Müziğimiz

TARİH:  22 Nisan 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

İmkânsızın mümkünlüğü üzerine 

Bir Godard filmi ticari gösterime giriyorsa, artık her şey mümkün demektir. Bu şansı değerlendirip ‘Müziğimiz’i izleyin, ama anlamayı pek beklemeyin… 

MÜZİĞİMİZ (NOTRE MUSIQUE)

Yönetmen: Jean-Luc Godard, Oyuncular: Sarah Adler, Nade Dieu, Rony Kramer, Simon Eine, Türü: Dram, Ülke: Fransa, İsviçre

Jean Luc Godard’ın ‘Müziğimiz’de ölüm üzerine söylenen bir söz yukarıdaki başlık. Bir Jean-Luc Godard filminin ticari gösterime girmesi de böyle bir şey, yani imkansız gibi görünenin mümkün oluşu. Yoksa öldük de haberimiz mi yok. Hayır raksine bu istanbul’un canlılığının bir kanıtı. Dünya üzerinde çok az kente nasip olacak bir şey bu kentte gerçekleşivor. Ama kaç kişi ‘Müziğimiz’i seyredecek o ayrı konu. 

Şimdi uzun bir alıntı: 

Müziğimiz elbette Godard’ın kariyeri boyunca kullandığı sakız olmuş cümleleri kurmayı sürdürüyor. Öncellikle sahte voleybol oyununa dikkatinizi çekerim- “Nouvelle Vague’ (Yeni Dalga) aynı şevi futbolla yapmıştı, “Blowup’ (Cinaveti Gördüm) tenisle (bir saniye, bu sonuncusu Godard’ın mıydı?). Rus tiyatro katliamının görüntüleri eski filmlerden savaş görüntüleriyle peş peşe gösteriliyor. -aslında büyük bir ilk bölüm “Histoire(s)”ın bir  episodunun tekrarı gibi. Ayrıca filmde ihtiyaç duyanların hizmetine sunulmuş zorunlu berrak bölümler var. Godard öğrencilere bir sahnede sinema üzerine ders veriyor; bir yerinde Howard Hawks’ın erkekle kadın arasındaki farkı göremediğini “açıklıyor”. Başka bir yerde Filistin’i belgesele, İsrail’i kurguya benzetiyor. Bunlar Godard’ın son dönem filmlerine bıkmadan koyduğu standart, ucuz, kolay hazmedilen haplardan örnekler. Godard’ın bunları anaakım (mainstream) film eleştirmenlerini tatmin etmek, onlara film üzerine düşünmeden yazabilecekleri bir şeyler vermek için koyduğundan her geçen gün daha çok şüphe ediyorum. 

Ama yine de Godard Usta’nın bizi aydınlatmasını, buna zaman ayırmak ve çaba harcamak istemesek de istiyoruz. Godard’ın sineması iştir ama “Passion”da olduğu gibi birinin işine duyulan sevgi insanı harekete geçirir. İnsanın kendini filmlere adaması (teslim etmesi), onları ön yargısızca deneyimlemesi ve ancak ondan sonra onları incelemeye başlaması gerekir. Birazcık sabır, zaman ve çabayla bu başarılabilir. Son dönem Godard filmlerini seyrederken aydınlanma anları yaşadım ama elbette bu aşamaya gelene kadar kafa karışıklığı, boşunalık ve hatta sıkıntı yaşadım. Godard’ın sineması seyirciden çok şey bekler, sorduğu soruların biri de “Görüyor musun?”dur. Bu Godard’ın bütün filmlerinin temelinde yatan basit sorudur. 

İstedigi sey görmemizdir. Çoğunlukla şu yorum yapılır: “Evet çok güzeldi ama hiçbir şey anlamadım.” Son dönem Godard’larını anlamanın anahtarı, anlamanın anahtar olmadığını özgürce ve keyifle kabullenmekten geçer. Sinema deneyimlemenin Godardcı modeli biraz alışma gerektirir. Yine de sinemayı anlamanın tek yolu sinema seyretmekten geçer, Godard’ın sineması da farklı değildir. Bu da zaman ister. Godard’ın filmlerinin seyirciye ulaşmasıyla anlamlı bir eleştirisinin yapılması arasındaki süre giderek azalsa da hâlâ on yıl kadardır (“Histoire(s)” istisnadır). İlk gösterildiği sıralarda çok yanlış anlaşılan “Nouvelle Vague” daha yeni yeni ciddi bir incelemeye tabi tutulmaktadır örneğin.

