The Letting Go, Bonnie ‘Prince Billy

Tarih: Kasım 2006

Gazete/Dergi: Roll

BONNIE ‘PRINCE BILLY

The Letting Go

(Drag City)

Bonnie ‘Prince’ Billy’nin gerçek anlamıyla son albümü 2003 tarihli “Master and Everyone”dı (Matt Sweeney ve Tortoiseile yaptığı işbirliklerini ya da “live” ve nev-i şahsına münhasır Nashville usûlü “greatest” albümlerini saymazsak). “M&E”nin piyasaya çıkmadan, yani “M&E” olmadan önceki adı ise “It’s Expected I’m Gone”di. Yani “Gitmiş Olmam Beklenir”di albümün beklenen adı. B’P’B’nin yeni albümünün adında da gitmek fiili yerini almış durumda. Bu kez ama, Türkçeleştirirken “gitmek” fiilini kullanmak zor. Daha çok “koyuveriş”, “bırakış” gibi bir şey “The Letting Go”. Bir şarkıda “seni bırakmışken, beni bırakmadığın için teşekkür ederim” derken, bir başka şarkıda “yaşama tutunmaktan vazgeçiş” gibi bir bağlamda yer alıyor “the letting go”, tıpkı Emily Dickinson’ın bir şiirinde donmayı tarif edişi gibi (bu da albümün içindeki şarkı sözlerini de içeren sayfada yer alıyor). Gitmek ya da gitmemek, kalmak ya da terk etmek… İki albümün de ortak teması ya da temalarından biri bu gibi. Ama her şey aynı kalmış değil B’P’B için. “M&E”de gitmeye çok daha kararlıydı; “aşkta süreklilik palavra’ydı 2003’te. Bu kez sevdiğini “geri çağırarak” bitiriyor albümü B’P’B (albüm “resmen” bittikten sonra bir parça daha sürüyor gerçi). Tabii ki bu durum her şeyin güllük gülistanlık olduğu anlamına gelmiyor, zaten kim ondan böyle bir şey bekleyebilir ki? Will Oldham, B’P’B adını ilk kez “I See A Darkness” adlı başyapıtında kullanmıştı. Orada seks ile ölüm “Death To Everyone”da nasıl yan yana geldiyse, düzüşmenin keyfiyle ölecek olmamız arasında nasıl bağ kurulduysa, bu albümün açılışındaki “Love Comes To Me”de de ölülerin artmasıyla (?) aşık olma arasında doğrudan bir bağ kuruluyor. Her şey kırılgan bir dengede, ince bir buz tabakasının üzerinde sürüyor. Buz deyince “The Letting Go”nun İzlanda’da (buz ülkesinde yani) Björk’ün has adamı Valgeir Sigurdssontarafından kaydedildiğini belirtmek lâzım. Bu da özellikle iki şarkıdaki, yani “Cursed Sleep” ve “The Seedling” deki muhteşem yaylı aranjmanlarının sebeb-i hikmetini bize açıklıyor. Albümün şöyle bir hava taşıdığını da düşünüyorum doğrusu: Dışarıda kar, kış, soğuk varken ahşap bir kulübede şömine başında oturma duygusu. Sıcaklık ve soğukluğun kapı komşusu olma hali. Peki ya Faun Fables grubunun Dawn McCarthy’sinin vokallerine ne demeli? Dawn’un sesinde bir buzlar kraliçesi, bir masal havası var. Albüm İzlanda’da kaydedilmemiş olsa da olacaktı bu hava, ama her şey birbiriyle alâkalı gibi duruyor. Hatta prensin vokalleriyle kraliçenin vokallerinin farklı mekânlarda söyleniyor gibi durması da bu soğukluğu destekliyor. Kadın vokalist eşliğine de ilk kez “M&E”de rastlamıştık. BʻP’B her zaman olduğu gibi doğrudan gerçek olaylara gönderme yapmaktan kaçınıyor. Ama açılış parçasında “uçuşan ölüler” Dünya Ticaret Merkezi’nden atlayanları, geleneksel bir blues olan “Cold & Wet” ise müziğiyle New Orleans’ı, sular altında kalmış sokaklardan bahseden sözleriyle de Katrina’yı hatırlatıyor. Ama sözler çoğu zaman sanki serbest çağrışımla, bilinç akışı tekniğiyle yazılmış gibi. Özellikle “Wai” (Hawaicede “su” demekmiş) adlı parçada bu böyle ve “Letting Go”nun ilk düşünülen adı da “Wai”mış. “The Letting Go” elden kolay bırakılmaması gereken bir albüm. İlk başta ısınmak zor, ama her parçada en azından bir güzellik ânı yakalamak mümkün. Ve her dinleyiş te bu anların sayısı çoğalıyor ve albümün tümüne doğru yayılıyor. Bir başyapıt mı? Olabilir. Gibi. Galiba. Yilin en iyi albümü mü? Bittabi! Başka hangi albümde “leoparlar gibi yiyip her gece bacakları açık yatan” kadınlara rastlayacağız ki? 

ANTONY AND THE JOHNSONS

Tarih: Ağustos-Eylül-Ekim 2005

 Gazete/Dergi: Roll 

ANTONY AND THE JOHNSONS

Antony and The Johnsons I Am A Bird Now

(Sony BMG)

İdeal bir dünyada yaşıyor olsaydık, bugün müzikle ilgili herkes Antony and the Johnsons’ı en azından tanıyor olurdu. Çünkü Antony şu anda en muhteşem sese sahip şarkıcılardan biri ve en dokunaklı şarkılardan bazılarının yazarı. Antony yanlış bir bedene hapis olmuş bir oğlan çocuğu olarak Ingiltere’de doğmuş. Kız olma isteği belli ki ailesinden çok tepki görmüş: “Antony and the Johnsons” adlı ilk albümünün kapağında ve üzerin deki yazılar bunu anlatıyor: Kargacık burgacık çocuk yazısıyla, anne ve babasına yazdığı ve kapakta yer alan notlarda, “bir oğlan çocuğu olmam gerek, bir oğlan çocuğu olmam gerek” demiş. CD’nin üzerinde ise “sevgili Doktor, Ben oğlan çocuğu olmak istemiyorum, ben kız olmak istiyorum, tıpkı kızkardeşim gibi” diyen bir çocuğun el yazısı var. (Antony’nin öyküsü için Roll’un 97. sayısına bakabilirsiniz.) Bu arzu şarkılarda da ifade ediliyor: “Bir gün büyüyeceğim ve güzel bir kadın olacağım / Bir gün büyüyeceğim ve güzel bir kız olacağım Ama bugün için bir oğlan çocuğuyum” (“For Today I Am a Boy”). Antony’nin aykırı cinsel kimliği mazohistliği de içeriyor. İlk albümünde yer alan “Crippled and the Starfish” bunun en doğrudan ifade edildiği şarkı: “Aşkın her zaman can yakıcı olmasını istediğim doğru / … Çok mutluyum / Vur Bana.” Aynı tema, “I Am a Bird Now” albümü deki “Fistfull of Love” adlı şarkıda da var: “Yumruklarını hissediyorum / Ve aşkının ifadesi olduklarını biliyorum / Kirbacı hissediyorum / Ve aşkının ifadesi olduğunu biliyorum…” Bu kadar aykırı bir cins kimliği anlatan şarkılar pek az kişiyi ilgilendirir gibi gelebilir. Ama Antony, özgül deneyimini evrenselleştirebilen gerçek bir sanatçı. Sadece sesinin olağanüstülüğü değil, melodileri ve onları işleyişi de çok etkileyici. Sesi zaten telefon rehberini okusa kulağa müzik gibi gelmesini sağlayacak denli sıradışı. Sesini Nina Simone, Bryan Ferry, Jeff Buckley ve Scott Walker arasında bir yerlerde diye tarif etmeye çalışabiliriz. Müziği ise “Antony and the Johnsons” (2000) adlı ilk albümde daha kabareye yakınken, “I Am a Bird Now”da (2005) daha soul ve şarkıcı /şarkı yazarı tarzında. Mükemmel bir albüm olan “I Am a Bird Now” daha sade ve piyano ağırlıklı, ama bazen yaylılar ve nefeslilerin katkısından da yararlanıyor. İlk albümde ise “Crippled and the Star fish” dışında olağanüstü şarkı yok, ama diğer şarkılar da vasatın üstünde. Bugün artık New York’ta yaşayan Antony’nin grubunun adı, 1969’da eşcinsel ve travestilerin Stonewall Ayaklanması’ndaki önderlerinden biri olan ve daha sonra kim vurduya kurban giden (polise göre intihar) Marsha P. Johnson’dan geliyormuş. Ama argoda “johnson”ın 

