Eve Dönerken

TARİH:  8 Temmuz 2005

GAZETE/DERGİ: Birgün

Bir intikamın peşinde

Yönetmen: Constantine Giannaris Oyuncular: Stathis Papadopoulos, Theodora Tzimou, Giannis Stankoglou, Minas Hadjisavas Türü: Dram Ülke: Yunanistan – Türkiye 

Erkeklik, eğer bir organla özdeşse bu hangi organdır? Efendim? Yok hayır, yanıldınız, cevap o organ değil. Erkeklik kıçtadır. Kadınlık zaten negatif bir tanım olduğu için kadın tecavüze uğradığında namusu gitse de (ona sahip olduğunu düşünen erkeğinkiyle birlikte) kadınlığı gitmez (hatta kimileri için cazibesi de artabilir). Ama erkek bir duhul olayına (penetrasyona) maruz kalırsa erkekliği gider. “Eve Dönerken”in erkek kahramanının başına bu geldiğinde ve nişanlısının ailesi kızını vermekten vazgeçtiğinde o yüzden annesi “oğlum bir erkektir” diye ısrar eder. 

“Eve Dönerken” Yunanistan’da yaşanmış bir olaydan yola çıkmış. Elion Senia (Stathis Papadopoulos) Yunanistan’da yaşayan Arnavut bir göçmen işçi. Bütün yoksul göçmenler gibi ırkçı aşağılamalara maruz kalmış. Yasadışı işlere de bulaşmış; Yunanlı bir polisle birlikte silah kaçakçılığı yapmış. Yunan polisinin tecavüzüne uğramış, işkence görmüş. Başta da dediğimiz gibi yoksulluğu ve başına gelenler yüzünden nişanlısını kaybetmiş. 

Bütün bu trajik hikâye hem intikam hem de haklılığını kanıtlama amaçlı korkunç bir eyleme soyunmasına neden olmuş. Bir yolcu otobüsünü kaçırıp fidye istiyor Elion, bir de Arnavutluk’a memleketine gitmesine izin verilmesini. Elion için üzülmemek mümkün değil ama film ona fazlasıyla sempatiyle bakıyor. İnsanları silah zoruyla rehin almak, yaşama haklarını riske atmak bu kadar sempatiyi hak etmiyor. Gerek Yunan gerekse Arnavut polisinin Elion’la kıyaslanmayacak kadar kötü olmaları, acımasızca işkence yapıp adam öldürmeleri yine de Elion’u melek yapmıyor. Film hayatları bir anda allak bullak olan ve ölüm tehdidi altında yaşayan rehinelere, Elion’a gösterdiği sempatiyi göstermiyor. “Eve Dönerken” orta karar bir film, izleyicinin dikkatini sonuna kadar ayakta tutmayı başaramıyor. Yine de seyredilebilir. 

Müzik devrimcisi Costello İstanbul’da

TARİH:  8 Temmuz 2005

GAZETE/DERGİ: Birgün

Benzersiz müzik anlayışıyla yıllara meydan okuyan Elvis Costello, grubu The Imposters ile beraber bu akşam İstanbul Caz Festivali kapsamında Harbiye Açıkhava’da 

Elvis Costello 1970’lerin ortasında Londra pub rock sahnesinde öne çıkan en büyük yeteneklerden biri. 1977 yılında “My Aim Is True” albümüyle müzik hayatına başlayan ve Liverpool’un Beatles’dan bu yana çıkardığı en önemli müzisyenlerden biri sayılan Elvis Costello benzersiz müzik algısı ile retro katkılı, R&B, Soul, rock’n’roll, caz gibi türlerin iç içe girdiği bir müzik yapıyor. 

En güçlü tarafı ise şarkı sözleri. Shakespearecı bir yoğunluk ve esneklik sahibi olan yazım stili zekanın ötesine geçti. Costello pop müzik tarihinde bir devrim niteliğinde olan, grubu The Attractions ile kaydettiği ‘Imperial Bedroom’ albümünün yanı sıra ‘She’ ve ‘I Want You’ gibi balladlara imza attı.Son dönemlerin önemli caz vokallerinden olan genç eşi Dianne Krall’ın albümlerinde de şarkı yazan sanatçının en son olarak geçen yıl ‘The Delivery Man’ adlı albümü yayınlandı. Yıllar içinde kariyerinde iniş çıkışlar yaşayan sanatçının dinleyici kitlesi de onunla yaşlandı ama özgünlüğü ve inanılmaz yeteneğiyle dinleyicilerini peşinden sürüklemeye devam ediyor. 