Bu yazdığım dağınık düşünceler “Müziğimiz”i sadece bir kez izledikten sonra yazıldı ki bunun filmi bir metin olarak ele almak için yetersiz olduğu aşikârdır. Yine de her filmin bir ilk seyredilişi vardır ve izlenimler diğer seyirlerle değişecek diye bir şey söylenemez. Godard’ın işi en “denemeci” halinde bile önceden belirlenmiş bir hedefe giden yol ya da araç olarak görülmemelidir. Genel kanı, içi ne o kadar girilemez oldukları için katmanları arasında somut bir içgörünün yattığı, ilk etkisinin ötesinde derin bir mana gizlediği şeklindedir. 

Ama Godard’ın işleri varoluşunun teorik temelini kendi içinde barındırır ve bu anlamda kendine kapalıdır. Bütün bunları Godard’ın filmlerinin deneyimlenmesi gerektiğini söylemek için yazıyorum, bu Godard’a yönelik eleştirel bir incelemenin temelinde olması gereken temel öneme sahip fikirdir. Yanlış anlamayın-Godard’ın filmlerinin derin yapısal okumaları hayati öneme sahiptir. Demek istediğim sadece bunların seyir deneyimi üzerine kurulması gerektiğidir.” 

Bu alıntıyı “senses of cinema” sitesinde yayınlanan Glen Norton’un “Bu ana özlem: Godard rönesansı sürüyor” yazısından yaptım. Nasıl zor bir filmle karşı karşıya olduğunuzu ama bu deneyimden kendinizi yoksun bırakmamanız gerektiğini anlatabilmek için. Ne zaman bir Godard filmi seyretsem kendimi kaybolmuş, yetersiz hissederim. Bu da Godard’a karşı bir öfke doğurur içimde. Ama ikinci kez izleme şansım olmuşsa (“Adı: Carmen” ya da “Müziğimiz”de olduğu gibi) birazcık daha yakınlaşırım o filme. O halde belki umudumu yitirmemem gerekir. Yazarın dediği gibi, izleyin ama anlamayı çok beklemeyin. Filmde Tayyip Erdoğan’ın bile alıntılanmış olması (Minareleri süngüye benzetmesinden söz ediliyor) bile yeterince ilginç değil mi? Ve eğer bulursanız Roll dergisinin Mart sayısındaki (No:95) Godard söyleşisini okuyun. Filmin adının nereden geldiği gibi ilginç bilgiler içeriyor. 

İki Genç Kız

TARİH:  29 Nisan 2005

GAZETE/DERGİ: Birgün

Çıkmazları ve isyanıyla gençlik 

Yönetmen Kutluğ Ataman Perihan Mağden’in romanından uyarladığı ‘İki Genç Kız filminde, gençliği daha önce hiç rastlamadığımız kadar çarpıcı bir şekilde ele alıyor. 

“İki Genç Kız” basın bültenindeki gerçek anlamda Türkiye’nin ilk gençlik filmi’ iddiasını birçok açıdan hak ediyor. Lise bittiğinde hayatın en belirsiz dönemlerinden biri başlar. Üniversiteye girilebilecek midir, girilirse kazanılan bölüm anlamlı bir gelecek vaat etmekte midir? Filmin iki baş kahramanı Behiye (Feride Cetin) ile Handan (Vildan ever) bu durumdadır. Behiye, Boğaziçi’nin en gözde bölümlerinden biri sayılmayan ‘mütercim 