“penis” anlamına geldiğini de bilmekte yarar var. “I Am a Bird Now”ın kapağında ise Andy Warhol çevresinden Candy Darling’in ölüm döşeğin de çekilmiş bir fotoğrafı görülüyor. Bu albümde Antony’ye eşlik edenler arasın da, Warhol çevresinin ünlü ismi Lou Reed de var zaten. (Karşılıklı bir hayranlık. Antony de son birkaç senedir Reed’e albümlerinde ve konserlerinde geri vokal yapıyor.) “I Am a Bird Now”da Antony’ye eşlik eden diğer isimler ise Boy George, Devendra Banhart ve Rufus Wainwright. Albümün kapanış şarkısı “Bird Guhl” de Antony “Ben artık bir kız kuşum /…/ Ve kız kuşlar uçabilir” diyor. Bu iyimserliği paylaşmamak mümkün değil, çünkü Antony gerçekten de yükseklerde kanat çırpıyor. 

Uh Huh Her, PJ HARVEY

Tarih: Temmuz 2004

Gazete/Dergi: Roll

PJ HARVEY

Uh Huh Her 

(Universal) 

PJ Harvey’nin “Uh Huh Her”den önceki 2000 tarihli son albümü “Stories From The City, Stories From The Sea”, Harvey standartlarında çok neşeliydi. İlk kez ana tema ayrılık değil, birlikteliğin keyfiydi. Ayrıca daha pop bir sound’u vardı ve bu nedenlerle daha geniş bir kitleye hitap etmişti. Ama PJ Harvey’de biz aşkın imkansızlığını sevmiştik; onun karanlık yüzüydü bizi cezbeden. “Uh Huh Her”, adı gibi “Hah işte bizim PJ” dedirtiyor. Anlaşılan Harvey, şarkıcı/sinema yönetmeni ve oyuncu Vincent Gallo’yla aşkı bitince kabuğuna çekilmiş ve iç hesaplaşmasını yapmış bu albümle. Davul dışında bütün enstrümanları kendisi çalmış ve kaydetmiş. Albümün kitapçığındaki farklı dönemlere ait bütün fotoğraflarını da kendisi çekmiş. Tam bir içe dönüş ve tefekkür hali CD’nin kitapçığından başlıyor. Şarkıların hepsinde olmasa da bazılarında da sürüyor. 

Gallo hakkında bildiklerimiz pek tekin bir adam olmadığı. Narsisist ve sağcı (Bush’cu) 

olarak tanınıyor. Belki yanılıyoruz, ama birçok şarkı ona dair gibi geldi. Üç şarkıda şizofreniye değinmeler var. Mesela “The Rise and Fall of Mr. Bad Mouth”taki şu dizeler: “Mutsuz bir çocuktun /…Bana söylediğin her sözcüğün / Kafanın içinde konuştuğunu duyduğun seslerden kaynaklandığını söylediğinde…” 

“The Desperate Kingdom of Love”da ise yine benzer bir şekilde şu dizeler yer alıyor: “Aşkım, hastalıklı bir çocuktun /…./ Gözlerinin arkasından bana bakan başka biri var”. Ve son şarkı “The Darker Days of Me & Him”de yaşananların adı daha net konuyor: “Bir ülke özlüyorum /…./ Nevrozun / Psikozun / Psikanalizin/ Ve hüznün olmadığı”. Ve “kendimi toparlayıp / bir şekilde yola devam edeceğim” diye bitiriyor Harvey. “Shame”de ise yaşadıklarından duyduğu utancı dile getiriyor: “Senin için ateşe atılırdım /…/ (Şimdi) sadece utanç duyuyorum / Utanç aşkın gölgesidir”. 

Sonra tipik Harveyesk arıza kadın öyküleri var “Uh Huh Her”de. “Rid of Me” dönemini çağrıştıran “Who the Fuck”da “Çek pis ellerini saçlarımdan / Ne halt ettiğini sanıyorsun” diye bağırıyor distorte bir sesle. “Pocketknife”da ise evlenmek istemeyen genç bir kızı anlatıyor: “Evlenmek için çok gencim / Çakımı görebiliyor musun?/ Benden ‘karı’ olmaz /…/ Derdim kalbini kırmak değil / Sadece kendi bütünlüğümü korumaya çalışıyorum”. Elinde tefiyle, son derece kız bir sesle söylediği bu şarkıda Harvey köşeye sıkıştırılırsa, çakısını kullanmaktan çekinmeyecek muhtemelen bir çingene kızını anlatıyor. 

Albümden çıkan ilk single “The Letter” da son derece açık cinsel metaforlar var: “Kaleminin kapağını çıkar/ Zarfı ıslat/ Yala ve yala ve yala”. Albümün en iyi şarkılarından biri olan “The Slow Drug”ın neye dair olduğu ise adı üstünde. Algıların bulanıklaştığı bir ruh halini minimal bir düzenlemeyle çok başarılı ifade eden bir şarkı bu. “No Child of Mine” ve “The End” ise birer dakikalık süreleriyle birer haiku gibi. Gallo’ya ithaf ettiği “The End” zaten son derece Gallovari bir şarkıcık. Gallo’nun etkisi akordeon kullanımında da kendini gösteriyor. “You Come Through” ve “Shame”le birlikte akordeon sesi duyduğumuz üç şarkıdan biri bu. Yanılmıyorsak ilk kez bu albümde akordeon kullanıyor Harvey. Bu enstrüman girdiği her şarkıya çok şey katmış. 

Albümde bazı şarkıların zayıf, yeterince işlenmemiş kaldığını da söylemek gerek: “Cat on the Wall” ve “To Bring You My Love” dönemini hatırlatan “It’s You” bunlardan ikisi. Ama PJ Harvey bu albümde yeni, çok daha sade, çok daha az teatral bir ses bulmuş. Hem sözleri, hem de çalma / söyleme tarzıyla Bonny ‘Prince’ Billy’yi hatırlatan “The Desparate Kingdom of Love” albümün en iyi şarkısı ve bu yeni sesin de habercisi. “Uh Huh Her” iyi bir albüm. PJ Harvey değişmeye devam ediyor ve gelecekte bizi daha da iyi şeyler bekliyor gibi görünüyor. 

Manitoba, Söyleşi

Tarih: Haziran 2004

Gazete/Dergi: Roll

Söyleşi: Orhan Özkırım, Cüneyt Cebenoyan

Manitoba

Phonem by Miller Elektronik Müzik Platosu kapsamında Babylon’un konuğuydu Manitoba mayısta. Post-rock’tan free caza uzanan sert gitarlı, çifte davullu, synthesizer’lı, bol belgesel görüntülü ve ‘maskeli’ şovun ardından Dan Snaith Açık Radyo’da ”Ahtapotun Bahçesi”ne güzel bir mülakat verdi.

KAZARA GÜZELLİK

İsimlerin anlamlarını sorarak başlayalım. Manitoba ne demek? İkinci albüm “Up In Flames” (Yukarıda alevler içinde) ise 11 Eylülü çağrıştırıyor. Bir bağlantısı var mı? 