Son albümü ‘Delivery Man’e gelince, bu şarkının rahmetli Johnny Cash’e uzanan bir hikâyesi var. Costello bunu kendi web sitesindeki yazıda şöyle anlatmış: “Delivery Man aslında 1986 yılında Johnny Cash için yazdığım şarkıdan çıkardığım bir karakter. Bu gerçek bir kişilik. Gazetede okuduğum bir haberde farklı bir nedenle hapise giren bir adamın 30 yıl önce çocukluk arkadaşını öldürdüğünü itiraf ettiğini yazıyordu. Bu ilginç bir durumdu, çünkü 30 sene boyunca ona vicdan azabı veren bu sırrı daha faza taşıyamayıp itiraf etmişti. Bu hikâyeyi kurgulaştırıp ‘Hidden Shame’ diye bir şarkı yaptım. Ve bu kişilik bana birçok şarkımda ilham verdi. ” Costello’nun olgunluk albümü sayılan ‘The Delivery Man’, country, rock n’ roll ve soul müziğin birbirinin içinde eridiği başarılı bir albüm. Ancak Elvis Costello’yu anlayabilmek için biraz daha eski albümlere dönmekte fayda var: Örneğin‘My Aim Is True’ (1977), ‘Armed Forces’ (1978), ‘Punch The Clock’ (1983), “Goodbye Cruel World’ (1984), ‘When I Was Cruel’ (2002). 

Elvis Costello ve Tom Waits sohbeti 

Müziğin iki kült figürü Tom Waits ve Elvis Costello 1989 yılında karşılıklı bir sohbete dalmışlar. İşte bu sohbetten bir tadımlık. Elvis Costello’yu dünya gözüyle bu akşam Türkiyeli hayranları görebilecekler, umarız Tom Waits’i de bir gün misafir edebiliriz.

Elvis: Bazen seslendirmekte zorluk çektiğim notalar yazıyorum. Onları yazıyorum ve evde söylediğim zaman, evdekileri uyandırmamak veya komşuları rahatsız etmemek için üzerinde durmuyorum, nasılsa içinden çıkarım diyorum. Ama sonra şarkıyı söylerken nefesim falan yetmeyebiliyor. Bunu yapmak yanlış ama hemen öbür dizeye geçiyorum. Galiba ben bu armoni işini hiçbir zaman öğrenemedim. Herkesin çok tuhaf bulduğu sesler bana çok doğal geliyor. Neyse o kadar da dramatik bir şey değil. Ben bunu hep yapıyorum. Ancak bazen şarkının ruhunu biraz kaybediyorsunuz. 

Tom: Bu, çeviri yapmak gibi. Her şey beynimden parmak uçlarıma doğru yol alıyor. Bu yolculukta birçok şey değişebilir. Bazen kendi plaklarımı dinliyorum ve başlangıçtaki düşüncemin sonunda ortayla çıkandan çok daha iyi olduğunu düşünüyorum. Yapmaya çalıştığım şey ortaya çıkanı canlı tutmak. Bu, ellerinizle su taşımaya bere benziyor. Hiçbir şeyi kaybetmemeye çalışıyorsunuz ama stüdyoya girdiğinizde elinizde bir şey kalmamış olabiliyor. 

Elvis: Bazen şarkıların tesadüfen olayların öncesinde yazıldığına dair bir duygu hissettiğin oluyor mu? Veya şarkıların farkında olmadan akıldaki bir kişi için yazıldığına dair? 

Tom: Kesinlikle. Rüyaların bazı olayları öncelemesi gibi…

Elvis: Bir şarkıyı birini düşünerek yazıyorum ve sonra o şarkıcı tamamen bundan habersiz ve bağımsız olarak alıp o şarkıyı söylüyor yani cover’lıyor. Bu bana altı kez oldu. Hatta geçenlerde çok ilginç bir deneyim yaşadım. Rolling Stone dergisinden biri bana Chet Baker’ın benim şarkılarımdan birini seslendirdiği bir kaset verdi. Onun bu şarkıyı kaydettiğini bilmiyordum: Almost Blue. Bu çok tuhaftı çünkü Bruce Weber’in ‘Chet Baker hakkında yaptığı ‘Let’s Get – Lost’ filminde geçiyordu. Daha önceden duymuş olmalıydım. O kadar duygulandım ki neredeyse ağlayacaktim. 

Tom: Chet Baker’ın müthiş bir sesi var. (1989 Option Dergisi) 

Müzik devrimcisi Costello İstanbul’da

TARİH:  8 Temmuz 2005

GAZETE/DERGİ: Birgün

Benzersiz müzik anlayışıyla yıllara meydan okuyan Elvis Costello, grubu The Imposters ile beraber bu akşam İstanbul Caz Festivali kapsamında Harbiye Açıkhava’da 

Elvis Costello 1970’lerin ortasında Londra pub rock sahnesinde öne çıkan en büyük yeteneklerden biri. 1977 yılında “My Aim Is True” albümüyle müzik hayatına başlayan ve Liverpool’un Beatles’dan bu yana çıkardığı en önemli müzisyenlerden biri sayılan Elvis Costello benzersiz müzik algısı ile retro katkılı, R&B, Soul, rock’n’roll, caz gibi türlerin iç içe girdiği bir müzik yapıyor. 

En güçlü tarafı ise şarkı sözleri. Shakespearecı bir yoğunluk ve esneklik sahibi olan yazım stili zekanın ötesine geçti. Costello pop müzik tarihinde bir devrim niteliğinde olan, grubu The Attractions ile kaydettiği ‘Imperial Bedroom’ albümünün yanı sıra ‘She’ ve ‘I Want You’ gibi balladlara imza attı.Son dönemlerin önemli caz vokallerinden olan genç eşi Dianne Krall’ın albümlerinde de şarkı yazan sanatçının en son olarak geçen yıl ‘The Delivery Man’ adlı albümü yayınlandı. Yıllar içinde kariyerinde iniş çıkışlar yaşayan sanatçının dinleyici kitlesi de onunla yaşlandı ama özgünlüğü ve inanılmaz yeteneğiyle dinleyicilerini peşinden sürüklemeye devam ediyor. 