tercümanlık bölümünü kazanmıştır; Handan ise ilk sınavdaki başarısızlığının ardından kurslara devam ederek şansını bir kez daha denemek istemektedir. İki kız da sınıfsal açıdan aslında iddia edildiği gibi çok farklı konumda değildirler. İkisi de yoksul ailelerin çocuklarıdır. Ama kültürel çevreleri, yaşam tarzları farklıdır. Behiye’nin annesi ve babası çalışır (romanda baba tezgâhtar, anne terzi), büyük hayalleri olan abisi ise borsada getir götür işleriyle uğraşan bir office boy’dur. Handan’ın babası ise ailesini terk edip Avustralya’ya göç etmiştir, annesi Leman (Hülya Avşar) ise fahişeliğin daha hafif şekli olan metreslikle hayatını kazanmaktadır. Behiye dinlediği müzik türü, kırmızıya boyalı saçları, siyah ağırlıklı giysileriyle asi rocker kızlaran biri gibidir ama o çevrelerle de ilişki içinde değildir. Handan ise pop kızlarındandır, hafif müzik dinler, pembe giyinir, vaktini Akmerkez’de geçirir. Behiye öfke doludur, iktidarın her türüne isyan içindedir. Özellikle erkeklerden nefret eder. Filmde zaten sempati duyulabilecek hiçbir erkek karakter yoktur. Babalar fiilen namevcutur. Behiye’nin abisi kazmanın tekidir: taksi şöförü pervasızca Handan’ı dikizler; kurs müdürü biraz meme gösterilmesi karşısında Handan’a parasını iade eder; Leman’ın finansörlerinden zaten ne beklenebilir ki, ilişkinin çerçevesi bellidir; havuz bekçisi kendisinden beklendiği gibi kızları kovalar; Handan’ı “götüren” Erim bir de kız arkadaşına peşkeş çeker… açıkçası kadınları bundan çok daha yumuşak bir tarzda olumsuz gösteren bir esere “kadın düşmanı” diyeceğimize göre bu film için “erkek düşmanı” sıfatını kullanabiliriz. Erkekler bir bütün olarak toplumun olumsuzluklarını, iktidarı aktif ya da pasif biçimde temsil eder. Aslında Behiye’nin de şöyle bir çelişkisi vardır; dinlediği müzikler erkek isyanının müzikleridir, bir anlamda erkek dünyasına Handan’dan daha ya kındır. Klasik erkek beğenisine hitap eden Handan’a bir tür aşkla bağlanır. Ne bir erkekle birlikte olma hayali vardır, ne de fiili bir ilişkisi (bakiredir). Cinselliği açıkça belirsizdir, yok gibidir. Behiye, Handan’la tanışır tanışmaz onu dünyasının merkezi haline getirir ve Handan’ın evine yerleşir. Ama Behiye’nin, Handan’a duyduğu yakınlık bir cinsel yakınlık olarak sunulmaz. Havuz sahnesi böyle bir yoruma açık olsa da başka bir emareye rastlanmaz. 

Bunu o zaman bir kız arkadaşlığı olarak değerlendirmemiz gerekir. Perihan Mağden Zaten bir köşe yazısında romanında cinsellik olmadığını söylemişti. Behiye birçok açıdan o yaşlardaki halime çok benziyor. Handan’a üniversite hazırlık kursundan parasını aldırması bile başka birçok özelliğinin yanı sıra, hayatımda karşılığı olan bir şey: ben yalan söyleyerek hazırlık kursumdan parayı geri almıştım. Ama yine de benim için anlaşılır bir karakter değil. Bir defa bu belirsiz cinsellik meselesi var. Neden kendisi gibi gençlerle arkadaş olmadığı, en revaçtaki bölümü kazanmış olmasa da Boğaziçi’ne devam etmediği var. Ve sonuçta reddettiği her şeyi temsil eden Handan’a duyduğu hayranlık var. O kadar ki Leman’ın kendisini istemediği apaçık ortadayken ve o kadar da gururlu bir kızken Handan’ın evine yerleşir ve ayrılamaz. Ta ki parasını çaldığı abisi ve pasif annesi filmin en etkileyici sahnesinde onu alıp evlerine zorla götürene kadar. Bu sahnede Behiye’nin annesinin davranışları o kadar tiksindiricidir ki, aslında filmdeki bütün erkeklerin davranışlarının bile ötesine geçer. 

