Liberal vahşet manzaraları

TARİH:  21 Mart 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

McQueen unutturulmaya çalışılan bir dönemi yeniden gündeme getirerek İngiltere –İrlanda ilişkisinin de yeniden sorgulanmasını kışkırtıyor…

‘Açlık’ bugünün neoliberal dünyasının egemenliğini ilan ettiği 1980’lerin başında, tam olarak 1981’de geçiyor. ABD’de Reagan, Büyük Britanya’da Thatcher, Türkiye’de Kenan Evren ve Turgut Özal (cuntanın başbakan yardımcısı ve Türkiye’de neo-liberalizmin mimarı; Taraf gazetesinin kimi “ağır top” statüsündeki yazarlarının ona tapınması, onun darbeci olmadığı anlamına gelmez; o yazarların büyük iddialarına rağmen demokrasiden pek bir şey anlamadıkları anlamına gelir) ikilisi var. Büyük Britanya’da Demir Lady lakaplı Thatcher sosyal devleti yok etmeyi misyon edinmiş durumda. Falkland Savaşı da yardımına yetişiyor ve oluşan “birlik ve beraberlik ortamı”nda istediği yasaları uygulama şansını buluyor Thatcher. Solcuları ve muhaliflerini ezmeyi başarıyor.

80’LERDEKİ TÜRKİYE
Kuzey İrlanda’daki Maze hapishanesi cumhuriyetçi IRA militanlarının atıldıkları yer. IRA militanları “politik statü” talebinde bulunuyorlar. Giyinmeyi reddediyorlar, dışkılarını hücrelerinin duvarına sürerek durumlarını protesto ediyorlar. Hükümet bu talepleri reddediyor. IRA önderlerinden Bobby Sands taleplerinin karşılanması amacıyla açlık grevine başlıyor. Sonunda Sands ve 9 arkadaşı daha açlık grevinden ölüyor ama hükümet yine de politik statü vermeyi reddediyor.
1980’lerin Türkiye hapishanelerinde de açlık grevleri, tek-tip kıyafete karşı protestolar ve çok çok daha korkunç boyutlarda bir işkence vardı. Hapishaneler, Ebu-Greyb’le yeniden Batı’nın gündemine geldi. Bugünün Türkiye’sinde de F-tipi denilen insanlık dışı uygulama ve muhaliflere karşı her türlü eziyet sürüyor. Dolayısıyla “Açlık”ın anlattıkları sadece tarih değil (Batı için de).

EVRENSEL ‘SIRA DAYAĞI’
“Açlık” üç bölümden oluşuyor. Yönetmen Steve McQueen (aynı adlı oyuncuyla sadece isim benzerliği var) ilk bölümün ırmakta serbest bir şekilde akmaya, ikinci bölümün çalkantılı sularda sürüklenmeye ve üçüncü bölümün şeleleden düşmeye benzemesini amaçlamış. İlk bölüm yeni bir mahkum ile bir gardiyan çerçevesinde hapishaneyi anlatırken, ikinci bölüm Bobby Sands ile bir rahip arasındaki konuşmayı temel alıyor. Bu konuşma 17 küsür dakikalık tek bir plandan oluşuyor ve burada Sands rahiple ölüm orucu kararını tartışıyor. Son bölüm ise Sands’in acılı ve ağır ölümünü anlatıyor.
Cannes’da “Altın Kamera” yani en iyi ilk film ödülü alan “Açlık” birçok eksiğine rağmen çok çarpıcı bir film. Filmden aklınızda çok da kavradığınız bir Bobby Sands portresi kalmıyor. Ya da Kuzey İrlanda-Britanya sorununda biraz daha ufuk sahibi olmuyoruz. Ama çarpıcı birçok görüntü kalıyor. Sıra dayağı mesela bizim hapishanelere özgü değilmiş. Batıda da “demokrasinin” gerekli hissetiğinde, bir üçüncü dünya ülkesi vahşetine yaklaşabileceğini görüyorsunuz. Bir de Thatcher’ın kan dondurucu, steril sesiyle yaptığı konuşmalar var.
McQueen unutturulmaya çalışılan bir dönemi yeniden gündeme getirerek İngiltere –İrlanda ilişkisinin de yeniden sorgulanmasını kışkırtıyor. Film hapishanedekileri yeniden hatırlatabilirse, Türkiye’nin bugünü için de önemli bir işlevi yerine getirebilir.

Din ve bilimin kardeşliği

TARİH:  16 Mayıs 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

‘Melekler ve Şeytanlar’, dizinin bir önceki filmi ‘Da Vinci Şifresi’ne göre çok daha iyi. Ama bu sadece göreceli bir başarı; ‘Da Vinci’ o kadar kötüydü ki…
Din ve bilim el ele tutuşup, barış içinde birlikte yaşayabilir ve insanlığı ileri taşıyabilir mi? Sonuçta kavga dövüş bir arada yaşıyorlar ama mutlak bir barış imkânsız gibi. Tübitak’taki Darwin sansürü daha yeni yaşandı. ‘Melekler ve Şeytanlar’ dine de bilime de ihtiyacımız olduğunu, birinden biri olmazsa gerçeği bütünlüğüyle kavrayamayacağımızı iddia ediyor. Filmi seyrettikten sonra Vatikan olmazsa dünyanın ne kaybedeceğini anlamak zor gerçi. Bana öyle geliyor ki filmin temel aldığı kitabın yazarı Dan Brown her nabza uygun bir şerbet satmak istediğinden takiye yapıyor. Vatikan’la işbirliği yapmadan zaten bu filmleri gerçekleştirmek zor olurdu.