Son albümü ‘Delivery Man’e gelince, bu şarkının rahmetli Johnny Cash’e uzanan bir hikâyesi var. Costello bunu kendi web sitesindeki yazıda şöyle anlatmış: “Delivery Man aslında 1986 yılında Johnny Cash için yazdığım şarkıdan çıkardığım bir karakter. Bu gerçek bir kişilik. Gazetede okuduğum bir haberde farklı bir nedenle hapise giren bir adamın 30 yıl önce çocukluk arkadaşını öldürdüğünü itiraf ettiğini yazıyordu. Bu ilginç bir durumdu, çünkü 30 sene boyunca ona vicdan azabı veren bu sırrı daha faza taşıyamayıp itiraf etmişti. Bu hikâyeyi kurgulaştırıp ‘Hidden Shame’ diye bir şarkı yaptım. Ve bu kişilik bana birçok şarkımda ilham verdi. ” Costello’nun olgunluk albümü sayılan ‘The Delivery Man’, country, rock n’ roll ve soul müziğin birbirinin içinde eridiği başarılı bir albüm. Ancak Elvis Costello’yu anlayabilmek için biraz daha eski albümlere dönmekte fayda var: Örneğin‘My Aim Is True’ (1977), ‘Armed Forces’ (1978), ‘Punch The Clock’ (1983), “Goodbye Cruel World’ (1984), ‘When I Was Cruel’ (2002). 

Elvis Costello ve Tom Waits sohbeti 

Müziğin iki kült figürü Tom Waits ve Elvis Costello 1989 yılında karşılıklı bir sohbete dalmışlar. İşte bu sohbetten bir tadımlık. Elvis Costello’yu dünya gözüyle bu akşam Türkiyeli hayranları görebilecekler, umarız Tom Waits’i de bir gün misafir edebiliriz.

Elvis: Bazen seslendirmekte zorluk çektiğim notalar yazıyorum. Onları yazıyorum ve evde söylediğim zaman, evdekileri uyandırmamak veya komşuları rahatsız etmemek için üzerinde durmuyorum, nasılsa içinden çıkarım diyorum. Ama sonra şarkıyı söylerken nefesim falan yetmeyebiliyor. Bunu yapmak yanlış ama hemen öbür dizeye geçiyorum. Galiba ben bu armoni işini hiçbir zaman öğrenemedim. Herkesin çok tuhaf bulduğu sesler bana çok doğal geliyor. Neyse o kadar da dramatik bir şey değil. Ben bunu hep yapıyorum. Ancak bazen şarkının ruhunu biraz kaybediyorsunuz. 

Tom: Bu, çeviri yapmak gibi. Her şey beynimden parmak uçlarıma doğru yol alıyor. Bu yolculukta birçok şey değişebilir. Bazen kendi plaklarımı dinliyorum ve başlangıçtaki düşüncemin sonunda ortayla çıkandan çok daha iyi olduğunu düşünüyorum. Yapmaya çalıştığım şey ortaya çıkanı canlı tutmak. Bu, ellerinizle su taşımaya bere benziyor. Hiçbir şeyi kaybetmemeye çalışıyorsunuz ama stüdyoya girdiğinizde elinizde bir şey kalmamış olabiliyor. 

Elvis: Bazen şarkıların tesadüfen olayların öncesinde yazıldığına dair bir duygu hissettiğin oluyor mu? Veya şarkıların farkında olmadan akıldaki bir kişi için yazıldığına dair? 

Tom: Kesinlikle. Rüyaların bazı olayları öncelemesi gibi…

Elvis: Bir şarkıyı birini düşünerek yazıyorum ve sonra o şarkıcı tamamen bundan habersiz ve bağımsız olarak alıp o şarkıyı söylüyor yani cover’lıyor. Bu bana altı kez oldu. Hatta geçenlerde çok ilginç bir deneyim yaşadım. Rolling Stone dergisinden biri bana Chet Baker’ın benim şarkılarımdan birini seslendirdiği bir kaset verdi. Onun bu şarkıyı kaydettiğini bilmiyordum: Almost Blue. Bu çok tuhaftı çünkü Bruce Weber’in ‘Chet Baker hakkında yaptığı ‘Let’s Get – Lost’ filminde geçiyordu. Daha önceden duymuş olmalıydım. O kadar duygulandım ki neredeyse ağlayacaktim. 

