Love, Shelby

Tarih: Nisan 2002

Gazete/Dergi: Roll

SHELBY LYNNE

Love, Shelby

(Universal)

Müzik kariyerine başladıktan 13 yıl sonra, yedinci albümü “I Am…”le Shelby Lynne, geçtiğimiz yıl “En lyi Yeni Şarkıcı” dalında Grammy ödülü aldı. Garipti ama bir mantığı, da vardı bu ödülün. Lynne, “I Am…”e gelinceye kadar, Nashville country piyasasının kendisine biçtiği rolü oynamakla yetinmiş, yüzlerce benzeri arasından sıyrılacak bir beceri de gösterememişti. “I Am Shelby Lynne” ise bir iddia taşıyordu. “Ben buyum işte” diyordu Lynne; “bana dayattıklarınızı yapmayacağım, kendi bildiğimi okuyacağım”… Okudu da. Biraz da kişisel trajedisiyle (babası, Shelby’nin gözü önünde önce karısını, yani Shelby’nin annesini vurmuş, sonra da intihar etmişti) pazarlanan “I Am…” country, caz, soul ve rhytm & blues’u başarıyla harmanlayan bir albümdü. Bu taraflarda biz çok etkilenmedik, ama yeterince etkilenen oldu. Sadece genelde ortalama beğeniyi temsil eden Grammy’ciler değildi etkilenenler, Uncut gibi bazı İngiliz dergileri de Shelby’yi kapaklarına kadar taşıdılar. E, Shelby aynı zamanda güzel kadın da. Ve göstermeyi de seviyor. Sutyen takmayı sevmiyor mesela. Albüm kapaklarında, Nashville’deki köyünü terkettiğinden beri hep seksi. Ama “Love, Shelby”nin kapağında seksilik bayağılık boyutuna ulaşmış. Kapak fotoğrafındaki poposunun da görülebilmesi için arkaya yerleştirilen ayna, erotizmle bayağılık arasındaki sınırı ihlal etmiş. “Love, Shelby”, bir önceki albümle kapak erotizmi dışında çok da fazla ortak özellik taşımıyor. Lynne bu albümde prodüktörünü değiştirmiş ve Alanis Morissette’le The Corrs’dan tanıdığımız Glen Ballard’la çalışmış. Sonuç, hayran tabanını mainstream’e doğru genişletmeye çalışan, bir önceki albümün başarılı harmanını bırakıp pop-rock’a yönelen bir albüm olmuş. Yani Shelby’nin hafif alternatif duruşu, bir piyasaya isyan edişi bir albüm boyu sürdü. Şimdi bir başka piyasanın kurallarına göre oynamaya çalışıyor. 

“Love, Shelby” kötü bir albüm değil ama özel bir albüm de değil. Orta karar, rahatsız etmeyen ama iz bırakmayan bir albüm. Shelby Lynne’in bir sonraki müzikal adımını merak etmiyorum. Ama albüm kapaklarında ima ettikleri onu Playboy’a kadar götürecek mi, bunu biraz merak ediyorum.

Gold, Ryan Adams

Tarih: Aralık 2001

Gazete/Dergi: Roll

RYAN ADAMS

Gold

(Universal)

Efsane üretme makinesi hızlı çalışıyor bugünlerde. Yeni efsane adaylarından biri de Ryan Adams, Yakışıklı, genç ve müthiş üretken. Düzgün şarkılar da yazabilen biri. Ama bütün bunlar efsane olmaya yetecek gibi de gözükmüyor, en azından şimdilik. Büyük olmak için, sözcüğün içindeki “büyü” ye sahip olmak gerekiyor her şeyden önce. Adams’da büyük olmak için her şey var, ama büyü yok. 

Adams bugün 27 yaşında, ama müziğe başlayalı 11 sene olmuş. İlk topluluğu The Paty Duke Syndrome’u North Carolina’daki memleketi Jacksonville’de kurmuş. Punk müzik yapan bu topluluk, Adams country’ye ilgiye duymaya başlayınca dağılmış. Ardından, Adams’in Whiskeytown dönemi başlamış. İlk albümleri “Faithless Street’i, 1997’de kimilerince bir başyapıt olduğu düşünülen “Strangers Almanac” izlemiş. Bir sonraki albümleri “Pneumonia” ise, Universal’le Polygram birleşmesi sırasında karambole gitmiş ve raflarda tozlanmaya bırakılmış. Bu birleşmenin ardından Ryan Adams New York’a yerleşmiş, aşık olmuş, ayrılmıs ve bütün bunları anlattığı ilk solo albümü “Heartbreaker” çıkarmış. “Heartbreaker”, hakkında kesin bir kanaat oluşturacak kadar çok dinleyemedik henüz: elimize Gold’dan sonra geçti, ama görünen o ki, bir Ryan Adams albümü alacaksanız, bunun “Gold” değil, “Heartbreaker” Olması çıkarınıza olacaktır. 

“Heartbreaker”la Ryan Adams epey bir hayran topladı. Bunlar arasında “Gold”un teşekkür listesinde adı geçen Elton John da var. “Pneumonia” da kısa bir süre önce yayımlanma şansı buldu. Ve “Heartbreaker”ın çıkmasının üzerinden bir yıl geçmeden “Gold” da gün yüzü gördü. Yani 12 ay içinde üç Ryan Adams albümü ve üçü de double albüm uzunluğunda. 

