Aşk için ölmeli…?

TARİH:15 Kasım 2008
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Gitmek, kadın olmanın hem İstanbul gibi Batılı büyük bir şehirde, hem İran’daki halleri üzerine gözlemler içeriyor. Her halükarda yalnız bir kadının ‘orospu’ olarak nitelendirilmesi o kadar kolay ki……

 

Belgeselden konulu uzun metraj filme geçen Hüseyin Karabey bu değişim sürecini tamamen kendine özgü bir şekilde gerçekleştirmiş. ‘Gitmek’ belgeselle kurmaca arasındaki kayıp halka gibi bir şey, evrim kuramının jargonunu devralacak olursak. Filmin başrol oyuncusu Ayça Damgacı kendi başından geçen bir aşk öyküsünü yeniden canlandırıyor. Bazen oyuncular kendileri olarak görünürler filmlerde ama bu genellikle yaşadıkları bir olayı canlandırmak şeklinde olmaz. ‘Gitmek’in diğer başrol oyuncusu Hama Ali ise gerçek belgelerle yani Damgacı’ya gönderdiği video kasetlerle filmde yer alıyor. Yani hayatta nasıl oynamışsa filmde de aynısı var.

Bir film çekimi sırasında tanışan Hama Ali ve Ayça Damgacı birbirlerine âşık olurlar ama ilişkileri Ali’nin Irak’ın Kürt bölgesindeki evine dönüşüyle sorunlu bir hal alır. Üstelik ABD’nin Irak işgali de başlamak üzeredir. Sevgilisinin hayatından endişe eden Ayça buluşmak için umutsuzca çırpınır ama Ali ülkeden çıkamamaktadır. Sonunda Ayça Süleymaniye’ye gitmeye karar verir fakat başlayan savaş Irak’a girişi olanaksızlaştırmıştır. Ayça, Ali’ye İran’da buluşmayı önerir.

 

ALİ BU AŞKI NE KADAR HAK EDİYOR?

Film kadın olmanın hem İstanbul gibi Batılı büyük bir şehirde, hem İran’daki halleri üzerine gözlemler içeriyor. Her halükarda yalnız bir kadının ‘orospu’ olarak nitelendirilmesi o kadar kolay ki. Ama filmin ve Ayça’nın asıl tartıştığı, yaşadığı, sınadığı tez şu: “aşk için ölmeli aşk o zaman var”. Ayça’nın canlandırdığı kadın yani kendisi amacı, ideali, sevdiği için sonuna kadar gitmezse, yapabileceği her şeyi yapmazsa mutlu olamayacak, kendisini affetmeyecek biri. Hakiki bir idealist. Hedefine ulaşamayabilir ama o hedefe ulaşmak için her şeyi yapmak zorunda Ayça. Konformizme teslim olduğu için sonunda mutsuz olursa bunun hesabını kendisine veremeyecek insanlardan o.

Ama sorun şu: Acaba Hama Ali bu aşkın, tutkunun nesnesi olmayı ne kadar hak ediyor? Bana filmin başından beri, yabancı bir ülkede hoş bir ilişki yaşamış ama sonra kendi dünyasına dönmüş bir erkek izlenimi verdi. Karşındaki de aynı şeyleri yaşıyorsa, aynı kararlılığa sahipse aşk için ölmeli. Yoksa kendini paralamışlığınla baş başa kalabilirsin. Filmin finali Hama Ali’nin bu aşkı hak ettiğini gösteriyor. Benim videolarda gördüğüm ya da Ayça’nın telefon konuşmalarında hitap ettiği Ali ise finaldeki o riski alacak kadar kararlı ve kendini adamış görünmüyordu.

 

FİLMİN EN ZAYIF TARAFI

Filmin finali Ayça’nın girişiminden yeni bir yere varmasına olanak vermiyor. Sadece ona değil seyirciye de bu olanağı vermiyor. Bu kız bu yolculuğu yaptı ama gerçekten yapmalı mıydı? Hama Ali (filmin sonunu açıklayacak değilim) açısından keşke yapmasıymış. Nedense ben savaşın ve sınırların ayırdığı iki aşığın öyküsü olarak izleyemedim filmi. Belki Hama Ali’yi videolar dışında da görebilseydik, motivasyonları hakkında daha net fikirlere sahip olsaydık kafamız daha net olacaktı. Ayça’nın aşkı kesindi ama diğerininki finale rağmen şüpheli kaldı. Bu da filmin kanımca en zayıf tarafı. Fakat Ayça Damgacı’nın yüksek performansı her türlü övgüyü hak ediyor. Damgacı zaten çok sayıda festivalden en iyi kadın oyuncu ödülü alarak başarısını kanıtladı. ‘Gitmek’ belgesel yönleriyle ya da belgesel tadı içeren bölümleriyle de çok başarılı bir film.

 

Gitmek: Benim Marlon ve Brandom

Orijinal Adı: My Marlon and Brando Yönetmen: Hüseyin Karabey Oyuncular: Ayça Damgacı, Cengiz Bozkurt, Emrah Özdemir, Ani İpekkaya, Volga Sorgu Tekinoğlu, Hama Ali Kahn Türü: Savaş, Dram Yapım Yılı: 2007 Süre: 93 dk.

 

***

Titreyip kendine dönenler

Gitmek filmi Kültür Bakanlığı’nda görevli bir bürokratın sansürüne uğradı geçenlerde. Türk bir kadının Kürt bir erkeğe âşık olmasını uygun görmemişti o bürokrat. Bu eyleme bir ad koymak gerekirse bence en uygunu ‘bölücülük’ olur. Türklerle Kürtlerin birbirlerini sevmeleri, bir araya gelmeleri, birlikte yaşamak istemelerini sakıncalı olarak değerlendirmek ve filmi sansürlemek bölücü bir eylem değilse ne bölücü bir eylemdir bilemiyorum.

Gel gör ki bakanlıktaki o bürokrat bu görüşünde yalnız değil. Madalyonun bir de diğer yüzü var. ‘Fırtına’ ne yazık ki barıştan yana durmayan, Türk ve Kürt aşkına ihtimal vermeyen, şiddeti ve ırkçılığı yücelten bir film.

 

‘SİNEMA SAVAŞ KARŞITIDIR’

‘Fırtına’ Kürt kökenli olan ama kendisini dinsel kimliğiyle tanımlayan bir gencin İstanbul’da üniversiteye girmesiyle başlıyor (filmi seyredeli 7 ay kadar oldu, ayrıntılarda hata yapabilirim). Hemen sarışın ve sığ bir Türk genç kız Kürt delikanlısına âşık oluyor ama delikanlıdan yüz bulamıyor.

