Caz Festivali’nin Vaiz Pop Starları: Morrissey, Antony ve Badu

TARİH:  23 Temmuz 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bre Morrissey, senin hiç olmazsa Saddam Hüseyin’in şeytanileştirilmesinden sonra yaşanılanlar hakkında fikrin yok mu? Irak’ın işgalinden ve halkın yaşadığı cehennem azabından haberdar değil misin? Nasıl Suriye işgali değirmenine su taşırsın?

Morrissey ve ekibi Açıkhava’da sahneye çıktıklarında çoktan yorulmuştuk. Yerim arkalardaydı. Sahnede 45 dakika kadar yüzünü uzak olduğumdan seçemediğim Kristeen Young adlı genç bir şarkıcı tek başına çaldı, söyledi. Bütün bu süre içinde hâlâ yerlerine oturamamıştı kalabalık, dolayısıyla haybeye verilen bir konser havası egemendi sürece. Ardından nostaljik videolar filan derken saat 10’u bulmuştu.

Sahnedeki davulların üzerindeki Türk bayrakları dikkat çekiciydi. Ve sonra Moz (Morrissey) sahneye çıktı elinde bir Türk bayrağı taşıyarak ve mealen “Egemenlik Milletindir” diyerek. Grubun erkek elemanları tek tip kırmızı t-shirt’ler giymişlerdi. T-shirt’lerde bir şey yazıyordu ama oturduğum yerden seçemiyordum ne yazdığını. Ve sonra içimde söndüğünü sandığım bir şey “How Soon Is Now”ı çalmaya başlamalarıyla alev alev yanmaya başladı. Ne muhteşem bir şarkıydı bu, ne muhteşem bir müzikti. Açıkhava’da bu kadar iyi ses düzenine tanık olmamıştım belki. Her enstrüman tek tek seçilebiliyor, Moz’un vokalleri katiyen orkestranın altında ezilmiyordu. Moz’un eski grubu The Smiths gelmiş geçmiş en iyi, en iyi orijinal pop/rock gruplarından biridir. Gelmiş geçmiş en güzel şarkılardan bazıları onlara (Johnny Marr ve Steven Morrissey) aittir. Benim de Express dergisindeki ilk yazılarımdan biri The Smiths’in “Greatest Hits Vol.I” kasetine dairdi. Kaçırmayın bu kaseti demeye çalışmıştım.

Bu muhteşem konseri arkadan izlemeye daha fazla dayanamayıp önlere gittim. Gitmez olaydım… Kırmızı t-shirt’lerin üzerinde ne yazdığını okuduğumda gönül gözüme ve kulağıma bir perde indi ki bir türlü bir daha kaldıramadım. T-shirt’lerin üzerinde “Assad is Shit” yazıyordu. Yani “Esad Boktur” ya da pisliğin tekidir…
Neden sahneye her baktığımda bu ilkel ve düzeysiz hakareti okumak zorunda olayım?

Neden Morrissey grup elemanlarına müsamereye çıkmış çocuklar gibi, kendi görüşlerini taşıyan propaganda t-shirt’leri giydirir? Bu o müzisyenlere de saygısızlık değil mi? Bu onların görüşü olamaz, Morrissey ne giydirirse onu giyiyorlar belli ki. Başka konserlerde de kraliyet ailesinin üyelerine yönelik “William ve Kate’ten Nefret Ediyoruz” ve New Musical Express dergisine yönelik “NME is Shit” t-shirtleri giydirtmişti ekibe. Bu müzisyenlerin kişiliği yok mu ki Morrissey’in billboard panoları gibi dolaşıyorlar?

Bre Morrissey, senin hiç olmazsa Saddam Hüseyin’in şeytanileştirilmesinden sonra yaşanılanlar hakkında fikrin yok mu? Irak’ın işgalinden ve halkın yaşadığı cehennem azabından haberdar değil misin? Nasıl Suriye işgali değirmenine su taşırsın? İstiyorsan kendi ülkenin başbakanı Cameron için yaz o yazdıklarını. Ama hazretin Cameron’a yönelik bildiğimiz tek eleştirisi hayvan haklarına dair oldu bugüne kadar.

Hayvan hakları demişken Moz’un hayvanlara eziyet ettiğini düşündüğü Çinliler için “Çinliler’in aşağı bir türe ait olduklarını düşünmeden edemiyorum” demişliği vardır. NME dergisi Moz’a yönelik ırkçılık suçlamalarının hesabını mahkemede verdi ve özür dilemek zorunda kaldı. Ama maalesef Moz’un ırkçı olmadığını söylemek mümkün değil.
İşte bu düşüncelerden kurtulamadım, konser boyunca. Oysa Morrissey hakikaten formdaydı, Smiths’ten çaldığı şarkılar muhteşemdi (solo dönemi beni o kadar ilgilendirmedi hiç). Seyirci de, orkestra da, ses düzeni de süperdi. Ama işte böyle… Keşke yerimden hiç ayrılmasaymışım.

Caz Festivali’ndeki bir diğer konserde Antony de Açıkhava’da az vaaz vermedi. “Gay’leri seviniz, sevdiriniz; her şey daha iyi olacak, bakın SSCB çöktü, Berlin Duvarı yıkıldı” falan gibi vaazlar Antony’nin sevimliliği ve çocuksuluğu olmasa çekilmezdi.

Festivalin soul’cusu Erykah Badu ise bizim “Kadirizm”ize nazire yapmak istermiş gibi “Baduizm” diye bir albüm yapmış bir hatundur. Onun t-shirt’ünde ise çok anlamlı bir cümle vardı “Ben bir mülteciyim!”. Helal olsun soul sister’ımıza (ruh/soul müziği kardeşimiz) dedik. Her şarkısının sonunda derin anlamlar içerdiğine emin olduğumuz ama bu anlamları bilemediğimiz bir göğü selamlama hareketi yapması ve güneş tanrıçası halleri kabulümüzdür.
Ama en iyi pop/ rock galiba vaaz vermeyen rock. Diyeceğini pes perdeden, slogana indirgemeden verebiliyorsan en büyük sensin. Yoksa bir gün U2’nun solisti Bono gibi söylediklerinin yuhalandığına tanık olabilirsin. Söylemedi deme Morrissey!

One Love’a ise gitmedim. Ama yaşananlar için bir şey söylemek isterim. Eğer Sivas’ta 1993’teki Pir Sultan Abdal Şenliği gerici kalabalıkça engellendiğinde, devlet şenlikçilere sahip çıksaydı, o katliam yaşanmazdı. O katillerin çoğu özgürce yaşayıp, evlerinde ölmeselerdi bugünlere gelmezdik. Artık, Aya İrini’den, Tophane’ye, Ramazan’dan, Üç Aylara bir yasaklar listesi var hayatımızda. Dahası da sırada bekliyor. İf’in “gökkuşağı filmleri” bölümü hedefte. Zaferleriyle coşuyor ve daha fazlasını istiyorlar. Her şeye egemen olmadan rahatlamayacaklar. Biz ne yapacağız?

Aşk ve Merhamet: Beyaz atlı prenses ile deli dâhi

TARİH:  29 Ağustos 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

İyi bir biyografik film seyretmek, boynuzlu at görmek kadar mucizevi bir şey. “Aşk ve Merhamet” hakkında biraz araştırma yaptıysanız genellikle çok beğenildiğini göreceksiniz. Ama bence ne yazık ki “Aşk ve Merhamet”, o mucizevi iyi biyografik film değil.