Dan Snaith: Hayır, bununla bir ilgisi yok. Sadece albümün isminin parlak, enerjik çağrışımlar yapmasını istedim. İsimlerin özel bir anlamları olmuyor. Mesela Manitoba, Kanada’nın kırsal bir bölgesinin adı. 

Bir Kızılderili ismi mi? 

Evet, galiba öyle. 

Konserde, albümden biraz farklı olarak, daha rock bir hava vardı, daha gitar ağırlıklıydı… Albümü tek başıma, ya bir sürü enstrümanı çalarak ya da sample’layarak oluşturdum. Bu yüzden daha elektronik bir altyapısı var. Bitirene kadar, bu albümü nasıl canlı çalarım diye hiç düşünmedim. Daha sonra arkadaşlarımla şarkıları konserler için tekrar çalıştık. Canlı performanslar daha çok albümün sahneye adaptasyonu gibi. 

“Up In Flames” genel olarak Mercury Rev’in eski albümlerini hatırlatıyor, ama onlar beş kişilik bir grup… Stüdyoda nasıl bir yol izliyorsun? 

Genellikle, birbirine uyan ufak loop’lar oluşturarak, sample’lar bularak ya da herhangi bir enstrümanda bir melodi bulup bunları üst üste koyarak ise başlıyorum. Daha sonra bunları birleştirerek ya da vokaller ekleyerek bir şarkıya dönüştürüyorum. Esasında bu da normal bir grubun şarkı yazma ve kaydetme sisteminden çok farklı değil. 

Peki ya vokaller? İlk defa “Up In Flames” de vokalleri olan şarkılar yaptın. 

İyi söz yazarı olduğum söylenemez. Zaten şarkılarda da insan seslerini bir sürü reverb’ün, efektlerin altına gömüyorum. Ama insan sesinin dokusunu çok seviyorum ve bence insan sesi kadar özel başka bir enstrüman yok. 

Perdede çocukluğa dair bir sürü psychedelic görüntü vardı konserde… 

Onları İrlandalı animatörler Delicous Nine hazırladı. Bu herhalde müzikle ilgili onların kendi algılarıydı. Ama bunun yanlış olduğu söylenemez. Psychedelic müziğin genelinde de çocukluğa geri dönüş, masumiyet ve deneme yanılma yöntemiyle bazı şeyleri başka yollardan üretmeyi öğrenme olgusu mevcuttur. Tıpkı bir çocuğun öğrenme süreci gibi… Çoğunlukla müzisyenler ilginç ve ham bir sesle yola çıkarlar. Zamanla bu yolda gitgide daha profesyonel olurlar. Özellikle 60’lar ve 70’lerdeki gruplar buna iyi bir örnek. Yapmaları gerekenleri çok iyi bildikleri için daha temiz bir sound’a ulaşırlar. Ben bu cilalı ürünlerden çok hoşlanmıyorum. İlk zamanlardaki kendi seslerini arayan ve hâlâ tam olarak ne yapmaları gerektiğini bilmeyen hallerini daha çok beğeniyorum. Güzel şeyler bazen kazara olur. Çocuklukta da aynen böyledir. 

Bu tehlike senin için de geçerli, yani zamanla o masumiyeti yitirme tehlikesi… 

Evet, kesinlikle. Bunun üstesinden gelmenin iyi bir yolu, insanın kendine yeni amaçlar edinmesi, çalmayı bilmediği bir enstrümana başlaması ve yeni bir şarkı yaparken aynı anda da bu enstrümanı öğrenmesi… 

“Up In Flames” ilk albümün “Start Breaking My Heart”tan çok farklı. İlk albümden sonra farklı bir şeyler yapmayı özellikle mi istedin? 

Bir sürü nedeni var. Bir sürü elektronik müzik albümü yatak odasında kaydedilmiş ve oraya hapsolmuş gibi geliyor bana. Kulağa daha büyük gelen bir albüm yapmak istedim ben. İlk albümü yeni bitirmiştim, ilerlediğim yoldaki yeni fikirler tükenmişti. Ben de hepsine bir çizgi çektim ve tam olarak ne yapmak istediğimi bilmeden çalışmaya başladım. 

Yani bir sonraki albümde “Up In Flames”den tamamen değişik bir şey de yapabilirsin… 

Kim bilir? 

Konserde sahne tasarımı çok simetrikti: Sağda ve solda iki davul, ortada bir gitar. Arkada oynayan videolardan bir tanesinde yan yana getirilmiş iki görüntüden oluşan simetrik yüzler vardı. Simetrinin senin için özel bir anlamı var mı? 

Matematik öğrencisi olduğum için, tahminimce, bilinçaltımda simetri bana çekici geliyor. Sahnede hepimiz ayı maskeliydik, aynı kıyafetleri giyiyorduk, grubun lideri gibi bir duruşum yoktu. Klasik şarkıcı önderliğindeki topluluk imajından kaçınmak istedim. Burada da sahnedekilerin birbirlerinden ayırt edilemediği, eşit konumda olduğu, biraz garip ve simetrik bir duruş vardı sanırım. 

Neden ayı maskeleri? 

Suratlarımızın görünmemesi düşüncesinden hoşlanıyorum, değişik bir atmosfer katıyor. Sahnede üflemeli enstrümanlar da kullandığımız için, uzun bir araştırma yapmamız gerekti. Ağızlarımızı açıkta bırakan ayı maskelerinin bir nedeni de bu. 

Esinlendiğin ve dinlediğin müzikleri öğrenebilir miyiz? 

Bir sürü farklı müzikten hoşlanıyorum. Hip-hop’la büyüdüm, ardından caz çalmaya başlayınca Albert Ayler ve Art Ensemble of Chicago gibi free cazcılarla tanıştım. Free caz her zaman önemli ilham kaynağım olmuştur. Ayrıca Sub-Pop gibi indie rock plak şirketlerinin patladığı bir dönemde büyüdüm. Aynı zamanlarda çıkan ilk dönem Aphex Twin albümleri ve İngiliz dans müziğini de çok dinledim. Şu an en çok dinlediğim grup Animal Collective olsa gerek. Four Tet, biz, Animal Collective, Explosions In The Sky ve daha birkaç grup, iki hafta önce Londra’da beraber çaldık. Animal Collective’i ilk orada canlı seyrettim; çok başarılılardı. Müziklerinde free cazda sevdiğim özgür ruh var, ama yeni albümlerinde aynı zamanda çok iyi şarkı yazarlığı da var… Bu arada, hâlâ hip-hop dinliyorum. MF Doom ve Madlib’in Madvillain ismiyle çıkardıkları “Madvillainy” albümü çok sıkı. Her ikisi de benim için büyük ilham kaynağı. 

Kanada’da, özellikle Toronto ve Montreal’deki müzik sahnesini biraz anlatır mısın? Şu aralar Manitoba, Akufen ve Godspeed You! Black Emperor gibi gruplarla çok üretken bir alem gibi gözüküyor. 

Kendimi belirli bir müzikal sahneye dahil hissetmiyorum. Genelde tek başıma çalışıyorum. Herhalde taşrada büyümemden kaynaklanıyor bu. Ama Toronto’da her zaman bir müzikal üretkenlik vardı, çünkü New York gibi büyük şehirlere yakındır ve Sonic Youth gibi gruplar hep gelip çalarlar. Ayrıca Eric’s Trip gibi gruplar da çıkmıştır Kanada’dan. Bence Kanada müzik için ideal bir yer, Çünkü hem Amerika hem de Avrupa’ya bağlantıları var. 