Bir süre sonra titreyip kendine gelecek ve Kürt kimliğine sahip çıkacak olan delikanlımıza Kürt kızı mı yok? Tabii ki var. Sığ ve aptal Türk kızlarına kalacak değil ya! Filmin finali iyiden iyiye, sanat dışı. İstanbul Film Festivali’nde geçtiğimiz yıl ‘Fırtına’nın yanı sıra ‘Kıyamet’in ‘redux’ versiyonu da gösterilmiş, filmden önce filmin yapımcısı, Coppola’nın bir mesajını okumuştu. Coppola sinema (sanat) tanım gereği “savaş karşıtıdır” diyordu mesajında. Elbette Coppola, bunu derken savaşı yücelten filmlerin varlığının farkındaydı ama bunları sanat olarak görmüyordu.’Fırtına da savaştan yana tavrıyla sanat dışı nitelemesini hak ediyor kanımca.

 

Fırtına

Yönetmen: Kazım Öz Oyuncular: Cahit Gök, Havin Funda Saç, Selim Akgül Türü: Dram Yapım Yılı: 2008 Süre: 155 dk.

Borat’la Recep İvedik arasında

TARİH:  8 Ağustos 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Aslında “Zohan’a Bulaşma” mesajını adında taşıyor. ‘Borat’ ve ‘Recep İvedik’e bayılanlardansanız tabii, diyeceğimiz yok, Zohan’a bulaşın. Film ikisinin arasında bir yerlerde duruyor. Espriler kaba saba ve cinsellik yoğun. Her tür doğruculuk kapı dışarı edilmiş. Tabii, doğruculuğa prim vermemeyi çok ‘cool’ bulanlardansanız, yine diyeceğimiz yok. Top yerine kedi sektirmeceyi çok komik bulanlar çıkacaktır; film bu alt tarafı değil mi? Hem o gerçek kedi değil ki! Tabii asıl sorun kedilerde değil, politik mesajlarda ama valla o konuya girmekten de çok sıkıldım. Ama çare pek yok.

Zohan (Adam Sandler) bir süper kahraman filmde. Ama Süpermen değil de James Bond’un komik versiyonu şeklinde. O bir Mossad ajanı. Ya da filmdeki tabiriyle kontr-terörist. Arapların payına düşen de teröristlik oluyor haliyle.

ADAB-I MUAŞERET BİLMEYEN 3. DÜNYALI

Ama Zohan, iyi kalpli ve de hatta barışçı biri bir yandan da. Aslında istediği tek şey New York’a gidip kuaför olmak ve insanların saçlarına ‘ipeksi bir yumuşaklık’ vermek. Gerçek hayattaki karşılıkları gibi, kendisine taş atan çocukların gözünü bağlayıp kurşunlamıyor. Attıkları taşları onlara, balondan yapılmış heykeller biçiminde geri veriyor. Araplar da mutlak kötü çizilmiyorlar öte yandan. Ama bariz bir şekilde İsrailli karşıtlarından daha salaklar ve sonuçta onlar sorunu yaratanlar. İsrail devleti terörist olacak değil ya? Arapların salaklıkları eczaneden nitrogliserin almaya gitmek ve nitrogliserin yerine aldıkları kremi patlayıcı sanmaya kadar varıyor.

Zohan emeline ulaşıyor sonuçta ve New York’a gidiyor. Fakat iş bulabildiği tek kuaför salonu Araplara ait bir dükkân. Zohan saçını yaptığı yaşlı kadınlara, iş sırasında şeyini sürtüyor ve onlar da çok menun oluyorlar. Daha sonra da arka odada daha fazla hizmet veriyor yaşlı kadınlara Zohan. Film kaba saba demiştim, değil mi? Borat misali Adam Sandler’ın çıplak kıçını da yerli yersiz görüyoruz. Zaten o da onun gibi dünyanın ‘ilkel’ bir bölgesinden ‘uygarlığa ışınlanmış’, adab-ı muaşeret bilmeyen bir üçüncü dünyalı.

‘KAPİTALİST RÜYA’ MESAJINI YUTMAYIZ

Sonra civarda oturan Yahudilerle Arapları birleşmeye götüren bir süreç yaşanıyor. Çağımızın büyük belası, emlak spekülasyonu ya da kentsel dönüşüm o semte de uğruyor. Zohan’ı deşifre eden Araplarla Zohan sonuçta el ele veriyorlar ve emlak spekülatörlerinin tuttuğu faşist provakatörlere karşı mücadele veriyorlar. Bunlar sahalarda görmek istediğimiz şeyler tabii de yine de kurtarmıyor.

Herkes Amerika’ya gelse ve ekonomik çıkarları peşinde barış içinde birbirini yemeden koşsa tarzı bir kapitalist rüyası mesajını yutmakta güçlük çekiyoruz. Arap-İsrail meselesi sanki bu ‘gerçeği’ algılayamamış ve birbirine benzediği halde eski önyargılarından kurtulamamış bireylerden kaynaklanan bir sorunmuş gibi. Sonuçta “Zohan’a Bulaşma” iyi niyetli şeyler söylemeye belki de gerçekten çalışıyor ama Yahudi ve Arap stereotiplerine dayalı seviyesiz bir komedi olmanın ötesine gidemiyor. Yine de basın gösterimi sırasında epey gülen vardı, ben de birkaç kez güldüm.

Zohan’a Bulaşma

Orijinal Adı: You Dont’t Mess with the Zohan Yönetmen: Dennis Dugan Oyuncular: Adam Sandler, John Turturro, Em anuelle Chripui, Nick Swardson, Lainie Kazan, Rob Schneider, Dave Matthews Türü: Aksiyon, Komedi Ülke: ABD Süre: 113 dakika

Çağımızın bir kahramanı

TARİH:  8 Kasım 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün


Issız Adam önemli ve çoğunlukla çok başarılı bir film. Irmak, çağın insanını anlamada ve anlatmada çok başarılı. Mahkûm etmeden ve empati kurarak ama yine de acımasızca…

 

“No man is an island, entire of itself…”

John Donne

 

Yukarıdaki İngilizce alıntının meali “Hiç kimse bir ada değildir, kendisinden müteşekkil…” gibi bir şey. “Is”in anlamı ‘sahip’, ‘ıssız’ın ise malum ‘içinde kimse bulunmayan yer’. Çağan Irmak’ın son filmi ‘Issız Adam’ın erkek kahramanı Alper’in (manası ‘yiğit erkek’) en özen gösterdiği şey kimsenin onun üzerinde hak iddia etmemesi, sahip çıkmaması. Tabii, kendisinin başkalarına sahip olmasıyla bir sorunu yok Alper’in. Ama onları içinde geçici sürelerle barındırıyor, bu süre hak iddia edemeyecekleri kadar kısa.