Tom: Chet Baker’ın müthiş bir sesi var. (1989 Option Dergisi) 

KARANLIK SU

TARİH:  22 Temmuz 2005

GAZETE/DERGİ: Birgün

Biri yapar biri kopyalar 

‘Karanlık su’, Hideo Nakata’nın Karanlık Sular’ının Amerikan versiyonu. Ve genelde olduğu gibi bu film de, Japon versiyonunun etkileyiciliğinden oldukça uzak 

Orijinal adı: Dark Water Yönetmen: Walter Salles Jr. Oyuncular: Jennifer Connelly, Ariel Gade, Jennifer Baxter, Dougray Scott Türü: Gerilim – Dram Ülke: ABD 

Önce Japonlar yapıyor, sonra Hollywood kopyalıyor ve büyü bozuluyor. Korku filmlerinde 

son trend bu. “Karanlık Su”, Hideo Nakata’nın bizde de gösterilen “Karanlık Sular”ının Amerikan versiyonu. Ve genelde olduğu gibi bu film de Japon versiyonunun etkileyiciliğinden uzak. 

Dahlia (Jennifer Connelly) eşinden yeni boşanmış, beş yaşında bir kız çocuğu (Ariel Gade) sahibi genç bir kadındır. New York standartlarında yoksul sayılır. Manhattan’da bir ev tutacak parası yoktur; parasının yettiği yer ise bir zamanlar bir ütopyanın parçası olarak düşünülmesine rağmen ya da tam da bu yüzden ruhtan yoksun, beton bloklardan oluşan ve şehir merkezine uzak bir kompleksteki bir apartman dairesidir. Dahlia’nın kızı Ceci “burası şehir değil” der ilk gördüğünde. Ama Ceci bulduğu bir çocuk çantasına sahip olma arzusuyla evi birden beğenmeye başlayınca, ortalık kızıştırmada maharetli üçkağıtçı emlakçının (John C. Reily) da itelemesiyle Dahlia evi tutar. Ama evin ciddi bir sorunu vardır: Tavan feci şekilde akmaktadır ve üst kattan sesler gelmektedir. Dahlia bir yandan ihmal edilmiş çocukluk yıllarının acı anılarıyla boğuşurken, bir yandan da kızı Ceci’nin edindiği hayali arkadaşı nedeniyle sergilemeye başladığı garip davranışlara çözüm arar. Hayali arkadaşın kimliği ise filmin sır kalması gereken en önemli yanı. 

Japon versiyonunda kendisini çok güçlü hissettiren bir tema vardı: Çalışma hayatının zorluklarıyla boğuşan yalnız bir annenin küçük kızını koruma ve yetiştirme kaygıları filme çok dokunaklı ton bir kazandırmıştı. Ayrıca filmin korkutucu fantastik boyutu da çok daha etkileyiciydi. Yeni versiyonda da bu öğeler mevcut olmasına mevcut ama çok daha hafifletilmiş olarak.

Filmin en akılda kalıcı yanı Dahlia’nın müşterisinin parasını almaktan başka birşey düşünmeyen emlakçıyla yaşadıkları, yani evi tutma ve sonra bakımını yaptırmaya çalışma süreci. Ticaretin özü budur işte: Tüccar başkasının cebindeki parayı kendi – cebine aktarmak dışında bir şeyi dert edinmez. Ve ne kadar yoksulsanız o kadar kötü ürünler tüketmek zorundasınızdır. Hele yalnız bir kadınsanız köpekbalıklarına av olma ihtimaliniz çok daha fazladır. Sonuç olarak “Karanlık Su” yine de etkileyici yanları olan bir film. Haftanın diğer yeni filmi “Zevk Düşkünü”nün pespayeliği düşünülünce haftanın ilgiye değer tek yeni filmi olarak sivriliyor. 

GÜNAH ŞEHRİ

TARİH:  15 Temmuz 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Dinamik ve atmosferik bir şehir 

Günah Şehri en stil sahibi filmlerden biri olarak sinema tarihinde yerini mutlaka alacak. Ama uyarmadı demeyin

Orijinal adı: Sin City Yönetmen: Robert Rodriguez, Frank Miller. Ouentin Tarantino Oyuncular: Bruce Willis, Mickey Rourke, Josh Hartnett, Marley Shelton Türü: Aksiyon-Suç-Gerilim Ülke: ABD 

Günah Şehri çizgi roman uyarlamaları içinde ayrı bir yere sahip. Filmi çizgi romanın yaratıcısı Frank Miller’la birlikte yöneten Robert Rodriguez’in de dediği gibi bu filme uyarlama demekten çok çeviri demek daha doğru. Yani çizgi roman neyse o kalıyor, başka bir dille, sinema diliyle anlatılıyor. Mesela “Batman Başlıyor”un ayakları yere basan bir hikâye anlatma çabası bu filmde hiç yok. Tek yapmanız gereken “ucuz roman” tadına ve ““kara film” estetiğine kendinizi bırakmak. Bunu yapabilirseniz “Günah Şehri” büyük keyif veriyor. Çizgi roman uyarlamalarını genellikle beğenmem ama dediğim gibi bu film bir uyarlama değil zaten. 

