Doğu’nun ‘İyi’ İnsanı

TARİH:  23 Nisan 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Film kusurlu çünkü yapmak istediği kapitalizm ve globalizm eleştirisini sağlam bir zemine oturtamıyor. Aynı zamanda erdemli bir yanı da var. Çünkü her şeyden önce
bu eleştiriye soyunuyor. Erdemli çünkü sinemamıza çok önemli bir oyucu kazandırıyor
“Pazar: Bir Ticaret Masalı” Antalya’da en iyi film ödülünü kazandığında çoğunluk, ben de dahil olma üzere şaşırdık. Ustaoğlu, Kaplan, Erdem ve Ceylan gibi yönetmenlerin arasından bir İngilizin, Ben Hopkins’in filminin sıyrılıp birinciliği alması sürpriz bir sonuçtu hakikaten. Ama ilk şaşkınlık geçince “niye olmasın” da demeye başladık. Evet diğer filmler de iyiydi ama hiçbiri kusursuz değildi. “Pazar” da öyle, kusursuz değil, hatta epey kusurlu ama çok da erdemli öte yandan.
Kusurlu çünkü iki kere seyretmeme rağmen filmin kahramanı Mihram’ın bazı şeyleri niye yaptığını anlayamadım. Kusurlu çünkü yapmak istediği kapitalizm ve globalizm eleştirisini sağlam bir zemine oturtamıyor. Erdemli çünkü her şeyden önce bu eleştiriye soyunuyor. Erdemli çünkü sinemamıza çok önemli bir oyuncu kazandırıyor ve ayrıntılardaki zenginliğiyle bu senaryoyu bir ‘yabancı’ nasıl yazmış dedirtiyor.

HER ŞEY GELECEĞE GÜVENLE BAKMAK İÇİN
Film cep telefonlarının yeni yeni yaygınlaşmaya başladığı yıllarda, 90 başlarında bir Doğu kentinde başlıyor. Küçük tüccar, içkici, kumarbaz ve Müslüman Mihram sınıf atlama hayalleri kuruyor. Bir cep telefonu bayii açabilse geleceğe güvenle bakacak ama sermayeyi nerden bulacak? Derken, sağlık ocağında çalışan bir doktor ondan bir ilacı bulmasını istiyor. Mihram bu ilacı Nahcivan’da bulabileceğini hesap ediyor.
Oraya giderken de yanında birkaç çuval maden cevheri götürüyor kaçak olarak. Bunları satacak ve para kazanacak. Soru: Mihram madem bunu yapabiliyordu, niye ilaç almak gündeme gelince yaptı?  Bunun cevabı filmde yok.

SİSTEMDE BİRŞEYLER YANLIŞ
Mihram’ın zarar etme pahasına ilacı almak istemesini, karısına kendini beğendirmek istemesine, kumarbazlığına, rekabetçiliğine filan bağlayabilsek de tatmin olamıyoruz. Bütün bu ilaç ticaretinden Mihram’ın ne kazanmak istediğini bir türlü anlayamıyoruz.
Çoğul kullanıyorum çünkü sorduğum meslektaşlarımdan da doyurucu bir cevap alamadım ya da onlar da benimle aynı kafa karışıklığı içindeydiler. Ama film bu sistemde bir şeylerin yanlış gittiğini söylüyor ve iyi ediyor. Global dünyada Afrika’dan başlayan, Asya’ya ve oradan Avrupa’ya uzanan bir maden cevheri ticaretinde nasıl bir eşitsizlik olduğuna işaret ediyor. Ve fakat sorunun sistemin özünde mi yoksa sistemin işlemesine çomak sokan kötü insanlarda mı olduğu konusunda net bir fikri yokmuş gibi de duruyor. “Pazar: Bir Ticaret Masalı”, Tayanç Ayaydın ve Şenay Aydın’ın çok iyi, Genco Erkal’ın abartılı ve teatral olmasına rağmen çok sevimli oyunculuklarıyla sivriliyor. Tayanç Ayaydın sadece iyi değil, karizmatik de! Sinemamız çok iyi bir oyuncu kazandı.

Barselona’da aşk ve seks turizmi

TARİH:  10 Ocak 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Allen’ın Amerikalı karakterleri inandırıcı tipler olmayı başarırken, İspanyolları tam bir fantezi ürünü. Bu kasıtlı mıdır bilemem. Ama bana stereo tiple seyretmek keyif vermiyor… 

İki Amerikalı genç ve güzel kadın Barselona’da 2 ay geçirseler nasıl bir fantazi yaşamak isterler? Şöyle yakışıklı bir İspanyol bohem burjuvası (bobo) özel uçağıyla onları alsa, sadece yerlilerin bilebileceği mekânlarda dolaştırsa, Akdeniz erkeğinin şehvetini, bir sanatçının sofistikasyonunu yaşatsa… Mutlu olurlar mı? Yok, yine olmazlar, yine olmazlar. Niye peki?

Woody Allen buna benzer bir soru ve cevaptan yola çıkmış gibi “Barselona, Barselona”da.

 

İLGİNÇ KARAKTERLERİN DÜNYASI

Vicky (Rebecca Hall) son derece düzen içi bir kızdır, kendi gibi bir işadamı nişanlısı vardır. Rebecca (Scarlett Johansson) ise yönetmen olma hevesleri duyan ama ne olacağına karar verememiş ve muhtemel veremeyecek olan pasif bir kişiliktir. Bu iki kız bir tanıdıklarının Barselona’daki şahane konaklarına iki aylığına misafir olurlar. Bir sergide gördükleri yakışıklı ressam Juan Antonio (Javier Bardem) aynı günün akşamı yemekte masalarına gelir ve onları bir arkadaşının özel uçağıyla Oviedo’ya (küçük bir kent) gezmeye, yiyip içeye ve sevişmeye davet eder. Yekten böyle bir teklifle karşılaşmak kızlardan farklı tepkiler görür. Vicky şiddetle karşı çıkarken, Christina böyle bir maceraya teşnedir. Vicky’nin nasıl ikna olduğunu yönetmen bize göstermez ama sonuçta üç kişi yolculuğa çıkarlar. Sonuçta iki kadın da ressamla ilişki yaşarlar. Vicky sarsılır ama yıkılmaz. Christina ise daha uzun süreli bir birliktelik yaşar Juan’la.