“Gold”un temel sorunlarından biri bu uzunluk. Albümü bir kerede dinlemek çok zor. Yaklaşık 71 dakika. Tabii nitelik yüksek olsa, nicelik bu kadar sorun gibi gözükmezdi. Ryan Adams’ın şarkıları, birkaçı hariç, sıradan şarkılar. Ne söz, ne müzik ne de şarkıcılıkta olağanüstü bir şey yok. Bildik kalıplarda, sürpriz içermeyen, rahatsız edici kusurları da olmayan, ama yarına kalmaları için bir sebep de olmayan şarkılar. Benzerleri ve albümlerin ortalama 40-45 dakika olduğu 70’lerde çok daha iyileri de yapılmış şarkılar. “Gold”da söz konusu dönemin büyülü ve büyük isimlerinin etkisi bariz. “Answering Bell” Van Morrison, “Tim Toledo’s Street Walkin’ Blues” Rolling Stones, “Harder Now That It’s Over” Neil Young havasında. Ters duran Amerikan bayraklı albüm kapağıysa, Bruce Springsteen’in “Born in the USA”ini hatırlatıyor. Bütün bu benzerliklerden Adams’ın kendisinin neye benzediğini çıkaramıyoruz ve kafamızda ve kulağımızda bir Ryan Adams imgesi ve sadası oluşmuyor. Ama 16 şarkı içinde iyiler de var. “New York, New York”, “La Cienega Just Smiled”, “When The Stars Go Blue” ve “Enemy Fire” gayet iyi şarkılar. Gıcık olduğumuz bir şarkı da var fakat: “SYLVIA PLATH”. Adams bu şarkıda “Ah bir Sylvia Plath’ım olsaydı, beni Paris’e götürseydi, sigarasının külünü yere silkseydi” mealinde bir şeyler söylüyor. Böylece edebiyattan da anladığını idrak ediyoruz. Fakat görünen o ki, Ryan’ın Sylvia’sına kavuşmadan önce daha bir süre Dallas dizisinin Sue Ellen’larıyla yetinmesi gerekiyor. 

A Camp, It’s a Wonderful Life

Tarih: Kasım 2001

Gazete/Dergi: Roll

A CAMP

A Camp (Universal)

SPARKLEHORSE

It’s A Wonderful Life (EMI)

A Camp yeni bir ad, ama aslında tanıdık bir ismin solo projesi. Projenin sahibi, Cardigans’ın solisti Nina Persson. A Camp adı, Persson’un albümün kayıtları sırasındaki ortamı kamp hayatına benzetmesinden kaynaklanmış. Albümde tanıdık bir isim daha var: Prodüktörlüğü üstlenen Sparklehorse’dan Mark Linkous. Yani Sparklehorse’un ta kendisi. Linkous bütün garip aletlerini de yanında getirmiş. Chamberlin, optigan, bariton gitar, orchestron, magic genie falan. Linkous’la Persson’un paslaşması, Sparklehorse’un “It’s A Wonderful Life” albümünde başlamış. Nina, Mark için şarkı söylemiş, Mark da A Camp’e katkı da bulunmuş. Bu paslaşmaların ikisi de golle sonuçlanmış diyebiliriz. İki albüm de güzel. 

Nina Persson’un technicolor bir imgesi var. Bunun bir nedeni, Persson’un sesi: Naif, çocuksu, biraz da monoton. Diğer nedeniyse, herhalde Cardigans’ın ikinci (ama kendi ülkeleri olan İsveç ve Japonya dışında, birçok ülke için birinci) albümü olan “Life”ın kapağındaki Doris Day tarzı fotoğrafı. Bu fotoğraf 50’lerin, 60’ların Life dergisi kapakları gibi tasarlanmış. Ses ve görüntünün işaret ettiği masum imge, şarkı sözleri tarafından yalanlanıyor fakat. Cardigans’ın da A Camp’in de karanlık bir tarafı var. 

Bu karanlık yan, kendisini en cok “The Oddness of the Lord” (Tanrının gariplikleri) adlı parçada gösteriyor. Persson bu şarkıda gidişatın hep daha kötüye olduğunu söylüyor. Sada olarak çok karanlık bir parça bu. Siouxsie and the Banshees’i hatırlatıyor ve bizce albümün en etkileyici şarkısı da bu. Diğer parçalarda Cardigans havasıyla country müziğin patırtısız-gürültüsüz beraberliği var. Bazen Linkous’un alamet-i farikası distorsiyon kendisini gösteriyor (“Angel of Sadness”), ama sık değil. Country havası bazen su katılmamış biçimde ortaya çıkıyor (“The Bluest Eyes in Texas”), bazen (“Frequent Flyer”) daha arka planda kalıyor. 

Linkous’la Persson beraberliğinin ürettiği gollerden daha güzeliyse, Sparklehorse’un “It’s A Wonderful Life”ı. Sparklehorse’un üçüncü albümü bu ve belki de en iyisi. Albüm kapağından başlayan nostaljik bir hava var şarkılarda. Nostalji, yitip gitmiş bir zamana, hatta belki de ana rahmine. Öylesine masalsı, öylesine insanı sarıp sarmalayan bir ruh hali… Albümün adı da zaten Frank Capra’nın 1946 tarihli masalsı filmiyle aynı. 

Sparklehorse’un bütün albümlerinde olduğu gibi börtü böcek ve bilumum hayvanat kol geziyor bu albümde de. A Camp’in albüm kapağında da olduğu gibi. Ayrıca Tom Waits ve PJ Harvey de var “It’s A Wonderful Life”ta. Waits, vokalin yanısıra “Dog Door” adlı parçanın yazarlarından da. Tabii Nina Persson da vokaliyle iki parçada yer almış. 

Sonuç, mükemmele yakın bir albüm olmuş. Bu albümdeki bütün şarkılara bir de video klip çekilmiş. Kim bilir, belki bu filmleri de sinema günlerinde izleriz bir gün. 

FÖRST Vİ TEYK MENHETIN

Tarih: Ağustos 2001

Gazete/Dergi: Roll

New York acaip bir yer. İstanbul’a benziyor mu? Yok, alâkası yok. Ama nedense sanki evden bakkala çıkmışım da, binlerce kere arşınladığım sokaklardan geçiyorum gibi bir kayıtsızlıkla yürüyorum sokaklarında. İşim gücüm plakçı dolaşmak, akşam da konsere gitmek. Müzeymiş, neymiş aklıma geliyor gelmesine de, insan nasıl kendi evinde erteleyip gitmezse, New York’ta da öyle yapıyorum. Sanki hep burada yaşayacakmışım gibi. Niye böyle? New York seyirlik bir yer değil, yaşanan bir yer, bir şehir işte. Çok kozmopolit, sanki herkes zaten yabancı olduğu için kendini yabancı hissetmene gerek yok gibi. Belki de filmlerden o kadar aşinayız ki her şeye, gitmeden biliyoruz. Ama biraz dışına çıkınca da. “oh be dünya varmış” dedirten bir temposu, büyük boyutluluğundan gelen bir eziciliği var. 