Türkiyeli ortalama bir seyirci için Brian Wilson adı çok bir şey ifade etmez. Wilson, Amerikan pop grubu Beach Boys’un her şeyi. Besteleri yapan o. Beach Boys, The Beatles’la hemen hemen aynı yıllarda piyasaya çıkıyor. Wilson, Beatles’ın büyük hayranı ve aynı zamanda onlarla büyük rekabet içinde. Bu rekabet Wilson’a bugün pop müziğin en iyi albümlerinden biri sayılan “Pet Sounds”u yaptırıyor. Beatles’ın “Rubber Soul” albümüne Wilson’ın cevabı oluyor “Pet Sounds”. Wilson, daha sonra eleştirmenlerce bir başyapıt sayılan ama benim bir kere bile dinlemeye zor dayandığım “Smile” adlı albümün yapımına girişiyor ama grubun diğer üyelerinin, özellikle de kuzeni Mike Love’ın muhalefetiyle karşılaşıyor. Van Dyke Parks’ın sözlerini yazdığı ve kayıtları 1967’de başlayan albüm ancak 2004’te gün yüzü görüyor. Çünkü Wilson bu arada büyük bir duygusal çöküş yaşıyor. Kötü bir psikiyatrın kölesi haline geliyor. Nihayetinde, beyaz atlı bir prenses tarafından kurtarılıyor vs.

Film iki bölümden oluşuyor
Film, biri 1960’ların ortalarında, diğeri 80’lerde geçen iki bölümden oluşuyor. Ama bu bölümler birbirlerini kronolojik bir sırayla izlemiyorlar, içiçe geçiyorlar. 60’larda geçen bölümde Wilson’ın Beach Boys’a turnelerde eşlik etmeye vazgeçmesi, “Pet Sounds”ın yazılış ve kayıt süreci, “kötü” babasıyla kavgaları, ilk karısıyla çıkma dönemi, “Smile” sırasında giderek depresyona girişi, güfte yazarı Van Dyke Parks’ın grubun diğer elemanlarınca dışlanması, Wilson’ın ilk çocuğunun doğması gibi noktalara değiniliyor.

İkinci bölümde ise artık Wilson kötü niyetli bir psikiyatrın kölesi haline gelmiştir. Her şeyini kontrol eden bu doktorun engelleme çabalarına rağmen Wilson bir araba galerisinde çalışan Melinda Ledbetter (Elisabeth Banks) ile birlikte olmaya başlayacak ve nihayetinde Melinda, Brian’ı kötü doktor Landy’nin (Paul Giamatti) pençesinden kurtaracaktır.
60’lardaki Brian Wilson’ı Paul Dano canlandırırken, 80’lerdekini John Cusack canlandırıyor.

İlk bölüm bize ne grup elemanlarından herhangi birini, ne Wilson’ın kız arkadaşı/karısını, ne söz yazarı Parks’ı, ne de Wilson’ın babasını tanıtabiliyor. Bunun dışında çok büyük değişimlerin yaşandığı 1960’ların ruh hali ya da toplumsal çalkantıları da filme yansımıyor. Herhangi bir Beach Boys şarkısını baştan sona dinleyemiyoruz. Wilson’ın dehasından çok, çalışma metotlarının tuhaflığı ve saplantılılığı hakkında bilgi sahibi oluyoruz. Evet, Wilson’ın sık sık deha olduğu söyleniyor ama bunu keşke seyirci de filmden çıkarabilse, en azından bir şarkısını baştan sona dinleyebilse. Wilson’ın uyuşturucularla ilişkisi de yüzeysel geçiyor. “Smile”ı bir nevi dinsel müzik olarak yazdığını, insanların güldüklerinde aşkın bir ruh haline girdiklerini düşündüğünü (smile “gülümse” demek) ve bir gün insanların, kendi şarkılarıyla dua ettiklerini görmek istediğini filan da öğrenemiyoruz. Paul Dano özellikle açılış sahnesinde çok iyi ama sonra iz bırakacak bir karakter çizebildiği ya da ona bu malzemenin verildiğini söylemek zor. Hele hele sonradan evlendiği kız arkadaşıyla nasıl bir ilişki yaşadığını anlamak hiç mümkün değil.

Özellikle bu son noktanın, filme damgasını vurduğunu sandığım gerçek Melinda’nın etkisiyle silindiğini düşünüyorum. Filmin 80’lerdeki bölümü daha çok Melinda hanımın, Brian beyi nasıl kahramanca kurtardığının hikayesi. Melinda karakterinin bu apaçık hasta adama neden bu kadar sahip çıktığını, bu sürede nasıl iç çelişkiler ya da hırslar filan yaşadığını da görmüyoruz filmde. Eisabeth Banks, zengin erkek tavlama ve Cadillac satma sanatından örnekler veriyor: Yumuşak konuşmalar, anaç ve seksi bakışlar falan… Ama buna karakter yaratmak denemez. Melinda hanıma bir güzelleme demek daha doğru olur. Fakat hakkını yemeyeyim, belli ki Melinda Ledbetter’in sonuç olarak, Brian Wilson’a çok pozitif bir etkisi olmuş, burası belli. Güvenli tek bir ilişki bile hasta bir ruhu “görece” iyileştirebilir.

Bütün bunları söylemekle birlikte, bu hafta “Aşk ve Merhamet”in başka bir rakibi yok. Diğer filmlerden yine de daha iyi olduğunu belirtmek gerek. Daha önce hiç fikriniz yoksa Beach Boys’u merak etmeniz muhtemel ki bu da az bir kazanım olmaz. Doğrusunu isterseniz ben Beach Boys’un daha az “sanatsal”, daha çok “pop” dönemini tercih ediyorum.

Bu arada internette “Smile”ın yapılışı ile ilgili bir belgesel var. Bence filmden çok daha ilginç.

Morrissey: Faşist ve yetenekli

TARİH:  Ocak 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Morrissey en son İstanbul konserine ‘How Soon Is Now”la başlamıştı, Açık Hava’da. Arkalarda oturuyordum ve şarkıyı ne kadar özlediğimi, ne kadar sevdiğimi hatırlamak büyük mutluluktu. Sonra önlere geçtim ve o zamana kadar görmediğim, okuyamadığım şeyi gördüm, okudum. Midem bulandı. Keyfim tamamen kaçtı. Morrissey grubunun üyelerine ‘Assad is Shit’ yazılı t-shirt’ler giydirmişti. Yani ‘Esad boktur.’ Esad’ın matah biri olmadığı, kanlı bir diktatör olduğu açık. Açık da karşısında o sıralar hızla palazlanmakta olan IŞİD vardı. Yıl 2012’ydi. Her açıdan çirkindi bu yaptığı. Grup üyelerini billboard olarak kullanmaktan başlar, Suriye üzerindeki oyunlara duyarsız olmaya kadar gider bu çirkinlik.


Ama Morrissey, her zaman mide bulandırıcı bir adam oldu. Pop tarihinin en büyük gruplarından birinin, The Smiths’in kurucusu olmak, şahane şarkılar yazmak, yalnızın, mutsuzun halinden anlamak gibi yeteneklerinin yanı sıra Morrissey bir faşistti ve faşist kaldı. İrlanda kökenli olmasına rağmen, en hızlı İngiliz milliyetçisinden daha İngilizdi. Filmin adı da onu söylüyor ya: İngiltere Benim.