 

ORYANTALİZM BİR YERE KADAR…

 Juan’ın eski karısı Maria Elena (Penelope Cruz) da devreye girer. Bütün karakterler belli ölçülerde karikatür gibidir ama Maria Elena’da bu özellik zirveye çıkar. Akıldışılığı ve zincirlenmemiş duygusallığıyla tam bir Akdenizli ateşli kadın klişesidir. Artık bu kadarı da fazla dedirtecek cinsten. Nitekim Vicky tam da bunu söyler yanii “bu kadarı fazla” deyip çekip gider.

Maria da Juan gibi bir ressamdır ve Juan’ın arkasındaki asıl dehanın kendisi olduğu iddiasındadır. Woody Allen’ın Amerikalı karakterleri inandırıcı tipler olmayı başarırken, İspanyolları tam bir fantezi ürünüdür. Bu kasıtlı mıdır bilemem.  Ama bana stereo tiple seyretmek keyif vermiyor. Juan’ın şiir yazan ama nefret ettiği insanlığı güzel şiirlerinden mahrum bırakarak yani onları yayımlamayarak cezalandırmayı seçen babası da tam bir fantezi ürünüdür mesela. Bu sanatçılar, zengin arkadaşlarının uçaklarıyla seyahatler yapıp, sevişmek dışında ne yaparlar? E, tabii ki sanat yaparlar. Nasıl mı? Tuvallerine saldırarak, boya fışkırtarak, fakat görünürde hiçbir düşünsel faaliyette bulunmayarak, yaşadıkları toplumla hiçbir ilişki kurmayarak (baba tipi en uç örneği). Seks konusunda o kadar serbesttirler ki, Juan’ın babası Maria’yı düşlediğini oğluna söylemeye çekinmez. Sanki hedonizmleri hiçbir sınır, hiçbir kaygı tanımaz. Fakat yönetmenin bu sınırsız özgürlük fantezisi sanıldığı kadar da sınırsız değildir. Kadın eşcinselliği bir erkek fantezisi olarak yerini alırken erkek eşcinselliğinin heteroseksüel maço dünyasında yeri olamaz. Ne olurdu Juan’la, Vicky’nin nişanlısı da sevişse sanki? Film aynı masalsılığını yine de korumuş olur muydu? 

Woody Allen bu hedonist ve a-entelektüel/asosyal sanatçı tipini olumluyor ve yüceltiyor mu yoksa ona eleştirel mi bakıyor? Filmin çoğunda idealleştiriyor ama sonunda bu tipi “gerçek hayatın” dışında bırakıveriyor. Bir yaz anısı olarak kalıyor İspanya’nın egzotik ve eksantrik sanatçıları. Gerçek hayat Amerika’da çünkü ve oryantalizm (tabiri caizse)bir yere kadar hoş. Film çok az insanın ulaşabildiği bir refah içinde geçen ama nihayetinde ikisi de sığ olan iki yaşam biçimini çarpıştırıyor. Sonuçta ikisi de bir şekilde kaybediyorlar. Başka seçenek yok mu?

Gazi Mahallesi’ndeaşk ve ölüm

TARİH:  25 Nisan 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Keşke, o devrimci gençlerle işaret edilmeye çalışılan daha büyük bir çerçevenin varlığı filmde daha net görülebilseydi. Yine de Aydın Bulut ilk film olarak alkışlanması gereken bir iş çıkarmış
‘Başka Semtin Çocukları’ doğru kaygıları olan, iyi oynanmış, eli yüzü gayet düzgün bir film. Nitekim Antalya’da da birçok ödül aldı: En iyi yardımcı erkek oyuncu (Volga Sorgu), Genç Yetenek (yönetmen Aydın Bulut) ve en iyi sanat yönetmeni (Türker İşçi)
Güneydoğu’da askerlikten ( savaştan) dönen Semih, kardeşi Veysel’in ölüm haberini alır. Semih, Veysel’in en yakın arkadaşı Simo’ya kardeşini kimin öldürdüğünü sorar ve Simo anlatır. Alevi Veysel, Sünni bir kıza âşık olmuştur. Gazi Mahallesi’nde mezhep ayrılığı ciddi bir iştir, kızın kardeşi şiddetle bu birlikteliğe karşı çıkar. Katil kızın ağabeyi gibi gözükmektedir ama bir de mahallenin savaş gazisi faşisti vardır. O da şüpheliler arasındadır. Peki ya Veysel’in karşısında hep ezilen, hep ikinci planda kalan Simo?

BAŞARILI AMA HEDEFİNİ TUTTURAMAMIŞ
Mahallede devrimciler de vardır, bildiri ya da gazete dağıtan, korsan eylem koyan ama filmin kahramanları kısır kavgaları içinde onları fark etmekten acizdir. ‘Başka Semtin Çocukları’nın başlangıcındaki Semih’in kabus sahneleri ve jenerikteki ses/müzik kullanımı çok saldırgan. Filmin etkileyiciliğini azaltan asıl unsur ise çok fazla karaktere sahip olması ve zamansal sıçramalar içermesi. Ama, ‘Başka Semtin Çocukları’ çoğu zaman bir sahicilik yakalıyor. Bu başarıda ekipteki oyuncuların tümünün katkısı büyük. Kısacası hem iyi hem de hedefini tam vuramayan bir filmle karşı karşıyayız. Keşke o devrimci gençlerle işaret edilmeye çalışılan daha büyük bir çerçevenin varlığı filmde daha net görülebilseydi. Ya da film, daha az şeyi daha derin ve yeni şeyler söyleyerek anlatsaydı. Yine de Aydın Bulut ilk film olarak alkışlanması gereken bir iş çıkarmış.