Soru işaretlerimiz ne kadar çok olursa olsun, Behiye karakterinin o yaşın isyanını, çıkışsızlık duygusunu, dostluk ya da aşkta kurtuluş arayışını daha önce sinemamızda görmediğimiz bir tarzda cismanileştirdiğini söyleyebiliriz. Behiye’yi tam anlamıyla anlayamamanın ardında, kitapta ima edilen, filmde ise olmayan “seri katilliğe “ve psikopatik bir eğilim taşıması olabilir. Ama o zaman da Handan bir psikopat olarak çok yerine oturmuyor. Handan karakteri Behiye’ye göre daha berrak, bütün saflığına rağmen aslında daha az hayalperest ve daha ayakları yere basıyor. Sığlığı Behiye kadar acı çekmesine izin vermiyor zaten. 

Kutluğ Ataman dogma üslubunu bu filmde kendine örnek almış. El kamerası, doğal ışık vb. Aslında ne bekliyordum bilmiyorum ama Ataman’dan daha özgün bir tarz bekliyordum galiba. Bu, dogma üslubunun filme yakışmadığı anlamına gelmiyor. 

Oyunculukların düzeyi de genelde iyi. Hülya Avşar’ın yaşı yalnız 35’i göstermiyor, taş çatlasa 34! Filmin en büyük sorunu ise ses; özellikle Behiye’nin ne dediğini birçok sahnede anlamadık. Keş ke bir festivalde seyretseydim de alt yazı olsaydı. Bir de Ataman CD çalmanın o kadar kolay bir şey olmadığını kitaptan öğrenmiş olmalıydı. O arkadaki zımbırtılar kapıdan çıkarken alarmı öttürür, öyle Behiye’nin yaptığı gibi CD’yi montun arasına sıkıştırıp çıkamazsınız. Sınıfsaldan çok cinsiyetçi tavrına, Behiye karakterinin muğlaklıklarına rağmen, “İki Genç Kız” sonuçta önemli bir film. Gençlik gerçekten hiç böyle ele alınmamıştı. 

Lanet

TARİH:  6 Mayıs 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Modern bir ‘Canavar Masalı’ 

LANET (CURSED) Yönetmen: Wes Craven Oyuncular: Christina Ricci, Jesse Eisenberg, Joshua Jackson, Judy Greer Türü: Korku-Gerilim, Ülke: ABD 

MEHTAPLI bir Los Angeles gecesinde karanlıklardan fırlayan bir şey Ellie (Christina Ricci) ve Jimmy (Jesse Eisenberg) kardeşlerin ara basının yoldan çıkarak bir şarampole yuvarlanmasına sebep olur. İkisi de kurtulmuş fakat geçirdikleri kaza sebebiyle hayatları sonsuza dek değişmiştir. Ellie ve sıska Jimmy kendilerini bir anda yükselen bir fiziksel güç, güçlenmiş hassasiyet ve inkâr edilemez bir çekicilikle donatılmış bulurlar. Yeni dürtüleri onları etkisi altına alır. Ellie ve Jimmy bu yeni sahip oldukları güçleri artık kontrol edemezler. Bu laneti; yoluna çıkan her şeyi tama men yok etmeden önce sona erdirmeleri ve sırrı çözmeleri gerekmektedir. Klasik canavar masalla rina bir dönüş niteliğindeki ‘Lanet’ eski zaman şeytanlarını modern dünyaya geri döndürüyor. 