Peki bunun avantajı ne? Şöyle bir rahatlatıcı etkisi var bir defa: Gördüğünüz vahşete hiç kafanızı takmıyorsunuz, hatta gülüyorsunuz. Şiddetle acı arasındaki ilişkinin bu denli kopuk olması elbette tehlikeli bir şey ama seyrettiklerinizin gerçekle bir alakası olduğunu hiç düsünmüyorsunuz ki. Kadınlar neden hep yarı çıplak ve hemen hemen hepsi fahişe diye kadın düşmanı bir alt metin aramıyorsunuz (ya da ben öyle yapmayı tercih ettim). Yani bu bir çizgi roman, her şey hayal ürünü, her şey iki boyutlu, derin anlamlar aramanın manası yok. Çok güzel çekilmiş ve çok iyi oynanmış bir film; siyaseten çok doğru değil diyorsanız, haklı olabilirsiniz, belki öyle. Ama yine de çok güzel. 

Ayrıca kötüler, dini ve siyasi liderler ve onların çevresi. Bu güçlü ve yoz adamların vahşice katli sadece güldürüyor; hem onların niteliklerinden hem de niteliksizliklerinden (iki boyutluluklarından) dolayı. Kahramanların ölmesi ise aksine hiç üzmüyor çünkü zaten onlarla özdeşleşmemiştik ki. 

Rodriguez “Sky Captain”da kullanılan tekniği kullanmış high-definition video kameralarla çektiği “Günah Şehri”nde. Yani oyuncular yeşil bir odada, çoğu kez birbirleriyle karşılaşmadan filme alınmışlar. Sonra arka plan bilgisayar aracılığıyla yaratılmış. Ama “Sky Captain” ne kadar donuk ve ruhsuzsa, “Günah Şehri” bir o kadar dinamik ve atmosferik. 

Görüntüler temelde siyah beyaz ama filmin atmosferi gerektiriyorsa renk de kullanılmış. Kan mesela kırmızı, siyah, beyaz ya da sarı olabiliyor. Film, Miller’in üç hikâyesi üzerine inşa edilmiş Filmin bir bölümünü de çeken Tarantino’nu “Ucuz Roman’ını da hatırlayabileceğiniz gibi üç öyküden oluşuyor. Hikâyeleri anlatmak ise çok anlamlı gelmiyor çünkü konunun fazlaca bir önemi yok. Mühim olan burada stil ve “Günah Şehri” de stil sahibi filmlerden biri olarak sinema tarihinde yerini alacak. Ama uyarmadı demeyin: “Günah Şehri” belki de en sadistçe sahnelerin olduğu filmlerden biri de aynı zamanda. Ve bir de atmosfer dışında pek bir şey aramamak gerekiyor keyif alabilmek için. 

Ama filmde elbette mücadele halinde iyiler ve kötüler var. Doğru olanı yapmak bazen iyiler için de zor, kendi zayıflıklarına teslim olmamaları gerekiyor. 

ÇIPLAK TATİL

TARİH:  15 Temmuz 2005

GAZETE/DERGİ: Birgün

Teşhir ve tedavi 

Orijinal adı: Textiles, Les Yönetmen: Franck Landron Oyuncular: Barbara Schulz, Alexandre Brasseur, Magali Muxart, Jackie Berroyer Türü: Komedi Ülke: Fransa 

Çıplak Tatil’in büyük bölümü bir çıplaklar kampında geçiyor. Fakat Türkçe’de yerleşmiş olan “çıplaklar kampı” terimi aslında söz konusu mekanları tanımlamakta son derece yetersiz kalıyor. Çünkü kamp deyince biz çadır ya da bungalovlarda kalınan ufak bir mekân düşünüyoruz. Oysa Fransa’daki “çıplaklar kampları”, Louis de Funes’in çıplak güneşlenenleri kovalayan bir jandarmayı canlandırdığı “Le Gendarme de St. Tropez” adlı 1964 tarihli filminden bu yana çok değişmiş, gelişmiş durumda. Bir defa buraları kamp yeri değil. Bir sürü evden, binadan, alışveriş ve eğlence yerlerinden oluşan devasa ve tamamen yasal mekanlar. Yaşlı, genç, evli, bekâr ya da çocuklu büyük bir kitle burada tatillerini geçiriyor. Orada bulunanlardan beklenen tek şey çıplak olmaları; giyinik olmak yasak değil ama hoş karşılanmıyor. Ama her kesin çıplak olduğu bir yerde giyinik olmanın merak duygusunu kışkırttığı da başka bir gerçek. 

Filmin kahramanları, nasıl bir yer olduğunu bilmeden “çıplaklar kampı”ndan bir ev alıyorlar. Bu pek de inandırıcı olmayan işi yapan Olivier (Alexandre Brasseur) ve Sophie (Barbara Schulz) bir fırında çalışıyorlar; iki de küçük çocukları var. Olivier firıncı, karısı ise tezgahtar. Yani dar gelirli ve kendi halinde bir aile söz konusu. Çiftin cinsel yaşamı yok gibi bir şey çünkü Olivier karısının kendini beğendirme çabalarını fark etmiyor bile. Yazlık evlerine Sophie ve çocuklar, önce Olivier’siz gidiyorlar ve çıplaklarla karşılaşınca büyük bir şok yaşıyor ar. Mesele çıplaklıkla da bitmiyor, çünkü kendilerine “doğacı” (natürist) diyen çıplakların yaşadığı, insanın doğayla barışık olduğu eski çağlara uygun bir cinsellikten çok, yabancılaşmış, iletişimsiz modern bireyin doğasına uygun bir cinsellik. Kısacası “çıplaklar kampı”ndakilerin cinsel mönüsünde teşhircilik ve röntgencilik ana seçenek. Bu iki grup birbiriyle uyumlu sembiyotik bir yaşam sürüyor. Teşhirci çiftler alenen sevişiyor, röntgenciler de alenen izliyor. Teşhirci, röntgenciye verdiği zevkten, onun üzerindeki iktidarından zevk alıyor; röntgenci görmemesi gereken bir mahremiyete tanıklık etmekten. Kendi yaşadığından değil, başkasının, iletişim içinde olunmayan yabancıların yaşadığından zevk almak burada söz konusu olan. Ne yazık ki bu karmaşık ilişkinin doğasını ve patolojisini irdelemiyor film. 