İnsan sesinin dokusunu sevdiğinden bahsettin. Hiç daha söz ağırIıklı işler yapmayı düşünür müsün? Belki başka bir söz yazarının da katkısıyla… 

Esasında bu albümde daha söz ağırlıklı olan kimi parçalar var. Arkadaşım Koushik Ghosh’un yazdığı bazı parçalar bunlar… Esasında bir gruba prodüktör olarak yardımcı olmak ilginç olabilir, ama ben değişik sesler üzerine çalışmayı tercih ediyorum daha çok. 

En beğendiğin şarkıcılar kimler? 

Neutral Milk Hotel’in albümlerini severim, Jeff Mangum’la çalışmayı çok isterdim, ama şu sıralar pek bir şey yapmıyor gibi… Genel olarak müzik dinlerken vokalleri ayırmıyorum, onu da müziğin bir parçası gibi görüyorum. 

Decembrists hakkında ne düşünüyorsun, onların da Neutral Milk Hotel’e yakın bir tarzları var.

Değişik yerlerde isimlerini gördüm, ama daha dinleme şansım olmadı. 

Biz bayağı benzettik. 

Bu iyiye işaret. 

Grupla sadece canlı performans için mi berabersiniz, yoksa tekrar beraber çalışacak mısınız? 

Gelecek albüm için bazı şeyler hazır. Ama ben tek başıma çalışıyorum. Zaten çalışma ortamım evim. Bu beni belirli bir çalışma saatine kilitlenmekten kurtarıyor. Bazen akşam 11’den sabah 5’e kadar çalışıyorum. Ama aynı zamanda yeni çalışma yöntemleri bulmak istiyorum. Canlı kaydedilmiş bir proje de yapabilirim. 

Bis’te çaldığınız hip-hop parça neydi?

New York’lu Big Al isimli bir MC’nin sesini kullandığım bir parçaydı. 2001’de çıkardığım “Give’r” isimli EP’den… 

Yeni yaptığın bir parça gibi düşünmüştük… 

Şimdilik hip-hop’a girmeyi çok istemiyorum, çünkü bu tarzda çıkmış birçok vasat iş var. Ben de aynısını yapmak istemem. Böyle bir şey için biraz zaman ayırmam gerek. 

Bazı şarkılarında Afrika sound’ları var. Arada cangıl sesleri duyuluyor gibi. 

Uzak durmak istediğim, ya tam elektronik dans müziği ya da tam rock müzik ritmleri vardı; bunu engellemek için birçok değişik davul ritmleri sample’i kullandım. Ondan olsa gerek. Vurmalıların neredeyse tamamı başka kayıtlardan aldığım sample’lar. Evimde davul seti kuracak kadar yerim olmadığı için.

Senin gibi piyasanın marjında duran bir müzisyen için müzikten yaşamını idame ettirmek mümkün mü? 

Hâlâ öğrenci olmamın avantajları var tabii, çünkü iş hakkında kafa yormama gerek yok. İlk albümden sonra müziği de bir yandan götürürüm diye düşünüyordum. Çok bilinmediğim için bir getirisi olacağını düşünmemiştim. Ama ”Up In Flames”den sonra durum değişti. Okulu bitirdikten sonra birkaç sene sadece müzikle uğraşarak yaşayabilirim gibi görünüyor. Rüyalarımın gerçekleşmesi gibi bir şey… Dün akşamki  Lali Puna / Four Tet konserinde yaklaşık 500 kişi vardı. Bunların kimisi albümü almıştır, kimisi internetten indirmiştir ya da sadece isimlerini duymuştur. Bu önemli değil, ama eğer her büyük şehirde müziğimizi duyan 500 kişi varsa, bu toplamda büyük bir rakama gelir.Underground bir müzik sahnesi gibi gözükse de, bu tarz müzikle ilgilenen birçok insan var. 

İntemet, underground müziği çok değiştirdi gibi. Şu anda dünyanın en uzak yerinde bile olsan neler olduğuna dair bir fikrin oluyor… 

Kesinlikle. Londra gibi bir şehirde yaşasanız bile, bu tür müziklere ulaşmanın bir numaralı yolu internet gibi. İnternetin mesafeleri kısaltıp yaşadığın yeri daha önemsizleştirmesi çok güzel bir şey. 

İnternetteki müzik paylaşımıyla ilgili düşüncelerin neler? Arkadaş arasındaki mp3 dosyalarının değişimi konusunda? 

Daha fazla insanın müziğimi duyması beni mutlu ediyor. Albümü almasalar bile belki konserime gelirler. Herhalde Aerosmith gibi bir grup değilsen zarardan çok kârın oluyor, çünkü müziğinin yayılmasına yardımcı oluyor bu durum. 

Onların ya da Metallica gibi grupların şikayet etmesi daha da beter değil mi? Milyonlarca dolar kazanıyorlar, ama lâ şikayet ediyorlar. 

Kesinlikle çok saçma ve saygısızca. Bu işten en çok büyük plak şirketlerinin idarecileri kaybediyor. Ama amatör bir müzisyenseniz, küçük bir meblağ karşılığında web sitesine şarkınızı koyabilirsiniz ve eminim, insanlar arada büyük dağıtım masraflarının olmadığı bu işlere ilgi gösterir. Herhalde bu da beş büyük plak şirketini endişelendiren bir şey. 

Hobo Sapiens, John Cale

Tarih: Aralık 2003

Gazete/Dergi: Roll

JOHN CALE 

Hobo Sapiens 

(EMI) 

John Cale rock dünyada en etkileyici karakterlerden birine sahip. Velvet Underground, Andy Warhol, La-Monte Young, Brian Eno birlikte ürettiği adlardan bazıları. Buna köşe taşı bir sürü albümün prodüktörlüğünü ekleyince anıtsal boyutlarda bir külliyat çıkıyor karşımıza. John Cale, parçası olduğu projeler dışında hatırı sayılır bir solo kariyere de sahip. ”Paris 1919” (1973). “Fear” (1974). “Music For A New Society” (1982) ve “Fragments of A Rainy Season” (1992) Cale’in en önemli solo çalışmaları. 1996’daki ”Walking On Locusts” adlı çok da başarılı bulunmayan albümü ise “Hobo Sapiens” öncesi son solo çalışması (bu ilkbaharda çıkan ”5 Tracks” adlı EP’yi saymazsak). Bu yedi yıllık ara dönemde Cale daha çok film müzikleriyle uğraşmış. John Cale’in bir yazısında Bob Dylan için kullandığı bir sözcük Hobo Sapiens. “Hobo” İnglizcede bohçasını sırtına atıp bulduğu vasıtalarla seyahat eden, geçici işlerde çalışan yoksullara, göçebe işçilere verilen ad. Açıkçası, bu ad albümün ruhuna hiç yakışmıyor. “Hobo Sapiens” ancak yerleşik birinin, teknolojiye aşina ve kolayca ulaşabilen, yüksek sanatla haşır neşir, varsıl birinin yapabileceği bir albüm. Bir “hobo”nun hayatını belirleyen ve cazip kılan şey belirsizliklerse, bu albümün belirleyici özelliği ve en büyük zaafı önceden belirlenmişliği. Denildiğine göre, Cale son iki yılını, kapanıp Pro Toolsteknolojisine vakıf olmaya çalışmakla geçirmiş ve öğrendiklerinin uygulamasını da bu albümde yapmış. Albümün bu “kontrollü” halinin altında bu teknolojinin de bir rolü var sanırım. Sokak sesleri taklitleri içeren “Reading My Mind” ve ”Bicycle” adlı parçalarda bile aslında sokaktan o kadar uzakta bir sound var ki…

Albümün sonuna doğru bu kontrollülük havası biraz ama sadece biraz kırılıyor. “Letter From Abroad” -ki bence albümün en iyi parçası- ortasından bir çığlıkla yırtılıyor. Bu çığlık sanki  

bastırılamayan, kontrol altına alınamayan birkaç şeyden biri albümdeki. Ardından gelen ”Things X” albümün en pop şarkısı Things’in başka bir versiyonu ve bu sefer diğer ucun, deneyselliğin bayraktarlığını yapıyor. Bu ikiliyi takip eden kapanış parçası ”Over Her Head” ise güçlü finalin yanısıra “She loves everybody/She’ll even love me” dizeleriyle gönül telimizi titreten yegane sözleri ediyor albümdeki. 