Ama ben akşamları küçük boyutlu kulüplerde dolaşıyorum. Ve Şansıma haziranda hemen hemen her gece iyi bir konser var. Daha kalabilsem, sırada Calexico, Sparklehorse filan var 

ama… 

11 Haziran: Bowery Ballroom’da Ron Sexsmith 

Ron Sexsmith aslında ilk albümüyle bayağı beklenti yaratmış bir şarkıcı, sarkı yazarı. Elvis Costello ilk albümünü yere göğe koyamamış, albümüne de “Other Songs” (Başka Şarkılar) adını koymasına, albümün hakkını vermediği için pek kızmıştı. Mojo dergisinin bu ikinci albüme tam sayfa ayırdığını hatırlıyorum. Ama sonra Sexsmith’ten beklentiler azaldı. Üçüncü albümü “Whereabouts” pek yankı yapmadı. Sonra plak şirketi prodüktör değiştirdi. İlk üç albümünde Tchad Blake ve Mitchell Froom vardı. Haziran’da çıkan “Blue Boy”un prodüktörü ise alt. Country’ci Steve Earle. Yeni albüm daha bir rock olmuş, öyle deniyor. Sexsmith’in sınırlı bir şöhrete kavuşmasının nedeni, belki konserinde de bariz bir biçimde görünen karizma yoksunluğu. Çok sevimli, çok utangaç, çocuk gibi. Ama hiç seksi değil. Şefkat uyandıran bir rock’çu, nereden baksanız, eşyanın tabiatına aykırı. Salon tıklım tıkış değildi ama kalabalık sayılırdı. Küçük Ron (henüz 37, 37 yaşındaymış) pek sevindi: “Kimse gelmeyecek diye çok korkuyordum. Çok teşekkür ederim geldiğiniz için” dedi. Sahnedeki tavırları da çok şaşkın. Sexsmith, Elliot Smith’le, Badly Drawn Boy’un kabilesinden. Onlar gibi iyi yazar ve onlar gibi cerbezesiz. 

Fakat hiç pişman değilim. Temiz, sakin, güzel bir konserdi. Unutulmazlar arasına girmese de. 

12 Haziran: Joe’s Pub’da Si* Se 
Bu konsere geliş nedenim hem lojistik, yani mekanın o an yakınımızda olması, hem de Si*Se’nin solisti Carole C.’nin gördüğüm fotoğraflarındaki güzelliği. Si*Se, David Byrne’ün plak şirketi Luaka Bop’un gruplarından biri. İki yıldır birlikteler ve kendi adlarını taşıyan ilk albümleri bu yaz çıktı. New Yorklular ama köken muhtelif. Carole’un annesi Dominik Cumhuriyeti’nden bir Arap meleziymiş. Müzikleri de beklenebileceği gibi Latin, Arap ve hip-hopetkileri taşıyor. Kimi zaman Sade’ye çok benziyor. Grubun bence en sıkıcı olduğu zamanlar da bu anlar. Ama ritmin coştuğu anlarda Si*Se sahneyi dolduruyor. Carole’un kalça hareketleri de değme dansöze taş çıkartır. Taş dedim de… Neyse. Joe’s Pub tam anlamıyla bir konser salonu değil aslında. Daha çok bar, hatta biraz lüksçe bir bar. Müzik ikinci planda düşünülmüş. Bowery Ballroom öyle değildi. BB, Babylon’un daha büyüğü bir yerdi ve müzik öncelikliydi. 

14 Haziran: Knitting Factory’de Jim White 
İşte esas oğlan. Amerika’da Roll gibi bir dergi çıkmadığı için kendi vatanında pek tanınmayan güzel insan. Knitting Factory küçük bir yer. İki salonu var. Bizim oğlan ana salonda çıkacak. Ama ana salon da, Babylon’dan ufak. Ayrıca sigara da içilmiyor. İçki, sigara dışarıdaki barda. 

Jim White’ın iki albümü var: “Wrong Eyed Jesus” ve “No Such Place”. Luaka Bop’un ilk Amerikalı sanatçısı. Sahneye dört kişilik bir ekiple geliyor. Kovboy şapkası kafasında, kafası öne eğik, başlıvor çalmaya. Grubuyla arasında bayağı yaş farkı var. Yeğenlerini gezmeye götürmüş bir amca gibi. Malum, Jim 40’ını çoktan devirdi. 

Salon pek de dolu sayılmaz. Sanki adamın şarkılarını en çok bilen de benim gibi bir hisse de kapıldim. Öylesine gelmiş ama sonuçta eğlenen bir dinleyici kitlesi var gibi. Birkaç şarkıdan sonra şapkasını çıkarıyor ve seyirciyle her şarkı arasında konuşuyor. Her şarkısını “another heartfelt song” diye yani ”yürekten gelen bir başka şarkı” diye takdim ediyor. Ekibin uyumu mükemmel, belli ki çok iyi çalışmışlar. Jim muzip bir ifadeyle hem seyircinin attığı laflara cevap yetiştiriyor, hem de özellikle gitarcısına takılıyor. Bir ara Pete Townshend zıplaması yapıp ilerideki rockkariyerine hazırlandığını söylüyor. Yerden sadece birkaç santim yükselebildiğini belirtmek gerek. 

İki albümünden de çalıyor. Konser bitiminde yanına gidiyorum. Elimde kendisiyle yapılan söyleşinin yer aldığı, Roll var. Dergiyi gösteriyorum, “Bak, burada Türkiye’de çıkmış bir dergide senle yapılmış röportaj var” diyorum. Belli ki çok seviniyor ama kulise gitmesi gerektiği için “hatırladım, şimdi gitmem lazım, sonra görüşürüz” diyor. Birkaç dakika sonra bis için geliyor. Bis bitiminde satılık CD’leri ve t-shirt’leri olduğunu söylüyor ve arkadan bir çanta ve karton bir koli getiriyor. Tam bir işportacı gibi çantadaki CD’lerle, t-shirtleri satmaya başlıyor. Sahne, biraz üzücü gibi görünse de öyle yaşanmıyor. Bir de Amerikan kültüründe böyle bir şey ayıp değil bizdeki gibi. Fakat Jim’i kışkışlıyorlar salondan, bir sonraki topluluğa yer açmak için. Kolinin bir ucundan ben tutuyorum, dışardaki barda bir köşede tezgahı açıyoruz yine. Bu arada Jim her nedense, bırakın röportajı ben yaptım demeyi, Roll’la alakamı bile söylememiş olmama rağmen, o röportajı yapanın ben olduğuma karar vermiş durumda. Koliyi taşırken Ankara doğumlu arkadaşına sesleniyor, “Bak, Türkiye’den gelmiş, benle röportaj yapmıştı” filan gibi bir şeyler söylüyor. Bunu satış sırasında diğer müşterilerine de gerekli gereksiz söylüyor. Artık düzeltmek için çok geç deyip yeni kimliğimi benimsiyorum. 