Sophie’nin kocası tarafından doyurulmayan cinselliğinin tedavisi olarak teşhirciliği önermekle yetiniyor. Bu öneri evliliğe alternatif olarak değil, evliliği destekleyici, ona heyecan katıcı bir öneri olarak var. Film, aslında bunun da çözüm olmadığına kıdemli teşhirci bir çiftin bunalımını azıcık göstererek değiniyorsa da, derine inmekten kaçınıyor. “Çıplak Tatil” pek bilmediğimiz bir ortamın insanlarına yüzeysel bir bakışı yeterli bularak elindeki fırsatı harcıyor. 

ÖDEŞME

TARİH:  15 Temmuz 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Orijinal adı: Gomez & Tavares / Payoff Yönetmen: Gilles Paquet Brenner Oyuncular: Stomy Bugsy. Titoff, Elodie Navarre, Jean Yanne Türü: Aksiyon-Macera Komedi Ülke: Fransa 

Hollywood aksiyonunun Fransız modeli 
Ödeşme’yi, ‘Bitirim İkili’ (‘Bad Boys’ 1995) gibi, iki kafadarın maceralarını konu alan Hollywood aksiyon filmlerinin Fransız versiyonu olarak değerlendirmek mümkün. Marsilya polis teşkilatından Maxime Tavarès (Titoff) kirli ilişkileri olan, yolsuzluklara bulaşmış genç ve yakışıklı bir polistir; ama çevirdiği karanlık işler çevresindekilerin çok da umurunda değildir. Ancak günün birinde, onun tam tersi özelliklere sahip, kurallara uyan, işine bağlı polis memuru Gomez (Stomy Bugsy), Paris’ten onun ortağı olmak üzere atanınca, işler değişir. 

Başlangıçta birbirlerinden nefret etseler de, Birbirlerini hiç sevmeseler de Gomez ve Tavarès. – uyuşturucu mafyasının bir muhasebeciyi öldürmesi üzerine olayı araştırmak ve muhasebecinin kızını korumak için birlikte çalışmayı öğrenmek zorunda kalacaklardır. 

Enine boyuna kadın-erkek ilişkisi

TARİH:  15 Temmuz  2005

GAZETE/DERGİ: Birgün

EYVAH, YAS 35 Orijinal adı: Tout Pour Plaire Yönetmen: Cécile Telerman Oyuncular: Mathilde Seigner, Anne Parillaud, Judith Godrèche, Mathias Mlekuz Türü: Romantik komedi Ülke: Belçika 

Eyvah, Yaş 35!’ günümüz büyük şehirlerindeki kadın-erkek ilişkileri üzerine bir komedi. Marie hayatında tek bir tablo satmamış bir ressamla evli, başarılı bir doktordur. 8 yıllık evlidir. Evi tek başına çekip çevirmektedir. Kocasının artık tembelliğe varan davranışlarından bıkmıştır. Florence, iyi gitmeyen bir evlilik ile bir reklam ajansında pasif bir görev arasında sıkışıp kalmıştır. Kocası Julien başarılı bir yöneticidir. Eve ve eşine ayıracağı çok zamanı yoktur. Florence’ın işyerinde de keyfi yerinde değildir. Hep ikinci planda kalmaktadır. 

Juliette, üçlünün hâlâ bekar olan tek üyesidir. Bir yandan hizmet verdiği müşterilerinden parasını toplamaya çalışan bir yandan da beyaz atlı prensi bulmaya çabalayan genç bir avukattır. Dilini sakınmaz. Marie, Juliette ve Florence çocukluktan beri arkadaş olan üç çalışan, modern kadındır. “Eyvah, Yaş 35!’ günümüz megapollerinde yaşamanın güçlüğüne eğilen bir komedi. Özelinde, üç ana karakterin sorunlarını incelerken, genelde de hepimize tanıdık gelecek olaylarla kadın-erkek ilişkisini eni ne boyuna inceliyor. 