Sütbeyazı bir hayat ve ölüm

TARİH:  9 Mayıs 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Gus Van Sant’ın önceki filmlerine göre iyimser sayılan son filmi ustalıklı bir iş olmasına karşın kahramanımız Harvey Milk çok da içine nüfuz edebildiğimiz bir karakter imgesi yaratamıyor
Harvey Milk eşcinsel hareketi için çok önemli bir isim. Milk, 1977’de ilk aleni ‘gay’ politikacı olarak San Francisco belediye meclisine girmeyi başarmış. Ve bir ihtimal olarak öngördüğü biçimde meclise seçilmesinden 1 yıl kadar sonra suikaste kurban gitmiş. Politik olarak en büyük başarısı, aşırı sağcıların gay öğretmenlerin işlerine son verilmesini öngören yasa tasarısı karşısında yürüttüğü kampanya. Gerçi bu yasa o kadar ayrımcı ve faşizan ki, Ronald Reagan bile karşı çıkmış.

FİLMİN TONU BU KEZ DAHA İYİMSER
Gus Van Sant daha önce de gerçek olaylardan yola çıkarak sonu kahramanlarının ölümüyle biten filmler yapmıştı. ‘Fil’ Columbine Lisesi katliamını, ‘Son Günler’ ise Kurt Cobain’in intiharına giden süreci konu almıştı. Bu kez de filmin kahramanını benzer bir son beklese de, filmin tonu bu iki filme, ya da yönetmenin diğer filmlerinden ‘Gerry’ ya da ‘Paranoid Park’a göre çok daha iyimser. İnandıkları uğruna yani eşcinsellerin eşit haklara sahip olmaları mücadelesinde ölümü göze alan bir kahraman Harvey Milk ve bu tür ölümler yılgınlıktan çok güç verir çevresindekilere. Gerçi Milk’in katili abuk sabuk bir yargılamadan sonra (abur cuburla beslendiği için akıl sağlığını yitirdiği gerekçesiyle) sadece beş yıl hapse çarptırılmış olsa da. Ama bu yargı rezaleti filmde yok zaten.

CEVAPSIZ SORULAR
‘Milk’ fakat bir film olarak çok fazla iz bırakacak gibi de durmuyor. Filmin en etkileyici bölümleri başlangıcındaki belgesel görüntüler. Bu görüntüler polisin eşcinsel avlarını gösteriyor. Eşcinsellerin nasıl aşağılandığını, nasıl iğrenç bir biçimde medyada teşhir edildiklerini gösteren bu görüntüler unutulacak gibi değil. Ama bütün sevimliliğine rağmen, Harvey Milk çok da içine nüfuz edebildiğimiz bir karakter değil. Cumhuriyetçi Parti taraftarlığından ve borsacılıktan geçen, ardından metro merdivenlerinde tanıştığı bir gençle New York’tan San Francisco’ya taşınan ve neredeyse bir anda aktiviste dönüşen, ardından siyasi mücadeleyi sevgilisine tercih eden, biraz kafadan kontak birisini yeni sevgilisi olarak seçen, kimlik politikası dışında siyasette nerede durduğu filmden yola çıkarak tam olarak kestirilemeyen (köpek kakalarının parklardan ve sokaklardan toplanmasını sağlaması, kimlik politikası dışındaki filmde görünen tek girişimi), hatta biraz düzenle uzlaşmış görüntüsü veren, yüzünde gülümseyen bir maskeyle dolaşan bu adam kim? Hayır film bu soruları sorarak seyircisini kışkırtıyor da değil. Yani seyirciden böyle bir sorgulama yapması da beklenmiyor, tabii bana kalırsa. Filmin en dramatik karakteri belki de gay olan ve bastırmak istediği eşcinsel yanını temsil eden Harvey Milk’i öldüren Dan White. Kurbanın ve katilin adlarının (milk ve white) yan yana gelmesinden ‘sütbeyazı’ çıkmasına ne diyorsunuz? ‘Milk’, fakat ustalıkla çekilmiş bir film. Mizansenler ve oyunculuklar çok başarılı. Sadece Oscarlı Sean Penn değil, Josh Brolin, Emile Hirsch, Diego Luna ve Alison Pill de çok iyiler.

‘SUİKAST’A İNTİHAR, ‘AYGIR’A KISRAK
Böyle bir filmi vizyona sokanlara teşekkür ederken, çeviri rezaletine de bir çift söz etmek lazım: ‘Suikast’a intihar, ‘belediye başkanı’na vali, ‘aygır’a kısrak diyen birine çevirmen denemez! Uydurman filan denir ancak (ya da çevirmen belki çok küçük bir paraya çalışıyor ve bir tür intikam alıyordur, bilemem…). Korsan DVD değil bu, Allah aşkına! Bu çeviri rezaletlerini sadece küçük firmalar yapmıyor. ‘Benjamin Button’da da ‘Manş Deniz’ne İngiliz Kanalı denilmişti! Zamanında yazmamıştım, eksik kalmasın.

Liberal vahşet manzaraları

TARİH:  21 Mart 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

McQueen unutturulmaya çalışılan bir dönemi yeniden gündeme getirerek İngiltere –İrlanda ilişkisinin de yeniden sorgulanmasını kışkırtıyor…

‘Açlık’ bugünün neoliberal dünyasının egemenliğini ilan ettiği 1980’lerin başında, tam olarak 1981’de geçiyor. ABD’de Reagan, Büyük Britanya’da Thatcher, Türkiye’de Kenan Evren ve Turgut Özal (cuntanın başbakan yardımcısı ve Türkiye’de neo-liberalizmin mimarı; Taraf gazetesinin kimi “ağır top” statüsündeki yazarlarının ona tapınması, onun darbeci olmadığı anlamına gelmez; o yazarların büyük iddialarına rağmen demokrasiden pek bir şey anlamadıkları anlamına gelir) ikilisi var. Büyük Britanya’da Demir Lady lakaplı Thatcher sosyal devleti yok etmeyi misyon edinmiş durumda. Falkland Savaşı da yardımına yetişiyor ve oluşan “birlik ve beraberlik ortamı”nda istediği yasaları uygulama şansını buluyor Thatcher. Solcuları ve muhaliflerini ezmeyi başarıyor.