Bir extra-large t-shirt de ben alacağım ama arkada birileri x-large’ları yürütmüş bile. Large’a kalıyoruz. Artık almamak da olmaz.

Jim bir de hikayesini kitaplaştırmış, onu da bedava dağıtıyor. Bir gün çeviririz inşallah. Kalabalık dağıldık tan sonra, bir süre laflıyoruz. New York’un kendi taksicilik yaptığı döneme göre çok daha güvenli bir yere dönüştüğünü söylüyor. Çektiği filmden, New York Üniversitesi’nde okuduğu yıllardan, şundan bundan konuşuyoruz. Sonra ekibiyle eski püskü minibüsüne biniyor. Yolun açık olsun Jim. 

23 Haziran: Baltimore’da, adı hatırlanmayan bir barda White Stripes 
White Stripes Detroitli bir ikili. Jack White ve kızkardeşi olduğunu iddia ettiği (ayrı yaşadığı eşi olduğu da söyleniyor) Meg White’tan oluşuyor. Jack gitar, piyano ve vokalde, Meg bateride. Bugüne kadar üç albüm yayımlamışlar: “The White Stripes” (1999). “De Stijl” (2000) ve “White Blood Cells” (2001). Özellikle bu son albümleri çok beğenildi. Ayrıca NME’de “en iyi canlı topluluk” gibi övgüler aldılar. Hoş NME böyle birinci, ikinci seçmeye çok düşkündür. 

İkinci albümlerinin adından da anlaşılabileceği gibi, stil sahibi bir grup The White Stripes. Kırmızı ve beyazdan başka renk yok, ne giysilerinde ne de enstrümanlarında. Sıkı bir elektrik

blues konseri çekiyorlar. Bazı şarkılarını bir kategoriye sokmak zor gerçi. Klasik Broadway etkisinde şarkıları da var. Topu topu iki kişi olmalarına rağmen sahneyi dolduruyorlar. Ama zaten sahne de küçücük. 

Sonra kürkçü dükkanına geri dönüyoruz. Sırada PJ ile Nick Cave var. Demeden geçemeyeceğim. Nick Cave’i Münih’te izlemiştim, mayıs sonunda. Biz seyirci olarak çok daha iyiydik, dolayısıyla adamlar da çok daha iyiydiler. Ya, işte böyle…

Ease Down The Road, BONNIE “PRINCE” BILLY

Tarih: Haziran 2001

Gazete/Dergi: Roll

Yazan: Ahtapotun Bahçesi

BONNIE “PRINCE” BILLY

Ease Down The Road

(Domino / Kod Müzik)

Bonnie ‘Prince’ Billy’nin (BPB) ikinci albümü ya da daha doğrusu: Will Oldham’ın bilmem kaçıncı albümü. Will Oldham sahneye albüm albüm üstüne gelmiyor. Şarkılarla geliyor. Şarkının aslında kaybolmayan gizini geri getiriyor. Şarkıdan yola çıkıyor, şarkılarla bütüne ulaşıyor. Yılda bir ya da iki yılda bir albüm fikrinin içerisinde üretmiyor. Uzaktan, elinde gitarı mütemadiyen yazıyor, 

çalıyor intibaı veriyor. Beraber çalıştığı müzisyenlerin kâh biri kâh birkaçıyla şarkılarını kaydediyor. Şarkılar birikince albüme çeviriyor. Melankolinin, karanlığın, aşkın, ölümün, alayın, muzırın sınırlarında dolaşıyor; bizzat ortasında vücut buluyor. 

“Ease Down the Road”, BPB’nin yaptığı en iyi albümler listesinde kendisine yukarılarda bir yer bulamaz. Will Oldham’ı ilk bu albümle tanımış olsak, belki de geri dönüp diskografisinin geri kalanını tanımak gereği duymazdık.(Ama konserler, bazen çok sevdiğiniz şarkıların etkisini yitirdiği, çok önem vermediğiniz bazılarınınsa yepyeni şeyler ifade ettiği ortamlar.) “Yolu Kolaylamak” gibi bir anlamı var yeni BPB albümünün adının. Will Oldham bir yerde bu albümü yaparken biraz işin kolayına kaçmak istediğinden söz etmiş. Bir sürü şahane albüm yaratmış birinin böyle bir kontenjanı var bette. Bundan sonra dişe dokunur hiçbir şey yapmasa da, o kontenjan hep olacak. Will Oldham şımarttı bizleri. Çıtayı çok yükseltti. Özellikle de “I See A Darkness”la (1999) -ki 1993’ten beri bir sürü albüm çıkaran Oldham’ı, çoğunluk gibi, biz de bu albümle tanımıştık. Henüz Oldham tarafından şımartılmamışsanız, “Ease Down the Road” ısınma turu olarak çok iyi bir albüm. Oldham’ı daha aydınlık bir yanıyla tanırsanız, zamanla karanlığı görmeye gözleriniz daha kolay alışabilir. (Konser başladıktan birkaç şarkı sonra Will kemerini çözüyor, fermuarını açıp pantolonunu sıyırıyor. Dededen kalma kara bir don görünüyor. “Salon çok sıcak, onun için bu paçalı donu çıkaracağım” deyip kulise yöneliyor. Sonra elinde donuyla salona dönüyor ve tabii ki donunu seyircilere atıyor. Uzağımıza düşüyor ne yazık ki.) Şu yazı bir işe yarasın. Gidin bu albümü alın, bir yerlerden edinin. Beğenmezseniz, gelin bize satın. Arka arkaya dinleriz. 

Paradiso konser salonu, Amsterdam, 11 Nisan. BPB konseri başlayalı iki saat kadar olmuş. Konseri bitiriyor BPB. Ama daha çok istiyoruz. Geliyor ve “Ease Down the Road” dan “Careless Love”ı enstrüman eşliği olmadan söylüyor. 39 şarkılık ve yaklaşık üç saatlik bir konserin zirvesi bu.