İLLİMUNATİ’NİN KİLİSEYLE SAVAŞI
Bir zamanlar bilim insanları ve sanatçıların oluşturduğu, bilime inanan ve kiliseyle geçinemeyen İllimunati diye bir cemaat varmış. Ve bir gün Vatikan bu cemaatin ileri gelenlerini katletmiş. O günden beri İllimunati intikam ateşiyle yanıp tutuşurmuş. Film, İllimunati’nin kiliseye açtığı yeni savaşı anlatıyor. Ama tabii ki her şey göründüğünden daha karmaşık çıkıyor. CERN’deki deneylerin tanrıyı tahtından indirme olasılığını aklınızda tutunuz.
‘Melekler ve Şeytanlar’ dizinin bir önceki filmi ‘Da Vinci Şifresi’ne göre çok daha iyi. Ama bu sadece görece bir başarı; ‘Da Vinci’ o kadar kötüydü ki… Ne filmin kahramanları ilginç ve sempatik, ne Vatikan’ın yok olma ihtimali korkutucu ne de ‘Se7ven’ misali ölümlere maruz kalan kardinallerin kaderi üzücü geliyor insana. Filmin merkezindeki komplo inandırıcı olmadığı gibi bunu çözebilecek tek kişinin Amerikalı bir bilim adamı olması da inandırıcı değil. Roma’da turistik bir gezi yapmak isterseniz kenti daha iyi tanıtan filmler vardır muhakkak. Ama ‘Melekler ve Şeytanlar’ da iş görebilir.
Bana öyle geliyor ki dizinin yapımcıları ilk iş olarak Tom Hanks’ten kurtulmalılar. Adam seksi değil işte, olamıyor. Yanına ister Audrey Tautou’yu koyun ister Ayulet Zurer’i durum değişmiyor.

Sinema var, hayat belki…

TARİH:  28 Mart 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Berlin Film Festivali’nde gösterilen ve Tagesspiegel gazetesinin okurları tarafından en iyi film seçilen Hayat Var’da şüpheye düşülemeyecek netlikte bir şey görülüyor: O da Türkiye’de özgün sinemacıların ve has sinemanın olduğu gerçeği…

Reha Erdem aşka ve isyana inanıyor. Filmlerinin kahramanları kimi zaman açıkça kimi zaman da bastırılmış bir öfkeyle başkaldırıyorlar. Şiddetleri çoğunlukla saf bir acımasızlık içermiyor. Sevgiyi bulsalar yelkenleri suya indirmeye hazırlar. Tek istedikleri insan olarak hak ettiklerini alabilmek. Filmlerin finalinde kazanmıyorlar belki ama kaybetmiyorlar da. Tekinsiz, sallantılı bir dengede arkadaşlarına, sevdiklerine sarılıyorlar. Ne umuttan söz etmek mümkün belki ne de umutsuzluktan. Direnmeye bir övgü var, direnmeye değer olana: aşka, sevgiye. Başka da bir şey yok zaten yaşamı değerli kılan.
Reha Erdem çektiği her planın arkasını dolduruyor, her görüntü ve ses öğesinin hesabını verebiliyor. “Hayat Var”da hiçbir şey tesadüf değil. Altyazı dergisinin son sayısındaki röportajı oldukça aydınlatıcı. Muhakkak okunmasını öneririm.

CEVABI SEYİRCİYE BIRAKIYOR
“Hayat Var”ın bildiğimiz anlamda bir hikâyesi yok, bu açıdan tipik bir Erdem filmi yani. “Kaç Para Kaç”tan beri hikâye daha azalıyor Erdem’in sinemasında. Yine de: “Hayat Var”, Hayat adlı on dört yaşında bir kızın hikâyesi. Hayat, ‘resmen’ balıkçılık, fiilen küçük çaplı pezevenklik, uyuşturucu satıcılığı, kaçakçılık yapan babası ve nefes darlığı çeken, yatalak dedesiyle yaşıyor. Annesi babasından ayrıldıktan sonra bir polisle evlenmiş, bir  çocuk daha doğurmuş. Hayat bazen üvey evlat muamelesi gördüğü annesinin evine de gidiyor. Hayat’ın babası kötü biri değil ama kızının pek farkında da değil. Dedesi herkesten nefret ediyor zaten.  Okul arkadaşları, balık kokulu Hayat’ı itip kakıyor, okul müdürü ve öğretmense adeta anlayışsızlığın cismanileşmiş halleri. Arada sırada Hayat’a bakan komşu kadın severken işkence eden cinsten. Bir de bakkal amca var… Bakkal Hayat’ı taciz ediyor, Hayat çikolata, gofret karşılığında müsaade ediyor tacize. Arkadaşlarına bu ‘hediye’leri dağıtarak onların ilgisini kazanıyor. “Seni seviyorum” diyen tek şeyse iğrenç bir oyuncak bebek. Ve bir de işçi çocuk var. Hayat’a bir şeyler ikram eden, onu koruyup kollamaya çalışan. Bir de babanın umutsuz aşığı bir adamcağız daha var.
Film ‘kıyı’da geçiyor büyük ölçüde. Hayatın başladığı yerde. Hayat ve babası amfibik gibiler, hayatları denizle kara arasında geçiyor. Yoksul kulübelerinin ve çevrelerinin dışındaysa bir dehşet yaşanıyor. Görmediğimiz ama sesini duyduğumuz bir savaş var sanki. Jet uçakları geçiyor, siren sesleri çınlıyor. Kim kimle savaşıyor? Erdem, seyirciye bırakıyor cevabı.