YOLDA

TARİH:  8 Nisan 2005

GAZETE/DERGİ: Birgün

FİLMİN KÜNYESİ 

Yolda Yönetmen: Erden Kıral Oyuncular: Halil Ergün, Yeşim Büber, Serdar Orçin Türü: Dram Olke: Türkiye – Bulgaristan 

Erden Kıral yıllar önce Yılmaz Güney “Yol” (önceleri “Bayram”) filmini yönetmekle görevlendirilmiş. O sırada hapishanede olduğu için Güney’in filmi kendi çekme imkânı yok. Çekimler başladıktan bir süre sonra gidişattan memnun kalmayan Güney, Kıral’ın işine son verir. Bu sırada Güney’in başka bir hapishaneye sevki çıkar. Güney üç polisle yeni hapishanesine giderken, eşi ve Kıral onu başka bir arabayla izlerler. Yalnız filmde Yılmaz Güney yine Yılmaz Güney’ken (Halil Ergün), diğer karakterler kurgusal isimler almışlar. Fatos Güney, Hale (Yeşim Büber) olmuş; Erden Kıral ise Sedat (Serdar Orçin). Filmin il ginç yanı polisler ile Yılmaz Güney’in ilişkisi. O dönemin bugünle kıyaslandığında çok daha insancıl olduğunu gösteren bir ilişki bu. Bunun dışında “Yolda”nın iki yönetmen arasındaki sorunu iyi anlatabildiği ne yazık ki söylenemez. Ya da anlatmayı hedeflediği “mahkûm olma durumu” gibi temaları. Ne yazık ki dağınık, belli bir odağı olmayan ve kimi sahneleri fazlasıyla uzun bir film olmuş “Yolda”. 

Evet Efendim

TARİH:  8 Nisan 2005

GAZETE/DERGİ: Birgün

Yes Men’le Restfest’te (Dijital Film Festivali) tanışmıştık. Bu 3 kişilik fırlama anarşist grubun amacı dünyanın en büyük suç örgütleri olarak gördükleri IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü vb.’nin kimliklerini çalıp onların ipliğini pazara çıkarmaktı. Dünya Ticaret Örgütü’nün eski adının kısaltması olan GATT’ı (General Agreement on Tariffs and Trade; yani Genel Ticaret ve Gümrükler Anlaşması) kendi web sitelerine ad olarak koymuşlardı: www.gatt.org diye. Ağlarına ilk düşenler Avusturya’dandı ve Restfest’teki kısa film bu öyküyü anlatıyordu. 

“Yes Men”in sitesini dünya ticaret örgütününki sanan saf bir organizatör onları Salzburg’da uluslararası ticaret hukuku üzerine bir konferansa davet ediyor ve sonra inanılmaz şeyler yaşanıyordu. Çünkü “Yes Men”, Dünya Ticaret Örgütü’nü temsilen Hitler’in serbest ticaret konusundaki fikirlerinin doğruluğunu savunuyor, İtalyan ve İspanyolları siesta yaptıkları için aşağılıyor ve en komiği yeni bir seçim sistemi öneriyordu. Bu seçim sisteminde partiler boşuna seçim kampanyalarına para harcamayacak, doğrudan seçmenin oyunu satın alacaktı. Böylece para, halkla ilişkiler ya da reklam şirketlerinin cebine gireceğine seçmenin cebine girecek ve daha etkin bir sistem oluşacaktı. Ciddi tepkiyle karşılaşması doğal olan bu fikirler, sessizlikle karşılanıyor, kerli ferli akademisyenler, iş adamları, bürokratlar hiçbir itirazda bulunmuyorlardı. Derileri o kadar kalınlaşmış, duyarlılıkları o kadar körelmiş, ahlaki kaygıları o kadar yok olmuştu ki tek kelimeyle salaklaşmışlardı. 

“Yes Men” eylemlerini sürdürdü ve bunları filme çekmeye de devam etti. Aynı inanılmazlıktaki yeni eylemlerini şimdi festivaldeki uzun metrajlı filmlerinde izleme şansımız var. Yine dünya ticaretini yönetenlerin yüzüne ne kadar acımasızlaştıklarını gösteren aynalar tutuyorlar ama gören kim? Filmin finalindeki eylemleri bir üniversitede geçiyor. Bu kez insan dışkısının yeniden çevrime sokularak tekrar gıda olarak kullanılabileceğini, böylece de Afrika’daki açlık sorununa çözüm bulunabileceğini öne sürüyorlar. Festival’deki bir başka film “Darwin’in Kâbusu”yla birlikte izlenmeli “Evet Efendim”. Dünya ticaretinin nasıl işlediğinin teorisi ve pratiğine yönelik bu iki nefis film birbirini tamamlıyor. 12 Nisan saat 19.00’da ve 15 Nisan saat 12.30’da Emek Sineması’nda. 