 Başa dönecek olursak, albüm “Zen (And The Art Of…)”la başlıyor. Şarkının adı Robert M. Pirsig’in ”Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı” adlı romanına gönderme yapmanın yanısıra, Delaunay, Picasso, Mondrian ve El Greco’ya selam ediyor. Başka sanatçılara ya da eserlere gönderme yapmak postmodernlik göstergesi mi bilemeyeceğim. Hani ”her şey zaten söylendi, o zaman metinler arasında dolaşalım” gibi bir yaklaşım var ya. Her neyse bu göndermeler bolca var  Hobo Sapiens’te. Bir şarkının adı ”Margritte”, yani ressam Rene Margritte, bir diğerinin ”Archimedes”, yani hamamcı/bilimadamı Arşimet. ”Caravan”, ”waiting for Godot” dizesiyle dolaylı olarak Beckett’e,”Twilight Zone” ise doğrudan doğruya Chaucer’a gönderme yapıyor. ”Things” adlı şarkıdaki ”The Thing  You Do In Denver When You Are Dead” adını Warren Zevon şarkısından alan filme atıfta bulunuyor (şarkıya değil de filme atıfta bulunmasının nedeni, Cale’in şarkıdan o sırada haberdar olmaması). Albümün kitapçığında Fransız romancı Alain Robbe-Grillet’den bir alıntı var. Bütün bunlar, bu ad saymalar doğrusu beni rahatsız ediyor. Hem sokağa değil, kütüphaneye açılan bir pencereyi işaret ediyor, hem de saygınların adı üzerinden saygınlık peşinde olmayı. (”Okumayı boş ver, sokağa çık” demek istemiyorum tabii ki, ”kitaptan alacağını al, sonra onun varlığını unut” gibi bir şey demek istediğim.) Metinler-arasılık denilen şey zaten sanatı ”bilenler” arası bir oyuna dönüştürüyor. Mesela benim gibi ”Delaunay kim acaba?” diyorsanız, bu kapalı dünyanın biraz dışında kalmışsınız demektir zaten. E tabii, herkes herşeyden anlayacak diye bir şey yok, adam da haklı…Bütün bunları söyledikten sonra ”Hobo Sapiens”in pop’la deneysellik arasında orta bir yerde duran, iyi bir albüm olduğunu, ama yarına kalmasını, unutulmamasını sağlayacak pek bir özelliğinin de olmadığını söyleyelim. Bir de gizli parça var, ararsanız bulursunuz. Will Oldham’ın ”Gauarapero/Lost Blues 2”da sakladığı yere saklanmış bu şarkı da, ama Cale, Oldham kadar sürpriz seven birisi olmadığı için albüm kapağı üzerinde ipucu vermeden duramamış.  

Master and Everyone, BONNIE “PRINCE” BILLY

Tarih: Nisan 2004

Gazete/Dergi: Roll

BONNIE “PRINCE” BILLY

Master and Everyone

(Domino)

Hani bazı filmlere ”kadın filmi” denir ya, Bonnie ”Prince” Billy’nin son albumüne de bir kategori bulmak gerekse, bu kategori “erkek albümü” olurdu. Kadın filmi” nasıl kadın duyarlılığına, kadınların erkeklerle ilişkilerinde çektiklerine dairse. “Master and Everyone” da erkek duyar(sız)lığına, kadınların nasıl “hayaletlere”, aslında olmayan ama sonuna kadar güvenilmeye ve sevilmeye muhtaç olan erkeklere aşık olmalarına dair. Nasıl da boğar o kadınlar erkekleri, karşılık bekleyerek! Sevilmeden sevmek çok mu zordur? 

İlk şarkı “The Way”le ilişkinin çerçevesi çizilmeye başlıyor. Çocuk yetiştirmeyeceksek niye evlenelim; beni benim seni sevdiğim gibi sev diye başlıyor albüm (“Without children to grow / I can’t marry you, you know / Love me the way I love you”). İkinci şarkı “Ain’t you wealthy, ain’t you wise”da açıkça kadının işlevi belirtiliyor: “Ain’t you made to give to me?” -“erkeğe vermek” için yaratılmış olduğu hatırlatılıyor kadına. 

Albüme adını veren parça “Master and Everyone”da güvenilir biri olmadığını ve bununla gurur duyduğunu söylüyor şarkının kahramanı. İlişki bitince de kendini kafesten bırakılmış bir kuş gibi özgür hissediyor. Zaten aşkta süreklilik beklemek komik (“And constancy in love is a joke”) değildir de nedir? 

”Wolf Among Wolves”da “beni sev” diyor şarkıcı, ama “senin beni görmek istediğin gibi, yani bir insan olarak değil, bir kurt olarak” sev beni. “Maundering” de aynı havada sürüyor. Kadın yine adamdan başka birisi olmasını beklemektedir (“Well, I never wanted to be / What you wanted to see hiç olmak istemedim / Görmek istediğini) 

“Three Questions” içinde ”elhamdülüllah” geçen ilk Amerikan pop şarkısı olarak tarihe geçecek. Kadına cevaplaması gereken üç soru sorar erkek. Özetle, sonuna kadar adamı savunacak ve her şeyini onunla paylaşacak mıdır kadın, erkekten hediye olarak aldığı bir taş parçası olsa bile…

Son parça “Hard Life”ta. ”Belki beni öldüreceksin/ Seni suçlayamam/ Yerinde olsaydım / Belki ben de aynı şeyi yapardım” diye kadına hak verir erkek, ama yine de ilişkide boğulmakta olanken kendisidir (“But I aint breathing, let me breathe / Let me go, let me leave -Nefes alamyorum, bırak alayım / Brak gideyim, terkedeyim). 

Yakışıklı prensler günümüzde böyle oluyor işte. Şarkı sözleri müzik ve kapak fotoğrafıyla da bir bütünlük içinde. Kapakta Will Oldham’ı (Bonnie “Prince” Billy’nin asıl adı, yazmamış olmayalım) profilden görüyoruz, 19. asır Alman filozofları gibi bir pozda. Ama gözleri bir garip, donuk donuk bakıyor. Cansız gibi. Parçaları Lambchop’tan tanıdığımız Mark Nevers kaydetmiş. Kayıtta da üslûp bütünlüğü sürüyor. Yani o donukluk, o yalnızlık hissi albümün bütününde var. Ürkütücü bir yalnızlık, çıt çıksa duyulan cinsten. Zaten fazla enstrüman da yok, temelde gitarı ve sesiyle Will Oldham; bazen bir kadın vokali (Marty Slayton) ve biraz çello, hemen hemen hepsi bu. 

“I See A Darkness” gibi bir başyapıt olmasa da Bonny “Prince” Billy’nin bu üçüncü albümü de Sıradanın çok çok üstünde. Ne bekliyordunuz ki? Son söz: “Lessons From What’s Poor” adlı şarkıda BPB “servet ölümdür / bundan eminim” (“wealth is death / of that I’m sure”) diyor. Servetin sahip olanın ruhen, olmayanınsa cismen ölümü anlamına geldiği şu günlerde değinmeden geçmeyelim. 