Simple Pleasure, Tindersticks

Tarih: Ocak 2000

Gazete/Dergi: Roll

TINDERSTICKS

Simple Pleasure

(Universal)

Bir anekdot: Endonezya’ya girişte polis bavullarımızı arıyor. Porno sokmak kesinlikle yasak. Ve polis aradığını bulmanın sevinciyle elinde Tindersticks’in “Simple Pleasure” albümünü sallayıp bana soruyor: “Bu ne?” Albümün kapağında çıplak bir kadın fotoğrafı var. Stuart Staples’ın hamile sevgilisi. “Bu müzik CD’sidir. Porno değil valla. İçin de sadece müzik var”, diyorum. Diğer polisler de gülerek albüm kapağını ellerinde evirip çeviriyorlar. Sonra “Hadi, hadi; biz senin gibileri biliriz ama bu seferlik bırakıyoruz” edasıyla CD’yi geri veriyorlar. 

Porno ve Tindersticks… Tindersticks elemanlarını sırf kadınların yaşadığı bir adaya koyun, bahse girerim yine bir şekilde karşılıksız aşklar yaşamayı, terkedilmeyi, hüzne ve kedere boğulmayı başarırlar. Tabii Endonezya polisinin bunları bilmesi beklenemez. Ama haklarını vermek lazım. Tindersticks de kabuğunu kırmak için bir çaba içinde. Hayatı biraz daha geldiği gibi karşılama arzusu albüm isminden başlıyor: “Basit Keyif” ya da “Basit Zevk”. İlk şarkıda Stuart Staples kendi sınırları içinde son derece iyimser bir şekilde soruyor: “Can We Start Again?” (Yeniden Başlayabilir miyiz?) Tindersticks standartlarında bu şarkıya funky bile denilebilir. 

Sonra ikinci şarkı (bir Odyssey cover’ı), daha mutlu bir Tindersticks’le karşı karşıya olduğumuza inandırır gibi oluyor bizi. Ama Stuart Staples’ın o bariton sesiyle yapabilecekleri sınırlı. Ne yaparsa yapsın melankoli bir yerden kafasını çıkarıyor. Ve doğrusu Tindersticks’e yakışan da bu. Albümün devamı daha bildiğimiz sularda seyrediyor. Sondan bir önceki parça “I Know That Loving” diğer şarkılardan arkadaki gospel vokalleriyle ayrılıyor ve sivriliyor da. 

“Simple Pleasure”, adının ima ettiği gibi basit şeylerden zevk almaya övgü düzen hafif bir albüm değil. Yalnızca Tindersticks’in önceki albümlerine göre daha hafif, daha kolay içine girilebilir bir çalışma. 

Echo, TOM PETTY AND THE HEARTBREAKERS

Tarih: Temmuz 1999

Gazete/Dergi: Roll

TOM PETTY AND THE HEARTBREAKERS

Echo

(WEA / Balet)

Tom Petty güvenilir bir arkadaştır. Hayal kırıklığına uğratmaz. Bir Tom Petty albümü koyduğumuzda sağlam ritimlerle, Byrdsvari gitarlarla, kalbi kırıkların hikayeleriyle karşılaşacağımızı, yanlış bir notanın kulağımızı tırmalamayacağını biliriz. Bir zamanlar, 20-25 yıl kadar önce öfkeliydi de. Ama keskin sirkenin kübüne zararını keşfettiğinden beri (bir keresinde duvarı yumruklayınca sol elinin bütün kemiklerini kırmıştı) daha mülayim. Yine de Petty’nin sesinde o delikanlılık, bir tür çocuksuluk varlığını koruyor. 

“Echo”da, Tom Petty solo çalışmalarından sonra yeniden topluluğu Heartbreakers’la bir arada. Gerçi hiç ayrılmadıkları da söylenebilir. Petty cephesinde yeni bir şey yok. Onu seviyorsanız yine seversiniz. Rick Rubin’in prodüksiyonu bir hip-hop etkisinin varlığını düşündürtse de böyle bir şey yok. Petty öyle görülüyor ki dış etkilere kapalı. Bunda da kötü bir şey yok. Klasik, İngiliz etkisi taşıyan güney rock’ına her zaman ihtiyaç var. Fakat “Echo”, Tom Petty repertuarında öne çıkan şarkılar içeren bir albüm değil. Bu albümün bir kitleye ihtiyacı var. Tek başına dinlemeye çok uygun değil. Stadyum kadar da anonim bir ortam değil ama bir bar gibi bir ortamda canlı dinlenmesi gereken bir albüm. 

13, BLUR

Tarih: Nisan 1999

Gazete/Dergi: Roll

BLUR

13

(EMI / Kent)

Blur’de değişim sürüyor. Damon Albarn kendi sesini bulmaya, kabuğunu kırmaya çalışıyor. Bir zamanlar Blur’ün alamet-i farikası olan sinizm ve ironiden kurtulmaya çalışıyor. Ortaya her zaman oturmuş bir sound çıkmıyor. Bazen sanki kendi dediğini dinamitliyor, sanki bunu söyledim ama çok da emin değilim der gibi bir hali var. Bu emin olmama durumu sadece sanatçı kimliğinde değil, özel hayatında da sürüyor. “13” Damon’ın Justine Frischmann’dan (Elastica) sekiz yıl süren bir beraberliğin ardından ayrılışının da belgesi. Ruh halindeki karmaşa şarkılarda da var. Bir röportajda Damon Albarn’ın dediği gibi, “şarkılarda kan izleri var” (“there’s blood on the tracks”). 

“13” Blur’ün altıncı albümü. Albümün ismi kayıtların yapıldığı stüdyonun kapı numarasından geliyormuş ama aynı zamanda albümdeki şarkıların sayısı da 13. Bu albümle Blur ilk kez değişik bir prodüktörle çalışmış. Stephen Street’in yerini William Orbit almış. Orbit techno dünyasından bir isim ve en çok da Madonna’nın “Ray of Light” adlı albümündeki işiyle tanınıyor. Blur’ün dikkatini çekmesini ise bir Blur şarkısına yaptığı remix’e borçlu. “13”ü basitçe nitelendirmek kolay değil. Bir önceki albümleri “Blur”le girdikleri art-rock ve noise kulvarında çok daha ileri gitmişler. Karmaşa ve uyum, ne yaptığını bilmek ve kaybolmuşluk bir arada. Çok dinlemek gerekiyor ve dinledikçe her seferinde farklı fikirlere varmak da mümkün. 