Sakin Ol

Sakin Ol da “Q Şimdi Mahkum” gibi hem bir devam filmi, hem de değil. “Get Shorty” gibi “Sakin Ol” da Elmore Leonard”ın kaleminden çıkmış ve yine Chili Palmer’ın (John Travolta) maceralarını anlatıyor. Film, başlarında bu devam filmi konseptiyle de dalgasını geçiyor bir yandan ama sonuçta “Sakin Ol” kendi başına ayakta duran, “Get Shorty’yi seyretmiş olmayı gerektirmeyen bir film. Hikâye karmaşık. Chili, film sektöründen pop müzik sektörüne geçiş yapmaya karar verir. Genç bir sarkıcı kızda (Christina Milian) gelecek görmüştür ve onu beceriksiz prodüktörlerinden (Vince Vaughn) almaya kararlıdır. Ayrıca Rus mafyasının (Ruslar evrensel kötü olmayı sürdürüyorlar) dul bıraktığı arkadaşı/sevgilisinin (Uma Thurman) müzik şirketini de kurtarmak istemektedir. Bu arada bir hip-hop’çı çete de alacaklarının peşindedir. 

“Sakin Ol” hoş tiplemelere sahip bir film: Robert Pastorelli’nin tetikçisi, Outkast grubundan Andre Benjamin’in sürekli tetik parmağı kaşınan hip-hop’çısı, The Rock’ın eşcinsel body-guard’ı ve James Woods’ın müzik prodüktörü tiplemeleri çok başarılı. Ama John Travolta’ya çizilen her daim cool, her daim ne yapması gerektiğini bilen tip için aynı şey geçerli değil. Uma Thurman’ı da fazla çekici bulmuyorsanız (benim gibi), o zaman baş karakterlerle sorununuz var demektir. Filmin tek derdi eğlendirmek olduğuna göre bu da küçümsenecek bir zaaf değil film adına. 

Orijinal adı: Be Cool, Yönetmen: F. Gary Gray, Oyuncular: John Travolta, Uma Thurman, Harvey Keitel, Türü: Komedi-Suç-Müzikal, Ülke: ABD

KARŞI DAİRE

TARİH:  15 Nisan 2004

GAZETE/DERGİ: Birgün

Alfred Hitchcock’un izinde…

Orijinal adı: The Other Side Of The Street Yönetmen: Marcos Bernstein Oyuncular: Fernando Montenegro, Raul Cortez Türü: Gerilim – Dram Ülke: Brezilya-Fransa 

Karşı Daire, Alfred Hitchcock’un meşhur filmi ‘Arka Pencere’nin izindeymiş gibi başlıyor.Yaşlı dul Regina (Fernanda Montenegro) polise Pamuk Prenses kod adıyla muhbirlik yapar.

Bir gece karşı apartmandaki dairelerden birinde bir adamın ilaç enjekte ederek karısını öldürdüğünü görür. Polise durumu bildirir ama katil zanlısı bir hakimdir (Raul Cortez) ve kadının hasta olduğu bilinmektedir. Polis önce Regina’ya yüz vermese de ardından beklenmedik gelişmeler olur… Filmi seyretseniz de olur seyret meseniz de… Ama filmin düşündürücü bir yanı var, o da Copacabana’daki gündelik şiddetin vardığı boyut. 

İstanbul’un geleceğinde de bu mu var, kapkaç hikâyelerinin varacağı yer bu mu diye düşünmeden edemiyor insan. 

O Şimdi Mahkum

TARİH:  16 Nisan 2004

GAZETE/DERGİ: Birgün

Kötülük ne ile özdeştir?