Feast Of Fire, Calexico

Tarih: Mart 2003

Gazete/Dergi: Roll

CALEXICO 

Feast Of Fire 

(City Slang / EMI)

Geçtiğimiz yaz H2000 festivaline Calexico’nun çıkacağını duyunca, aklımıza Atina’daki tanışmamız gelmişti hemen. Konserden sonra, gişede çalışan kızın (Türkiye kökenli bir Rumdu ve hemen dost olmamız için bu yeterli olmuştu.) yardımıyla yanlarına gitmiş, John Convertino ve Joey Burns’le sohbet etmiştik. Samimi ve alçakgönüllü insanlardı. Müziklerini severdik zaten, ama o andan sonra daha farklı bir yakınlık hissettik kendilerine. Ömerli’deki konser sonrasında gördüğümüzdeyse gayet keyifsizlerdi. Yanlış yerde, yanlış zamanda olduklarını düşünüyorlardı. Lamb ve Suede arasında çalmak yanlıştı, onlar zaten küçük kulüp grubuydular, bu açık hava festivaline uygun değillerdi; böyleydi fikirleri. 

Oysa geniş mekânları, uçsuz bucaksız çölleri, Sergio Leone’nin spagetti westernlerini çağrıştıran bir sound’u vardı Calexico’nun. Açık havaya teorik olarak uygundular, ama seçtikleri parçaların çoğu nedense tipik panoramik Calexico parçaları değildi o gece.Yeni albüm “Feast of Fire “la bunun nedeni anlaşılıyor. Calexico, bildiğimiz mariachi soslu, westem şarkılar yazmayı sürdürmekle birlikte, artık başka şeyler de yapıyor. Albümün en iyi parçalarından “Black Heart” örneğin, bir Portishead albümünde rahatlıkla yer alabilecek bir trip-hop örneği. “Crumble” ise düpedüz caz. “Not Even Stevie Nicks…”. Stevie Nicks’in grubu Fleetwood Mac tarafından da yazılmış olabilirdi. “Attack El Robot! Attack!”adıyla Russ Meyer’in kült filmlerini çağrıştıran, b-sınıfı bir bilimkurgu filminin müziği gibi… 

Ama bildiğimiz Calexico havaları da varlığını koruyor, “Across the Wire”, “Dub Latina” ve “Close Behind” gibi şarkılarda olduğu gibi. Calexico’nun lideri ve çoğu şarkısının bestecisi Burns olmakla birlikte, bu albümün en iyi şarkısının, yani ”The Book and the Canal”ın yazarı baterist Convertino. Belirli bir janra sokamadığımız bu parçada Convertino piyano, Burns ise çello çalmış. Gelecekte daha çok Convertino parçası dinlemeyi dileyelim.

”Feast of Wire” belki çok öldürücü parçalar içermiyor, ama gayet sağlam ve iyi bir albüm. Kulak verirseniz, pişman olmazsınız. 

Up, Peter Gabriel

Tarih: Kasım 2002

Gazete/Dergi: Roll

PETER GABRIEL

Up

(EMI)

Gabriel’i bir kere sevmişseniz, hep seversiniz. Başkalarının gözüne yaptıkları yanlış, kötü, manasız gelebilir. Size de onların söyledikleri mânasız gelir.

Genesis dönemindeki abartılı sahne kıyafetlerini eleştirirler, biz deriz ki “Ne olmuş adam görselliğin öneminin farkında”. Dünya müziğine girip üçüncü dünyanın müzisyenlerini sömürüyor derler; biz deriz ki sayesinde Nusret Fateh Ali Han’ı tanımadın mı bre gafil! Daha mı geç tanımak isterdin? 

Bonobo maymunlarıyla iletişim kurmayı hedefleyen projelerde yer almasını bir rock’çıya 

vakıştırmazlar; biz deriz ki, “Keske beni ne yanına alsa. Ne heyecanlıdır kim bilir” politik konulara girip parsa toplamaya çalıştığını iddia ederler. “Biko”yu bu yüzden yazmıştır; Amnesty International yararına turnelere bu yüzden katılmıştır, dırdır da dırdır. Biz de deriz ki: “Peki sen ne yaptın?” Buna belki inanmayacaksınız ama, bir Ingiliz dergisinin yazarı, karısından ayrılıp Rosanna Arquette’le birlikte olmasını bile Gabriel’in imajıyla çelişkili bulmuş. Valla buna artık diyecek lafımız kalmaz. Ne diyelim, biz onu hep insan olarak sevdik zaten. Adı Peter, Peder değil. 

Peter’i hep sevdik, hep de seveceğiz, ama bazı dönemlerini daha bir severiz. Genesis’in “The Lamb Lies Down On Broadway”inin ve Peter Gabriel adını taşıyan ilk dört solo albümünün yeri başkadır, doldurulamaz. Gerçi “So”dur en çok satan ve de sevilen albümü, ama eski Gabriel’ci için durum genellikle farklıdır. 

Gabriel’in on yıldır sesi sedası çıkmıyor demek yalan olur. Hep bir şeyler yaptı. İngilizlerin fiyasko binası millenium dome’un açılışı için ”Ovo”yu besteledi. Film müzikleri yaptı. Ama on yıldır solo bir albüm yapmamıştı. 

Ve işte ”Up” sonunda karşımızda. İlk söylenebilecek şey şu: Bu, Peter Gabriel’in en zor albümü. Bir yandan “So” öncesi dönemin izlerini taşıyor, bir yandan da yeni bir yönelimi yansıtıyor. Zorluk şurda: Kafada kalıcı şarkılar yok bu albümde. Melodi var, var olmasına ama… 

Şöyle sanki; Gabriel daha derine inmek için o kadar uğraşmış ki, yüzeyi ihmal etmiş. Parçalar oya gibi işlenmiş; en çok kulaklıkla dinlediğinizde keyfine varabileceğiniz bir zenginlik içeriyorlar. Şarkılar çok kişisel, ama bu kişisellik sanki bu kez dinleyiciyi biraz da dışarıda bırakıyor. Biraz daha basitlik, biraz daha sadelik bu şarkılara daha çok yakışırdı… 

Desek de, bu bir gerçeği değiştirmez. “Up” bu yıl alabileceğiniz en iyi albümlerden biri. “No Way Out”, televizyon şovlarını eleştirdiği single “The Barry Williams Show”, Nusret Fatih’in döktürdüğü “Signal to Noise” ve sade piyano eşliğindeki “The Drop” bir Peter Gabriel “best of”una girebilecek kadar iyi şarkılar. 

Calexico, Söyleşi

Tarih: Ağustos 2002

Gazete/Dergi: Roll

Cüneyt Cebenoyan ve Gökhan Pamuk

Calexico

Asya’dan Bir Kartpostal

Hayat nasıl gidiyor görüşmeyeli? 
Joey Burns: Kafa dinledik biraz. Son birkaç senedir turnelerle, albüm hazırlıklarıyla, kayıtlarla çok haşır neşirdik. Özellikle Avrupa’da işler iyi gitti.

John Convertino bir solo albüm yapacakmış. 
Evet evet. Ama şimdilik sadece bir 45’lik. Geçen gün dinledim, ikisi de birbirinden güzel şarkılar. Her zaman onu veya çevremdeki diğer arkadaşları cesaretlendirmeye çalıştım. Gidin, içinizden geleni yapın, ister solo olsun, isterseniz grupla çalalım… John’a mesela, hep başladığı bir şarkıyı sonuna kadar götürmesini söylerim. Kendisi oldukça çekingendir, biliyorsunuz. 

Calexico şarkılarına benziyor mu John’un besteleri? 
Evet, benziyor sayılır. Enstrümantal zaten. Piyano, vurmalılar… Daha çok piyanoya ağırlık verdi. Ama dedim ya, utangaç olduğu için evinde 4 kanallı teybine kaydediyor, öyle getiriyor stüdyoya

Çok çeşitli sanatçılarla da ortak şeyler yapıyorsunuz…. 
Evet. Neko Case’le, Giant Sand’le… Neko Case inanılmaz bir şarkıcı, New Pornographers diye bir grupla da çalışıyor. Tuscon’lu başka sanatçılarla da çalıştık. Şehrin merkezi bizim için gerçekten önemli. Temposu, hareketi… Bazen bir yerde durmak ve toprağı hissetmek lazım. 