Albümü açan “Tender” Blur’ün bir önceki albümü “Blur”ün açılışını yapan “Beetlebum”la ortak bir noktaya sahip; o da iki parçanın da albümlerin geneliyle alakasız olması. “Tender” Blur’ün geçmişiyle de alakasız bir şarkı: Gospelkorosu eşliğinde söylenen bir mantra. “Hadi, atlat bunları artık” diye giden nakaratta Albarn doğrudan kendisine sesleniyor ve aşka imanını tazelemeye çalışıyor: “Aşk sahip olduğumuz en yüce şeydir”. Ama bu yabancı sahada oynama durumu -hem müzikal form hem de şarkı sözleri bakımından bir şekilde kendisini hissettiriyor. Belki kafanızda bir Blur imajı yoksa böyle bir hisse kapılmayabilirsiniz. Sanki bir de bu oyundan oynayalım demiş gibiler. “Love’s the greatest thing that we have” dizesinde Damon Albarn İngilizce dil dersi verir gibi tınlıyor (sound ediyor dememek için ısınamadığım bu sözcüğü kullanıyorum. Kötü tınlamadan dolayı özür dilerim). 

“Tender”, “Coffee & TV” ve “No Distance Left To Run”la birlikte, albümün “kararlı” birkaç şarkısından biri. “Coffe & TV” Graham Coxon”ın yazıp söylediği tek parça. Sonlarına doğru distorte bir gitar girse de, oldukça düz ve akustik ortalama bir şarkı. “No Distance Left To Run” Damon Albarn’ın bütün savunma ve ayrılık acısını tüm yoğunluğuyla yansıttığı sıradışı ve etkileyici bir şarkı. Albüm kapağına “Damon çıplak. İlk kez bu albümde!” de yazabilirlerdi. Baterinin cazi havası da Blur için bir yenilik. Ve sonra kaos… Şöyle ya da böyle. Mesela “Bugman”. Cayır cayır ve cazır cuzur bir gitar, “Kente gidiyorum / Böceklerden uzak durmak için” gibi sözler, biter gibi yapıp yeniden başlamalar, panki başlayıp psikedelik final. Bowie’nin “Suffragate City”sine de çok benziyor “Bugman”. Bowie etkisi “1992″adlı şarkıda da görülebilir. Zaten bu sürekli değişim çabası başlıbaşına “Bowie”lik değil mi? “1992” bu arada Justine’le Damon’ın birlikte olmaya başladıkları yılmış. Konu yine ayrılık. “Trailerpark”ta olduğu gibi: “Sevgilimi Rolling Stones’a kaptırdım”. Bu şarkının başında da The Fall’ın solisti Mark E. Smith’i duyar gibi oluyoruz. “Mellow Song”un Beck’e benzerliği sadece Beck’in de “Mellow Gold” adlı bir albümü olmasıyla sınırlı değil. Ama benzerlik bu albümden çok “Mutations” dönemi Beck’e. 

Albümün en iyi şarkılarından “Caramel” prog-rock tarzda bir parça. Ama nedense parçanın sonunda önce bir lunaparka uğruyoruz, sonra bir arabanın motoru çalışıyor, sonra bambaşka havada bir melodiyle gerçek sona ulaşıyoruz. Niye, neden? Neden bu gereksiz uzatmalar? 

Benzerlikler, şarkı sözleri, şunlar bunlar… Sonuçta “13” karanlık, oldukça gürültülü, yoğun bir albüm. İyi bir albüm ama fazla uzun. Tek tek şarkılar da fazla uzun, gereksiz şarkılar da var, “B.L.U.R.E.M.I” gibi. Kendine güvensizliğini yansıtması, beklentilerin tersine gitmesi ve yeni çıkış yolları araması açısından cesur bir albüm. Bir sonraki albümleri “Mutations” gibi olursa şaşırmamalı. Ama Blur bu, ne yapacağı belli olmaz. Belki de eski Brit-popgünlerine dönerler. Kapanıştaki enstrümantal “Optigan 1”daki yine o panayır müziği havası belki de bunun göstergesi. 

Bob Dylan

Tarih: Şubat 1999

Gazete/Dergi: Roll

Çeviri

Yıl 1966, aylardan nisan. “Blonde On Blonde” piyasaya çıktı çıkacak. Dylan’ın asabi zamanları. İsveçli radyo programcısı Klas Burling Dylan’la ”Blonde On Blonde”a ilişkin röportaj yapmaya çalışıyor. Ama dediğimiz gibi, Dylan’nın asabi zamanları. “Sad Eyed Lady of the Lowlands”in kaydını dinlettikten sonra Burling’e soruyor: “Nasıl buldun?” Devamını Burling anlatıyor: “Cevabım ‘uzun’ oldu… Ve iki dost olarak ayrılmadık… Hayatımın en kötü röportajıydı.” Dylan’ın, 1966’da Manchester’da verdiği konserin, geçenlerde “The Royal Albert Hall Concert adıyla yayınlanmasını vesile yaparak bu “tarihi” söyleşiye bağlanıyoruz 

Ben İsveçliyim

Sizi Stockholm’de görmek ne hoş Dylan… Şimdi burada olduğunuza göre bize biraz kendinizden ve sarkılarınızdan söz edebilir misiniz? Protest şarkı türü sizce nasıl bir şey? 

Bob Dylan: Hmm… ee… Hay Allah…Hayır, burada oturup bunu yapmayacağım. Bütün gece

ayaktaydım, biraz hap attım, kötü yemekler yedim, yanlış şeyler okudum, 160 km hızla giden arabalarla dolaştım ve şimdi de oturup burada protest bir şarkıcı olarak kendimden ya da benzeri bir şeyden söz etmeyelim istersen. 

Çok ünlenen ilk şarkılarınız, örneğin ”The Times They Are A-Changin” protest şarkılardı, değil mi? 

Aman tanrım, kaç yıl önceydi o? 

Bir yıl önce.

