarafından alınmıştır çünkü ve yeniden yapılanma sırasında kendisine bu layık görülmüştür. Aslında Dan çok şanslıdır, işin içinde Gulmak da vardır. Üstelik Dan’in büyük kızı Alex (Scarlet Johansson) pahalı bir üniversiteye transfer olmuş, karısı ise geç yaşına rağmen üçüncü çocuklarına hamile kalmıştır. Neyse ki genç Carter bütün hırsına rağmen iyi biridir ve Dan’i sahip olamadığı babasının yerine koyacaktır. Bu arada Carter’ın, bir de Alex’le aşk yaşamaya başlaması işleri daha da karıştırır. Şirket birleşmelerinin acımasız dünyasında yeni bir birleşme dalgası hayatlarını değişti rene kadar Dan ve Carter ne işlerini ne de insanlıklarını kaybetmeden yaşamaya çalışmayı sürdürürler. 

“Babamın Kâbusu”nda her şey sonuçta bir şekilde yoluna giriyor ve kötüler dışında kaybeden olmuyor. Ama film bütün hafifliği içinde sistemin insanlık dışılığına ve işsizlik sorununa cılız da olsa bir ışık tutuyor. Aslında güçlü bir ışık tutsa ne değişecek ki? Bush, Blair ya da Erdoğan özelleştirmeyi savunmaya devam edecek, soldan güçlü bir alternatif kim bilir ne zaman çıkacak, biz bize seyredip Biz bize konuşacağız. Her neyse…”Babamın Kâbusu’nda Tron and Wine, Peter Gabriel ve David Byrne gibi isimlerin şarkıları var; güzeller. 

BÜYÜK YÖNETMEN (TORREMOLINOS 73)

TARİH:  13 Mayıs 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Satıcının ölümü, yönetmenin doğumu 

Yönetmen: Pablo Berger Oyuncular: Javier Cmara, Candela Pena, Juan Diego. Malena Alterio Türü: Komedi Ülke: Ispanya-Danimarka 

1970’ler yokluk yıllarıydı… Sinemalar en pespayesinden seks filmleriyle doluydu ve sık sık okulu kırdığımızdan bu filmlerle istemediğimiz kadar çok haşır neşir olurduk. Gerçekten o yaşlarda bile çekilir şeyler değillerdi. Bu filmlerin ilk örneklerinden biri sanırım “Helga Sevişiyor”du. Öğretici bir havada çekilen ve sonradan bir diziye dönüşen bu Alman filminin asıl derdi de algılanış biçimi de farklıydı. “Büyük Yönetmen” işte bu bilimsellik kalkanı altında yapılan soft-porno filmler dönemine bir bakış atıyor. 

1973’te İspanya Franco diktatörlüğü altındayken Alfredo (Javier Camara) seyyar ansiklopedi satıcılığı yapmaktadır. Asansörlerin sıklıkla bozuk olduğu apartmanlarda kapısını çaldığı kapılar artık hep yüzüne kapanmaktadır. İspanya İç Savaşı’na dair resmi tarihi vaz eden ve yanında hediyesi bedava bir de altın kaplama Franco büstü olan ansiklopedilere kimse yüz vermemektedir. Sadece Alfredo değil bütün satıcıların durumunun aynı olması yayınevi sahibini yeni arayışlara yöneltir. Bir motelde yapılan toplantıda artık Danimarka menşeli bir cinsellik ansiklopedisi pazarlayacaklarını ve yanında da “eğitsel” amaçlı filmler dağıtacaklarını müjdeler. İşin püf noktası ise bu filmleri bizzat satıcıların kendilerinin çekecek ve içinde kendilerinin oynayacak olmalarıdır. Mazbut Alfredo ve hayatta bir çocuk sahibi olmaktan başka hayali olmayan karısı Carmen (Candela Pena) kısa sürede bu fikre ısınırlar. Aslında başka çareleri de yok gibidir. Reddetmeleri halinde Alfredo’nun yeni bir iş araması gerekecektir. Karı koca film çekimi üzerine kısa bir kursa girdikten sonra ev yapımı 

porno filmlerinin üretimine başlarlar. Alfredo kendindeki yönetmenlik damarını keşfederken, Carmen de duruma ayak uydurur. Filmler İskandinav piyasasında büyük hit olurken, Carmen de yine oralarda aranan bir soft-porno yıldızı statüsüne yükselir. Filmin bu bölümde yakaladığı komedi tonu oldukça sevimli, özellikle de tüpçü (Erkan Goloğlu’na selam) fantezisi sahnesi Ramize Erer’in tüpçü fantezili çizgi bantlarını hatırlatması babından ayrıca keyifli. 