Fransızlarla sizin gibi Amerika’nın güneyinden gelen gruplar arasında bir yakınlaşma var… Siz de Amor Belham Duo, Françoiz Breut, Jean-Louis Murat’yla çalıştınız mesela… Evet. Sadece Fransızlarla değil, Almanlarla da, hatta tüm Avrupa’yla bir temasımız var. Bütün enstrümanlarınızı toplayıp getiriyorsunuz, tarihinizi, dışavurmak istediklerinizi, ifade biçiminizi, kültürünüzü, kısaca tüm birikiminizi… Onlar da aynı şeyi yapıyorlar. Yavaş yavaş birbirine geçişmeye başlıyor her şey.

Bu ortak çalışmaların hemen hepsinde ibre, sanki güneyli seslere daha yakın duruyor. Ama hem tanıdık, hem yepyeni bir hibrid çıkıyor ortaya… 

Belki. Ama biz de yaşlı kıtadan, Avrupa kültüründen çok şey alıyoruz.. Portekiz’in fado’su en başta geliyor mesela. Büyükbabam Alman-Amerikan kökenli, John’un (Convertino) ailesi de İtalyan. Akordeon, piyano çalan bir babası var. Bizim evde de polkalar filan çalınırdı. Bilemiyorum, bir tür kontakt işte. 

İnsanın geçmişinde izleri bulunması da gerekmiyor galiba. Mesela Blur’den Damon Albam’ın Malili müzisyenlerle yaptığı harika bir albüm var. Dinlediniz mi? 

Aa hayır, iyi mi albüm? O şarkıcıyı oldukça beğenirim. Gitaristlerini de tabii. Afrika kültürüyle böyle birleşmeler, denemeler bir süredir epey revaçta… Mesela Bonnie Raitt de Afrikalı bir grupla albüm yapmıştı, keza Paul Simon…

David Byrne’ün de Afrika ve Latin tutkusu malûm… 
Ah, elbette David Byrne… O adam muhteşem. Bir keresinde karşılaştık ve tanıştık. Büyük bir ilham kaynağı… Bu tür kolaborasyonların gelecekte daha da artacağını tahmin ediyorum. İnternet bütün kapıları açtı, rahatça karşılıklı konuşmak, sıkı bir iletişim sağlamak mümkün. Deneyimi, birikimi paylaşmak kolaylaştı, bir yerden bir yere gitmeye gerek kalmadı. Gerçi ben seyahati tercih ederim, o ayrı.

Tur listenize bir göz attık, 14 günde 13 konser veriyorsunuz. Dün Viyana’da konserdeydiniz; İstanbul’dan hemen sonra, yarın akşam Köln’desiniz… Çok yoğun değil mi? 

Eskiden genellikle kendi kullandığımız bir karavanla turneye çıkardık. Uzun mesafelerde bu işi yapmak neredeyse imkânsızdı ama. O yüzden içinde yatacak yerleri olan bir otobüs kiraladık. Şimdi bu uzun mesafelerin altından kalkmak çok daha kolay. Bir boş günümüz vardı, onu da Viyana da geçirdik. Viyana çok güzel.  Ama iki haftalık bir program bizim için çok kısa sayılır. “Momentum’u korumak her zaman iyidir. Turnelerde çok bos gün olduğunda çok daha masraflı oluyor, bir de o momentum’u bir ölçüde yitiriyorsun. Turneden sonra tatil yapmak her zaman mümkün. Ben de öyle yapacağım. Bu turneye Tuscon ‘dan bir arkadaşımı getirdim. Rainer Ptacek’in oğlu. Rainer çok meşhur bir slide gitaristi. Tuscon’da yetişmişti. Howe Gelb’in (Giand Sand) de yakın dostuydu. Birkaç yıl önce beyin tümöründen genç yaşta öldü. Turne bitince oğluyla Prag’a gidip babasının akrabalarını ziyaret edeceğiz. Yanında babasının küllerinden getirdi. Bu yolculuk onun hem ilk uçak yolculuğuydu, hem de Avrupa’ya ilk gelişi. Çok da keyif alıyor. Birisinin Avrupa hakkındaki ilk izlenimlerine şahit olmak da çok keyifli. Avrupa’nın güzelliği karşısında dili tutuldu. 

Yarın Köln konseriniz olmasa, İstanbul’da daha uzun vakit geçirmek ister miydiniz? 

Çok isterdim. Gerçi Köln de harika bir şehir. Daha önce defalarca çaldığımız bir kulüpte çalacağız. Kulübün bir nevi yıldönümü olacak; buna katılıyor olmak da çok güzel. Ama burada kalmayı, tarihî yarımadayı gezmeyi ve Asya tarafını görmeyi tercih ederdim. Geçen hafta babamın doğumgünü vardı, Asya yakasına geçip ona oradan bir kart atmak ve buraya özel birkaç hediye almayı isterdim. Bu köprüler (bulunduğumuz yerden Boğaz Köprüsü görünüyor) olmadan önce insanlar ne yapıyordu? Vapurla mı geçiyordu? 

Evet. Vapur hâlâ var, ama iki yaka arasından ana bağlantı köprüler. Bu ilk köprü 1973’te yapıldı. 

1973’te mi? Ama daha önce de başka köprü vardı herhalde?

Hayır, sadece vapur vardı… 

Cool!..

Aslinda biz de sizin gibi bir sınırda yaşıyoruz. Asya, Avrupa, Doğu, Batı… Her gün kıtalararası yolculuklar yapılıyor. 

Çevrenizde çeşitlilik olduğunu bilmek çok hoş bir şey. İnsan her dakika bir şeyler kapıyor. Gerçi çeşitlilik içinde yaşamak her zaman kolay değil, ama kıymetini biliyorsunuzdur. İnsanı sorular sormaya yönelten bir durum; kim olduğumuz ne yaptığımız, hayatı nasıl iyileştirebileceğimiz gibi sorular. Dinleyerek, öğrenerek… Son birkaç yılda çalışma tempomuzu yavaşlatmamızın nedenlerinden biri buydu. “Neler oluyor?”, “şu anda neredeyiz?” gibi sorulara cevap aramak ve bulmak güzel. Oldukça iyi bir yere geldik. Bunları yapmış olmak çok hoştu, ama hayatta en önemli şeyler bunlar değil. “Müzikle ne yapabiliriz?” sorusuna cevap aradık. Ama ciddi olarak ve yapabileceğimizin sınırlarını bilerek. Çevremizdekilere yardım amaçlı çeşitli konserler veriyoruz, bazen programımızı kesintiye uğratıp belli bir zamanımızı başkalarına adıyoruz. Bazı yardım amaçlı albümler yaptık ya da Arizona’daki bazı yerel sorunlarla ilgilendik. Gençler için bir okul programına katkıda bulunduk. Mariachi Luz De Luna grubunun bazı elemanlarıyla birlikte evsizlere yardım projesine bir şarkı yaptık. Sınırın gittikçe daha fazla denetlenmesine karşı bir şeyler yapmava çalıştık. İş bulmaya gelen Meksikalı göçmenleri durdurmak için daha fazla sınır devriyesi görevlendirildi. Göçmenler yine de geliyorlar. Hayatta kalmayı başarmak, çölde yolunu bulmak çok zor. Çok kurak ve su yok. Şu ana kadar 14 kişi öldü. Birkaç yıl önce bölgedeki bir kilise ve rahibi bir su istasyonu inşa etti, insanlar hiç olmazsa su bulabilsinler diye. Göçmenler “coyote” (kır kurdu) dedikleri adamlar tarafından kandırılıyorlar. Bu coyote’ler göçmenleri Meksika’dan alıyor, para karşılığında onları çölden geçirmeyi ve ABD’de bir noktaya bırakmayı taahhüt ediyorlar. Ama göçmenler genellikle kandırılıyor ve kötü muameleye maruz kalıyor. 