İngiltere’nin faşizan partisi UKIP’in başına istediği İslamofobik aday seçilemedi diye karalar bağlayan oydu. Çinlilere insan altı bir tür diyen oydu. Bengalliler evinde kalsın, İngiltere’ye gelmesin diyen oydu. Filmi seyredenler, eğer daha önceden bilgi sahibi değillerse anlayamazlar ama Morrissey çocuk düşmanıydı da. Filmde Morrissey’in ‘Moors Murders’ adlı kitapla haşır neşir olduğunu görürüz. Kitap Moors denilen bölgede, öldürdükleri çocukları gömen Brady ve Hindley adlı çifte dairdi. Ve bir Smiths şarkısına (Suffer Little Children) da girecekti ‘take me to the moors’ sözleri. Şarkının sözleri muğlaktı, çocuklar için acı çeken biri tarafından mı yazılmıştı acaba? Ama yüzlerce çocuğu taciz eden Jimmy Saville’i savunması (“1970’lerde 14 yaşındaki çocuklarla yatan herkesi bugünün bakış açısıyla yargılayıp hapse atacaksak, demir parmaklıklar yetmez”) Morrissey’in aklında ne olduğunu gösteriyor bence.

Morrissey, gelmiş geçmiş en iyi punk topluluklarından olan ve politik olarak solda yer alan The Clash’i de filmde küçümsüyor. Sex Pistols’a arkasını dönüyor konserde. Reggae ve dans müziği geri zekâlılar için Morrissey’e göre. Kendisinden başkasını tanımıyor divamız.

İngiltere Benim, sadece ve sadece konuya aşina olanlara yeni birkaç şey söyleyen bir film. Morrissey üzerine bunları söylemeden edemedim.

Not: Cüneyt Cebenoyan’ın Morrissey yazısı teknik aksakliktan dün eksik yayımlanmıştır. Yazıyı yeniden yayımlar yazar ve okuyucularımızdan özür dileriz.

Bohemian Rhapsody: Ailesi olmayan sıçan deliğine

TARİH:  3 Kasım 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Queen, benim tarihimde önemli bir yere sahip olan bir topluluk. Jethro Tull, The Doors ve Led Zeppelin gibi isimleri abimden öğrenmiştim. Yes ve Genesis gibi topluluklar ben onları tanıdığımda zeten ünlüydüler. Ama Queen’i kendi çevremde ilk keşfeden kişi bendim. ‘Sheer Heart Attack’ albümünü edinmiş, çok sevmiş ve özellikle ‘Lilly of the Valley’ ve ‘Killer Queen’ şarkılarına bayılmıştım. Yıl 1974’tü, ben 14 yaşındaydım ve o sıralarda Queen’i bilen pek az kişi vardı. Bohemian Rhapsody henüz dünyayı sarsmamıştı. Şimdiki kuşakların anlayamayacağı kadar az olanağımız vardı müziğe ulaşmak için o yıllarda. Alamancı dayım yazın gelecek de, benim hiç dinlemeden ısmarladığım bir-iki albüm getirecek de, o albümler de tesadüfen zevkime uyacak da müzik dinleyeceğiz. Tabii bir de radyo var, dj İzzet Öz var, dj Yavuz Aydar var, sağolsunlar sayelerinde progressive rock zevkimizi edinmiştik.

Queen posteri
Bir de Almanca ‘Pop’ dergisi vardı. Pop dergisinin kocaman posterleri olurdu ve onlarla odamın bütün duvarını kaplardım. Odanın bana ait olan duvarını yani, diğer duvar odayı paylaştığım ablama aitti. Duvarıma astığım Queen posteri, daha doğrusu o posterde yer alan Freddie Mercury’nin tipsiz suratı yüzünden ablamla en ciddi kavgalarımızdan birini yaşamıştık. Bir gün eve geldiğimde odamdaki Queen posterinin sökülmüş olduğunu görmüştüm. Ablam Yasemin geceleyin kendisine karşı duvardan dişlek, dişlek bakan Freddie’den korkmuş, posteri sökmüştü. Ama sonraları Freddie’yi benden bile daha çok sevecek, öldüğünde benden daha fazla üzülecekti. Ama o günlerde aramızda haftalarca sürecek bir krize neden olmuştu, duvarıma yaptığı bu müdahale.

Queen’le aşkım
Kısacası Queen, benim kuşağımın topluluğuydu, benim keşfimdi, hayatımın bir parçasıydı. Sözlerini baştan sona ezbere öğrendiğim tek şarkı Bohemian Rhapsody’dir. Artık belki tam hatırlamıyor olabilirim tabii. Queen’le aşkım 1977’den sonra devam etmedi. O zamana kadar yaptıklarını hâlâ çok severim ama sonrasını yakından takip etmedim. 1978’de çıkardıkları jazz albümlerini çok sevmedim ve sonra ilgim dağıldı.

Vasat bir örnek
Filme gelelim artık. Her şeyden önce film çok yüzeysel ve biyografik film türünün vasat bir örneği. Orta sınıf gençler grup kurarlar. Solistleri çok hırslı ve vizyoner biridir: Kökeni İran olan Hintli bir ailenin İngiltere’de doğan çocuğu Farrokh Bulsara, ilerde Freddie Mercury olacaktır. Müzik endüstrisinin direncine rağmen grup Bohemian Rhapsody şarkısıyla listelerde bir numaraya çıkar, sonra hep olduğu gibi kötü biri (bu durumda bir menajer) grubu böler. Ama grup yine bir araya gelir. Fakar kader ağlarını örmektedir. Freddie AIDS’e yakalanır. Çünkü eşcinseldir ve bir ailesi yoktur diğer grup elemanları gibi.

Tipik bir rock’n’rollcu
Evet, mesele bu. Filmin yürütücü yapımcıları olan Brian May (gitarist, vokalist, besteci) ve Roger Taylor (baterist, vokalist, besteci) evlenmişler, iki zevksiz giyinen orta sınıf kadını kollarına takmışlar ve çoluk çocuk yapmışlardır. Freddie Mercury de aile olarak grup elemanlarını kabul etmekle yetinmelidir. Oysa Freddie Mercury, tipik bir rock’n’rollcu hayatı yaşar. Seksin ve uyuştucunun dibine vurur. Ve bu davranış cezasız kalmaz, AIDS olur. Aklı başına gelir ve gruba döner yine de. Ailesi onlardır. Eşcinsel bir rockçının hayatını izlerken bu kadar çok aile sözcüğünü bir daha duymayız diye umuyorum. Bu arada aileden nefret edenlerden kesinlikle değilim. İşlevsiz aile nedir gayet iyi biliyorum ama çocuk yetiştirmenin başka bir yolunu da bilmiyorum. Neyse film, eşcinsel bir Asyalı rockçıya bunu öneriyor işte, aile olarak kimi biliyorsa onlara sadık kalmasını. Tabii bu işten kârlı çıkan Mercury değil ailenin diğer üyeleri olacak, o da grubun ön koşulu. Asıl cazibe merkezi ve asıl besteci Freddie Mercury olsa da, grubun bir arada kalmasının ön koşulu olarak herkesin parayı eşit paylaşması gerekiyor. Bu eşitlikçi görünse de öyle değil. Asıl üreten Mercury çünkü.

Filmin çok ciddi günahları da var. Beethoven’in hayatını anlatırken 9. Senfoniyi, 5.’nin önüne koyamazsınız herhalde. Ama Queen’in durumunda film bunu hep yapıyor. ‘Fat Bottom Girls’ şarkısını, 4-5 yıl geriye, Bohemina Rhapsoy öncesine kaydırabiliyor. Live Aid konseri öncesi grubu 5 yıl ayrı bırakıyor ki, bir araya gelmenin etkisi güçlü olsun. Ama öyle bir ayrılık grubun tarihinde yok. Ve daha birçok şey. Merak eden imdb’de goof’lar bölümüne baksın. May ve Taylor’ın yapımcılığında bu yanlışlar nasıl yapılıyor? Yanlış olmadıkları, bu saptırmaların daha çok para kazandıracağı düşünüldüğü için. Çok çirkin. Bu bir belgesel değil diye işin içinden sıyrılınacak şeyler değil bunlar.