O Şimdi Mahkûm’, iyi çekilmiş, iyi oynanmış, konuşulanları anlamak için bazı filmlerde olduğu gibi altyazı ihtiyacı duymadığınız, sorular soran, başarılı bir çalışma

O Şimdi Mahkum, Yönetmen: Abdullah Oğuz, Oyuncular: Levent Kazak, Gökhan Özoğuz, Yavuz Bingöl, Burhan Öçal, Türü: Komedi, Ülke: Türkiye 

O Şimdi Mahkum, ‘O Şimdi Asker’in bazı karakterlerinin yeni maceralarını anlatıyor ama bir devam filmi değil. Film birbiriyle hapishanede birleşen üç kanaldan akıyor. Bir yanda senaryo yazarı Levent Kazak ve yazdığı senaryoda oynatmak istediği Athena grubunun golisti Gökhan var. Gökhan, Levent’i başından savamadığı gibi onun neden olduğu bir trafik kazası sonucunda hapse düşmekten de kurtulamaz. Levent de aynı olayda içeri tıkılır. Askerlik arkadaşları Karlıdağ (Yavuz Bingöl) ise eski sevgilisiyle buluşur. Ama sevgilisi kocasını vurunca suçu üstlenir ve o da hapse düşer. Asıl hikaye ise mafya babası Numan’ın (Burhan Öçal) çevresinde döner. O da ortaklarından kazık yiyip yurt dışına kaçmıştır. Ama sonra intikam planını gerçekleştirmek ve parasını geri almak üzere yaptığı plan uyarınca teslim olur.

O Şimdi Mahkum birçok açıdan başarılı bir film. İyi çekilmiş, iyi oynanmış, konuşulanları anlamak için bazı Türk filmlerinde olduğu gibi altyazı ihtiyacı duymadığınız profesyonel bir çalışma. Belki filmin kötü karakterlerinin cinselliklerinin vurgulanmasına kafayı takmak gerekir: Numan’a ihanet eden Rus (ya da Ukraynalı) sevgilisi Katerina (Fadik Atasoy) ile eşcinsel mafyozolar Gigen Çiftgör (Ali Atay) ve Sürmeli’ye (Özbek Yıdız). Kötülük ve yabancılığın (cinsel ve kültürel) özdeşleştirilmesine yani. Belki de takılmak gerekmez, ne bileyim… 

Filmin batan bir yanı yok, belli ki yönetmen Abdullah Oğuz film çekme işini iyi biliyor ve özenli çalışıyor. Ama anlatılan hikâyeler ne çok enteresanlar, ne de çok eğlendiriyorlar. 

Film pek güldürmediği gibi düşündürtmüyor da. Senarist Kazak, Amerikalı meslektaşı Charlie Kaufman’ı (Adaptation; Eternal Sunshine of the Spotless Mind) örnek alıp kendisini de senaryoya koymuş. Gerçekle, kurgu arasındaki bu oyun filmin hoş yanlarından biri. 

‘O Şimdi Mahkûm’un orijinal müzikleri Atilla Özdemiroğlu tarafından hazırlanmış. Athena Grubu’nun söz ve müziği kendilerine ait, yeni çıkacak albümlerinden sürpriz bir şarkısı da filme renk katıyor. Ayrıca Yavuz Bingöl de türküleriyle filmi süsleyen bir diğer ses… 

GELİNİM OLUR MUSUN?

TARİH:  8 Nisan 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Gelinim Olur Musun? (BridePrejudice) – Yönetmen: Gurinder Chadha Oyuncular: Aishwarya Rai, Martin Henderson, Daniel Gillies Türü: Müzikal – Komedi – Romantik Ülke: ABD, İngiltere 

Hintli kızların hem sınıf, hem de dünya (üçüncü dünyadan birinciye) atlayıp atlayamayacaklarının öyküsü ne kadar ilginç olabilirse, “Gelinim Olur Musun?” da o kadar ilginç. Üç kız çocuklu bir Hint ailesi; İngiliz ve Amerikalı ve tabii ki zengin koca adayları ve onları başkalarına kaptırmamaya çalışan kaynana, Bollywood dansları ve daha başka şeyler. Canınız sıkılıyor ve yapacak daha iyi bir şeyiniz yoksa, danslı müzikli sahneleri için çekilebilir. 

© 2020 -CuneytCebenoyan.com