80’LERDEKİ TÜRKİYE
Kuzey İrlanda’daki Maze hapishanesi cumhuriyetçi IRA militanlarının atıldıkları yer. IRA militanları “politik statü” talebinde bulunuyorlar. Giyinmeyi reddediyorlar, dışkılarını hücrelerinin duvarına sürerek durumlarını protesto ediyorlar. Hükümet bu talepleri reddediyor. IRA önderlerinden Bobby Sands taleplerinin karşılanması amacıyla açlık grevine başlıyor. Sonunda Sands ve 9 arkadaşı daha açlık grevinden ölüyor ama hükümet yine de politik statü vermeyi reddediyor.
1980’lerin Türkiye hapishanelerinde de açlık grevleri, tek-tip kıyafete karşı protestolar ve çok çok daha korkunç boyutlarda bir işkence vardı. Hapishaneler, Ebu-Greyb’le yeniden Batı’nın gündemine geldi. Bugünün Türkiye’sinde de F-tipi denilen insanlık dışı uygulama ve muhaliflere karşı her türlü eziyet sürüyor. Dolayısıyla “Açlık”ın anlattıkları sadece tarih değil (Batı için de).

EVRENSEL ‘SIRA DAYAĞI’
“Açlık” üç bölümden oluşuyor. Yönetmen Steve McQueen (aynı adlı oyuncuyla sadece isim benzerliği var) ilk bölümün ırmakta serbest bir şekilde akmaya, ikinci bölümün çalkantılı sularda sürüklenmeye ve üçüncü bölümün şeleleden düşmeye benzemesini amaçlamış. İlk bölüm yeni bir mahkum ile bir gardiyan çerçevesinde hapishaneyi anlatırken, ikinci bölüm Bobby Sands ile bir rahip arasındaki konuşmayı temel alıyor. Bu konuşma 17 küsür dakikalık tek bir plandan oluşuyor ve burada Sands rahiple ölüm orucu kararını tartışıyor. Son bölüm ise Sands’in acılı ve ağır ölümünü anlatıyor.
Cannes’da “Altın Kamera” yani en iyi ilk film ödülü alan “Açlık” birçok eksiğine rağmen çok çarpıcı bir film. Filmden aklınızda çok da kavradığınız bir Bobby Sands portresi kalmıyor. Ya da Kuzey İrlanda-Britanya sorununda biraz daha ufuk sahibi olmuyoruz. Ama çarpıcı birçok görüntü kalıyor. Sıra dayağı mesela bizim hapishanelere özgü değilmiş. Batıda da “demokrasinin” gerekli hissetiğinde, bir üçüncü dünya ülkesi vahşetine yaklaşabileceğini görüyorsunuz. Bir de Thatcher’ın kan dondurucu, steril sesiyle yaptığı konuşmalar var.
McQueen unutturulmaya çalışılan bir dönemi yeniden gündeme getirerek İngiltere –İrlanda ilişkisinin de yeniden sorgulanmasını kışkırtıyor. Film hapishanedekileri yeniden hatırlatabilirse, Türkiye’nin bugünü için de önemli bir işlevi yerine getirebilir.

Din ve bilimin kardeşliği

TARİH:  16 Mayıs 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

‘Melekler ve Şeytanlar’, dizinin bir önceki filmi ‘Da Vinci Şifresi’ne göre çok daha iyi. Ama bu sadece göreceli bir başarı; ‘Da Vinci’ o kadar kötüydü ki…
Din ve bilim el ele tutuşup, barış içinde birlikte yaşayabilir ve insanlığı ileri taşıyabilir mi? Sonuçta kavga dövüş bir arada yaşıyorlar ama mutlak bir barış imkânsız gibi. Tübitak’taki Darwin sansürü daha yeni yaşandı. ‘Melekler ve Şeytanlar’ dine de bilime de ihtiyacımız olduğunu, birinden biri olmazsa gerçeği bütünlüğüyle kavrayamayacağımızı iddia ediyor. Filmi seyrettikten sonra Vatikan olmazsa dünyanın ne kaybedeceğini anlamak zor gerçi. Bana öyle geliyor ki filmin temel aldığı kitabın yazarı Dan Brown her nabza uygun bir şerbet satmak istediğinden takiye yapıyor. Vatikan’la işbirliği yapmadan zaten bu filmleri gerçekleştirmek zor olurdu.

İLLİMUNATİ’NİN KİLİSEYLE SAVAŞI
Bir zamanlar bilim insanları ve sanatçıların oluşturduğu, bilime inanan ve kiliseyle geçinemeyen İllimunati diye bir cemaat varmış. Ve bir gün Vatikan bu cemaatin ileri gelenlerini katletmiş. O günden beri İllimunati intikam ateşiyle yanıp tutuşurmuş. Film, İllimunati’nin kiliseye açtığı yeni savaşı anlatıyor. Ama tabii ki her şey göründüğünden daha karmaşık çıkıyor. CERN’deki deneylerin tanrıyı tahtından indirme olasılığını aklınızda tutunuz.
‘Melekler ve Şeytanlar’ dizinin bir önceki filmi ‘Da Vinci Şifresi’ne göre çok daha iyi. Ama bu sadece görece bir başarı; ‘Da Vinci’ o kadar kötüydü ki… Ne filmin kahramanları ilginç ve sempatik, ne Vatikan’ın yok olma ihtimali korkutucu ne de ‘Se7ven’ misali ölümlere maruz kalan kardinallerin kaderi üzücü geliyor insana. Filmin merkezindeki komplo inandırıcı olmadığı gibi bunu çözebilecek tek kişinin Amerikalı bir bilim adamı olması da inandırıcı değil. Roma’da turistik bir gezi yapmak isterseniz kenti daha iyi tanıtan filmler vardır muhakkak. Ama ‘Melekler ve Şeytanlar’ da iş görebilir.
Bana öyle geliyor ki dizinin yapımcıları ilk iş olarak Tom Hanks’ten kurtulmalılar. Adam seksi değil işte, olamıyor. Yanına ister Audrey Tautou’yu koyun ister Ayulet Zurer’i durum değişmiyor.