DÜNYALAR SAVAŞI

TARİH:  1 Temmuz 2005

GAZETE/DERGİ: Birgün

Dünyalar birbirine girdiğinde… 

Spielberg’in ‘Dünyalar Savaşı’ hem ABD’nin yabancılardan duyduğu korkuyu yansıtıyor hem de işgallerin kalıcı olamayacağını ileri sürüyor. Amerikan toprakları hem kendisini hem de Irak’ı, uzaylılar ise hem El Kaide’yi, hem de Amerikan ordusunu temsil ediyor 

Orijinal adı: War of the Worlds Yönetmen: Steven Spielberg Oyuncular: Tom Cruise, Dacota Fanning, Justin Chatwin, Tim Robbins Türü: Aksiyon Macera Ülke: ABD 

Dünyalar Savaşı” sıradışı bir blockbuster, yani büyük bütçeli ve aynı ölçüde büyük para getirmesi beklenen bir Hollywood filmi. Bu filmin klasik anlamda kötülükle mücadele eden ve onu yenen bir kahramanı yok. Daha doğrusu bu filmde kahraman dünyanın kendisi veya onun üzerinde yaşayan mikroorganizmalar. 

Öte yandan “Dünyalar Savaşı” bir 11 Eylül sonrası filmi. Filmin yönetmeni Spielberg, “Ortak geleceğimizin nasıl olacağı konusunda hepimiz huzursuzluk duyuyoruz. Bu nedenle “Dünyalar Savaşı”nın bir 11 Eylül sonrası filmi olmasını istedim” derken, senarist David Koepp de “Tüm dünya ülkelerine yönelik bir Amerikan müdahaleciliği ve maceracılığı söz konusu… Amerikan müdahaleciliğinin sonucu belki de çok aptalca olacak. Bunu şu an için bilemiyoruz. Bu filmi izleyenlerin çeşitli görüşler ileri süreceğini şimdiden kestirebiliyorum. Kimileri ortaya çıkıp bu filmin 11 Eylül sonrası Amerikan paranoyasını yansıtan bir çalışma olduğunu iddia edecek. Onlar öyle görüyorsa öyledir. Kimileri de Irak Savaşı’ndaki Amerikan politikalarına karşı duran bir anti-savaş filmi olduğunu öne sürecek. Böyle düşünen olursa onlar da haklıdır”, demiş. 

Film gerçekten de hem ABD’nin yabancılardan duyduğu korkuyu yansıtıyor hem de işgallerin kalıcı olamayacağını ileri sürüyor. Amerikan toprakları hem kendisini, hem de bir anlamda Irak’ı, uzaylılar ise hem El Kaide’yi, hem de Amerikan ordusunu temsil ediyor. Filmin başlarında Fransa’nın Cezayir işgali üzerine bir ödev hazırlamakta olan küçük Rachel (Dakota Fanning), babası Ray’in (Tom Cruise) eline batmış olan kıymığı çıkartmasını engelliyor ve “vücudum onu nasıl olsa dışarı atacak” diyor. Tıpkı Cezayir’in Fransa’yı ve filmin finalinde dünyanın kendisini istila eden uzaylıları bünyesinden atması gibi. (Bu arada Ray’in bünyesinin de bir Arap yemeği olan humus’u reddettiğini ve dışarı attığını not edelim.) Uzaylılar ciddi bir direnişle karşılaştıkları için değil, dünyanın bakterilerine dayanıksız oldukları için yok oluyorlar. Peki bundan, Irak’taki direnişin manasız olduğu sonucu çıkarılabilir mi? Iraklılar direnmeyip, ABD’nin bu ırak diyara uyum sağlayamadığı için çekip gitmesini mi beklemeli? Açıkçası filmin bunu söylediğini düşünmüyorum. Filmin 11 Eylül bağlamında söylediği saldırının korkunç olduğu, halkın ruh halini altüst ettiği ve de işgallerin 

er geç başarısızlıkla sonuçlandığı. 