Sömürmeye hazırlar
“Evli evine, köylü köyüne, evi olmayan sıçan deliğine” diye tekerleme söylerdik küçükken, akşam vakti gelip de evlerimize dağılmaya başladığımızda. Ailesiz Mercury’ye de sıçan deliğine düşmek kalıyor filme göre. Tamam eşcinsel olduğu için aile kuramıyor olabilir ama onu sömürmeye hazır arkadaşları ne güne duruyor? Ki bu konuda öyle becerikliler ki, zavallı Freddie öldükten sonra bile onların elinden kurtulamamış. Müzik mi? Hiçbir parçayı bütünüyle dinleyemiyoruz. Oturup evde Queen dinleyin daha iyi. Ramin Malik’in özellikle Wembley’deki Live Aid konserinde Freddie Mercury’nin jestlerini mükemmel taklit ettiğini söyleyebilirim, övgüden sayılırsa.

TANITIMSIZLIK KURBANLARI GÜME GİDEN KASETLER

Tarih: 15 Ekim 1994
Gazete/Dergi: Express

Evet, İMÇ Çok sayıda kaset piyasaya çıkarıyor. Fakat bu kasetlerin çoğu tanıtımsızlık kurbanı olup gidiyor. İşte böyle güme giden kimi ilginç kasetlerden bazıları:

THE SMITHS
Dolaylı Politika

Smiths’i ilk kez dinleyenlerin tepkisi genellikle ‘Bu rock değil yahu!’ biçiminde. Çünkü ilk dikkat çeken şey Morissey’in şarkı söyleme üslubunun rock dışı olması. Smiths’in genel sound’u 60’lı yılların başındaki pop gruplarını andırıyor. Johnny Marr’ın gitarından distorsiyon sesleri gelmiyor örneğin. ‘Best…I’ albümünün insanı kesinlikle sıkmayan kusursuz bir çalışma olduğu rahatlıkla söylenebilir. Morrissey, İngiltere’nin en iyi şarkı sözü yazarlarından sayılıyor. Kendisi bir edebiyat ve sinema tutkunu aynı zamanda. Smiths’deyken (yani daha solo kariyerine başlamadan önce) kırılgan, içine kapalı ama aynı zamanda öfkeli, cinsel açıdan belirsiz bir imajı vardı. Morrissey’in şarkı sözlerinin güzelliği sanki günlük bir konuşmadan alınmış gibi olmalarında ve içinde barındırdığı çelişkilerde ‘This Charming Man’de (Bu çekici adam) ‘Doğa benden bir erkek yaratacak mı?’ diye soruyor. Karamsarlık Morrissey’in belki de en tipik yanlarından biri. ‘How Soon Is Now?’da bir sevgili bulma umuduyla gidilen bardan yapayalnız geri dönüşü. ‘Hand in Glove’da biteceği bilinen ama yine de heyecanla yaşanan bir aşkı anlatıyor. The Smiths’in şarkılarında politika da var ama dolaylı olarak. ‘Shoplifters of the World, Unite’da dükkan farelerine birleşip, yönetimi devralma çağrısı yapıyor. ‘Panic’de ‘DJ’i asın, çaldığı şarkılar hayatıma dair hiçbir şey söylemiyor’ diyor.

Morrissey’in Smiths sonrası solo çalışmalarından ‘Viva Hate’, ‘Your Arsenal’ ve ‘Vauxhall and I’ da yayımlandı. Birincisini bulmak artık mümkün değil.

SISTERS OF MERCY
Bir kitsch duygusu ama…

Sisters of Mercy’nin Greatest Hits’i topluluğun Türkiye’de yayınlanan tek kaseti. 1984’te kurulan bu gothic-rocktopluluğunun adı Leonard Cohen’in bir şarkısından alınmış. Kasetin altbaşlığı ‘Hafif bir bombardman vakası’: A Slight Case of Overbombing. Ağır bir kaset gerçekten de Greatest Hits. Topluluğun beyni Andrew Eldritch hamasi ve abartılı bir üslupla söylüyor şarkılarını. ‘Temple of Love’da bir Conan filmi, ‘Detonation Boulevard’da ise bir Mad Max filmi atmosferi var. Şarkı sözlerinde zaman zaman ilginç dizelerle karşılaşılıyor ama bütününde Eldritch’in ne anlatmak istediğine vakıf olmak güç. Daha çok bir kitsch duygusu var sözlerde: ‘Aşk için mi yaşıyorsun? / Yol çok sarplaştığında aşkın dayanacak gücü bulabilecek mi?’ ya da ‘Aşk tapınağında / Gökgürültüsü gibi patla /Yağmur gibi ağla’… Şarkı sözlerine ve Eldritch’in vokal üslubuna ısınmak güç. Ama müzik açısından oldukça iyi. Hem rock dinleyip hem de dans edebileceğiniz bir müzik yapıyor Sisters of Mercy. Melodiler akılda kalıcı ve iyi işlenmiş. Her zaman bu nitelikte bir albümle karşılaşılmıyor.

PETER GABRIEL
Duvar çiçeği

Gabriel’in müzikal açıdan en önemli dönemi 1977-1982 arası. Yani kendi adını taşıyan ilk dört solo plağını yaptığı dönem. Bunlardan 3 ve 4 no’lular yayımlandı ama pek ilgi görmedi. 1982’den kalma bir albümün satmaması doğal. PG 4, ‘Rhythm of the heat’le açılıyor. Bu ve sonraki ‘San facinto’ yiten Kızılderili dünyasına bir ağıt. ‘Rhythm of the heat’te Peter Gabriel ‘ritm ruhumun sahibi’ derken, ruhunun da ağzından çıkıp gittiğini zannediyor insan. Şarkının finalindeki cinnet halindeki perküsyon solo tek kelimeyle mükemmel. ‘The Family and the Fishing Net’ Gabriel’in belki de bugüne kadar yazdığı en iyi şarkı. Aile kurumuna, evliliğe rock müzğin yaptığı en sert saldırı. ‘Wallflower’ ise işkencedeki siyasi tutukluya yazılmış eşsiz bir şarkı. ‘Wallflower’ şebboy demekmiş, ama doğrudan ‘duvarçiçeği’ diye çevirmek daha doğru olacak:

Duvardan duvara 6×6 / Pencereler örtülü / Hiç ışık sızmıyor./ Yerler nem içinde. / Sen yatağında terliyorsun. / Delirtmek istiyorlar seni / Savunma duvarlarını yıkmak için / Yalanlar söylüyorlar / Dışarı çıkarıyorlar seni / Işık gözlerini yakıyor / İfade odasına gidiyorsunuz / Şaşıracak bir şey yok / Temiz beyaz önlüklüler / Tuzaklı sorular soruyor /Gözleri Hipokrat yemini gibi görünmüyor / Nasıl davranman gerektiğini söylüyorlar. / Onların misafiri olarak / Direnmek istiyorsun / Elinden geleni yapıyorsun / Sınırlarını zorluyorlar / Ötesine götürüyorlar / Bütün yaptıklarına karşı / Yapabileceğin bir şey yok / Dayan / Kaybolsan bile / Unutulmayacaksın / Ve ben yapabileceğim her şeyi yapacağıma / Söz veriyorum sana…

Ekleyecek fazla bir şey yok. ‘Wallflower 1982’de de günceldi, bugün de.