Sinema var, hayat belki…

TARİH:  28 Mart 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Berlin Film Festivali’nde gösterilen ve Tagesspiegel gazetesinin okurları tarafından en iyi film seçilen Hayat Var’da şüpheye düşülemeyecek netlikte bir şey görülüyor: O da Türkiye’de özgün sinemacıların ve has sinemanın olduğu gerçeği…

Reha Erdem aşka ve isyana inanıyor. Filmlerinin kahramanları kimi zaman açıkça kimi zaman da bastırılmış bir öfkeyle başkaldırıyorlar. Şiddetleri çoğunlukla saf bir acımasızlık içermiyor. Sevgiyi bulsalar yelkenleri suya indirmeye hazırlar. Tek istedikleri insan olarak hak ettiklerini alabilmek. Filmlerin finalinde kazanmıyorlar belki ama kaybetmiyorlar da. Tekinsiz, sallantılı bir dengede arkadaşlarına, sevdiklerine sarılıyorlar. Ne umuttan söz etmek mümkün belki ne de umutsuzluktan. Direnmeye bir övgü var, direnmeye değer olana: aşka, sevgiye. Başka da bir şey yok zaten yaşamı değerli kılan.
Reha Erdem çektiği her planın arkasını dolduruyor, her görüntü ve ses öğesinin hesabını verebiliyor. “Hayat Var”da hiçbir şey tesadüf değil. Altyazı dergisinin son sayısındaki röportajı oldukça aydınlatıcı. Muhakkak okunmasını öneririm.

CEVABI SEYİRCİYE BIRAKIYOR
“Hayat Var”ın bildiğimiz anlamda bir hikâyesi yok, bu açıdan tipik bir Erdem filmi yani. “Kaç Para Kaç”tan beri hikâye daha azalıyor Erdem’in sinemasında. Yine de: “Hayat Var”, Hayat adlı on dört yaşında bir kızın hikâyesi. Hayat, ‘resmen’ balıkçılık, fiilen küçük çaplı pezevenklik, uyuşturucu satıcılığı, kaçakçılık yapan babası ve nefes darlığı çeken, yatalak dedesiyle yaşıyor. Annesi babasından ayrıldıktan sonra bir polisle evlenmiş, bir  çocuk daha doğurmuş. Hayat bazen üvey evlat muamelesi gördüğü annesinin evine de gidiyor. Hayat’ın babası kötü biri değil ama kızının pek farkında da değil. Dedesi herkesten nefret ediyor zaten.  Okul arkadaşları, balık kokulu Hayat’ı itip kakıyor, okul müdürü ve öğretmense adeta anlayışsızlığın cismanileşmiş halleri. Arada sırada Hayat’a bakan komşu kadın severken işkence eden cinsten. Bir de bakkal amca var… Bakkal Hayat’ı taciz ediyor, Hayat çikolata, gofret karşılığında müsaade ediyor tacize. Arkadaşlarına bu ‘hediye’leri dağıtarak onların ilgisini kazanıyor. “Seni seviyorum” diyen tek şeyse iğrenç bir oyuncak bebek. Ve bir de işçi çocuk var. Hayat’a bir şeyler ikram eden, onu koruyup kollamaya çalışan. Bir de babanın umutsuz aşığı bir adamcağız daha var.
Film ‘kıyı’da geçiyor büyük ölçüde. Hayatın başladığı yerde. Hayat ve babası amfibik gibiler, hayatları denizle kara arasında geçiyor. Yoksul kulübelerinin ve çevrelerinin dışındaysa bir dehşet yaşanıyor. Görmediğimiz ama sesini duyduğumuz bir savaş var sanki. Jet uçakları geçiyor, siren sesleri çınlıyor. Kim kimle savaşıyor? Erdem, seyirciye bırakıyor cevabı.

HAYAT HER ŞEYE RAĞMEN VAR
Peki, “Hayat Var” ‘bir teselli’ veriyor mu? Reha Erdem  Altyazı söyleşisinde,  böyle bir şey amaçladığını söylüyor filmleriyle. Valla, ben “Hayat Var”dan yorgun ve ezik çıktım. O iğrenç bebekten, zar zor soluyan dededen, pis üvey babadan, iğrenç bakkaldan, komşu kadından, siren seslerinden, Erdem’in tanımıyla filmin ‘kuruluğu’ndan yoruldum. Filmin “hayat her şeye rağmen var” iddiasını yeterince güçlü bir şekilde iletemediğini, filmin finalindeki derin derin havayı içine çeken çocuklarının keyfine katılamadığımı söylemek zorundayım. Hayatın kendisini yanında “Hayat Var” filmi elbette cennet bahçesi gibi. Gerçek hayat çok ama çok daha sert, çok daha acımasız olabiliyor.
Demek istediğim, filmin abartılı bir kötülük gösterdiği değil. Karakterlerin, bakkal dışında, hiçbiri büyük bir kötülük yapmıyor zaten. Ama film duygusuyla ezdi beni. Neyle  ve nasıl mücadele edeceğime dair bir işaret de bulamadım. Hatta niye mücadele edeceğime de. Aşk? Hangi aşk? Filmdeki aşk bana cevap gibi gelmedi. Ya da filmdeki aşksızlığa doğru sorular sorulmamış gibi geldi. Bilmiyorum, ben belki de hikaye istiyorumdur. Ama “Hayat Var”da şüpheye düşülemeyecek netlikte bir şey görülüyor: o da Türkiye’de özgün sinemacıların ve has sinemanın olduğu gerçeği.
Berlin Film Festivali’nde gösterilen “Hayat Var”ın ‘Tagesspiegel’ gazetesinin okurları tarafından en iyi film seçildiğini (festivalin Forum bölümünün galiba) de belirtelim.