Alfredo ile Carmen bir yandan nafile çocuk yapma çabalarını sürdürüp bir yandan film çek meye devam ederken, Alfredo daha ciddi filmler yapmanın düşünü kurmaya başlar ve bir senaryo yazar. Ingmar Bergman’ın “Yedinci Mühür”ünden izler taşıyan bu filmini çekme olanağını da bulur. Ama piyasa koşullarını gözeten patronu filme müdahale edecektir. Bergmar’ın tiye alındığı bu sahnelerde de hoş yanlar bulunsa da filmin tonu komediden çok, drama kayar. Yine de her şey olabildiğince hafif geçiştirilir ve bir Bergman filmi ağırlığının yanına bile yaklaşılmaz. 

“Büyük Yönetmen” sonuçta nostaljik tatlar içeren, 70’leri başarıyla yeniden canlandıran, fazla bir şey beklemeden izlenirse keyif alınabilecek bir film. Javier Camara ve Candela Pena’nın oyunları da ayrıca övgüye değer. 

GÖZLERİMİ DE AL

TARİH:  16 Haziran 2005

GAZETE/DERGİ: Birgün

Asiye nasıl kurtulur?

GÖZLERİMİ DE AL Orijinal adı: Te doy mis ojos Yönetmen: Iciar Bollain Oyuncular: Laia Marull (Pilar), Luis Tosar (Antonio), Candela Peña (Ana), Rosa Maria Sardà (Auro) Türü: Dram – Romantik Ülke: İspanya 

“Gözlerimi de Al” genç bir kadının küçük oğluyla birlikte evden kaçışıyla başlıyor. Pilar (Laia Marull) kendisine şiddet uygulayan kocası Antonio’yu (Luis Tosar) terk emeye karar vermiş ve çareyi kız kardeşi Ana’nın (Candela Pena) yanına sığınmakta bulmuştur. Ama Pilar’ın Antonio’ya verecekleri aslında daha bitmemiştir. İlişkilerinin başında Antonio’ya mecazen kulaklarını ve dudaklarını veren Pilar ancak gözlerini de yine mecazen verdikten sonra Antonio’nun değişmeyeceğini görecektir. Çünkü Antonio’yu erkekliğini şiddetle ifade etmeye sürükleyen toplumsal kodlar, Pilar’ı da mazohistçe teslim olmaya, bedenini güce teslim etmeye koşullamıştır. Pilar’a Antonio’nun en yakın oldukları sevişme anında da erkeğin kadının vücuduna tahakküm etmesi, o bedene sahip çıkması ve kadının da bunu istemesi söz konusudur. 