Frank Zappa

“İstemek yetmez, olmak gerekir…”

Tarih: 3 Aralık 1994
Gazete/Dergi: Express

Frank Zappa: bir garip adem… Dünyaya bakışıyla, yaptığı müzikle, söylediği ‘farklı’ sözlerle anlaşılması zor bir dahi. Hakkında çıkarılan rivayetler ve dedikodular bir araya getirilse kuşkusuz yaşamı boyunca yayımladığı altmış küsür albümdeki notalardan daha çok yer tutar. Fakat Zappa, kendisi hakkında söylenenlere hiç aldırmayacak kadar başına buyruk ve kararlıydı. Hangi akla hizmet kızına Moon Unit, oğluna Ahmet adını vermişti, ya da atonal müziği popüler kılmaya çalışmıştı bilinmez… 52 yıllık ömründe, rock dünyasında eşine az rastlanır bir kişilik sergiledi: Uyuşturuculara karşı tavır aldı, bir ‘star’ gibi değil, bir sanatçı gibi yaşadı, mutlu bir evliliği 25 yıl sürdürmeyi başardı.

Birlikte çalıştığınız müzisyenler gerçekten ellerinden gelenin en iyisini yapıyorlar. İlginçtir, solo atarken bile kafalarına göre takılmıyorlar.
Evet.

Nasıl çalacaklarını da daha önceden söylüyor musunuz? Yoksa yalnızca müziğin onları zorladığı bir biçimde mi çalıyorlar?
Nedeni çalışmalarından önce onlarla konuşmam ve canlı kaydedilen her şeyi benim mikser masasının başında son haline getirmem. Her müzisyenin yapabildiğinin en iyisini arıyorum. Her melodinin çalınışını bir biçimde mükemmelleştiriyorum. Yani yalnızca yazdıklarımın değil onların doğaçlamalarının da en iyisini buluyorum.

Konserlerde, grubumun elemanları hangi notadan gireceklerini nasıl bir solo olmasının beklendiğini ve yaklaşık ne kadar uzun bir süre çalacaklarını bilirler. Bundan sonra sahnede onlar vardır, ben değil.

Müzisyenleriniz, fusion’cuların  sık sık yaptıkları gibi sıkıcı bir tarzda notalar arasında yukarı aşağı gezinmiyorlar.
Eh diğerlerinin dinlediğini biliyorlar. İyi bir iş yapmaları için güçlü bir motivasyonları var. Koltuklarda oturanlar bir yana, topluluktaki diğer elemanlar oldukça eleştirel bir dinleyici kitlesi oluşturuyor. Eğer boktan çalıyorsanız sahnedeki diğer elemanlar bunu size fark ettireceklerdir.

İnsanlar müziğinizi oldukça kafa karıştırıcı buluyor…
Neden?

Bir tavsiyeniz var mı?
Evren böyle. Evrenin durumu bu.

Notaların yazılmasının yapıtlarınızdaki rolü nedir? Yalnızca amacınızı gerçekleştirmede bir araç işlevi mi görüyorlar? Başka bir deyişle, sanat notalarda mı, yoksa son haline getirilmiş master bantta mı?
Eğer müzisyenlerden istediğim onlara mırıldanarak aktaramayacağım kadar karmaşık olmasaydı notalara gerek bile olmazdı. Rock’n Roll’da çoğu zaman en iyi sonucu müzisyenlerin nota okumak yerine ezbere çaldıkları zaman alıyorum. Eğer parça ezberlenmişse, o zaman onu yönetebilir. Notadan okunduğu zaman elde edilemeyecek sonuçlara ulaşabiliriz. Yani nihai sanatsal sonuç master banttır.

Sanatı yaşamla ilişkisi konusunda sizi yönlendiren bir formülünüz var mı?
Sanatın yaşamla ilişkisi mi? Size daha önce söylemiştim. Ben eğlendirmeye çalışıyorum. Eğlendirici bir yaşamla diğer tür “sanat” yaşamı arasında bir seçim yapın. Cevap aşikar.

“Freak Out” albümünüzeki adlar listesinde James Joyce neden yer alıyor?
Joyce’un yazdıklarının hiçbirini sonuna kadar okuduğumu söyleyemem. Ama okuduğum birkaç sayfa sonunda işte gerçek bir adam dedim. Beni etkilemesi için fazla okumam gerekmedi.

Velvet Underground’un “Venus in Furs”ü herkesin bildiği sado-mazoşist klişelerden ibaretken, ‘Penguin in Bondage’ gerçekten garip bir şey.
Hah. Ha ha. Evet öyle.

Başkalarından daha deneyimli olduğunuz için mi yoksa hakkında şarkı yazmayı kimsenin düşünmediği deneyimler hakkında yazmaya çaba harcadınız için mi farklısınız?
‘Penguin in Bondage’dakine Benzer deneyimler yaşayan insanların sayısını bilmiyorum ama yalnızca müzik yazarlarının daha önce ele almadıkları- diş ipi ya da benzeri- konularda yazıyorum.

Ünlü müzisyenlerin kadınlara cazip gelmesi bu müzisyenlerin tavırlarını etkiliyor mu? Genç insanlara seks hakkında verilen bunca enformasyonun ayrıcalıklı konumdaki erkeklerden gelmesi garip değil mi?
Evet öyle. Her zaman bir didaktik blues sanatçıları geleneği olmuştur. – Kadınınıza nasıl davranmanız gerektiği, size kötü davranırsa ne yapacağınız, nasıl bir kadını elde edebileceğiniz- bunlar yaygın blues konularıdır.

Hımmm. Bu dinleyicilerin erkek olduğunu varsayıyor.
Blues Için genelde doğru olduğunu sanıyorum. Çok fazla kadın blues meraklısı yok.

Hiç ‘Jeder Mann sein eigener Fussball’ deyimini duydunuz mu?
Hayır.

‘Herkese kendi futbolu’ demek. Bir Dada Dergisinin adıydı. 1. Dünya Savaşı’nda Berlin’deki işçi sınıfı ayaklanmalarında yaygın bir slogan olmuştu.
Biliyor musunuz ‘20’lere dair en güzel şey buydu işçi sınıfı kavramıyla Dada’yı birleştirmek. Tanrım o günlerde neyi kaçırdıklarını bilmiyorlardı.

Dadacılar işçi sınıfı mahallelerinde anti-militarist yürüyüşler düzenlerlerdi ve herkes tarafından alkışlanırlardı.
Dadayı her zaman takdir ettim. Oğlum Ahmet’in de bu konuda okuması için çaba harcıyorum. Stravinsky’nin  dediği gibi “istemek yetmez, olmak gerekir.” Dada olmak isteyen ama hiçbir zaman olamayacak insanlar vardır. Dadacılık Ahmet’in ruhunda var, ne olduğunu daha bilmesine karşın.

Anti-Nazi birliğe katılmayı düşünür müydünüz?
Hayır hiçbir şeye katılmam. Nazileri sevdiğimden değil, gerçekten nefret ederim onlardan. Boka katılmam. Katılmanın bir etkisi olacağına inansam, herhalde bir kez daha düşünürdüm. Ama olmayacağından eminim. Çünkü her şeyden önce bu heriflerin neden var olduklarını hatırlamak lazım. Her şeyden önce bu bir protesto oyu, ikinci olarak kimse kime ya da ne için oy verdiğini bilmiyor. Bu yüzden her yerde her zaman olabilirler.

Sorularla hiçbir zaman uzlaşmıyorsunuz, sorunun çıktığı yeri unutturan bir şeyler söylüyorsunuz.
Bir rock söyleşisi yapmanın sorunlu yanı her şeyden önce sizinle konuşmaya gelen kimsenin; a)  ne yaptığınızdan haberi olmaması b)  genelde müziği bilmemesi c)  size gelmeden önce değerli küçük sorusuna nasıl bir cevap verilmesi gerektiği konusunda kararını vermiş olmasıdır. Uzlaşmak için bir neden yok. Hayatını çekilmez hale getirmek istemem ama eğer istediğiniz olgularsa, bunu size veririm. Başka bir şey istiyorsanız başka yere gidin. “Rock  gazeteciliği yazmayı beceremeyen insanların, okumayı beceremeyen insanlara materyal sağlamak için, konuşmayı beceremeyen insanlarla söyleşi yapmalarıdır.” Hâlâ bunun söylediğim en akıllı laflardan biri olduğunu düşünüyorum.