Tabii ki film politik bir söylemden ibaret değil. Bütün bunlar sorumsuz bir babanın ihmal ettiği çocuklarını koruma ve onlarla yeniden iletişim kurma süreci içinde işleniyor. Bir dok işçisi olan Ray, eski karısı ve onun yeni kocası hafta sonu şehir dışına çıktıkları için, iki çocuğuna bakmak zorunda kalıyor. Ve o sırada uzaylıların işgali başlıyor. Önce hava kararıyor, şimşekler çakıyor ve yerde açılan çukurlardan dev üç ayaklı (tripod) robotlar çıkıyor Bu sahnenin çok etkileyici çekildiğini söylemek gerek. İlk yıkılan binanın bir kilise olması (Ray’in humus yiyememesiyle birlikte), medeniyetler çatışmasına bir gönderme olarak okunabilir. Sonradan öğreniyoruz ki uzaylılar şimşekler aracılığıyla yeraltındaki robotlara ulaşmışlar ve onları yönetiyorlar. Bu robotların oraya yerleştirilmesi ise belki binlerce ya da milyonlarca yıl önceye gidiyor. Peki uzaylılar niye o zaman yeryüzünü işgal etmemiş, bunu bilemiyoruz. İnsanoğlunun en arkaik korkularının, yani örümcek, ahtapot ve yılan gibi hayvanlardan korkularının cisimleşmiş hali olan bu robotlar dehşet saçmaya başlıyorlar. Yine bazı saçmalıklar birbirini izliyor. Korkunç bir yıkım gücü olduğu belli olan bu robotlar önce insanları nedense tek tek avlıyorlar. Amerikan ordusu ve yarı-kahramanımız Ray dışında bozulan arabalarını çalıştırmayı beceren kimse çıkmıyor. Ray ve kızı Rachel bir meczub ve belki de potansiyel bir pedofilin (Tim Robbins) evinde saklanırken, uzaylıları ilk kez görüyoruz. Sanki Saddam Hüseyin kadar önemli birileri saklanıyormuş gibi bu yaratıklar uzun uzun evi arıyorlar. Çok ileri bir uygarlıktan gelmelerine rağmen, Jurassic Park’ın dinozorlarını andırıyorlar ve sanki konuşma yetenekleri, yani bir dilleri de yok. Baba-kız evden çıktıklarında bir uçağın evin yanıbaşına düştüğünü görüyorlar (11 Eylül’ü hatırlatan sahnelerden biri). Fakat uçak o kadar usturuplu düşmüş ki çevrede tek hasar görmeyen şey kahramanlarımızın arabası. Ray tam bir kahraman olmasa da yine de bir kahramanlık yapıyor ve bir robotu imha ediyor. Robotun bu sahnede canlı bir organizmaya benzetilmesi ve anüs benzeri bir organla insanları yutmasının yorumunu psikanalistler yapsın. Bütün bu saçmalıklar arasında çok etkileyici sahneler var: Yanan bir trenin hızla geçmesi ve kaçmak için bir vapura binmeye çalışan – halkın çalışan tek arabaya sahip olmak için birbirini öldürmesi gerçekten müthiş sahneler. Ama filmin saçma konusundan kaynaklanan sıkıcılığını gideremiyorlar. Keza belki de kendisine en uyan rolde yani büyüyememiş koca çocuk rolünde Tom Cruise’un sergilediği başarılı performans da bir şeyi değiştirmiyor. Tam esnemeye başladığımızda uzaylı tehdidi aniden bitiveriyor. Pek inandırıcı olmayan “yeniden birleşmiş” aile tablosunu ise, teşekkür ederim, ben almayayım. Geriye birkaç çok iyi çekilmiş sahne ve 11 Eylül sonrasına ilişkin büyük Hollywood sermayesinin bile Bush yönetiminden tam desteğini çektiğini görmenin sevinci kalıyor. Filme kaynaklık eden H. G. Wells romanının, 

Orson Welles’in Amerika’yı paniğe sokan ünlü radyo programına da kaynaklık ettiğini belirtelim. 

ÇARPIŞMA

TARİH:  24 Haziran 2005

GAZETE/DERGİ: Birgün

Büyük kentlerde ırkları yaklaştıran ‘çarpışma’lar 

Orijinal adı: Crash Yönetmen: Paul Haggis Oyuncular: Sandra Bullock, Don Cheadle, Matt Dillon, Jennifer Esposito Türü: Suç-Dram Ülke: ABD – Almanya 

Çarpışma bir araba kazasıyla başlıyor. Çarpılan arabadaki detektif Graham (Don Cheadle) iş arkadaşı ve sevgilisi Ria’ya (Jennifer Esposito) “Gerçek bir kentte insanlar birbirleriyle yolda yü ürken temas ederler ama Los Angeles’ta kimse kimseye dokunmaz. Her şey metal ya da cam arkasında. Sanırım bundan dolayı çarpışıyoruz: Bir şeyler hissedebilmek için” der. Ve film ırklar arasındaki çarpışmalarla sürer. Zaten filmin teması da bu: Irkçılık. Nihayetinde de Graham haklı çıkıyor ve bu çarpışmalar farklı ırktan insanlar arasında çoğunlukla bir yakınlaşmaya yol açıyor. Filmin en ırkçılık karşıtı karakteri beyaz polis memuru Hansen’ın siyah biriyle son çarpışması ise trajik bitiyor. “Çarpışma” çoğu zaman acıtan bir gerçekçilik izlenimi veriyor. Ama bunu her zaman başaramıyor. Filmdeki kimi gelişmeler yeterince inandırıcı olamıyor. Filmin “Hepimiz biraz ırkçıyız ve kimi zaman da önyargılarımızda haklıyız ama nihayetinde yine de birbirimizi sevebiliriz” mesajı doğrusu iyi niyetli ama manasız. Los Angeles metropoliten bölgesi Amerika’da en çok yoksulun yaşadığı bölge; her üç çocuktan biri yoksulluk içinde bir hayat sürüyor. Gelir dağılımının en bozuk olduğu bölgelerden biri de Los Angeles. Çünkü eğlence sektörünün gösterişçi zenginleri de bu bölge de yaşıyor. Böyle bir ortamda, bu nedenler ortadan kalkmadıkça insanların birbirlerine duyduğu düşmanlığın silinmesi için ancak filmdeki gibi tesadüflerin gerçekleşmesi gerekir. “Çarpışma” yine de ırkçılık sorununa yönelik ilginç gözlemler içeren dikkate değer bir çalışma. Keşke finalinde kolaycı bir mesaja kaçıp, işin tadını kaçırmasaydı. 

© 2020 -CuneytCebenoyan.com