Başta sözünü ettiğim ayrılıktan sonra Antonio değişmeye çabalar. Bir yandan Pilar’ı hediyelerle geri dönmeye ikna etmek ister, diğer yandan da grup terapisine devam eder. Burada acıklı olan bir şey vardır: Tedavi gören erkekler köreltici işlerde kendi ifadeleriyle bütün gün it gibi” çalışırlar. İşleri kendilerini gerçekleştirmelerine olanak vermez ve kendilerini “güçlü hissetmelerini hiçbir düzeyde sağlamaz. Çalışma hayatını manasızlaştıran işbölümü içerisinde Anonio’ya da bir beyaz eşya dükkanında satış elemanı olmak düşmüştür. Patronunun emrinde kendini “erkek” gibi hissetme şansı sıfırdır. Trajikomik bir sahnede terapideki erkekler eve geliş anlarını tekrar canlandırırlar. Hesapta karılarıyla iletişim kurmaya çalışacaktırlar ama bütün gün yaşadıklarını değil konuşmak, düşünmek bile istemezler. Kendilerini, erkekten beklendiği üzere muktedir hissedebilecekleri tek coğrafya evleri ve karılarının bedenleridir. Kendilerine ve toplumsal konumlarına güvensizlikleri karılarına yönelttikleri şiddetle dışa vurulur. Antonio toplumun erkeğe yüklediği güçlü olma misyonuyla, tamamen iktidarsız bir konumda olduğu ekonomik yaşam arasında sıkışmış hasta bir bireydir. Öfkesini siyasal olarak ifade edebilecek ne bilinci ne de bir aracı vardır. Sadece kendisinden daha zayıfı ezmesini bilir. Sınıflı ve erkek egemen toplumda başka tür bir ilişki biçimini yaşamamıştır, tahayyül de edemez. Pilar’ın kendisini ifade edebileceği, zevk aldığı bir iş bulması kendisini iyice küçük hissetmesine yol açar. Pilar bulduğu işte çok şanslıdır aslında, çünkü herkese sanatla ilgili bir iş bulmak nasip olmaz. O da Antonio gibi bir tezgahtarlık işi bulsa filmin finalinde Pilar için daha az iyimser olacaktık. Pilar sonunda kendisinden beklenen pasif kadın konumundan çıkma şansını bulur ya da bu şansı kendisi yaratır. Antonio ise kendisinden beklenen aktif erkek rolüyle, pasif sosyal konumu arasında ezilmekten kurtulamaz ve son iktidar kalesini de kaybeder. Kısaca Asiye bir ölçüde kurtulur (Vasif Öngören’e saygılar) ama Asi nasıl kurtulacaktır, film bu konuda bir ipucu vermez. Filmin oyuncuları oldukça başarılı; mizansenler bazen klişe tadında ama yönetmen Iciar Bollain sonuçta iyi bir film yapmış. Yüzeysel bir iyi kötü ayrımıyla yetinmemiş, hem itici bir karakter olan Antonio’yu hem Pilar’ın kadın mazohizmini anlamak ve anlatmak için çaba harcamış. Kısacası takdire şayan bir film “Gözlerimi de Al”. Kaçırmayın. 

BAY VE BAYAN SMITH

TARİH:  16 Haziran 2005

GAZETE/DERGİ: Birgün

Karı koca tetikçi olursa… 

Başrollerinde Brad Pitt ve Angelina Jolie’nin oynadığı ‘Bay ve Bayan Smith’, artık kabak tadı veren dövüş sahnelerine rağmen eğlenceli tarafları da olan bir film. 

BAY VE BAYAN SMITH Orijinal adı: Mr. And Mrs. Smith Yönetmen: Doug Liman Oyuncular: Brad Pitt, Angelina Jolie, Greg Ellis, Keith David, Vince Vaughn Türü: Aksiyon-Macera Romantik Ülke: ABD 

İşi adam öldürmek olan bir karı koca Jane (Angelina Jolie) ve John Smith (Brad Pitt). Bu nasıl iştir diye düşünmeyeceksiniz, öyle işte. Kolombiya’nın Bogota kentinde hangisinin yaptığı belli olmayan bir suikast sonrasında, nedense sadece yalnız gezen turistleri sorgulayan aptal üçüncü dünyalı polisleri bir çift olduklarına inandırarak kandırıyorlar. Böyle tanışıyorlar ve evleniyorlar. Ama bir sorun var: İkisi de gerçek kimliklerini birbirinden gizliyor. İş seyahati diye çıktıkları yolculuklarda özel şirketleri adına yargısız infazlarını sürdürüyorlar. Ama, bunları da dert etmemeliyiz çünkü öldürülen adamlar kötü (biri kim bilir belki de Saddam gibilerine silah satan bir mazohist, diğeri mafya üyesine benzeyen bir kumarbaz). Lüks evleri ve geri kalan her şeyleriyle birlikte 5-6 yıl mutlu yaşıyorlar ama evliliklerinin tadı yavaş yavaş kaçınca soluğu bir evlilik danışmanında alıyorlar. 