Alper Tarsus kökenli, İstanbul’da yaşayan genç ve başarılı bir işadamı, aynı zamanda da aşçı. Ailesini ikna ederek açtığı restoranı hem işletiyor hem de mekânın şefliğini yapıyor. (12 Eylül sonrasında keşfettiğimiz şeylerden biri oldu ağız tadı. Fena olmadı elbette, ama yitirdiğimiz sosyalliğimizin, toplumsal ideallerimizin yerini doldurabilir miydi?) Alper günümüzün ideal erkeği: kendi işi var; bir gurme o, yemekten de kadından da anlıyor, hatta erkekten de anlıyor. Bir haz uzmanı Alper. Altta olmamak kaydıyla her türlü cinsel ilişkiye de açık. Cinsellikte sadist bir yanı da var Alper’in. Kadınlara sert davranmayı seviyor. İktidarını kayıtsız şartsız kabul etmelerini istiyor kadınlardan. Alper için erkekliği bu şekilde tekrar ve tekrar kanıtlanılması gereken bir şey. Egemen ideolojideki erkek tanımına tam uyuyor Alper: S.ken, sahip olan ve asla sahip olunmayan biri o. Yiğit erkek: Alper!

 

HEM KURBAN HEM FAİL

Alper birgün Ada’ya rastlıyor ve hiç kimsenin bir ada olamayacağını anlıyor ama Irmak ucuz çözümlere (temelde) inanmıyor haklı olarak. Ada, bir ara dizilerde filan çalışıp, sıtkı sıyrılmış hoş bir genç kadın. Tatsız aşk hikâyelerinden, akşam başka yatıp sabah başka kalkan erkeklerden yeterince nasibini almış. Ama ne kadar temkinli olursa olsun Ada’nın, ıssız kalmak gibi bir niyeti yok. Kendini Alper’e teslim ediyor nihayetinde ve ona (düzmek yerine) sevişmeyi bile öğretiyor (bana biraz kolay geldi bu öğrenme süreci).

Film üzerine düşündükçe ‘Issız Adam’ın karakterlerinin ne kadar çok ‘İklimler’in karakterleriyle akraba olduklarını düşünüyorum. İklimler’in erkeği İsa da seksi sert seven, asla kimseyle birlikte olamayan ve ne kadar hayvan olduğunu da iyi bilen biriydi. Alper de öyle. Kadın kahramanların ikisi de sinema dünyasıyla ilişkililer ve ‘aşk’ın peşindeler. Ve aynı şey ikisinin de başına geliyor. İklimler’le Issız Adam çok farklı filmler ama benzer bir tipoloji iki filmde de var.

Çağımızın kahramanı (Alp’in bir anlamı da bu yani ‘kahraman’) işte bu (Lermontov’un ‘Çağımızın Kahramanı’ da benzer bir tipti)! Babam ve Oğlum’daki küçük oğlan 12 Eylül sonrasının kültüründe büyüyünce büyük bir ihtimalle Alper gibi biri olacak. Taşradaki dedesine bir iki arsa sattırıp, İstanbul’da iş kuracak. Alper hem kurban, hem fail, hem çok acı çekiyor hem de çok acı çektiriyor.

 

FİNALDEKİ DUYGUSALLIK DOZU FAZLA

Peki ya kadınlar? Onlar toplumsal koşullar ne olursa olsun, hep aynı şeyin yani aşkın peşinde koşan masum ve sevimli yaratıklar mı? Onların sorumluluk alanı bundan mı ibaret? Erkekler değişirken kadınlar değişmiyor mu? Bu sorular üzerine de düşünmeli.

Issız Adam önemli ve çoğunlukla çok başarılı bir film. Cemal Hünel’in oyunculuğu aksıyor, bu önemli bir sorun. Finaldeki duygusallık dozu bana fazla geliyor. Alper’in annesinin (Yıldız Kültür) sonuçta onlarca yıldır bir Amerikan kolejine sahip olan Tarsus’tan geldiğini düşününce cehaletini anlamak güçleşiyor.

Ama bunlar filmin önemini çok etkilemiyor. Hangi filmde erken boşalmaya tanık olduk? Hangi filmde ‘swinging’ İstanbul’la karşılaştık? Irmak çağın insanını anlamada ve anlatmada çok başarılı. Bu insanın hangi travmalardan geçtiğini ‘Babam ve Oğlum’da anlatmıştı. Şimdi travma sonrasında ne tip bir insana dönüştüğünü de anlatıyor. Mahkûm etmeden ve empati kurarak ama yine de acımasızca.

 

Antalya’dan sevgilerle…

TARİH:  Ekim 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Antalya Altın Portakal Film Festivali 45. senesinde yine son derece zengin bir programla seyircilerin karşısına çıktı. Türkiye sineması 2 yılda bir istisnai bir sezon geçirir oldu. İki yıl önce Derviş Zaim, Zeki Demirkubuz, Nuri Bilge Ceylan ve Özer Kızıltan çok iyi filmlerle yarışmışlardı. Bu yıl yine Ceylan ve Zaim var yarışmada. Diğer iddialı isimler arasında Reha Erdem, Yeşim Ustaoğlu, Ben Hopkins, Semih Kaplanoğlu, Çağan Irmak ve Hüseyin Karabey’i sayabiliriz. Ulusal bir yarışmada yer alan filmlerin Tribeca, Locarno, San Sebastian ve Cannes’da ödül almış, Venedik’te yarışmış olması o ulusal sinemanın çok ama çok yüksek bir standarda gelmiş olduğunu gösterir. Övünmek gibi olmasın ama Türkiye sineması dünya üzerinde artık bayağı hatırı sayılır bir yere sahip. Türkiye filmlerine 1964’te Berlin’i kazanan bir Metin Erksan filmiyle başlayalım: Susuz Yaz. 1964’te Berlinale’yi kazanan ‘Susuz Yaz’ adı itibariyle sanki bugünleri 45 yıl önceden görmüş izlenimi veriyor. Filmin erotizm düzeyinin yüksekliği doğrusu şaşırtıcı. Hülya Koçyiğit gencecik haliyle adeta bir içim su. Fakat filmin kötü adamı Erol Taş’ın köylülerle suyu paylaşmaması ve kardeşinin karısına el koyması çerçevesinde gelişen filmin konusunun biraz fakir olduğunu söylemek gerek. Ama yine de Sususz Yaz’ı büyük perdede görmek büyük bir ayrıcalıktı.

 

Pazar- Bir Ticaret Masalı

Doğu’nun bir kentinde küçük bir alavere-dalaverecinin ‘yırtma’ mücadelesini konu alan film hoş bir sürprizdi. On yıldır Türkiye’ye gidip gelen İngiliz Ben Hopkins’in yazıp yönettiği film birçok yerli yönetmenin filminden daha sağlam gözlemlere dayanıyor ve daha buralı kokuyor. Tayanç Ayaydın’ın oyunculuğu özellikle övgüye değer.