Ah, evet, tabli, yeni, düşünsene, bir yıl önce… Gıcıklık olsun diye değil, ama buna müsaade edersem, yalancı ya da aptalın teki olurum. Yani, sen bir yıl geriden geliyorsan, kusura bakma, yapabileceğim bir şey yok. 

Hayır, ama o zamanlar stiliniz öyleydi. Sonra “Subterranean Homesick Blues”la elektrikli gitara geçtiniz. Özel bir nedeni var mıydı? 

Hayır. 

Hayır mı?

Hayır. 

Kendinizi nasıl tanımlarsınız? Şair? Şarkıcı? Ya da önce şiir yazıp sonra onları besteliyor musunuz? 

Hayır, bilmiyorum. Çok aptalca. Bu soruları bir marangoza sormazdın, değil mi? Ya da bir sıhhi tesisatçıya? 

Aynı derecede ilginç olmazlardı, değil mi? 

Bence olurdu, yani, benim ilgimi çekerdi; seninkini de çekmeli. 

Disc jockey olarak, en azından, pek çekmiyor. 

Mozart’la bir gün karşılaşsan ve sorduğun bu soruları ona sorsan, sana ne derdi sence? Ona nasıl sorular sorardın? Bay Mozart, eee, söyler misiniz… 

Her şeyden önce, onunla röportaj yapmazdım. 

O zaman nasıl oluyor da benimle yapıyorsun? 

Bir defa, albümleriniz ilgimi çekiyor, aynı şey İsveç halkı için de geçerli. 

Valla, İsveç halkı, İsveçli dinleyiciler falan benim de ilgimi çekiyor, ama eminim onlar bu salakça şeyleri öğrenmek istemiyorlardır. 

Bakın, sizin hakkınızda gazetelerde bir sürü salakça şey okudular, siz şimdi gereken düzeltmeleri yapabilirsiniz. 

Düzeltme yapamam, düzeltilmeye de ihtiyaçları olduğunu sanmıyorum. Zaten biliyorlardır doğrusunu. İsveçlileri tanımıyor musun? Onlara söylemek, anlatmak gerekmez. Bunu bilmen gerekirdi. İsveç halkına zaten ayan beyan ortada olan bir şeyi anlatmaya kalkmazsın. İsveç halkının zekâsı, bu tür şeylerin üstündedir. 

Öyle mi düşünüyorsunuz? 

Tabii, elbette. 

Çok İsveçli tanıyor musunuz? 

Epey İsveçli tanıyorum, zaten ben de İsveçliyim. 

Ah, tabii, elbette. 

Evim de çok uzakta değil, dostum.

O zaman bir şarkı dinlemeyi deneyelim mi? 

Sen deneyebilirsin. 

Evet. O zaman hangisini önerirsiniz?

Aman, sen seç işte, ne istersen. Görüyorsun, gıcık biri olmamak için elimden geleni yapıyorum. Her şeyin yolunda gitmesi için çaba sarfettiğimi görüyorsun umarım… 

Ben de bu nedenle sizden bir şarkı önermenizi istemiştim. Kendiniz belirlemeniz için. 

Kendim belirlemek istemiyorum. 

Pekala

Kendi başıma hiçbir şey yapmak istemiyorum. (Teypte kesinti) 

Ne için, ya da neye karşı? 

Ne için ya da neye karşı olduğunu biliyorsun, bunu sana söyleyecek değilim… Benim şarkılarım matematikseldir hep, bunun ne manaya geldiğini artık biliyorsun, yeniden anlatmama gerek yok. “Rainy Day Women” özelinde ise, bu şarkı özürlülerden ve Doğululardan oluşan bir azınlıktan ve onların dünyasından söz ediyor. Meksikalı bir tarzı var. Çok protest, çok çok protest, protest yıllarım boyunca protesto ettiğim en protest şeylerden biri. 

Gerçekten buna inanıyor musunuz? 

İnanmak mı? 

Evet. 

İnanmam gerekmiyor, biliyorum. Sana yazdığımı söylüyorum, bilmem gerekir. 

O zaman neden bu başlık? Şarkıda hiç geçmiyor. 

Çünkü sevdiğimiz şeyleri hiç söylemeyiz. Benim memleketimde buna günahkarlık denir, bu kelimeyi biliyor musun? Tanrıyla ilgili bir şey. 

Şarkıyı dinleyelim mi? 

Peki. 

Amerika’da iyi satıyormuş. Ne hissediyorsunuz? 

Dehşete düşüyorum, çünkü bu bir protest şarkı. İnsanlar protest şarkıları dinlememeli. 

Bir sürü insan plağı alıyor ve radyoda dinliyor. Mesaj çok kişiye ulaşıyor

Evet, mesajı alıyorlar, bundan memnunum. Bu aynı zamanda iyi de bir albümdü, değil mi? 

Eğer parayı önemsemiyorsanız, bu kadar çok para kazanmak sizi nasıl etkiliyor? 

Para kazanmaktan hoşlanıyorum. 

Başlangıçta bir şeyiniz yoktu, ama şimdi çok şeye sahipsiniz. Paranızla ne yapıyorsunuz? 

Hiçbir şey. 

İlginizi çekmiyor mu?

Hayır, başkaları benim için ilgileniyor. Ben hep aynı şeyleri yapıyorum. 

Önce melodiyi mi, yoksa sözleri mi yazıyorsunuz? 

Hepsini birden yazıyorum, melodiyi ve sözleri. 

Aynı anda mı? 

Melodi pek de önemli değil aslında, kendiliğinden çıkar. 

En başlangıçta, başkaları sizin şarkılarınızı plak yapıp başarılı olmuştu. Ne hissetmiştiniz? 

Valla, pek bir şey hissetmedim. Mutlu oldum, ne diyeyim. 

Birden meşhur olmaktan memnun musunuz? 

Hmmm, evet, ama aslında bitti geçti bir bakıma. Artık ilgimi çekmiyor. 13, 14, 15 yaşlarımdayken meşhur bir yıldız olmak gibi şeyler ilgimi çekiyordu, ama 10 yaşımdan beri sahnelerdeyim. Yani 15 yıldan beri bu yaptıklarımı yapıyorum. Yaptığımı herkesten daha iyi yaptığımı biliyorum. 

Bugünlerde ne yapmak isterdiniz? 

Hiçbir şey. 