HAYAT HER ŞEYE RAĞMEN VAR
Peki, “Hayat Var” ‘bir teselli’ veriyor mu? Reha Erdem  Altyazı söyleşisinde,  böyle bir şey amaçladığını söylüyor filmleriyle. Valla, ben “Hayat Var”dan yorgun ve ezik çıktım. O iğrenç bebekten, zar zor soluyan dededen, pis üvey babadan, iğrenç bakkaldan, komşu kadından, siren seslerinden, Erdem’in tanımıyla filmin ‘kuruluğu’ndan yoruldum. Filmin “hayat her şeye rağmen var” iddiasını yeterince güçlü bir şekilde iletemediğini, filmin finalindeki derin derin havayı içine çeken çocuklarının keyfine katılamadığımı söylemek zorundayım. Hayatın kendisini yanında “Hayat Var” filmi elbette cennet bahçesi gibi. Gerçek hayat çok ama çok daha sert, çok daha acımasız olabiliyor.
Demek istediğim, filmin abartılı bir kötülük gösterdiği değil. Karakterlerin, bakkal dışında, hiçbiri büyük bir kötülük yapmıyor zaten. Ama film duygusuyla ezdi beni. Neyle  ve nasıl mücadele edeceğime dair bir işaret de bulamadım. Hatta niye mücadele edeceğime de. Aşk? Hangi aşk? Filmdeki aşk bana cevap gibi gelmedi. Ya da filmdeki aşksızlığa doğru sorular sorulmamış gibi geldi. Bilmiyorum, ben belki de hikaye istiyorumdur. Ama “Hayat Var”da şüpheye düşülemeyecek netlikte bir şey görülüyor: o da Türkiye’de özgün sinemacıların ve has sinemanın olduğu gerçeği.
Berlin Film Festivali’nde gösterilen “Hayat Var”ın ‘Tagesspiegel’ gazetesinin okurları tarafından en iyi film seçildiğini (festivalin Forum bölümünün galiba) de belirtelim.

Cemaat, polis, ABD: Ilımlı İslam Projesi

TARİH:  2 Mayıs 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

‘Kelebek’ başta da söylediğim gibi bir propaganda filmi, yani çekilir bir şey değil. Yine de herkese bu filmi görmelerini öneririm. Bir cemaatin kendisini nasıl gördüğünü ve göstermek istediğini öğrenmek açısından
‘Kelebek’ bir propaganda filminin yöntemleriyle bir cemaatin dünya görüşü ve faaliyetlerini anlatıyor. Bu cemaat Mevlana’nın görüşlerinden etkilenmiş. Bunu filmin başlarında cemaatin, ya da tarikatın liderinin verdiği derslerden anlıyoruz. Cemaat/ tarikat Türkiye kökenli ama yurtdışında da faaliyetler yürütüyor: Filmde cemaat üyeleri Afganistan’da eğitim ve sağlık hizmetleri veriyor. Bu tarikatın ABD’yle yakın çok yakın ilişkisi var: ABD’den neredeyse kutsal topraklardan söz eder gibi söz ediyorlar. Tarikatın önemli hizmetlerinden biri de zaten ABD’ye öğrenci göndermek. Kendilerine adam kazanırken ‘seni ABD’ye gönderebiliriz’ havucunu etkin bir şekilde kullanıyorlar. Cemaat/tarikat terör konusunda eski ABD başkanı Bush’tan çok farklı düşünmüyor. ‘Yangını çıkaranı’ suçlamak söz konusu değil cemaat için. ‘Yangının içine gençleri atan’ El Kaide ve Taliban gibi örgütler tek suçlular. Komplo teorisyenlerinin 11 Eylül’ü ABD’nin tezgahlamış olabileceği yönündeki teorileri ‘aman ağzımızdan yel alsın’ tavrıyla bastırılıyor.
Bu cemaatin Türkiye’de Emniyet teşkilatıyla ya da polisle de özdeşleşmiş olduğunu görüyoruz. Filmin kahramanını, ki bir cemaat mensubudur ve vicdan muhasebelerini polisle paylaşmayı seçer, filmin önemli bir bölümünde polis montuyla otururken görürüz. Polis rozeti montun üzerinde net bir şekilde görülür.
Filmin temel savı ‘sadece yaptıklarımızdan değil yapmamayı seçtiklerimizden de sorumlu olduğumuz’ şeklinde. Cemaat, eşitsizlik ve adaletsizlik konusunda bir şey yapmamayı seçiyor ve bu seçimini sorgulamıyor. Kendisinin, kapitalizm ve emperyalizmle uyumunu sorgulamıyor. Yangını neyin ve kimin çıkardığını da sorgulamıyor. Teröre hepimiz karşıyız tabii ki. Ama Bush başkanlığındaki ABD de karşıydı ve her anlamda dünyada terör estiriyordu. Estirmeye de devam edecek, başka türlü olamaz. Cemaatin bunlarla işi yok. Ne de emniyet teşkilatının ‘dur/vur’ uygulamalarıyla, işçi sınıfına karşı estirdiği terörle (bu yazı 1 Mayıs’ta yazılıyor) alıp veremediği yok.  Cemaat kısacası Amerikancı bir ılımlı İslam modelini yaygınlaştırmayı misyon edinmiş. Yolları da açık görünüyor. Bu cemaat gerçekte bir varlığa karşılık geliyor mu? Filmden sonra bunu tartışan film eleştirmenleri nedense seslerini ya alçaltıyor ya da şifreli ifadeler kullanıyorlardı. Anlaşılan bir şekilde terörize olmuşlardı. Oysa ‘Kelebek’in afişinde ‘dünyayı değiştirmek için terörist mi olmak gerekiyor?’ diye soruluyor ve bu soruya ‘hayır’ diye cevap veriliyordu. Teröre karşı çıkanlar neden bu kadar korkulduklarını da sorguluyorlar mı acaba? ‘Kelebek’ başta da söylediğim gibi bir propaganda filmi yani çekilir bir şey değil. Yine de herkese bu filmi görmelerini öneririm. Bir cemaatin kendisini nasıl gördüğünü ve göstermek istediğini öğrenmek açısından…

Gösterişli bir kafa karışıklığı

TARİH:  7 Mart 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Filmin girişindeki jenerik bölümü şahane. Gerisi de bir şekilde seyrediliyor. Ne çok kötü ne çok iyi, ne faşist ne de faşizm karşıtı, nerede durduğu pek belli olmayan bir çizgi roman uyarlaması olan ‘Watchmen’ yine de bir şekilde enteresan bir film…