 

Pandora’nın Kutusu

Festivalin en iddialı filmlerinden biri olduğu kesin, seyirci ve eleştirmen tepkisi bunu gösteriyor. Ustaoğlu’nun filmleri beni neden kendilerine inandıramıyor? Neden sanki her şey hesaplı kitaplı ve daha çok da yabancılara yönelikmiş izlenimi veriyor? ‘İyi zevk’ sahiplerini tavlayacak müzikler ve görüntüler, benim içimi neden bu kadar sıkıyor? Belki de ben önyargılıyımdır. İnşallah öyledir. Ama 90 yaşındaki annenizi ya da ninenizi bir Fransızın canlandırabileceğine ikna olur musunuz? Olursanız, buyurun bu filmde hiç Karadenizli’ye benzemeyen bir Karadenizli teyze var. Çünkü kendisini Fransalı bir oyuncu canlandırıyor. Tsilla Chelton filmin diğer bir oyuncusu gibi botoks yaptırmayı Allahtan düşünmemiş.

Süt

Süt’ü anlamadım. Bir kere daha seyredip anlamayı umuyorum, o zaman yazacağım.

Gölge

Adana’da seyrettiğim ‘Gölge’ başarılı bir atmosfer yaratıyor ama fazlasıyla basit bir çözüme ulaşıyor. Filmden bende geriye pek bir şey kalmamış olduğunu söyleyebilirim.

Nokta

Usta işi bir film. Zaim sanatına hâkimiyetini kanıtlıyor ve teknik anlamda adeta bir gövde gösterisi yapıyor. Ama filmin tartışmak istediği ‘Allah inancı olmadan da ahlaklı olunup olunamayacağı’ gibi soruları seyirciye aktarabilmekte aynı başarıya sahip olduğundan kuşkuluyum. Sight & Sound’da filmi ‘Tarantinoesk’ bulanlar bile çıkmıştı.

Büyük abla sizi gözlüyor

TARİH:  4 Ekim 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Kartal Göz filmi, Amerika’nın İslam paranoyasına hizmet ediyor. Ama bu noktadan sonra paranoyanın hedefi değişiyor, içerdeki bir düşmana yöneliyor. Bu düşman, masumların öldürülmesine neden olan politikacılar değil…

 

Kartal Göz ABD’nin Ortadoğu’da sık sık yaptığı ‘hata’lardan biriyle başlıyor. Amerikan uçakları bir düğün yerini bombalar, onlarca masum insanı öldürür, ardından da yertkililer “pardon” der ya öyle bir duruma tanık oluyoruz. Amerikan casus uçakları Ortadoğu’da bir cenaze törenini gözlemektedir ama yetkililer bunun gerçek bir tören mi yoksa çok aranan bir düşman ‘lider’in gizli eylemlerinden biri mi olduğuna karar verememektedir. Eğer, kötü adam gerçekten oradaysa, seyirciye buranın bombalanması meşru gösterilir. Oysa yabancı bir ülkede, yargısız bir infaz yapılacaktır ve sadece aranan kişi değil başka birçokları da ölecektir. Bunda bir sorun yoktur. Sorun sadece görüntüdeki kişinin gerçekte aranan terörist olup olmadığının kesinlikle saptanamamış olmasındadır.

Herhangi bir yabancı ülkenin, ABD ya da başka bir Batı ülkesinde böyle bir infaz gerçekleştirmesi kabul edilebilir mi? Elbette hayır. Ama dediğim gibi sorun oranın bombalanmasının temelden yanlış olup olmadığı değildir. Konjonktürel olarak doğru olup olmadığıdır. Bilgisayarlar yeterli kanıt göremezler ve bombalanmasın derler ama ‘başkan’ bombalayın der. Ve hata eder, sadece masum insanlar ölür. Ardından da Amerika’da bir dizi intihar saldırısı gerçekleşmeye başlar. Ortadoğulular masum insanların katlinin intikamını almaktadır.

 

İÇERDEKİ DÜŞMAN

Gerçek dünyada bu mümkün olsaydı ABD’nin kan gölüne dönmüş olması gerekirdi ama 11 Eylül’den beri ABD’de tek bir bomba bile patlamadı. Irak’ta ise neler olduğunu anlatmaya gerek yok. Film, Amerika’nın İslam paranoyasına hizmet ediyor. Ama bu noktadan sonra paranoyanın hedefi değişiyor, içerdeki bir düşmana yöneliyor. Bu düşman, masum insanların öldürülmesine neden olan politikacılar değil. Teknoloji deyip geçelim, fazla açık etmeden filmin sürprizini. Ne kadar hatalı olsalar da kanlı canlı insanlar, yine bizdenler. Ya onların yerini makineler alsaydı? Mazallah, ‘Kartal Göz’de olanlar olurdu. Yine de şükür demek lazım herhalde.

Filmin sürprizini açık etmeden yazmaya çalışmak da bir işkence sevgili okurlar. Neyse. Filmde Shia LaBeouf ve Michelle Monaghan oynuyor. Michelle, Shia’dan 10 yaş büyük ama yeni Amerikan jönü denen şey, Tom Cruise’dan beri bebek suratlı olduğundan artık meseleyi yaşa bağlamıyoruz. Kadınlarla oğlan çocukların eşleşmesinden sadece sıkılıyoruz. Bunca şey yazıp da filmin saçma sapan bir olay örgüsü olduğunu, Kubrick ve Hitchcock’tan çalıp çırptığını söylememiş olamam. Neyse söylemişim. Şimdi, yani.

 

Kartal Göz

Orijinal Adı: Eagle Eye Yönetmen: D.J. Caruso Oyuncular: Shia LaBeouf, Michelle Monaghan, Rosario Dawson, Billy Bob Thornton, Cameron Boyce Türü: Dram Yapım Yılı: 2008

 

***

Kemikleri sızlayanlar

Pop müzik dünyasında “one hit wonder” denilen bir terim var. Yani bir şarkıcı ya da topluluk çıkar tek bir hit şarkı yapar ve sonra ortadan kaybolur.  Milcho Manchevski için bu cuk oturan bir terim. Manchevski yıllar önce ‘Yağmurdan Önce’ diye çok kişiyi derinden etkileyen bir film yapmıştı. Ama yönetmenin başka barutu yokmuş anlaşılan.

‘Gölgeler’ felaket kötü bir film. Çok kötü oynanmış, kadın düşmanı gibi bir yanı var, falan filan. Konu ise saçma sapan. Meğerse ezilen azınlıklar, dışlanmışlar, kısaca ‘ötekiler’ hayattayken sahip çıkamadıkları hayatlarına ve bedenlerine ölümden sonra sıkı sıkıya sarılırlarmış. Kemikleri mezarlarından çıkarılıp, tıp fakültelerinde kullanılırsa çok ama çok huzursuz olurlarmış. Bu konuda bir film seyretmek istiyorsanız, sizi tutmuş olmayayım ama ‘Gölgeler’ bu tür fantastik filmlerin en kötüleri arasında, galiba.