Mojo’dan çeviren CÜNEYT CEBENOYAN

Erykah Badu

Mama’s Gun
(Universal)

Tarih: Haziran 2001
Gazete/Dergi: Roll

Güzel, yetenekli ve kendine güvenli; Baduist olması için neden çok. Ama yine de fazla iddialı bir sıfat. Erykah kendisine başka sıfatlar da yakıştırıyor: “Başka bir güneşten gelen savaşçı prenses” gibi. Bunları bıyık altından gülümseyerek de yapmıyor. Ciddi mi ciddi. Ama Erykah Badu sırf havadan ibaret değil. Gerçek mi gerçek, etten kemikten, acı çeken bir insan olarak kendini göstermeyi de biliyor. OutKast’ın Dre’si Andre Benjamin’le biten ilişkisini anlattığı on dakikalık ve üç bölümlük “Green Eyes” bir itirafçı şaheseri.

Badu, müziğini sağlam temellere dayandırıyor: 70’lerin soul, funk ve cazına. Üzerine de çağdaş hiphop ritmleri bindiriyor. Badu’yu Kellis ya da Macy Gray’den ayıran, bu soul ve caz öğesinin, hiphop ve funk’ın önüne daha çok geçmesi. Bu özellikleri, Badu’yu sadece kendi kendine bakışıyla değil, müziğiyle de diğerlerinden daha ağır, daha oturaklı bir yere yerleştiriyor. Bu hem iyi hem de kötü. Öyle işte.

Badu sadece kendisine bakmıyor. Bruce babanın “American Skin (41 Shots)”da hikayesini anlattığı, polisin 41 kurşunla katlettiği Amadou Diallo’yu da “A.D. 2000” adlı şarkısında konuşturuyor: “Hayır, hiçbir binaya benim adımı vermeyecekler.”

“Mama’s Gun”, anında sevilen albümlerden değil. Ama defalarca dinlemeyi ödüllendiren bir albüm. Biraz daha “pop” olsa belki daha iyi olurdu, ama bir prensesten bunu beklemek yanlış herhalde.

Dans Etmek

Tarih: 15 Mayıs 1980
Gazete/Dergi: Quelle – Kaynak (Avusturya Lisesi Öğrenci Dergisi)

Televizyonda ‘İki Tanığı’ seyrediyordum. Baloda dans etmeyi bilmediği için sıkıntı ve utanç içindeki bir genç kızı görünce oturup düşündüm: Dans etmek toplumda neyi ifade ediyordu? Niçin bu kadar önemli? Hatta niçin insanları sıkıntılara bunalımlara boğabiliyor? Ve yine geçenlerde Zimbabwe’de seçimi kazanan Mugabe ile halkının sokaklarda nasıl neşe içinde ve büyük bir rahatlıkla dans ettiğini hatırlayınca soru daha da ilginçlik kazandı. Bir yanda büyük bir ciddiyetle ve hatta korkuyla insanlar dans ederken, diğer yanda bir lider, evet bir başbakan sokakta halkı ile birlikte dans ederek zaferini kutlayabiliyordu. Garip değil mi

‘Dans’ sözcüğünün ansiklopedik karşılığı ‘belirli bir ritme uyan, bu bakımdan da müzikle kaynaşan hareketler ve adımlar dizisi’ diye tanımlanmış. Ayrıca ansiklopedi dansı: karakter dansı, klasik dans, modern dans, salon dansı ve soylu dans gibi bölümlere ayırmış. Evet, soylu dans bile var. İnsan soylu dans diye bir şey duyunca merak ediyor Acaba soysuz dans da var mı diye. Eğer varsa insanlar soysuzca dans ederken çevreye küfürler yağdırıyor ve iğrendirici hareketler (burun karıştırmak) gibi yapıyorlardır diye düşündüm. Örneğin, yani.

Salon dansı ise toplantılarda yapılan vals veya tango gibi danslara verilen admış. Niçin bu danslar belirlenmiş, niçin böyle kesin ayrımlar konulmuş, soylu dans filan gibi adlar verilmiş?

Bütün bu verilerden vardığım nokta, uygar insanların artık dansı dans etmek için değil de; gerektiği için, bulundukları çevre onu istediği için veya toplumdaki yerini sağlamlaştırmak için yaptığı inancını verdi bana. Öyle ya, yoksa bir insan niçin evvelden belirlenmiş olan dansları beceremediğinden bu kadar sıkıntıya kapılsın.

Dans bir gösteri haline geldiğinde ve -yanlış adımları engellemek için- doğaçlamayı da dışladığından dolayı gerçek niteliğini ve amacını yitiriyor. Müziğin, ritmin içimizde uyandırdığı duygular değil, artık bizi dans etmeye iten. Bir şeyler bilmek zorundayız ki, dans edebilelim. Diskotekte gereken iyi ‘Travolta’ bilmek bir baloda ise ‘vals’ -başka ne olabilir ki?- bilmek şart.

Okulumuzun geleneksel balo ekibine katılabilmek için arkadaşlarımızın nasıl sıkıntı içinde vals çalıştıklarını ve bu ‘şova’ nasıl hazırlandıklarını biliyorum. Üstelik yüzde doksanının amacının vals yapmak olmadığı (dans etmeyi istemek manasında), daha çok bir fotoğraf, bir anı olarak!; ‘bunu biz de yaptık’ diyebilmek için yapıldığı da malum. Bir yandan da sevgili ana babalarımızı memnun etmek, oğullarını kızlarını fraklar, bembeyaz tuvaletler içinde görme mutluluğunu vermek de var.

Kısacası dans sınırlandırılıp, sınıflandırılınca ve de bir şey önceden planlı, programlı olunca, olay bütün heyecanını ve anlamını yitiriyor. Önemli olan hiçbir şeyi takmadan, istediğin gibi ve rahat bir şekilde Zimbabwelilerin hala başarabildikleri şekilde dans edebilmek.

Beck Roll 6

Tarih: Nisan 1997
Gazete/Dergi: Roll
Spin Dergisinden Çeviri

Beck taş çatlasa 50 kilo çeken tıfıl bir çocuk, üç yıl evvel, bütün Amerikan müziğini altüst etti. Kulağına gelen bütün tarzları hamarat bir ev hanımı gibi (Tricky onun yanında “mektepli” kalır) bir araya getirerek birdenbire ortalık yere püskürttü. ”Ben mağlubum yavrum/Neden beni öldürmüyorsun” diye akıp giden şarkısıyla 90’ların derbeder gençliğini şöyle bir salladı. İkinci (küçük-bağımsız şirketlerden çıkanları da sayarsak altıncı) albümü “Odelay” sayesinde sallantı devam ediyor. Folk, hip-hop, endüstriyel, blues, şu, bu, o… Yalnız Beck’in altından kalkabileceği bir bulamaç… Beck, Spin dergisine, müziği hakkında bazı ipuçları veriyor…

Killi bir göğsüm var, 26 yaşındayım

Dün geceki konserde Jackie Chan filmlerinde hep gördüğüm, şu yerde sırtüstü yatarken ellerinden destek almadan ayağa fırlama hareketini yaptın.
Beck: Ben sahnedeki hareketlerimin tümünü Hong Kong filmleri ile Meksika ve Arap TV’lerinde gördüklerimden alırım. Arap TV’sinde, özellikle de pop müzik şovlarında gerçekten çok sıkı atraksiyonlar var.