Cemaat, polis, ABD: Ilımlı İslam Projesi

TARİH:  2 Mayıs 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

‘Kelebek’ başta da söylediğim gibi bir propaganda filmi, yani çekilir bir şey değil. Yine de herkese bu filmi görmelerini öneririm. Bir cemaatin kendisini nasıl gördüğünü ve göstermek istediğini öğrenmek açısından
‘Kelebek’ bir propaganda filminin yöntemleriyle bir cemaatin dünya görüşü ve faaliyetlerini anlatıyor. Bu cemaat Mevlana’nın görüşlerinden etkilenmiş. Bunu filmin başlarında cemaatin, ya da tarikatın liderinin verdiği derslerden anlıyoruz. Cemaat/ tarikat Türkiye kökenli ama yurtdışında da faaliyetler yürütüyor: Filmde cemaat üyeleri Afganistan’da eğitim ve sağlık hizmetleri veriyor. Bu tarikatın ABD’yle yakın çok yakın ilişkisi var: ABD’den neredeyse kutsal topraklardan söz eder gibi söz ediyorlar. Tarikatın önemli hizmetlerinden biri de zaten ABD’ye öğrenci göndermek. Kendilerine adam kazanırken ‘seni ABD’ye gönderebiliriz’ havucunu etkin bir şekilde kullanıyorlar. Cemaat/tarikat terör konusunda eski ABD başkanı Bush’tan çok farklı düşünmüyor. ‘Yangını çıkaranı’ suçlamak söz konusu değil cemaat için. ‘Yangının içine gençleri atan’ El Kaide ve Taliban gibi örgütler tek suçlular. Komplo teorisyenlerinin 11 Eylül’ü ABD’nin tezgahlamış olabileceği yönündeki teorileri ‘aman ağzımızdan yel alsın’ tavrıyla bastırılıyor.
Bu cemaatin Türkiye’de Emniyet teşkilatıyla ya da polisle de özdeşleşmiş olduğunu görüyoruz. Filmin kahramanını, ki bir cemaat mensubudur ve vicdan muhasebelerini polisle paylaşmayı seçer, filmin önemli bir bölümünde polis montuyla otururken görürüz. Polis rozeti montun üzerinde net bir şekilde görülür.
Filmin temel savı ‘sadece yaptıklarımızdan değil yapmamayı seçtiklerimizden de sorumlu olduğumuz’ şeklinde. Cemaat, eşitsizlik ve adaletsizlik konusunda bir şey yapmamayı seçiyor ve bu seçimini sorgulamıyor. Kendisinin, kapitalizm ve emperyalizmle uyumunu sorgulamıyor. Yangını neyin ve kimin çıkardığını da sorgulamıyor. Teröre hepimiz karşıyız tabii ki. Ama Bush başkanlığındaki ABD de karşıydı ve her anlamda dünyada terör estiriyordu. Estirmeye de devam edecek, başka türlü olamaz. Cemaatin bunlarla işi yok. Ne de emniyet teşkilatının ‘dur/vur’ uygulamalarıyla, işçi sınıfına karşı estirdiği terörle (bu yazı 1 Mayıs’ta yazılıyor) alıp veremediği yok.  Cemaat kısacası Amerikancı bir ılımlı İslam modelini yaygınlaştırmayı misyon edinmiş. Yolları da açık görünüyor. Bu cemaat gerçekte bir varlığa karşılık geliyor mu? Filmden sonra bunu tartışan film eleştirmenleri nedense seslerini ya alçaltıyor ya da şifreli ifadeler kullanıyorlardı. Anlaşılan bir şekilde terörize olmuşlardı. Oysa ‘Kelebek’in afişinde ‘dünyayı değiştirmek için terörist mi olmak gerekiyor?’ diye soruluyor ve bu soruya ‘hayır’ diye cevap veriliyordu. Teröre karşı çıkanlar neden bu kadar korkulduklarını da sorguluyorlar mı acaba? ‘Kelebek’ başta da söylediğim gibi bir propaganda filmi yani çekilir bir şey değil. Yine de herkese bu filmi görmelerini öneririm. Bir cemaatin kendisini nasıl gördüğünü ve göstermek istediğini öğrenmek açısından…

Gösterişli bir kafa karışıklığı

TARİH:  7 Mart 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Filmin girişindeki jenerik bölümü şahane. Gerisi de bir şekilde seyrediliyor. Ne çok kötü ne çok iyi, ne faşist ne de faşizm karşıtı, nerede durduğu pek belli olmayan bir çizgi roman uyarlaması olan ‘Watchmen’ yine de bir şekilde enteresan bir film…

Zack Snyder ‘300 Spartalı’ adlı filmiyle bayağı bir tartışma koparmıştı. Ben ‘faşist’ demiştim, Hıncal Uluç filmi savunmuştu, beni, adımı vermeden eleştirerek. Tartışma tabii ki sadece bu ülkede olmamıştı. Yeni filmi ‘Watchmen’i de faşizanlıkla suçlayan var. New Yorker dergisinin yazarı “Snyder, çizgi romanın yaratıcısı Moore gibi intikam fikrinden ve  fiziksel güç kullanımının stilize edilmiş uygulamasından o kadar tahrik olmuş ki film sonuçta ti’ye aldığı güçlerden iki kat daha fazla faşizan olmuş” diyor. Ama evet bir yandan da “ti’ye alış” var bu kez. Belki ‘300’de de vardı ama bu kadar belirgin değildi. ‘Watchmen’i ‘faşizan’ diye nitelemek mümkün ama bence daha çok kafası son derece karışık bir veya birkaç yaratıcının (Moore ve Snyder) ürünü diye nitelendirmek daha doğru olacak.