 

Gölgeler

Yönetmen: Milcho Manchevski Oyuncular: Borce Nacev, Vesna Stanojevska, Sabina Ajrula-Tozija Türü: Dram, Korku, Gerilim Yapım Tarihi: 2007 Süre: 120 Dk.

 

Sinema var, hayat belki…

TARİH:  28 Mart 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Berlin Film Festivali’nde gösterilen ve Tagesspiegel gazetesinin okurları tarafından en iyi film seçilen Hayat Var’da şüpheye düşülemeyecek netlikte bir şey görülüyor: O da Türkiye’de özgün sinemacıların ve has sinemanın olduğu gerçeği…

Reha Erdem aşka ve isyana inanıyor. Filmlerinin kahramanları kimi zaman açıkça kimi zaman da bastırılmış bir öfkeyle başkaldırıyorlar. Şiddetleri çoğunlukla saf bir acımasızlık içermiyor. Sevgiyi bulsalar yelkenleri suya indirmeye hazırlar. Tek istedikleri insan olarak hak ettiklerini alabilmek. Filmlerin finalinde kazanmıyorlar belki ama kaybetmiyorlar da. Tekinsiz, sallantılı bir dengede arkadaşlarına, sevdiklerine sarılıyorlar. Ne umuttan söz etmek mümkün belki ne de umutsuzluktan. Direnmeye bir övgü var, direnmeye değer olana: aşka, sevgiye. Başka da bir şey yok zaten yaşamı değerli kılan.
Reha Erdem çektiği her planın arkasını dolduruyor, her görüntü ve ses öğesinin hesabını verebiliyor. “Hayat Var”da hiçbir şey tesadüf değil. Altyazı dergisinin son sayısındaki röportajı oldukça aydınlatıcı. Muhakkak okunmasını öneririm.

CEVABI SEYİRCİYE BIRAKIYOR
“Hayat Var”ın bildiğimiz anlamda bir hikâyesi yok, bu açıdan tipik bir Erdem filmi yani. “Kaç Para Kaç”tan beri hikâye daha azalıyor Erdem’in sinemasında. Yine de: “Hayat Var”, Hayat adlı on dört yaşında bir kızın hikâyesi. Hayat, ‘resmen’ balıkçılık, fiilen küçük çaplı pezevenklik, uyuşturucu satıcılığı, kaçakçılık yapan babası ve nefes darlığı çeken, yatalak dedesiyle yaşıyor. Annesi babasından ayrıldıktan sonra bir polisle evlenmiş, bir  çocuk daha doğurmuş. Hayat bazen üvey evlat muamelesi gördüğü annesinin evine de gidiyor. Hayat’ın babası kötü biri değil ama kızının pek farkında da değil. Dedesi herkesten nefret ediyor zaten.  Okul arkadaşları, balık kokulu Hayat’ı itip kakıyor, okul müdürü ve öğretmense adeta anlayışsızlığın cismanileşmiş halleri. Arada sırada Hayat’a bakan komşu kadın severken işkence eden cinsten. Bir de bakkal amca var… Bakkal Hayat’ı taciz ediyor, Hayat çikolata, gofret karşılığında müsaade ediyor tacize. Arkadaşlarına bu ‘hediye’leri dağıtarak onların ilgisini kazanıyor. “Seni seviyorum” diyen tek şeyse iğrenç bir oyuncak bebek. Ve bir de işçi çocuk var. Hayat’a bir şeyler ikram eden, onu koruyup kollamaya çalışan. Bir de babanın umutsuz aşığı bir adamcağız daha var.
Film ‘kıyı’da geçiyor büyük ölçüde. Hayatın başladığı yerde. Hayat ve babası amfibik gibiler, hayatları denizle kara arasında geçiyor. Yoksul kulübelerinin ve çevrelerinin dışındaysa bir dehşet yaşanıyor. Görmediğimiz ama sesini duyduğumuz bir savaş var sanki. Jet uçakları geçiyor, siren sesleri çınlıyor. Kim kimle savaşıyor? Erdem, seyirciye bırakıyor cevabı.

HAYAT HER ŞEYE RAĞMEN VAR
Peki, “Hayat Var” ‘bir teselli’ veriyor mu? Reha Erdem  Altyazı söyleşisinde,  böyle bir şey amaçladığını söylüyor filmleriyle. Valla, ben “Hayat Var”dan yorgun ve ezik çıktım. O iğrenç bebekten, zar zor soluyan dededen, pis üvey babadan, iğrenç bakkaldan, komşu kadından, siren seslerinden, Erdem’in tanımıyla filmin ‘kuruluğu’ndan yoruldum. Filmin “hayat her şeye rağmen var” iddiasını yeterince güçlü bir şekilde iletemediğini, filmin finalindeki derin derin havayı içine çeken çocuklarının keyfine katılamadığımı söylemek zorundayım. Hayatın kendisini yanında “Hayat Var” filmi elbette cennet bahçesi gibi. Gerçek hayat çok ama çok daha sert, çok daha acımasız olabiliyor.
Demek istediğim, filmin abartılı bir kötülük gösterdiği değil. Karakterlerin, bakkal dışında, hiçbiri büyük bir kötülük yapmıyor zaten. Ama film duygusuyla ezdi beni. Neyle  ve nasıl mücadele edeceğime dair bir işaret de bulamadım. Hatta niye mücadele edeceğime de. Aşk? Hangi aşk? Filmdeki aşk bana cevap gibi gelmedi. Ya da filmdeki aşksızlığa doğru sorular sorulmamış gibi geldi. Bilmiyorum, ben belki de hikaye istiyorumdur. Ama “Hayat Var”da şüpheye düşülemeyecek netlikte bir şey görülüyor: o da Türkiye’de özgün sinemacıların ve has sinemanın olduğu gerçeği.
Berlin Film Festivali’nde gösterilen “Hayat Var”ın ‘Tagesspiegel’ gazetesinin okurları tarafından en iyi film seçildiğini (festivalin Forum bölümünün galiba) de belirtelim.