Hiçbir şey mi?

Evet. 

Seyahat etmekten, konser vermekten hoşlanıyor musunuz? 

Evet, konser vermekten hoşlanıyorum, seyahat etmek pek umurumda değil ama. 

Albüm yapmaktan peki? 

Albüm yapmayı seviyorum. 

Başlangıçta bir grubunuz yoktu, şimdi var. 

Evet, başlangıçta da bir grubum vardı, ama şu nu anlaman lazım: Ben ABD’den geliyorum. Birleşik Devletler’in nasıl bir yer olduğunu bilmem biliyor musun? İngiltere’ye hiç benzemez. Benim yaşıtlarım, 25-26 yaşındakiler, rock’n’rollçalarak büyüdüler. 

Siz de böyle mi yaptınız? 

Evet, çünkü bu duyduğumuz tek müzik türüydü. Herkes yaptı, çünkü bütün duyduğumuz rock ‘n’roll, country and western ve rhythm and blues’du. Bir dönem ortalığı Frankie Avalon, Fabian ve benzerleri kapladı. Şimdi, bu kötü bir şey değil ama, örnek alacağın, yaptıklarını yapmak, sahip olduklarına sahip olmak isteyeceğin kimse de yoktu. Ama kimse o duyguyu yitirmedi ve sonra folk geldi. Bir süre ikame etti ama, folk bir ikameden başka bir şey değildi. Şimdi durum yine farklı, çünkü İngilizler piyasaya girdi ve İngilizler kendimizi bildik bileli yaptığımız müziği yaparak para kazanılabileceğini gösterdiler. Ve ayrıca şu da bir gerçektir ki, doğruyu söylüyorum, laf olsun torba dolsun diye değil, İngilizler rock’n’roll çalmayı beceremiyorlar. 

Pekala, o zaman The Beatles hakkında ne düşünüyorsunuz? 

Ah, Beatles harika, ama onlar rock’n’roll’muyor. 

Onlarla hem İngiltere’de, hem de ABD’de karşılaştınız, değil mi?

Evet, onları tanırım. 

Sence rock’n’roll çalmıyorlar, öyle mi? 

Hayır, onlar rock’n’roll calmıyor. Rock’n’roll sadece 4 vuruştur, 12-bar blues’un bir uzantısı. Ve rock’n’roll 17 yaşındaki beyaz gençlerin müziğidir, bundan ibarettir. Rock’n’roll seks yapmaya yönelik kandırıcı bir çabadır, bildiğin gibi. 

Ama, o zaman kendi üslûbunu nasıl adlandırıyorsun? 

Valla, benim gibi çalan ve söyleyen kimseye rastlamadım, yani bilmiyorum. 

Sen bir isim koyamaz mıydın? 

Matematiksel müzik. 

Psyence Fiction, UNKLE

Tarih: Kasım 1998

Gazete/Dergi: Roll

Psyence Fiction

UNKLE

(PolyGram)

UNKLE iki kişilik bir “proje” grup. Bu “proje” lafı mide bulandırıcı bir sözcük. Çok fazla planlama, işletmecilik kokuyor. Ama işin içinde bir işletmeci var zaten: James Lavelle. MoWax plak şirketinin genç sahibi. Klasik bir başarı öyküsü Lavelle’inki. Borç alınan 1.000 pound’la kurulan bir plak şirketi, doğru toplulukları bulma ve başarı ve para. Ama bu yetmiyor. Müzik tarihine kendi imzasını taşıyan “muhteşem” bir albüm de armağan etmek isti yor Lavelle. Ama müzisyen olmadığı ve yaratma dürtüsünün kaynağında sadece hırsı yattığı için uzun süre oyalanıyor. Sonra 1996’da çok başarılı bir enstrümantal hip-hop albümü olan “Endtroducing”le adını duyuran DJ Shadow’la bir araya geliyor. Ve UNKLE doğuyor. (Aslında UNKLE adını taşıyan, iki yıl önce yayınlanmış ve Lavelle’in eski ortağı Tim Goldsworthyimzalı bir EP daha var, ama anlaşılan bunun kayıtlardan silinmesi isteniyor.) Hedef çok büyük: Yeni bir “Blue Lines” (Massive Attack’ın çığır açan ilk albümü) ya da sinema dünyasından “Star Wars” üçlemesi gibi “büyük” (bizce beş para etmez) bir eser meydana getirmek. Her şey böylesine suni; böylesine mastürbasyon amaçlı. Bunun için hiçbir fedakarlıktan kaçınılmıyor: Verve’ün solisti Richard Ashcroft, Radiohead’inki Thom Yorke, Metallica’dan Jason Newstead, Beastie Boys’dan Mike D, Massive Attack yaylılarının aranjörü Wil Malone ve, inanılmaz ama gerçek, eski Talk Talk’çu Mark Hollis bile projeye dahil oluyor. Ve “Psyence Fiction”a 98 sonbaharında kavuşuyoruz nihavet. Müzik basını coşkuyla karşılıyor albümü. Her yerde onlardan söz ediliyor. İlk hafta satışlar çok iyi. Ama “Psyence Fiction” koca bir balon; göz kamaştırıcı ama içi boş. Balon patlıyor nitekim; dolduruşa gelip ilk hafta albümü alanların arkası gelmiyor. Umarız bu durum bizi “Star Wars” gibi bir üçlemeden kurtarır. Dansla rock’ın bu mutsuz evliliğinde iyi bir tek parça var: Badly Drawn Boy’un söylediği neo-punk “Nursery Rhyme”. Gerisinde hep ya bir şeyler eksik ya da fazla. Ashcroft’ın söylediği “Lonely Soul”un yaylıları iç bayıyor, Yorke “Rabbit in Your Headlights”da öyle ağlak bir vokal tutturuyor ki, kendisine olan saygı ve sevgimizi gözden geçirme gereği duyuyoruz. Pascal Comelade müziğin mastürbasyona benzeyen yanından söz ederken haklı. Akıllı adam kendini indirgemeye çalışarak ve dürtüleriyle dürüstçe yüzleşerek önlemini almaya çalışıyor. Lavelle ve DJ Shadow ise tersini yapmış. Tam bir teşhircilik yaptıkları; milletin de hayran hayran seyredeceğini sanıyorlar. 

© 2020 -CuneytCebenoyan.com