Bu arada ikisi de kendi şirketleri tarafından aynı kişiyi öldürmekle görevlendiriliyor. O kişiyi öldüremiyorlar ama bu arada birbirlerinin asıl kimliklerini öğreniyorlar. Çalıştıkları şirketler tetikçilerinin kimliğinin açığa çıkmasından hiç hoşlanmıyor tabii. Bunun üzerine bu kez çiftimiz birbirlerini öl dürmekle görevlendiriliyor. 

CIA’nin özelleştirilmiş haline benzeyen şirketlerde çalışan bu katil çiftin yaptıklarını sorgulamamızı beklemiyor elbette film. Eğer fazla düşünmezseniz filmin oldukça eğlendiren sahneleri var. Özellikle terapist sahneleri güldürüyor. Tango eşliğinde birbirlerini silahlarından arındırmaları da hoş bir metafor. Evliliğin tam bir savaş meydanı olarak resmedilmesi de öyle. Çiftin kurtuluşunun bütün o mal mülkün yok oluşuyla gelmesi de hoş. Ama bitmek bilmeyen kavga, dövüş sahneleri için söylenecek tek söz sıkıcı oldukları. John Woo’nun mucidi olduğu, Tarantino’nun meşhur ettiği, aynı anda silahı birbirinin yüzüne tutma sahnesi de artık fazlasıyla kabak tadı vermedi mi? 

Kebab Connection

TARİH:  6 Mayıs 2005

GAZETE/DERGİ: Birgün

Yoğurtlu Shakespeare uyarlaması 

Bir tür ‘Romeo ve Jülyet’ versiyonu olan ‘Kebab Connection’ın bulaşıcı bir enerjisi var. Sempatik oyuncuları ve akıllıca yazılmış senaryosuyla  baştan sona keyifle izleniyor.

Kebab Connection son derece bildik öğelerden kurulu bir film ama buna rağmen 

hiç sıkıcı değil. Aksine kendini, sempatik oyuncuları ve gayet akıllıca yazılmış senaryosuyla baştan sona keyifle izlettirmeyi başarıyor. Hemen hemen her yıl “Romeo ve Jülyet”in bir versiyonunu seyrediyoruzdur herhalde. Daha birkaç ay önce Ankara Film Festivali’nde gösterilen “Yallah Yallah”, bu kendi içindeki türün başarılı bir başka örneğiydi. Farklı kültürlerden, farklı ülkelerden iki genç birbirine aşık olmuşsa, yaşayacakları, demek ki aradan yüzyıllar geçmiş de olsa Shakespeare döneminde yaşanılanlardan pek farklı olmuyor. “Kebab Connection” adıyla “French Connection”a gönderme yaparken açıkça Shakespeare connection’ını (bağlantısını) da ifşa etmekten çekinmiyor. Çünkü filmin kahramanlarından ikisi oyunculuk sınavlarına hazırlanırken “Romeo ve Jülyet”ten bölümler ezberliyorlar. Filmin, saygısını sunduğu başka bir sürü şey daha var. Bruce Lee’ninkiler başta olmak üzere Çin dövüş sanatı filmleri, spagetti western’ler ve hatta bir sahnede meşhur “Potemkin Zırhlısı” bunlar arasında yer alıyor. Ama özünde “Kebab Connection” bir romantik komedi, yani aşıklar ayrılacaklar, birleşecekler, yanlış anlamalar yaşayacaklar falan derken muratlarına erecekler nihayetinde, biz de çıkacağız kerevetine. 

Hamburglu ikinci kuşak bir Türk olan İbo (Denis Moschitto) ilk Alman kung-fu filmini çeken yönetmen olma hayallerini kurarken, sevgilisi Titzi (Nora Tschimer) oyunculuk sınavlarına hazırlanmaktadır. İbo sinema kariyerine amcasının kebap dükkanı için çektiği reklam filmiyle başlar. Film o kadar başarılı olur ki seyredenler akın akın “King of Kebab” adlı dükkana hücum eder. Bu arada kebabçının karşısındaki Yunan restoranı sinek avlamaktadır. İbo bir anda mahallenin kahramanı olur; önceleri yeğeninin yeteneklerini kavrayamayan amca yeni reklam filmi için kesenin ağzını açarken Yunanlı rakibi (Adnan Maral) de İbo’nun kendisi için de bir reklam filmi çekmesini hayal etmeye başlar. 