Cemaat, polis, ABD: Ilımlı İslam Projesi

TARİH:  2 Mayıs 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

‘Kelebek’ başta da söylediğim gibi bir propaganda filmi, yani çekilir bir şey değil. Yine de herkese bu filmi görmelerini öneririm. Bir cemaatin kendisini nasıl gördüğünü ve göstermek istediğini öğrenmek açısından
‘Kelebek’ bir propaganda filminin yöntemleriyle bir cemaatin dünya görüşü ve faaliyetlerini anlatıyor. Bu cemaat Mevlana’nın görüşlerinden etkilenmiş. Bunu filmin başlarında cemaatin, ya da tarikatın liderinin verdiği derslerden anlıyoruz. Cemaat/ tarikat Türkiye kökenli ama yurtdışında da faaliyetler yürütüyor: Filmde cemaat üyeleri Afganistan’da eğitim ve sağlık hizmetleri veriyor. Bu tarikatın ABD’yle yakın çok yakın ilişkisi var: ABD’den neredeyse kutsal topraklardan söz eder gibi söz ediyorlar. Tarikatın önemli hizmetlerinden biri de zaten ABD’ye öğrenci göndermek. Kendilerine adam kazanırken ‘seni ABD’ye gönderebiliriz’ havucunu etkin bir şekilde kullanıyorlar. Cemaat/tarikat terör konusunda eski ABD başkanı Bush’tan çok farklı düşünmüyor. ‘Yangını çıkaranı’ suçlamak söz konusu değil cemaat için. ‘Yangının içine gençleri atan’ El Kaide ve Taliban gibi örgütler tek suçlular. Komplo teorisyenlerinin 11 Eylül’ü ABD’nin tezgahlamış olabileceği yönündeki teorileri ‘aman ağzımızdan yel alsın’ tavrıyla bastırılıyor.
Bu cemaatin Türkiye’de Emniyet teşkilatıyla ya da polisle de özdeşleşmiş olduğunu görüyoruz. Filmin kahramanını, ki bir cemaat mensubudur ve vicdan muhasebelerini polisle paylaşmayı seçer, filmin önemli bir bölümünde polis montuyla otururken görürüz. Polis rozeti montun üzerinde net bir şekilde görülür.
Filmin temel savı ‘sadece yaptıklarımızdan değil yapmamayı seçtiklerimizden de sorumlu olduğumuz’ şeklinde. Cemaat, eşitsizlik ve adaletsizlik konusunda bir şey yapmamayı seçiyor ve bu seçimini sorgulamıyor. Kendisinin, kapitalizm ve emperyalizmle uyumunu sorgulamıyor. Yangını neyin ve kimin çıkardığını da sorgulamıyor. Teröre hepimiz karşıyız tabii ki. Ama Bush başkanlığındaki ABD de karşıydı ve her anlamda dünyada terör estiriyordu. Estirmeye de devam edecek, başka türlü olamaz. Cemaatin bunlarla işi yok. Ne de emniyet teşkilatının ‘dur/vur’ uygulamalarıyla, işçi sınıfına karşı estirdiği terörle (bu yazı 1 Mayıs’ta yazılıyor) alıp veremediği yok.  Cemaat kısacası Amerikancı bir ılımlı İslam modelini yaygınlaştırmayı misyon edinmiş. Yolları da açık görünüyor. Bu cemaat gerçekte bir varlığa karşılık geliyor mu? Filmden sonra bunu tartışan film eleştirmenleri nedense seslerini ya alçaltıyor ya da şifreli ifadeler kullanıyorlardı. Anlaşılan bir şekilde terörize olmuşlardı. Oysa ‘Kelebek’in afişinde ‘dünyayı değiştirmek için terörist mi olmak gerekiyor?’ diye soruluyor ve bu soruya ‘hayır’ diye cevap veriliyordu. Teröre karşı çıkanlar neden bu kadar korkulduklarını da sorguluyorlar mı acaba? ‘Kelebek’ başta da söylediğim gibi bir propaganda filmi yani çekilir bir şey değil. Yine de herkese bu filmi görmelerini öneririm. Bir cemaatin kendisini nasıl gördüğünü ve göstermek istediğini öğrenmek açısından…

Gösterişli bir kafa karışıklığı

TARİH:  7 Mart 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Filmin girişindeki jenerik bölümü şahane. Gerisi de bir şekilde seyrediliyor. Ne çok kötü ne çok iyi, ne faşist ne de faşizm karşıtı, nerede durduğu pek belli olmayan bir çizgi roman uyarlaması olan ‘Watchmen’ yine de bir şekilde enteresan bir film…

Zack Snyder ‘300 Spartalı’ adlı filmiyle bayağı bir tartışma koparmıştı. Ben ‘faşist’ demiştim, Hıncal Uluç filmi savunmuştu, beni, adımı vermeden eleştirerek. Tartışma tabii ki sadece bu ülkede olmamıştı. Yeni filmi ‘Watchmen’i de faşizanlıkla suçlayan var. New Yorker dergisinin yazarı “Snyder, çizgi romanın yaratıcısı Moore gibi intikam fikrinden ve  fiziksel güç kullanımının stilize edilmiş uygulamasından o kadar tahrik olmuş ki film sonuçta ti’ye aldığı güçlerden iki kat daha fazla faşizan olmuş” diyor. Ama evet bir yandan da “ti’ye alış” var bu kez. Belki ‘300’de de vardı ama bu kadar belirgin değildi. ‘Watchmen’i ‘faşizan’ diye nitelemek mümkün ama bence daha çok kafası son derece karışık bir veya birkaç yaratıcının (Moore ve Snyder) ürünü diye nitelendirmek daha doğru olacak.

GEÇMİŞİN DE BİR GEÇMİŞİ VAR
Film alternatif bir geçmişte, 1980’lerde geçiyor. Tabii bu geçmişin de bir geçmişi var. Bir zamanlar, bir grup polis, kendilerine kimlikler edinip, maskeler takıp, kostümler giyip suçlularla mücadele etmişler. Minutemen denilen bu grup sonra Watchmen’e dönüşmüş, yeni kuşaklar eskisinin yerini almış. Bu grubun yaptığı işler bayağı da sevimsiz hatta çoğun zaman tiksinç. Mesela Nixon sayelerinde üçüncü defa seçilmiş. İçlerinden Dr. Manhattan lakaplı olanı, Hulk misali, bir takım ışınlara maruz kalıp olağanüstü güçler edinmiş. Geleceğini görebiliyor, devleşebiliyor, kendisini çoğaltabiliyor, ışınlıyabiliyor. Tanrı gibi bir şey. Vietnam Savaşı onun sayesinde kazanılıyor ki bu da Nixon’ın yeniden seçilmesini sağlıyor.
Filmin hemen başında öldürülen Komedyen lakaplı olanı ise tecavüzcülükten, suikastçiliğe, kadın katilliğine her türlü pisliği bünyesinde barındıran biri. İşte bu komedyenin öldürülmesi Rorschach adlı bir diğer watchmen’in harekete geçmesine neden oluyor. Rorschach da bir tür psikopat ya da sosyopat, her neyse…( Robert de Niro’nun Taksi Şoförü’nde canlandırdığı türe yakın)