GEÇMİŞİN DE BİR GEÇMİŞİ VAR
Film alternatif bir geçmişte, 1980’lerde geçiyor. Tabii bu geçmişin de bir geçmişi var. Bir zamanlar, bir grup polis, kendilerine kimlikler edinip, maskeler takıp, kostümler giyip suçlularla mücadele etmişler. Minutemen denilen bu grup sonra Watchmen’e dönüşmüş, yeni kuşaklar eskisinin yerini almış. Bu grubun yaptığı işler bayağı da sevimsiz hatta çoğun zaman tiksinç. Mesela Nixon sayelerinde üçüncü defa seçilmiş. İçlerinden Dr. Manhattan lakaplı olanı, Hulk misali, bir takım ışınlara maruz kalıp olağanüstü güçler edinmiş. Geleceğini görebiliyor, devleşebiliyor, kendisini çoğaltabiliyor, ışınlıyabiliyor. Tanrı gibi bir şey. Vietnam Savaşı onun sayesinde kazanılıyor ki bu da Nixon’ın yeniden seçilmesini sağlıyor.
Filmin hemen başında öldürülen Komedyen lakaplı olanı ise tecavüzcülükten, suikastçiliğe, kadın katilliğine her türlü pisliği bünyesinde barındıran biri. İşte bu komedyenin öldürülmesi Rorschach adlı bir diğer watchmen’in harekete geçmesine neden oluyor. Rorschach da bir tür psikopat ya da sosyopat, her neyse…( Robert de Niro’nun Taksi Şoförü’nde canlandırdığı türe yakın)

BÜTÜN MESELE OLASI NÜKLEER SAVAŞ
İşte bu Rorschach’ın günlüğünden takip ediyoruz olayları büyük ölçüde, yani özdeşleşilen kişi büyük ölçüde Rorschach. Rorschach’ın suratındaki maskedeki şekiller tıpkı Rorschach testlerindeki lekelere benziyor, ama onların hareketli olanından (Rorschach’ı duymamış olanlar olabilir: kendisi ünlü bir psikologdur, bilinçdışını açığa çıkarmada kullanılan ve adıyla anılan bir test geliştirmiştir).
Rorschach artık hepsi emekliye ayrılmış olan gurup arkadaşlarının ve kendisinin tehlikede olabileceğini düşünüyor. İçlerinden biri öldürülmüşse diğerleri de öldürülebilir diye düşünüyor. Ve arkadaşlarını uyarmaya, herekete geçirmeye çalışıyor. Bu arkadaşlardan birisi de artık ülkenin en zengin adamı olmuş olan Veidt (Ozimandias lakaplı). Bütün bu olayların geçtiği dönem ise soğuk savaşın tırmandığı, nükleer bir çatışmayla dünyanın sonunun gelme ihtimalinin bayağı yüksek olduğu bir dönem yani bildiğimiz 80’ler işte. Sovyetlerin Afganistan’a girmesi bu tehlikeyi bayağı da artırmış (bu arada Sovyetlerin “hiçbir zaman nükleer savaşı başlatan taraf olmayacağı” taahhüdünden söz edilmiyor. ABD ise böyle bir taahütte bulunmaktan kaçınmış ve ‘star wars’ adıyla bilinen nükleer şemsiye projesiyle nükleer rekabeti yeni bir düzeye tırmandırmıştı. ABD, aynı dönemde Afganistan’da Taliban’ı semirtmekle meşguldu ki bundan da söz edilmiyor filmde).
Velhasılıkelam bütün meselenin bu olası nükleer savaşı durdurmakla ilgili olduğu ortaya çıkıyor. Peki soru şu? Milyarlarca insanı kurtarmak için milyonlarca insan feda edilmeli midir? Bunu yapan sanayici daha sonra yıkılan ülkenin yeniden inşasını da üstlenecek ise üstelik…
Yoksa bildiği doğrudan taviz vermezken kanun gibi efemine şeyleri tanımayan, liberallerden tiksinen (ayıptır söylemesi ben de tiksiniyorum ama uzun hikaye şimdi), süper maço erkek ve de faşistin daniskası Rorschach gibi mi olmak gerekir? Rorschach savaşı önlemek için milyonların feda edilmesine karşı çıkıyor ama kendisi ne söylüyor, belli değil. Film bu karakterlere hem mesafeli hem de onlardan başka seçenek tanımaz bir noktada bırakıyor seyircisini. Fakat her şeye rağmen filmin girişindeki jenerik bölümü şahane. Gerisi de bir şekilde seyrediliyor. Ne çok kötü ne çok iyi, ne faşist ne de faşizm karşıtı, nerede durduğu pek belli olmayan bir çizgi roman uyarlaması ‘Watchmen.’ Yine de bir şekilde enteresan, ‘Southland Tales’ misali anaakımdan ne kadar da kafası karışık şeyler çıkabildiğini göstermesi açısından.

Bu haftanın filmlerine toplu hakaret…

TARİH:  4 Nisan 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Haftanın filmleri ne yazık ki pek kötüler. Onlar için ayrı birer yazı yazmak, hak ettiklerinden çok değer vermek olacak. Zaten evim soyulmuş, bilgisayarlarımız çalınmış, bir bilgisayarı eşimle ortak kullanırken, bu lüksüm de yok

Biraz dert yanabilir miyim sevgili okurum? Emin ol, bu haftanın filmlerinden daha ilginç benim hikâyem. Dedemi, yani babamın babasını öldürmüşler. Devlet yakalamış adamı hapse tıkmış. Bunu öğrendiğimde, devlet dedemin canını koruyamamış diye düşünmemiştim. Adamı yakaladığı için devletimi sevmiştim. Daha ne yapacaktı ki? Buna rağmen 20 yaşıma geldiğimde ben yine de devletimin başındaki kuruma “cunta” deme gafletinde bulundum. Karşılığında az daha ölüyordum. On dört ay hapis yattım, hüküm giydim, düşük dozda işkence gördüm. Ama hapislik zordu. Oradan insan sağ çıkamayabilirdi. Sağmalcılar’da “öldürme” koğuşunda ülkücüler ve mafyayla birlikte yattım. Onların insafına kalmıştık. Öldürülmedik.