Zack Snyder ‘300 Spartalı’ adlı filmiyle bayağı bir tartışma koparmıştı. Ben ‘faşist’ demiştim, Hıncal Uluç filmi savunmuştu, beni, adımı vermeden eleştirerek. Tartışma tabii ki sadece bu ülkede olmamıştı. Yeni filmi ‘Watchmen’i de faşizanlıkla suçlayan var. New Yorker dergisinin yazarı “Snyder, çizgi romanın yaratıcısı Moore gibi intikam fikrinden ve  fiziksel güç kullanımının stilize edilmiş uygulamasından o kadar tahrik olmuş ki film sonuçta ti’ye aldığı güçlerden iki kat daha fazla faşizan olmuş” diyor. Ama evet bir yandan da “ti’ye alış” var bu kez. Belki ‘300’de de vardı ama bu kadar belirgin değildi. ‘Watchmen’i ‘faşizan’ diye nitelemek mümkün ama bence daha çok kafası son derece karışık bir veya birkaç yaratıcının (Moore ve Snyder) ürünü diye nitelendirmek daha doğru olacak.

GEÇMİŞİN DE BİR GEÇMİŞİ VAR
Film alternatif bir geçmişte, 1980’lerde geçiyor. Tabii bu geçmişin de bir geçmişi var. Bir zamanlar, bir grup polis, kendilerine kimlikler edinip, maskeler takıp, kostümler giyip suçlularla mücadele etmişler. Minutemen denilen bu grup sonra Watchmen’e dönüşmüş, yeni kuşaklar eskisinin yerini almış. Bu grubun yaptığı işler bayağı da sevimsiz hatta çoğun zaman tiksinç. Mesela Nixon sayelerinde üçüncü defa seçilmiş. İçlerinden Dr. Manhattan lakaplı olanı, Hulk misali, bir takım ışınlara maruz kalıp olağanüstü güçler edinmiş. Geleceğini görebiliyor, devleşebiliyor, kendisini çoğaltabiliyor, ışınlıyabiliyor. Tanrı gibi bir şey. Vietnam Savaşı onun sayesinde kazanılıyor ki bu da Nixon’ın yeniden seçilmesini sağlıyor.
Filmin hemen başında öldürülen Komedyen lakaplı olanı ise tecavüzcülükten, suikastçiliğe, kadın katilliğine her türlü pisliği bünyesinde barındıran biri. İşte bu komedyenin öldürülmesi Rorschach adlı bir diğer watchmen’in harekete geçmesine neden oluyor. Rorschach da bir tür psikopat ya da sosyopat, her neyse…( Robert de Niro’nun Taksi Şoförü’nde canlandırdığı türe yakın)

BÜTÜN MESELE OLASI NÜKLEER SAVAŞ
İşte bu Rorschach’ın günlüğünden takip ediyoruz olayları büyük ölçüde, yani özdeşleşilen kişi büyük ölçüde Rorschach. Rorschach’ın suratındaki maskedeki şekiller tıpkı Rorschach testlerindeki lekelere benziyor, ama onların hareketli olanından (Rorschach’ı duymamış olanlar olabilir: kendisi ünlü bir psikologdur, bilinçdışını açığa çıkarmada kullanılan ve adıyla anılan bir test geliştirmiştir).
Rorschach artık hepsi emekliye ayrılmış olan gurup arkadaşlarının ve kendisinin tehlikede olabileceğini düşünüyor. İçlerinden biri öldürülmüşse diğerleri de öldürülebilir diye düşünüyor. Ve arkadaşlarını uyarmaya, herekete geçirmeye çalışıyor. Bu arkadaşlardan birisi de artık ülkenin en zengin adamı olmuş olan Veidt (Ozimandias lakaplı). Bütün bu olayların geçtiği dönem ise soğuk savaşın tırmandığı, nükleer bir çatışmayla dünyanın sonunun gelme ihtimalinin bayağı yüksek olduğu bir dönem yani bildiğimiz 80’ler işte. Sovyetlerin Afganistan’a girmesi bu tehlikeyi bayağı da artırmış (bu arada Sovyetlerin “hiçbir zaman nükleer savaşı başlatan taraf olmayacağı” taahhüdünden söz edilmiyor. ABD ise böyle bir taahütte bulunmaktan kaçınmış ve ‘star wars’ adıyla bilinen nükleer şemsiye projesiyle nükleer rekabeti yeni bir düzeye tırmandırmıştı. ABD, aynı dönemde Afganistan’da Taliban’ı semirtmekle meşguldu ki bundan da söz edilmiyor filmde).
Velhasılıkelam bütün meselenin bu olası nükleer savaşı durdurmakla ilgili olduğu ortaya çıkıyor. Peki soru şu? Milyarlarca insanı kurtarmak için milyonlarca insan feda edilmeli midir? Bunu yapan sanayici daha sonra yıkılan ülkenin yeniden inşasını da üstlenecek ise üstelik…
Yoksa bildiği doğrudan taviz vermezken kanun gibi efemine şeyleri tanımayan, liberallerden tiksinen (ayıptır söylemesi ben de tiksiniyorum ama uzun hikaye şimdi), süper maço erkek ve de faşistin daniskası Rorschach gibi mi olmak gerekir? Rorschach savaşı önlemek için milyonların feda edilmesine karşı çıkıyor ama kendisi ne söylüyor, belli değil. Film bu karakterlere hem mesafeli hem de onlardan başka seçenek tanımaz bir noktada bırakıyor seyircisini. Fakat her şeye rağmen filmin girişindeki jenerik bölümü şahane. Gerisi de bir şekilde seyrediliyor. Ne çok kötü ne çok iyi, ne faşist ne de faşizm karşıtı, nerede durduğu pek belli olmayan bir çizgi roman uyarlaması ‘Watchmen.’ Yine de bir şekilde enteresan, ‘Southland Tales’ misali anaakımdan ne kadar da kafası karışık şeyler çıkabildiğini göstermesi açısından.