BÜTÜN MESELE OLASI NÜKLEER SAVAŞ
İşte bu Rorschach’ın günlüğünden takip ediyoruz olayları büyük ölçüde, yani özdeşleşilen kişi büyük ölçüde Rorschach. Rorschach’ın suratındaki maskedeki şekiller tıpkı Rorschach testlerindeki lekelere benziyor, ama onların hareketli olanından (Rorschach’ı duymamış olanlar olabilir: kendisi ünlü bir psikologdur, bilinçdışını açığa çıkarmada kullanılan ve adıyla anılan bir test geliştirmiştir).
Rorschach artık hepsi emekliye ayrılmış olan gurup arkadaşlarının ve kendisinin tehlikede olabileceğini düşünüyor. İçlerinden biri öldürülmüşse diğerleri de öldürülebilir diye düşünüyor. Ve arkadaşlarını uyarmaya, herekete geçirmeye çalışıyor. Bu arkadaşlardan birisi de artık ülkenin en zengin adamı olmuş olan Veidt (Ozimandias lakaplı). Bütün bu olayların geçtiği dönem ise soğuk savaşın tırmandığı, nükleer bir çatışmayla dünyanın sonunun gelme ihtimalinin bayağı yüksek olduğu bir dönem yani bildiğimiz 80’ler işte. Sovyetlerin Afganistan’a girmesi bu tehlikeyi bayağı da artırmış (bu arada Sovyetlerin “hiçbir zaman nükleer savaşı başlatan taraf olmayacağı” taahhüdünden söz edilmiyor. ABD ise böyle bir taahütte bulunmaktan kaçınmış ve ‘star wars’ adıyla bilinen nükleer şemsiye projesiyle nükleer rekabeti yeni bir düzeye tırmandırmıştı. ABD, aynı dönemde Afganistan’da Taliban’ı semirtmekle meşguldu ki bundan da söz edilmiyor filmde).
Velhasılıkelam bütün meselenin bu olası nükleer savaşı durdurmakla ilgili olduğu ortaya çıkıyor. Peki soru şu? Milyarlarca insanı kurtarmak için milyonlarca insan feda edilmeli midir? Bunu yapan sanayici daha sonra yıkılan ülkenin yeniden inşasını da üstlenecek ise üstelik…
Yoksa bildiği doğrudan taviz vermezken kanun gibi efemine şeyleri tanımayan, liberallerden tiksinen (ayıptır söylemesi ben de tiksiniyorum ama uzun hikaye şimdi), süper maço erkek ve de faşistin daniskası Rorschach gibi mi olmak gerekir? Rorschach savaşı önlemek için milyonların feda edilmesine karşı çıkıyor ama kendisi ne söylüyor, belli değil. Film bu karakterlere hem mesafeli hem de onlardan başka seçenek tanımaz bir noktada bırakıyor seyircisini. Fakat her şeye rağmen filmin girişindeki jenerik bölümü şahane. Gerisi de bir şekilde seyrediliyor. Ne çok kötü ne çok iyi, ne faşist ne de faşizm karşıtı, nerede durduğu pek belli olmayan bir çizgi roman uyarlaması ‘Watchmen.’ Yine de bir şekilde enteresan, ‘Southland Tales’ misali anaakımdan ne kadar da kafası karışık şeyler çıkabildiğini göstermesi açısından.

Bu haftanın filmlerine toplu hakaret…

TARİH:  4 Nisan 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Haftanın filmleri ne yazık ki pek kötüler. Onlar için ayrı birer yazı yazmak, hak ettiklerinden çok değer vermek olacak. Zaten evim soyulmuş, bilgisayarlarımız çalınmış, bir bilgisayarı eşimle ortak kullanırken, bu lüksüm de yok

Biraz dert yanabilir miyim sevgili okurum? Emin ol, bu haftanın filmlerinden daha ilginç benim hikâyem. Dedemi, yani babamın babasını öldürmüşler. Devlet yakalamış adamı hapse tıkmış. Bunu öğrendiğimde, devlet dedemin canını koruyamamış diye düşünmemiştim. Adamı yakaladığı için devletimi sevmiştim. Daha ne yapacaktı ki? Buna rağmen 20 yaşıma geldiğimde ben yine de devletimin başındaki kuruma “cunta” deme gafletinde bulundum. Karşılığında az daha ölüyordum. On dört ay hapis yattım, hüküm giydim, düşük dozda işkence gördüm. Ama hapislik zordu. Oradan insan sağ çıkamayabilirdi. Sağmalcılar’da “öldürme” koğuşunda ülkücüler ve mafyayla birlikte yattım. Onların insafına kalmıştık. Öldürülmedik.

HAYAT DEVAM EDİYORDU…
30 Aralık 1994’te ablam doğum günü hediyesini almaya The Marmara Oteli’nin kafesine davet edildi bir arkadaşınca. İBDA-C adlı bir örgüt “Taraf ” adlı dergilerinde yılbaşını kana bulayacağız diyordu o günlerde. İBDA-C gerçekte var mıydı, yoksa adına Ergenekon dedikleri tarzda bir derin devlet operasyonunun adı mıydı? Ben nasıl bilebilirim ki? Ama ablam gittiği kafeden sağ çıkmadı. Türk sinemasının en değerli isimlerinden Onat Kutlar da o gün aynı kafedeydi. O da evlilik yıldönümünü kutlamak için gitmişti. Bir bomba patladı ve ablam o anda öldü. Onat Kutlar ağır yaralandı ve 11 gün daha hayatta kaldı. Ama kurtarılamadı. İki çok değerli insan öldü. Bu kez devleti suçladım bu ölümlerden. Birileri hedef göstermiş ve cinayet işleyeceğiz demiş ve işlemişti. Çok geçmeden Tansu Çiler suçluları yakalandığını ilan etti. İBDA-C değildi, PKK’ydı. Ama delil var mıydı? İtiraftan başka yoktu çünkü polis, – bakın siz şu işe- güvenlik kameralarının çektiği görüntüleri otelden olayın üstünden bir yıl geçtikten sonra istemişti. E, otelde silmişti tabii o kayıtları. Peki PKK niye yapmış olmasın ki? Yine de inanmamak için yeterli neden yoktu. Deniz Demir adlı PKK’li katili televizyonlarda “evet biz yaptık” derken gördüm. Ama katilin, katillerin hiçbiri şu an içeride değil. Serbest dolaşıyorlar aramızda. İşte buna inanmak zor!

Biraz da ablamın kaybıydı eşimle beni çocuk yapmaya iten. Ali, ablamın ölüm yıldönümünde, 30 Aralık 1997’de doğdu. Dünya güzeli bir çocuktu. Bütün çocuklar güzeldir ya, o başka türlüydü. Babam, “Ben bir çocuğumu kaybettim, benim başıma büyük bir felaket daha gelme ihtimali çok düşük” diyordu. O da geldi. 17 Ağustos’ta Ali, annem ve babam depreme yakalandılar Yalova’da. Türkiye’nin en büyük inşaat firmalarından Yüksel İnşaat’ın yaptığı yazlık sitedeydiler. Site tuzla buz oldu, yanı başında başka binalar ayakta kalırken. Sonra gazetelere millet meclisinde yapılan kimi tartışmalar yansıdı. Vekillerimizin nasıl canla başla daha fazla güvenlik önlemi alınmaması için çalıştıklarını gördük. Meğerse cinayet geliyorum demiş. Sonra mütedeyyin vatandaşlarımız, ölülerimizle alay ederek yürüdüler ellerinde “7.4 yetmedi mi?” yazan pankartlarla. Zavallı dindar halkımız, askerlerden çok çekmişlerdi, ne deseler yeriydi. Depremde Gölcük civarını çok etkilememiş miydi?