HAYAT DEVAM EDİYORDU…
30 Aralık 1994’te ablam doğum günü hediyesini almaya The Marmara Oteli’nin kafesine davet edildi bir arkadaşınca. İBDA-C adlı bir örgüt “Taraf ” adlı dergilerinde yılbaşını kana bulayacağız diyordu o günlerde. İBDA-C gerçekte var mıydı, yoksa adına Ergenekon dedikleri tarzda bir derin devlet operasyonunun adı mıydı? Ben nasıl bilebilirim ki? Ama ablam gittiği kafeden sağ çıkmadı. Türk sinemasının en değerli isimlerinden Onat Kutlar da o gün aynı kafedeydi. O da evlilik yıldönümünü kutlamak için gitmişti. Bir bomba patladı ve ablam o anda öldü. Onat Kutlar ağır yaralandı ve 11 gün daha hayatta kaldı. Ama kurtarılamadı. İki çok değerli insan öldü. Bu kez devleti suçladım bu ölümlerden. Birileri hedef göstermiş ve cinayet işleyeceğiz demiş ve işlemişti. Çok geçmeden Tansu Çiler suçluları yakalandığını ilan etti. İBDA-C değildi, PKK’ydı. Ama delil var mıydı? İtiraftan başka yoktu çünkü polis, – bakın siz şu işe- güvenlik kameralarının çektiği görüntüleri otelden olayın üstünden bir yıl geçtikten sonra istemişti. E, otelde silmişti tabii o kayıtları. Peki PKK niye yapmış olmasın ki? Yine de inanmamak için yeterli neden yoktu. Deniz Demir adlı PKK’li katili televizyonlarda “evet biz yaptık” derken gördüm. Ama katilin, katillerin hiçbiri şu an içeride değil. Serbest dolaşıyorlar aramızda. İşte buna inanmak zor!

Biraz da ablamın kaybıydı eşimle beni çocuk yapmaya iten. Ali, ablamın ölüm yıldönümünde, 30 Aralık 1997’de doğdu. Dünya güzeli bir çocuktu. Bütün çocuklar güzeldir ya, o başka türlüydü. Babam, “Ben bir çocuğumu kaybettim, benim başıma büyük bir felaket daha gelme ihtimali çok düşük” diyordu. O da geldi. 17 Ağustos’ta Ali, annem ve babam depreme yakalandılar Yalova’da. Türkiye’nin en büyük inşaat firmalarından Yüksel İnşaat’ın yaptığı yazlık sitedeydiler. Site tuzla buz oldu, yanı başında başka binalar ayakta kalırken. Sonra gazetelere millet meclisinde yapılan kimi tartışmalar yansıdı. Vekillerimizin nasıl canla başla daha fazla güvenlik önlemi alınmaması için çalıştıklarını gördük. Meğerse cinayet geliyorum demiş. Sonra mütedeyyin vatandaşlarımız, ölülerimizle alay ederek yürüdüler ellerinde “7.4 yetmedi mi?” yazan pankartlarla. Zavallı dindar halkımız, askerlerden çok çekmişlerdi, ne deseler yeriydi. Depremde Gölcük civarını çok etkilememiş miydi?

Hayat devam ediyordu. Eski şiddeti azaldı mı acaba, demeye çok fırsat vermeden. Geçen hafta biz uyurken evimize hırsız(lar) girdi. Ne var ne yoksa götürdüler. Herkes “iyi ki uyanmamışsınız” diyor. Bense “niye uyanmadım!” diye kendime kızıyorum. Ev dediğin, ikinci bedenimiz. Ona girilmesi, bir nevi tecavüz. Ben nasıl bir erkeğim ki bu tecavüze karşı koyamadım?

Ama bir soru daha var! Bu nasıl devlet ki sadece beni yakalamada üstün bir başarı gösterdi? Evet, 12 Eylül’de kaligrafi uzmanları el yazılarımızı çözüp, milli güvenlik kuruluna “cunta” deme terbiyesizliğinde bulunan beni ve arkadaşlarımı yakalamış, devletin manevi şahsiyetine hakaretten hüküm giydirmişti. Ama benim canın ve malım söz konusu olunca devleti ara ki bulasın.

Size daha komik bir şey söyleyeyim mi? Bir kere vergi dairesi annem ve babama vergi borcu çıkardı ölümlerinden sonra. Oysa deprem mağdurları vergiden muaf tutulmuştu. Bana vergi dairesi müdürü aynen şöyle demişti: “Depremde yakınları ölenler vergiden muaf, kendileri ölenler değil.” Depremde ölen annem ve babam deprem mağduru değildi yani. Aslında bu mantık içinde bile hatalıydılar çünkü birbirlerini de kaybetmişlerdi onlar. Ama yine de bir avukata başvurmak ve bir sürü para vermek zorunda kaldım.

Nerden nereye, sinema yazacaktım bu çıktı ortaya. Başkasını yazamadım, mazur görün. Kısacası “Marley ve Ben”, “Yengeç Oyunu”, “Kıymık” ve “Vahşet Partisi” adlı filmleri görmeniz için bir neden yok. Bir tek “Marley ve Ben” evcil bir hayvanınız, özellikle bir köpeğiniz olmuşsa tavsiye edilir. Yoksa İstanbul film Festivali başlıyor, aptal mısınız bu filmlere vakit harcayacaksınız?

© 2020 -CuneytCebenoyan.com