Kolunun her eklemini böyle oynattığın (göstererek) hareketi biliyor musun?
Vay be, çok iyisin, hakkaten çok iyisin. Tam da bu bok işte. Seni misafir sanatçı olarak sahneye çıkarmamız lazım. Bu hareketi dün gece yapmıştım, değil mi? Bunu tamamen spastik bir şekilde yapmalısın. İnsanlar şunu bilmez: Ne kadar tutuk ve sarsaksan o kadar funky’sindir. Ters-funk denilen acaip şey bu. En funky dansçılara bakarsan, vücutlarının üst kısmı kaskatı dururken, vücutlarının diğer kısımlarının bambaşka bir şey yaptığını görürsün.

Garip, çünkü insanlar rahatlamaları ve ritmi hissetmeleri gerektiğini sanır.
Evet, ama bu hiç de funky değildir. Vücudunu böyle kaskatı yapacaksın ve sonra (göğsünden aşağı bir dalga göndererek) spastik olması için böyle yapacaksın. En funky’si budur.

Bu turnende hiçbir soul vokal grubu ve nefesli çalgılar eşliği kullanmayı düşündün mü?
Evet ama çok fazla parodiye dönüşmesinden korktum. Zaten halihazırda böyle düşünenler olduğundan eminim. Ama bence hiç de öyle değil. Müziğim gayet samimi. Mizahi bir yanı var. Ama iyi olan her müziğin mizahi bir yanı vardır.

Adam Yauch’ın (Beastie Boys’dan) düzenlediği Tibet’e Özgürük Konseri’nden sonra hayranlarına imza ya da fotoğraf verirken, elinden geldiğince yaratıcı ve esprili bir şeyler yapmaya çalışıyordun.
Evet, aksi halde belirli davranış kalıplarını tekrarladığımı düşünürüm. Bu benim içgüdüm: Klişeden kaçınmak. Ya da klişeyi alıp kullanmak ve sonunda mümkün olan en şiddetli patlamayla onu yok etmek. Ama bu insanı, parodi ve klişenin alanına sokabilir. Bunu yapmak gerçekten kolay. Kişiliği olan, dürüstlüğü olan, samimi ve dolaysız bir şey yapmak, işte mesele bu.

Bu yaş grubunun ya da kuşağın çoğu üyesi, ki ben bile geçmişte bu suçu işledim, 70’lerden bir şeyi alıp, evirip çeviriyor, ya dalgasını geçiyor ya da yüceltiyor. Dolaysız, esin dolu pek bir şeye rastlayamıyorsun. Elbette müzik her zaman kendisinden ve kendi geçmişinden beslenir ama kendini adama duygusunu pek görmüyorum. Hep aynı kaçamak: “Biz aslında bunu söylemiyoruz, biz dalga geçiyoruz.” Ana babalarımızın yaptıkları ya da bizim on yıl önce yaptıklarımızla sürekli bir dalga geçme ihtiyacı. Bu tavırdan gerçekten uzak durmak istiyorum. Önce folk müziğe ve sonra da hip-hop’a gönlümü kaptırmamın nedeni de bu. O kadar yetkin ki! Bir sürü olanağa sahip.

Bir dönem, Ice Cube’u konserlerinde cover’lamıyor muydun?
1991’de, “Loser”, yaptığım sıralardaydı. Hip-hop’la folk’un birbirine uyum sağlayacağını düşünmeye başlamıştım. Eski folk şarkılarını söylemeyi seviyordum ama rock kulüplerindeki atmosfere uymuyordu. Diğer gruplar noise, deneysel, caz ya da hip-hop takılıyorlardı. Hepsi bir şekilde süzülüp yapmakta olduğum şeyi oluşturdular.

Bir drum machine’le bir odaya kapatılsan sıkılmadan ne kadar süre kalabilirsin?
Bilmem; bu iyi bir soru. “Odelay”i kaydederken 18 saat süreyle kaldım. Albümü dinlersen, bazı şarkıların çok geleneksel gibi gözüktüğünü ama arka planda bütün bu müziklerin yer aldığını göreceksin. Sonsuza kadar bunlarla vakit geçirebilirim. Bir sound hakkında kafamda bir fikir oluşmuşsa ve bir enstrümanla bu sound’u yaratamıyorsam kendi sesimle yaratmaya çalışırım. Doğru sesi bulabilmek için uç noktalara giderim.

Tibet konserinin sahne arkasında, bana kaydettiğin yeni şarkıları arabanda test ettiğini söylemiştin.
Evet, çünkü stüdyolar öyle izole yerler ki! Şarkıyı dışarı çıkarıp akıp giden hayata nasıl bir fon müziği oluşturduğunu görmek gerekiyor. Kayıt yaparken görsel bir yaklaşımla hareket ederim… Live çalabilmek için gerçekten sıkı çalışmamız gerekiyor. Çünkü, örneğin “High 5” tam anlamıyla stüdyo deneyleriyle yaratılmış, dekonstrükte bir şarkı. Konserde bir akış elde etmek gerçekten zor. Ama benim genelde hedeflediğim de bu: Farklı öğeleri bir araya getirip akmasını sağlamak. İnsanlar benim yaptıklarımı televizyonda kanaldan kanala zaplamaya benzetiyor. Ama ben hiç de böyle düşünmüyorum: Akışı ve kaosu bir araya getirip, bundan özlü bir şey oluşturmak olarak görüyorum. Rastlantısallık değil ama o rastlantısallığı alıp ona bir vücut vermek. Zapçılık değil gerçekten. Daha çok ayrıksı otlarını büyümeye bırakmak. Sanki doğa daha yeni biçimleniyor, düzenleniyor ve kalıba dökülüyor gibi… Beni hep sabırsız ve yıldız olmak isteyen biri olarak algıladılar. Belki benim hatam. Yaptığım şeyi geliştirmeyi kesinlikle sürdürüyorum. Sağımı solumu yokluyorum, o sulak araziyi arıyorum. Bir sürü insan ilerleyebilmek için mantığa ve düzene ihtiyaç duyar. Benimse çıkış yolunu bulabilmek için cangılda olmam gerekiyor.

Bir sonraki albümünün nasıl bir olacağı hakkında bir fikrin var m?
Daha fazla enstrümantasyon içeren bir şeyler yapmak istiyorum galiba; bunu biraz daha geliştirmek. Bilmiyorum. Her şey içeri girip, bir ritm tutturup gerisinin gelmesini beklemekten ibaret. Kesinlikle hip-hop unsuru büyümeye devam ediyor. Sadece “Loser” ve “Beercan”le sınırlı kalacağını sanıyordum. O ilk albümdeki şarkılar yalnızca deneylerden ibaretti. Önceden üzerlerinde düşünülmemişti. Bu albümdeyse şarkının hip-hop tarzında olacağını biliyordum. Benim için en zorlayıcı olan dolayısıyla da elbette en ilginç olan bu. Ve içine daldıkça daha fazla müptelası oluyorum. Bu üslup gerçekten insanı deneyselliğe yöneltiyor. Bir country ya da hard rock şarkısıyla yapabileceklerinin sınırları bellidir. Yani sanırım başka olanakların peşinde koşacağım.

Şöyle bir şey hoş olurdu: Hip-hopla iyi aranje edilmiş bir şeyi karştıracaksın ve ortaya…
…Sert ve iğrenç bir şey çıkacak. Bu günlerde biz de bunun peşindeyiz.