Postmodern çağın sığ sineması

TARİH:  22 Ağustos 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Tarantino sineması kapalı devre bir sistem. Filmleri sinema dünyası içinde başlıyor sinema dünyası içinde bitiyor
Tarantino, filmlerinin “acıtıcı derecede kişisel” olduğunu söylüyor. “Soysuzlar Çetesi”nin asıl adı olan “Inglorious Basterds”in daha doğru bir tercümesi “Şerefsiz Piçler” şeklinde olurdu. Acaba diyorum, filmine bu adı verirken, Tarantino kendinden mi yola çıkmış? Bir insan hem bu kadar geniş bir sinema bilgisine sahip olur, hem de nasıl bu kadar ‘tın tın’ kalır anlamakta güçlük çekiyorum. Boş bir adam Tarantino, bu kadar basit aslında. Zeki, yetenekli ve bilgili olmak boş ve sığ olmayı dışlamıyor. Sanatın manasını anlamamış biri o. Sanatın tek bir manası yok elbette, bir formülü yok. Ama sanat insana dair ve insan için yapılan bir faaliyetse, o insan Tarantino’nun umurunda değil. Onun sineması kapalı devre bir sistem, filmleri sinema dünyası içinde başlıyor sinema dünyası içinde bitiyor. İdeolojiler, idealler, insan ruhunu derinliğine kavrama çabası filan yok onda. O, bu postmodern çağın, sinemayı bir oyun gibi algılayan ve ahlaki kaygıları, insani dertleri olmayan bir garabeti. Bu garabet, her filmiyle sinemanın mabedi Cannes’a davet edilir, bazen Altın Palmiye’yi filan da alır. Çağımızın ne kadar korkunç bir çağ olduğunun en sağlam göstergelerinden biri Tarantino. Hakkını yemeyelim “Jackie Brown”da yaşlılık üzerine hoş gözlemler ve bir duyarlılık vardı. Tesadüf bu ya, Tarantino bir tek bu filmde kendi özgün senaryosundan yola çıkmamış, Elmore Leonard’ın kitabını temel almıştı ve yine tesadüf bu ya, çekimleri sırasında kendisini en uzak hissettiği filminin bu film olduğunu söylemişti.


SAVAŞIN AHLAKI

Film Yahudi kökenli bir Amerikan mangasının, Nazi Almanyasına sızıp, Nazilere dehşet saçmasının öyküsü temelde. Ama bu öyküyle birleşen başka öyküler de var. Nazi subayı Hans Landa ve onun elinden kurtulan Yahudi kız Shosanna, Shosanna’ya aşık olan kahraman Alman askeri Fredrick  Zoller ve müttefikler hesabına casusluk yapan aktris Bridget von Hammersmark gibi karakterler ve onların öyküleri de var. Bu öyküler ve kahramanlar finalde birleşiyor ve Nazizm, bir sinema salonunda sona eriyor. Tarantino, kendince çok zekice bir buluşla, sinemayı ve film pelikülünü II. Dünya Savaşı’nı sona erdiren kahramanlara dönüştürüyor.
Filmler tarihi konuları da ele alsalar, o günün seyircisi için yapılırlar. Nazizm Almanya’da sona ereli çok oldu. Ne mutlu ki insanlığa, Yahudiler artık soy kırıma uğrayan bir millet değil. Ama Filistinliler öyle. Yahudiler gettolarda yaşamıyorlar artık, tanrıya şükür, ama Filistinliler öyle. Biz bugün böyle bir dünyada yaşıyoruz. Ama biz bu filmde haklı bir intikam peşinde koşan Yahudi askerleri izliyoruz. Tabii her şey o kadar da basit değil son Tarantino filminde. Öyle ki, bu intikamcı Yahudi Amerikan askerler ve onların Kızılderili asıllı komutanı Aldo filmin en insanlık dışı eylemlerde bulunan, en acımasız kahramanları. Savaş esiri filan dinlemiyorlar, silahsız ve savunmasız insanları vahşice katlediyorlar ya da onlara işkence ediyorlar. Fakat karşılarındakiler Naziler, onlara ne kadar acıyabilir ki insan? Nazileri ise bu kadar korkunç eylemler içinde görmüyoruz. Amaç ve mana ne? Savaşta ahlak yoktur, herkes manyaklaşır filan mı diyor yönetmen? Yoksa bugünün “düşmanlarına” dehşet saçmak mı hedeflenen? Nazi döneminin klasik kurban Yahudi tiplemesi yerine dehşet saçan Yahudi figürleri konularak nasıl bir mesaj veriliyor bugünün dünyasına? Ya da mesaj falan yok da Tarantino sadece sofistike görünmek mi istiyor? Bilemiyorum.