Fakat İbo’nun yıldız olma hayallerinin önüne beklemediği bir engel çıkacaktır: Titzi hamile kalmıştır. Çocuğu doğurmak ve İbo’nun da sorumluluğu paylaşmasını istemektedir. Ama İbo’nun baba olmayı kabul etmekte karşılaştığı tek güçlük kendi egosu değildir; bir de babası Mehmet’in (Güven Kıraç) Alman bir gelini ve kendisine “baba” yerine “papi” diyecek bir torunu hazmedebilme sorunu vardır. Yabancı düşmanlığı Almanların tekelinde değildir ne de olsa, Türkler de bu konuda kendi çaplarında önemli başarılara imza atmış bir millettir. 

Titzi, babalığa hazır olmayan İbo’yu terk eder ve bundan sonrası kendi içinde iniş çıkışlar yaşamakla birlikte İbo’nun Titzi’yi yeniden kazanma mücadelesi şeklinde gelişir. 

Almanların Türkleri, Türklerin Yunanlıları (ve tabii ki bazı Türklerin Türkleri, Almanların da Almanları) oynadığı “Kebab Connection”da rolüne oturmayan oyuncu yok. Filmin bulaşıcı bir enerjisi ve yaşama keyfi (sinemadan çıktıktan sonra çok sürmese de) var. “Kebab Connection”ın kendi türünün çok iyi bir örneği olduğunu söylemekte sakınca görmüyorum. 

Çevirmen

TARİH:  22 Nisan 2005

GAZETE/DERGİ: Birgün

BM’de suikast planları… 

ÇEVİRMEN (THE INTERPRETER) 

Yönetmen: Sydney Pollack Oyuncular: Nicole Kidman, Sean Penn, Tsai Chin, Adrian Martinez Türü: Aksiyon . Dram Ülke: Ingiltere 

J. G. Ballard’ın kült romanından beyazperdeye uyarlanan ve Cannes Film Festivali’nde ödül alan, yönetmenliğini David Crownberg ile Roger Michell yaptığı “Çarpışma” (Cash) adlı filmde oyunculuğuyla da tanıdığımız yönetmen/oyuncu Sydney Pollack’ın yeni filmi “Çevirmen” (The Interpreter). Pollack, daha önce aralarında “Şirket” (The Firm), Benim Afrikam (Out of Africa), Sabrina’nın da bulunduğu birçok çalışmaya imza atmıştı. 

Filmin konusu şöyle: Birleşmiş Milletler’de çevirmen olarak görev yapan Silvia Broome (Nicole Kidman), Genel Kurul’da konuşma yapacak olan Afrikalı bir devlet başkanına yönelik suikast planlarından haberdar olur. Suikastçıların hedefleri arasında artık kendisi de vardır. Yine de Silvia çaresizlik içinde bu komploya engel olmaya çalışır. Hayatta kalabilmesi birilerinin ona inanmasına bağlıdır. Sean Penn ise filmde Silvia Broone’u (Nicole Kidman) korumakla görevli olan Tobin Keller adlı federal ajanı canlandırıyor. Silvia ile Tobin, doğaları gereği hayata farklı açılardan bakmaktadır. Silvia sözcüklerin gücüne ve kutsallığına inanan bir Birleşmiş Milletler çevirmenidir. Tobin ise insanların ne söylediğine aldırmadan onların davranışlarını okumayı ilke edinmiş bir gizli servis ajanıdır. Beklendiği gibi her şeye rağmen bu iki farklı kişilik arasında büyük bir çekim meydana gelecektir. Filmin en önemli özelliklerinden birisi, Birleşmiş Milletler’in New York’taki tarihi binasının iç mekânlarında çekimine izin verilen ilk film olması… Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan, filmin yönetmeni Sydney Pollack ile tanıştıktan sonra Genel Kurul ve Güvenlik Konseyi yetkilileriyle görüşerek prodüksiyon ekiplerine çekim izni verilmesini sağlamıştı. 

© 2020 -CuneytCebenoyan.com