Hayat devam ediyordu. Eski şiddeti azaldı mı acaba, demeye çok fırsat vermeden. Geçen hafta biz uyurken evimize hırsız(lar) girdi. Ne var ne yoksa götürdüler. Herkes “iyi ki uyanmamışsınız” diyor. Bense “niye uyanmadım!” diye kendime kızıyorum. Ev dediğin, ikinci bedenimiz. Ona girilmesi, bir nevi tecavüz. Ben nasıl bir erkeğim ki bu tecavüze karşı koyamadım?

Ama bir soru daha var! Bu nasıl devlet ki sadece beni yakalamada üstün bir başarı gösterdi? Evet, 12 Eylül’de kaligrafi uzmanları el yazılarımızı çözüp, milli güvenlik kuruluna “cunta” deme terbiyesizliğinde bulunan beni ve arkadaşlarımı yakalamış, devletin manevi şahsiyetine hakaretten hüküm giydirmişti. Ama benim canın ve malım söz konusu olunca devleti ara ki bulasın.

Size daha komik bir şey söyleyeyim mi? Bir kere vergi dairesi annem ve babama vergi borcu çıkardı ölümlerinden sonra. Oysa deprem mağdurları vergiden muaf tutulmuştu. Bana vergi dairesi müdürü aynen şöyle demişti: “Depremde yakınları ölenler vergiden muaf, kendileri ölenler değil.” Depremde ölen annem ve babam deprem mağduru değildi yani. Aslında bu mantık içinde bile hatalıydılar çünkü birbirlerini de kaybetmişlerdi onlar. Ama yine de bir avukata başvurmak ve bir sürü para vermek zorunda kaldım.

Nerden nereye, sinema yazacaktım bu çıktı ortaya. Başkasını yazamadım, mazur görün. Kısacası “Marley ve Ben”, “Yengeç Oyunu”, “Kıymık” ve “Vahşet Partisi” adlı filmleri görmeniz için bir neden yok. Bir tek “Marley ve Ben” evcil bir hayvanınız, özellikle bir köpeğiniz olmuşsa tavsiye edilir. Yoksa İstanbul film Festivali başlıyor, aptal mısınız bu filmlere vakit harcayacaksınız?

Vesoul Festivali Ödülleri

TARİH:  21 Şubat 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bu yıl Vesoul Film Festivali’nde en iyi film ödülünü Irak asıllı yönetmen Abbas Fadıl’ın ‘Dünyanın Şafağı’ (L’Aube du Monde) adlı filmi kazandı. Film 1992’de yaşanan 1. Körfez Savaşı’nın bireyler ve belirli kültürler üzerindeki yıkıcı etkisini etkili bir dille gösteriyor…

Amatörce ve gönüllülerin katkılarıyla, Fransa’nın en az turistik bölgesinde uluslararası nitelikte bir festival düzenlemek gerçekten zor bir iş. Ama bir lisenin dokümantasyon merkezinde çalışan Martine ve Jean-Marc Therouanne çifti bu işin altından 15 yıldır başarıyla kalkıyorlar.

İZLEYİCİ SAYISI KENT NÜFUSUNDAN ÇOK
Bu yıl krize rağmen seyirci ve gösterilen film sayısını artırmayı başardılar yine. Vesoul’de 75 filmi, 26 bin civarında seyirci izledi. Bu seyirci sayısı kentin nüfusundan fazla. Festival’de bir çok jüri ve bir çok da ödül vardı. Benim de üyesi olduğum NETPAC (Asya Filmlerinin Promosyonu Ağı) jürisi olarak en iyi film ödülümüzü Irak asıllı yönetmen Abbas Fadıl’ın ‘Dünyanın Şafağı’ (L’Aube du Monde) adlı filmine verdik. ‘Dünyanın Şafağı’ 1992’de 1. Körfez Savaşı sırasında geçiyor. Fırat ve Dicle’nin oluşturduğu deltadaki bataklık alanda yaşayan köylüler (Maadanlar) filmin baş kahramanları. Film, savaşın hem bireyler hem de belirli kültürler üzerindeki yıkıcı etkisini etkili bir sinemasal dille gösteriyor. Filmin ritmi, kamera kullanımı, çerçeveleri tümüyle başarılı. İstanbul Film Festivali’nde ‘Balıklı Bulgur’la tanıdığımız muhteşem oyuncu Hafsia Herzi’yi de yeniden görmek ayrı bir keyifti.  ‘Dünyanın Şafağı’ seyirciler tarafından da festivalin en iyi filmi seçildi.

100: KOMEDİ İLE TRAJEDİ ARASINDA
Asya Sanatları Müzesi Guimet’nin jürisinin ödülü ise Filipinli Chris Martinez’in ‘100’ adlı filmine gitti. Bir süre önce Jack Nicholson’lı bir Hollywood filmi izlemiştik, ‘Bucket List’ diye. Ölmek üzere olan iki adamın son arzularını yerine getirişlerini konu alıyordu. ‘100’de de aynı tema var ve hatta ‘100’ daha önce çekilmiş. Ama tabii kahramanlar çok daha mütevazı şeyler dileyebiliyorlar. Martinez’in filmi komediyle trajedi arasında gidip gelirken gerçekten çok dokunaklı ve etkileyici anlar yakalamayı başarıyordu.
Filipinli yönetmen Jeffrey Jeturian, Çinli yönetmen Li Yang, Hintli festival yöneticisi (Cinefan) Indu Shrikent ve İranlı oyuncu Fatemeh (Simin) Motamed Arya’dan oluşan Uluslararası Jüri ise büyük ödül Altın Bisiklet’i (ya da Çekçek) Kazak Filmi “Stalin’e Bir Hediye”ye verdi. II. Dünya Savaşı sırasında Kazakistan’a sürülen göçmenleri anlatan filmi zayıf buldum açıkçası. Şeytan Stalin ve zavallı Yahudiler temasında yeni olan tek şey Nazilerin yerini Rusların almasıydı. Ayrıca bugünün İsraili’nin biraz ‘mutlu son’ havasında filmde yer alıyor oluşu da beni rahatsız etti. Tarih ne yazık ki mutlu sonla sona ermiş değil. En azından Filistinliler için.
Vesoul Asya Filmleri festivali gelecek yıl Ömer Kavur için bir retrospektif düzenleyeceğini şimdiden açıkladı. Nice nice yıllara dileyelim biz de Vesoul festivaline ve Therouanne çiftine.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com