KLİŞELERE BOĞULMAK

Filmin oyuncularına gelince, Brad Pitt Amerikalı komutan Aldo rolünde Güneyli Amerikalının bir karikatürünü çiziyor. Nazi subayı Landa rolünde Christoph Waltz başarılı, rolü büyük ölçüde klişe olsa da. O da cephanesinin büyük bölümünü filmin de en başarılı kısmı olan ilk bölümde harcıyor. Filmin diğer oyuncuları fena değiller ama sıradanı da genelde aşamıyorlar. Çünkü, Tarantino sıradanı aşan karakterler yaratamıyor. Çetenin hiçbir elemanının akılda kalıcı bir yanı yok.
Filmde dil ya da diller de önemli bir rol oynuyor. Tarantino bir söyleşisinde “annemizin savaş filmleri”nde herkesin İngilizce konuşmasının ne kadar gerçek dışı bir durum olduğunu söylüyor. Peki ama 1941’de İngilizce konuşabilen  bir Fransız köylüsü nasıl gerçekçi oluyor ki? Ve zaten Tarantino’nun gerçekle ciddi bir derdi var mı ki? Onun derdi eğlenmek ve eğlendirmek sadece ama çok zekice olduğunu sandığı diyalogları çoktan kabak tadı verdi. Yine hakkını yemeyelim, bir iki komik ve bir iki de gerilimli anı var filmin. İki buçuk saatlik bir film için çok az ama bunlar. Tarantino’yu zeki ve entelektüel biriymiş gibi gösteren öğelerden başlıcası, filmlerinde yabancılaştırma efektini bolca kullanması, seyirciye bir film seyrettiğini hatırlatıyor olması.
Ama bu Brechtyen bir kullanım değil. Seyirciyi kendi dünyasının gerçekleri üzerine düşündürmek gibi bir amacı yok Tarantino’nun. Tek söylediği, “hepsi sadece bir eğlence, kafanızı yormayın boşuna” o kadar.  Ama sonuçta kafamızı yormamamızı ya da sadece “acaba yönetmen burada hangi filme gönderme yaptı”yı merak etmemizi istemek de, ideolojik bir tercih. Ben bu tercihi sağda görüyorum.

Gerilim Hattı

Batılılar şimdi yaratılmasına katkıda bulundukları Frankenştayn karşısında dehşete düşmüş gibiler. Bu film de benzer bir şey yapıyor ve tüm Balkanları harcıyor. Üçü erkek, ikisi kız beş kişilik genç bir Fransız grup Hırvatistan dağlarına çıkar. Güzergâhın kapalı olduğu tabelalarına kulak asmazlar. Dağda onları kötü bir sürpriz beklemektedir. Canavarlaşmış bir adam, dağa çıkan insanları avlamaktadır ve çok geçmeden bizim grubun elemanları da tuzaklara düşmeye başlar. Grubun iç dinamikleri de sorunludur. Eskiden kalma kıskançlıklar, kırgınlıklar özellikle erkekler arasında çatışmalara neden olur.


KİM CANAVARLAŞIYOR?

Film sıradan bir gerilim ama düşündürücü bir yanı var. ‘Hostel’ filmlerinde de, ki Tarantino’nun kankası ve ‘Soysuzlar Çetesi’nin oyuncusu Eli Roth tarafından yönetilmişlerdir, yine eski bir sosyalist ülke insanları canavarlar olarak gösterilmişti. ‘Borat’ Kazakistan’ı harcamıştı. Bu film de benzer bir şey yapıyor ve filmin sonundaki yazıyla tüm Balkanları harcıyor. Film, Balkanlar’da ‘üç bin küsur kişi kayıp’ tarzı bir yazıyla sona eriyor.
Bu istatistik tabii ki karşılaştırmalı olmadıkça hiçbir anlam içermiyor. Ama çoğu eskiden sosyalist olan bu ülkelerin, geçmişten korkunç bir yük taşıdıkları, insanların canavarlaşmış oldukları gibi bir sonuç çıkıyor. Ya da daha fenası sadece ırkçı bir bakış açısı var karşımızda. Kapitalizme sonradan eklemlenen bu ülkelere dışlayıcı bir bakış var. Soru şu olmalı: Bu ülkelerde mafyanın yükselişi ve insan hayatının ucuzlayışı ne zaman büyük bir ivme kazandı? Kapitalizme geçişin bunda büyük rolü olmasın? Batılılar şimdi yaratılmasına katkıda bulundukları Frankenştayn karşısında dehşete düşmüş gibiler.

Kader değişmez!!!

TARİH:  20 Haziran 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

17 Yeniden
Filmimiz tam bir kaybeden olan Mike’ın hayatını anlatıyor. Mike, kız arkadaşı hamile kalınca onunla evlenip çalışmaya başlıyor ve sonra bir mucize oluyor ve Mike17 yaşına geri dönüveriyor
Hayata yeniden başlamak için bir şans verilse, insanlar kaderlerini değiştirirler miydi? Evlenmiş ve iki çocuk sahibi olmuş erkek kahramanı adına, hayır, diyor filmimiz. Bu şansı yeni bir başlangıç, farklı bir kariyer için kullanmaz, başarısızlıklarla dolu hayatına devam ederdi. Bir farkla ki, ailesine daha fazla önem verir, iyi bir baba olmak için daha fazla çaba harcardı. Olabilir.

GENÇLİK GERİ GELİR Mİ?
Filmimiz tam bir kaybeden olan Mike’ın hayatını anlatıyor. Mike, kız arkadaşı hamile kalınca onunla evlenip çalışmaya başlıyor ve hem basketbol kariyerini hem de eğitimini bir kenara itiyor. Sonuç: İşinde yeniyetme yuppie yöneticilerce önemsenmeyen,  hak ettiği işleri genç çıtır kızlara kaptıran (şu kadınlar mahvediyor hep Mike’ı), evinde ne kızı ne de oğluyla iletişim kuramayan, karısı tarafından terk edilmek üzere olan bir adam portresi. Ve sonra bir mucize oluyor, her şey aynı kalıyor ama Mike 17 yaşına geri dönüyor. Zaman aynı kalıyor ama Mike kendi zamanında geri gidiyor. Hadi bakalım, şimdi ne yapacak? Basketbol ve üniversitede başarıdan başarıya koşacak mı? Yoksa?
Filmin kaderci ve muhafazakâr bir yaklaşımı var. Geçliğine geri dönmüş Mike bir noktada sınıf arkadaşlarına cinsellik konusunda öyle muhafazakâr bir ders veriyor ve onları öyle etkiliyor ki… Tabii bunu kızını birlikte olduğu serseriden uzaklaştırmak için yapıyor ama, bütün gençlerin derinden etkilenmesine ve prezervatif almayı ve cinsel ilişkiyi reddetmelerine ne demeli?
Baba-kız arasındaki, babanın isteği hilafına gelişen cinsel yakınlaşma ise filmin en risk aldığı anları oluşturuyor. Ama tabii ki, seyirciyi fazla zorlamadan oluyor bitiyor her şey. Yaşasın aile diyoruz hep birlikte ama demekle olmadığını herkes biliyor.