İnsan ticareti bu bölgede de büyük sorun. Göçmenler Avrupa ya götürülecekleri vaadiyle teknelere bindiriliyor. Birçoğu batan gemilerle boğuluyor ya da alakasız yerlerde terkediliyor. 

Başaranlar oldukça, denemeye devam edecekler. Hayatlarını riske ettiklerine göre, onlar için bunun değeri çok fazla olmalı. Bazen ne kadar büyük bir risk aldıklarının farkındalar mı diye düşünüyorum. Ama olan oluyor. Kendilerine ve ailelerine daha iyi bir yaşam kurabilmek için deniyorlar… Duydunuz mu, bugün haberlerde gördüm, Afganistan yanlışlıkla bombalanmış. Böyle şeyleri duymaktan nefret ediyorum… Garip tabii, bütün bunlar evde kedimle oynarken ve çiçeklerimi sularken düşündüğüm şeyler. Ve şehirde bisikletime binerken

Sizin hep çiftlik gibi bir yerde yaşadığınızı hayal etmişizdir. Şehirde değil. 

Bunu yapmayı düşünmüşümdür hep. Tuscon’da yaşadığımız yer çok mütevazıdır. Eyaletin, ülkenin değişik yerlerinden, başka ülkelerden insanlar gelir geçer oradan. Bir tür kavşak gibi… Kendi payıma, aynı anda birçok yöne çekiliyor gibiyim. Bir yanım uzak, yeşil ve sulak bir yerde yaşamayı arzuluyor. Ama diğer yanım da şehir merkezinde olmak istiyor. Çünkü şehir ilham veriyor. Her köşede bir hikaye var… İstanbul göründüğü kadarıyla aşırı büyük bir şehir, büyük bir liman. Burada eski yerlere gitmek isterdim. İhtiyar barlarına. 

İhtiyar barları

Neden söz ettiğimi anlıyor musunuz? Bazı yerler vardır, mobilyalar, masa, sandalye, içerdeki her şey eskidir. Belki yüz yıldır çivi çakılmamıştır. Bu tip yerleri keşfetmek isterdim. Tuscon’da böyle birkaç yer var. İçerdekiler genellikle feleğin çemberinden geçmiş insanlar. İnanılmaz hikayeleri var. Şehrin uzak, zengin mahallelerinde yaşayan insanlardan çok daha ilginç hayatlar… Öbürleri zengindirler, ama sığ ve mutsuzdurlar. Özellikle sınırı geçip Meksika’nın kasabalarına gidersen, fark daha da çarpıcıdır. Hissedersin. Hayatı çok daha dolu dolu yaşarlar. 

Amerika’da zenci mahallelerinde gezerken, insanların topluca, cemaat halinde yaşadıklarını görüyorsun. Oysa zengin beyaz mahallelerinde sokakta insan yok. Bazen, Amerika’da zenci olmak lazım, onlar daha mutlu olsalar gerek diye düşünüyor insan. Çözmüşsün meseleyi. Aynen dediğin gibi. (gülüyor) 

Anahtar sözcük: Söyleşi

DAMON ALBARN, AFEL BOCUM & FRIENDS

Tarih: Haziran 2002

Gazete/Dergi: Roll

DAMON ALBARN, AFEL BOCUM & FRIENDS

Mali Music

(EMI)

Şahane bir albüm “Mali Music”. Hem kendime şaşırıyorum bu albümü bu kadar beğendiğim için, hem de Damon Albarn’a, böyle bir albüm yaptığı için. Albarn’ı ilk tanıdığımızda sadece Blur’ün başındaydı ve gıcık mı gıcık bir adamdı. Hâlâ bu özelliğini koruyorama artık sadece böyle tanımlamak olanaksız onu. Gıcık, ama kalbi doğru tarafta biri. Şu söylediklerine bir bakın; Albarn’ın gıcık yanı konuşuyor: “Blur’dekilere, isterlerse başarılarımı ve sattığım plak sayısını kıskanıp çatlayabileceklerini, isterlerse de mantıklı davranıp bir sonraki Blur albümü için attığım temelleri takdir edebileceklerini söyledim. Nerede ekmek olduğunun farkındalar.” (Mojo, Mayıs 2002) Çüş yani. Ama aynı Albarn şunları da söylüyor: “Gorillaz filminin müziğini Ortadoğu’dbir yerde kaydedeceğim. Bunu gerçekten çok istiyorum çünkü 11 Eylül’de olanlar korkunç olmasına rağmen, biz Batılıların başka kültürlere karşı ne kadar küstah olduğunu da gösterdi bana. Kıçıma tekme yemiş gibi oldum.” Aynı Albarn bunları söyleyen. Malili müzisyenler karşısında kendisini yarı profesyonel hisseden de. “Buena Vista Social Club”ü izledikten sonra “Ruben Gonzales gibi piyano çalmak uğruna her şeyden vazgeçebilirdim” diyen de. Malililer de Albarn için “çalmasını pek beceremiyor ama kalbi doğru yerde” deyip bağırlarına basmışlar. 

Albarn bir kültürel programla gitmiş Mali’ye. Ama baştan Malili müzisyenlerle birlikte çalışmayı şart koşmuş, sadece gezip görüp kültürünü arttırmayı kabul etmemiş. Sekiz gün kalmış Mali’de ve 40 saatlik müzik kaydıyla Londra’ya geri dönmüş. Yani hemen hemen bütün vaktini müzik yaparak geçirmiş orada. Sonra Londra’da bilgisayarının başına oturup şarkıları şekillendirmiş, eklemeler yapmış, yeni şeyler yazmış. Bantlar geri Mali’ye gönderilmiş ve bu kez Afel Bocoum üzerine okumuş şarkıların. Sonra Albarn Londra’da tekrar üzerinden geçmiş ve bu albüm oluşmuş. Sonuç, bu çalışma tarzından beklenmeyecek kadar bütünlüklü, akıcı, kısaca çok güzel. Bu hem bir dünya müziği albümü hem bir dub albümü, kimi zaman elektronik veya ambient da denilebilir. Eleni Karaindru’nunAngelopulos için yaptığı muzikleri hatırlatan şarkılar da var ”Mali Music”te. 

Blur’ün Brit-pop döneminde de dünya müziği yaptığı söylenebilir. Yerel bir müzikti o da elbette, ama dünya hegemonyası iddiasındaki bir yerel müzikti. Ve de sevimsiz bir dışlamacılık içeriyordu. Belki bu da Amerikan pop’unun egemenliğine bir karşı çıkış olarak hoş görülebilir.

O zamandan bugüne Damon Albarn inanılmaz bir değişim gösterdi. Önce Blur kendi kapılarını açarak çok daha iyi bir topluluğa dönüştü. Damon hızını alamadı, film müzikleri yaptı, Michael Nyman’la çalıştı ve Gorillaz’ı kurdu. Gorillaz’la Grammy’lerde en iyi rap albümüne aday gösterildi. Ve şimdi de dünya müziğini içeriden değiştirmeye soyundu. “Mali Music” çünkü Malililerin müziği olduğu kadar, Londralı Damon Albarn’ın da müziği. Bu albümün David Byrne’ün ya da Peter Gabriel’in yaptıklarından farklı bir yanı var. Bu albüm üçüncü dünya destekli bir Batılı albümü değil. Tersi de değil. Bu yeni bir şey. Bu belki de kelimenin tam anlamıyla dünyanın müziğinin bugün nasıl olması gerektiğini gösteren bir örnek. Yerel ve evrensel. Bob Marley’nin reggae’si kadar organik dersek abartmış oluruz, ama içimden öyle demek geliyor. 

© 2020 -CuneytCebenoyan.com