Houston’da aldığım bir gazetede konserinle ilgili bir yazı vardı. Seni betimlemek için hangi sözcüğü seçtiklerini tahmin edebilecek misin?
Oh, hayır. Herhalde Elvis’in figürlerinin ne kadar kötü bir taklitçisi olduğum hakkında bir şeyler demişlerdir. Hakkaten Elvis’i taklit ettiğimi sanıyorlar ama hiç de değil.

Bundan söz etmemişler.
“Eksantrik” miydi?

Hayır ama bunu söylemiş olabilirlerdi.
“Aylak”?

Hayır, hemen hemen yalnızca seni betimlemek için kullanılan bir sözcük. Sana bir ipucu vereyim. New York konserinde, “Asshole”un nakaratını bu sözcükle değiştirmiş ve aynı derecede tacizkar olduğunu söylemiştin.
Ah, evet. ‘Çocuk-adam’ (manchild). Elbette. Bu değişikliği yapmamın nedeni, hakkımda yazılan hangi yazıya baksam ‘çocuk-adam Beck’ lafıyla karşılaşmamdı. Ne yapmalıyım? Kıllı bir göğsüm var. 26 yaşındayım. Tamam, genç gösteriyorum. Bu lafta hep biraz saygısızlık görüyorum. Sanki ciddiye alınacak biri değilmişim gibi.

Seni nasıl görmelerini istersin?
İnsan tabiatı der ki, alnına BECK damgası vurulmuş ve balmumuyla mühürlenmiş biri olarak kategorize edilmek istemezsin. Ben yalnızca bazılarının beğendiği bir müzisyenim. Bütün bu etiketlerden hoşlanmıyorum: Bu aylaklık hikayesine ihtiyacım yok, kesinlikle retro ya da kitsch kültürü meraklısı hikayesine de ihtiyacım yok. Olmadığınız bir insan olarak algılanmak sürekli bir huzursuzluk nedeni. Belki azıcık daha fazla ciddiye alınmak isterdim. Albümlerim aptalca saçmalıklarla ya da eksantrikliklerle dolu değil.

Kendini Beck Hansen yerine yalnızca Beck olarak lanse ederek, bir parça mitleştirilme keyfini yaşadığını düşünmüyor musun? Sanki aslın da olduğundan farklı bir persona yaratmaya çalışıyor gibisin.
Bundan hiç hoşlanmıyorum. Nefret ediyorum. Bu albümde adımın Beck Hansen olarak yazılmasını istedim. Albümün ön kapağına koymak istemediler ama arka kapağın sağ alt köşesinde son derece küçük harflerle ‘Hansen’ yazıyor. Artık değiştirmek için çok geç.

Başlangıçta “Beck’ olarak lanse edilmek senin seçimin değil miydi?
Aslında açık mikrofon gecelerinde ve küçük konserlerde çaldığım sıralarda başladı. Afişi hazırlarken sadece adımı hatırlıyorlardı ve soyadımı öğrenmekle uğraşmıyorlardı. Beck, Beck Hansen’dan daha kolay akılda kalıyor. Ama “Mellow Gold”u çıkarmak üzereyken, adımın Beck Hansen olması gerekmez mi diye düşündüm. Çok önemli olmadığını, kimsenin umurunda olmayacağını düşündüm. Bileydim…

Bir tür nevi şahsına münhasır seks sembolü haline de geldin. Ama senin hakkında böyle hislere sahip kişilerle konuştuğumda, seninle birlikte bir trip yaşamayı, seninle yatmayı aynı derecede istediklerini gördüm.
Ah, evet kesinlikle. Aptalca. İnsanlar uyuşturucuların kimliğimin önemli bir parçası olduğunu sanıyor ama gerçek böyle değil. Yaratıcı olmak için uyuşturuculara ihtiyacım yok. Müziğimin uyuşturucularla ilgisi yok. Uyuşturucular yalnızca yaratıcı bir destek. Müziğimde bir yönünü kaybetme duygusu var ama bu daha çok modern hayata ve kültürümüze dair bir şey.

Bunu anlıyorum. Çünkü “Odelay”deki “Ramshackle”, “Derelict”, “Readymade” ve “Jackass” gibi şarkılar kayıp, toplumun dışındaki yalnız karakterleri konu alıyor. Sürekli turnede olmanın ve birdenbire gelen başarının buna katkısını merak ediyorum.
Doğrusu epey katkısı var. Ama “Odelay”in, ‘şöhretin şeytanları’ ve benzeri bir sürü zırvayla ilgili bir albüm olmaması konusunda kararlıydım. Şöhret ağır, çok ağır bir şey ama atlatıyorsun. Bir daha gitarı eline almak istememene neden olan o kadar çok insan var ki! Ne tarafa dönsen, “Ne yaptığını çaktım” diyen birilerine tosluyorsun; sonra arkanı dönüyorsun ve birileri yaşamaya hakkın olmadığını söylüyor. Bu albümde asıl yapmak istediğim müziğe dair sevdiğim her şeyi kutlamaktı. “Mellow Gold”u kaydederken her şey benim için hâlâ çok yeniydi ve o iki haftalık süre içinde yaşadığım duygu buydu. İkinci albümde şöhretin zorluklarından söz etmek çok klişe.

“Hotwax” adlı şarkında hastalığı ülke sathına yay maktan söz ediyorsun. Konu ne?
Funk’i yaymak gibi. Konserlerimizi izlersen hastalığa yakalanırsın.

Yaşlı müzisyenler bu analojiyi çok kullanmıştı ama gençler AIDS’e dair çağrışımlar yaptığı için hiç kullanmıyor.
Evet, evet, biliyorum, biliyorum. Ama yeniden başlamak lazım. Eski tip argoyu, modası geçmiş deyimleri seviyorum. Şarkılarıma hep birer ikişer koymaya çalışıyorum. Japonların, İngilizceyi tercüme edişlerinden etkilendiğini söylemiştin. Herhangi bir yabancı dili. Ben çoğunluğun İspanyolca konuştuğu, İngilizcenin ikinci dil olduğu bir yerde yetiştim. Dilin bu yeniden yorumlanışını hep sevmişimdir. İskandinavya’da 13 heceli, bir sürü sessiz harfin, t’lerin ve x’lerin çifter çifter yan yana geldiği en korkunç kelimeleri seçip bir araya getirdim ve tercüme ettirdim. Benim yazabileceklerim den çok daha iyi bir şey çıktı ortaya… John Cage’in, içgüdülerin bir kenara bırakıldığı, kişiliğin müziğe etkisi olmadığı ve böylece müziğin gerçek bir dışavurum haline geldiği şans operasyonu tekniğini kesinlikle denemek isterdim. Yalnızca yapmak için bunu yapmam, bir lezzeti olmalı yaparsam. Bir planınız ya da sisteminiz olabilir ama sonuçta amaçlanmamış olanın, bütün makineler kırıldığında ortaya çıkanın, hataların ilginç olduğunu düşünüyorum.

Şarkı sözlerinde böyle kavramsal yaklaşımlar var mı?
Hayır, yok. Şarkı sözlerime bakıp bunların bir yığın rastgele bir araya getirilmiş zırvalar olduğunu, hepsini kıçımdan uydurduğumu düşünebilirsin. Ama hiç de öyle değil. Benim için bir anlam ifade etmeselerdi, yaşadıklarımla ya da bir arkadaşımla paylaştığım bir şakayla ilgili olmasalardı onları söyleyemezdim. Başkaları anlamasa da bir gerçeklik duygusu var şarkı sözlerimde.

Mükemmeliyetçi misin?
Hijyenik saplantı anlamında değil. Mükemmeliyetçilik denilince aklıma bu geliyor, her şeyin yerli yerinde olmasını istemek. Şeyler olması gereken yerlerde olmamalıdır.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com