Durakta inecek kalmasın

TARİH:  29 Ağustos 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Son Durak 4

Son Durak serisinin son filminde bir sav var doğrusu: Alınyazına karşı hiçbir şey yapamazsın! Kaderinden kaçmak için yaptıkların bile aslında kaderinin sana çizdiği yolda yaptığın şeylerdir. Evet mesaj bu. Gayet dinsel, gayet teslimiyetçi bir bakış…
‘Son Durak’ serisiyle dördüncüsünde tanışmak nasip oldu. Bir şey kaçırmamış olduğumu fark ettim, rahatım. Zaten kaçırdığımı sanmıyordum da. Filmin bir savı var doğrusu: Alınyazına karşı hiçbir şey yapamazsın! Kaderinden kaçmak için yaptıkların bile aslında kaderinin sana çizdiği yolda yaptığın şeylerdir. Evet mesaj bu. Gayet dinsel, gayet teslimiyetçi bir bakış. Bu kaderi elbette ki bir güç belirliyor olmalı, o güç de tanrıdan başkası olamaz. Peki  ama tanrı sadist mi, niye insanlarla böyle kedinin fareyle oynaması gibi oynuyor, niye onları vahşice katlediyor? Bu sorular şahsen beni ilgilendirmiyor ama bu filmleri yapanları ilgilendirmeli.
Film bir otomobil yarışında başlıyor. İki erkek, iki  kızdan oluşan grubumuz yarışı seyrederken içlerinden ‘vizyon’ sahibi olan delikanlı, gelecekte olacakları görmeye başlıyor. (Keşke fonda Leonard Cohen’in “Geleceği gördüm/ Cinayetten ibaret” sözlü şarkısı ‘The Future’ çalsaydı, gündemimize cuk otururdu). Delikanlı korkunç bir kaza olacağını, bu kazanın pistte deprem etkisi yaratacağını ve kendilerinin de öleceğini görüyor. Kaçıyorlar ama kaza gerçekten oluyor. Onları izleyerek pisti terk eden ve delikanlının vizyonunda kazada ölecek olan bazı başkaları da kurtuluyor. Ve fakat o kişiler birer birer ölmeye başlayınca, grubumuz ölümün kendilerini de beklediğini düşünmeye başlıyor. Önlem almaya ve kurtulmaya çalışıyorlar. Ama kader diye bir şey varsa, önlem almaya çalışmaları da kaderlerinin bir parçasıdır tabii ki.
?imdi şansın bireylerin hayatındaki öneminden, örneklem ne kadar küçülürse belirsizliğin ve tesadüfün öneminin o kadar arttığından, ama örneklem büyüyünce hem fizikte hem de toplumsal olaylarda tesadüfün değil de toplumsal ya da fiziksel yasaların hüküm sürmeye başladığından filan söz etmeye çalışmak beni zorlar. Biraz da gereksiz doğrusu. Sonuçta seyirci kitlesinde ‘oha, herifin kafası nasıl da koptu, bağırsakları nasıl da döküldü!’ gibi tepkiler almaya çalışan ve onları “eğlendirmekten” başka bir derdi olmayan bir film var karşımızda. Bütün bunları 3 boyutlu hale getirerek de etki gücünü katlamış bir film ‘Son Durak 4’. Fakat tabii karşımızda yakınlık duyabileceğimiz ya da bir derinliği olan karakterler olmadığı için, bu etkinin de sınırları var.
Tabii insan vücudunun parçalanmasını seyretmekten keyif almanın manası üzerine de düşünmek gerek. Neyse, sonuçta meraklılarını sıkmayacak bir film ‘Son Durak 4’. Ama o merakta çok hastalıklı bir şeyler var. Kader düşüncesinde olduğu gibi.

Aşkın (500) Günü

TARİH:  Ekim 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Uzun sürmüş bir ergenlik
Filmin atlamalı, sıçramalı yapısı bir açık büfede yemek yemeğe benziyor. Arada ağzınıza lezzetli şeyler giriyor ama sonuç olarak ne yediğinizi anlamıyorsunuz

Aşkın (500) Günü, ergenlikten tam çıkamamış, hayattaki konumunu oturtamamış bir erkeğin, âşık olduğu fakat kendisini terk eden bir kadından intikam almak için yaptığı bir film. Bunu film daha en başında ifşa ediyor. Bir yazıyla açılıyor film ve şuna benzer şeyler okuyoruz: “Bu filmdeki karakterler tamamen kurgusaldır ve gerçek hayattaki kişilerle benzerlikleri tamamen tesadüfîdir. Özellikle de seninle Mary Jane (ismi hatırlamadığım için atıyorum). Seni gidi kaltak, seni!”
Genç kadınlar babaları gibi, olgun bir erkekle karşılaşmayı bekler. Genç  erkekler ise, galiba biraz anne kucağının muadili peşinde. Filmin genç kadını, kendisine cesaretle yaklaşan olgun erkeğini bulana kadar, ergenlikten çıkamamış gencimizle idare ediyor. İlişkinin adını hiçbir zaman ‘sevgililik’ olarak resmileştirmiyor. Ve aradığı erkeğe rastladığında da çekip gidiyor. Genç  erkek artık asıl mesleğine sahip çıkma gereğini bundan sonra hissediyor. Bu ilişki onun olgunlaşmasının yolunu açıyor ama gerçek hayatta alamadığı intikamını bize bir sanat ürünü olarak sunuyor.

THERE IS A LIGHT THAT NEVER GOES OUT
Tom (Joseph Gordon-Levitt), mimarlık eğitimi almış ama kapasitesinin çok daha altında bir işte çalışıyor. Yaptığı iş, aptal Amerikan posta kartlarına aptal metinler yazmak. Bizde de yaygınlaşmaya başladı ama gördüğüm kadarıyla ABD’de nerdeyse üzerinde bir şey yazmayan bir kart bulmak imkânsızdır. Ne demek istiyorsanız, birileri sizin için onu yazmıştır: ‘Doğum günün kutlu olsun’ tarzında. Tom’un mimarlık yapmak yerine bu işi yapması anlamlı. Kendisini iddialı bir konumda görmeyi hayal edemiyor. Henüz kum havuzundan ayrılmaya cesareti yok. (Sahi, ben film yapmak ya da okuduğum meslekte devam etmek yerine neden film eleştirisi yazıyorum acaba?)
Ve bir gün Tom’un ofisine Summer (Zooey Deschanel) adlı pek alımlı bir kız geliyor. Tom derhal vuruluyor ama ilgisini belli etmeye çekiniyor. Ama bir gün asansörde Tom’un kulaklıklarından taşan şarkı (The Smiths’in ‘There is a light that never goes down’ı) Summer’ın dikkatini çekince, Tom benzer zevklere sahip olduğunu düşündüğü Summer’a daha tutkuyla bağlanıyor. Bu şarkının sözleri de mühimdir. Şarkıdaki özne, şarkıcı erkek olsa da pasif konumdadır. Sevgilisinin onu arabasıyla gezdirmesini, hatta onunla birlikte ölmeyi hayal eder. Şarkıdaki erkek sanki kızdır ve kız da erkektir (tabii eşcinsel bir ilişki de söz konusu olabilir). Tom’un pasifliği, olaya Summer’ın el koymayısıyla sonuçlanır. Summer nihayetinde Tom’u yatağa atar, tersi değil.
Film zaman içinde atlaya sıçraya ikilinin inişli çıkışlı ilişkisini, Tom’un gözünden anlatıyor. Summer’ın gerçekten ne hissettiğini pek anlamıyor ve anlatamıyor da. Tabii, bir şeyler biliyoruz. Summer’ın ilişkiye yoğun bir yatırım yapmadığını, başka biri çıkana kadar iyi vakit geçirmeye çalıştığını falan. Ama Summer’a karşı biraz acımasız geliyor yine de bana bu hikâye. Ama bir intikam hikâyesinden de başka bir şey beklememeli.  Filmin atlamalı, sıçramalı yapısı bir açık büfede yemek yemeğe benziyor. Arada ağzınıza lezzetli şeyler giriyor ama sonuç olarak ne yediğinizi anlamıyorsunuz ya da daha doğrusu tatmin olmuyorsunuz. Bir ondan bir bundan tadayım derken yemeğin keyfi kaçıyor. Tabii bu benim fikrim, yoksa film şimdiden kült statüsüne erişti. Kadınlardan kazık yemiş bir sürü genç erkeğin duygularına hitap ettiğine göre bunda şaşacak bir şey yok. Aslında bu filmle en çok benim özdeşleşmem gerektiğini ama belki de kendimi koruduğumu söylüyor içimden bir ses. Hem The Smiths’i ve sözü edilen şarkısını çok severim, hem de filmde bolca tartışılan Beatles’ın Octopus’s Garden (Ahtapotun Bahçesi) şarkısının adını bir dönem Açık Radyo’da arkadaşlarımla yaptığım ve Cem Sorguç’un sürdürdüğü programa koymuşluğumuz var. O şarkı da ‘gölgede kalma’ isteğinden söz eder. Herrrr neyse…

Körün tuttuğu

‘Körlük’ niye var bilemiyorum. Saramago’nun kitabını okumadım. Yazarın komünist parti üyesi olduğunu biliyorum. Fakat filmde herhangi bir sınıfsallık söz konusu değil
Koskoca bir metafor ‘Körlük’ün çevresinde döndüğü şeyi oluşturuyor. Bu metafor körleşme. Ama klasik körlük karanlık biçiminde kendini gösterirken, filmdeki körlük ‘bembeyazlık’ şeklinde vücut buluyor. Filmin körleşen insanlığı için ışık yokluğu değil de, fazlası söz konusu. Yani? Aşırı üretim, aşırı tüketim, aşırı bilgi… Ne isterseniz o.
Körleşen insanlar kapalı bir mekâna tıkılıp, sınırlı olanaklarla baş başa bırakılırsa ne olur? Bir  mikrokozmosumuz olur. İnsanlık üzerine büyük laflar etmek için şahane bir fırsat. Ama ‘Körlük’ niye var bilemiyorum yine de. Saramago’nun kitabını okumadım. Yazarın komünist parti üyesi olduğunu biliyorum. Fakat filmde herhangi bir sınıfsallık söz konusu değil. Filmin yapısı ‘Sineklerin Tanrısı’nı andırıyor. Orada da kendi başlarına kalan çocuklar nasıl şiddete ve vahşete yöneliyorsa burada da öyle oluyor. Körler, tuttuklarını düzüyor. Bir avuç insan ise daha onurlu olmak için direniyor.
Dayanışmanın bazen yoksunluk gerektirdiği, görmenin bazen taşınamaz bir ağırlığı olduğu gibi kıssadan hisseleri olan bu film, ne yazık ki yeni hiçbir şey söylemiyor. Sinema tekniği açısından başarılı sahneleri, Mark Ruffalo, Julian Moore gibi kalburüstü oyuncuları olsa da sıkıcılıktan kurtulamıyor. Yönetmen Meirelles ‘Tanrı Kent’teki başarısını harcamaya devam ediyor.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com