‘Kader’imse çekerim(*)

TARİH:  11 Ekim 2008
GAZETE/DERGİ: 
Birgün

Yeşilçay’ın sayesinde çok parlak anlar içeren ama bütünlüksüz bir film olan ‘Vicdan’a yine de ilgisiz kalmayın derim. Ama Erden Kıral bazı ezberlerine keşke sadık kalsaydı ve başkalarını taklit etmeseydi dememek de mümkün değil…

 

Bu sabah (size göre dün) önce Uğur Vardan’ın Radikal’deki yazısını okudum, ardından ‘Vicdan’ hakkında bu yazıyı yazmaya başladım. Uğur zaten yazmış ne gerekiyorsa, ne gerek var bir daha yazmaya şeklinde bir his var içimde. Bazen yazmak böyle gereksiz gelebiliyor insana. Şimdi size gidin o yazıyı okuyun desem de olmaz.

Evet, Erden Kıral eski kuşak yönetmenlerden beklenmeyen bir işe soyunmuş. Bir defa etkilenmeye açık olduğunu göstermiş ki bu olumlu bir şey. Her şeyi ben bilirimci bir tavırda olmamak, öğrenmeye açık olmak önemli bir erdem. Ama ‘Vicdan’ adından başlayarak Zeki Demirkubuz’un ‘Kader’ini hatırlatıyor. Otobüste uyanma sahnesi gibi neredeyse birebir tekrarlanan planlar da var. Ama sadece onu da hatırlatmıyor. Aklımıza o kadar çok film geldi ki saymakla bitmez: ‘Carrie’,  ‘Thelma ve Louis’, ‘İki Genç Kız’, ‘Dul Bir Kadın’. Bu kadar çok şeyi hatırlatan bir filmin bir üslup bütünlüğü olmadığını söylemeye gerek yok.

Filmin bir mekân duygusu da yok. Olayların geçtiği yer bazen Kapadokya’da bir köy, bazen bir metropol, bazen bir kasaba, bazen bir varoş gibi gözüküyor. Büyük şehirlerimizin bütün bunları içinde barındırdığı söylenebilir ama kazın ayağı pek öyle değil. Güzel görüntü veren mekânlar eklektik bir şekilde bir araya getirilmiş gibi bir duygu veriyor film.

Karakterler için de aynı bütünlüksüzlükten söz etmek mümkün. En başta da Murat Han’ın canlandırdığı hiçbir yere oturmayan Mahmut karakteri var. Rambo kılıklı bir işçi olarak başladığı filmi, bir kabadayı olarak bitiriyor. Mahmut’un aşkı Aydanur (Nurgül Yeşilçay) fabrika işçisi, kasiyer, konsomatris, tesettürlü ev kadını, yeniden konsomatris gibi aşamalardan geçerken bile daha inandırıcı. Mahmut’un sevmeden evlendiği Songül (Tülin Özen) mazbut bir ev kadını-işçiden lezbiyen eğilimleri olan bir vampa aniden geçiveriyor.

 

MÜZİK KULLANIMI BİR FELAKET

Film bu üç karakterin aşkı çevresinde şekillenirken filme hiç katkısı olmayan, başladığı gibi biten yan öykücükler var. Kolunu makineye kaptırmış işçiyle karısının trajik öyküsü gibi. Filmden bu öykü çıksa hiçbir şey eksilmez. Ama filmde daha ayrıntılı anlatılması gereken o kadar çok şey var ki bir yandan da…  

Müzik kullanımı da bir felaket. Bir düğün sahnesinde çalınan müzik o kadar o ortamla alakasız ki o kadar olur. Nerede duyulmuş bir düğün orkestrasının voodoo ayininde çalar gibi çaldığı? İnsaf.

Yine de filmden çıktığımda NTV kameralarına konuşurken filmin bütünüyle bir başarısızlık olmadığını düşünüyordum, şimdi de öyle düşünüyorum. Bir defa Nurgül Yeşilçay bazen, yani senaryo izin verdiğince o kadar iyi oynuyor ki! Bir sahnede omzunu şöyle bir sallayıp ardından başını öyle bir çeviriyor ki 10 filme bedel bir plan görmüş olmanın hazzıyla eriyorsunuz.

Yeşilçay’a devrimci kız rolleri vermeyin sayın yönetmenler! Tabii tanımadığınız insanların öykülerini kimseye oynatmaya kalkmayın, o ayrı. Tülin Özen de parlamasa da düzeyli bir oyunculuk sergiliyor film boyunca. Murat Han’ın canlandırdığı Rambo-proleter-lümpen proleter Mahmut için ise yapılacak bir şey yok doğrusu. Kim oynarsa oynasın o rolden bir şey çıkmaz.

 

YİNE DE İLGİSİZ KALMAYIN DERİM

Özellikle Yeşilçay’ın sayesinde çok parlak anlar içeren ama bütünlüksüz bir film olan ‘Vicdan’a ben yine de ilgisiz kalmayın derim. Aksini söylemek vicdansızlık olur. Ama Erden Kıral bazı ezberlerine keşke sadık kalsaydı ve başkalarını taklit etmeseydi dememek de mümkün değil.

(*) Erden Kıral’ın ‘Vicdan’ı çekmeden önce söylediği rivayet edilen bir söz.

 

Vicdan

Erden Kıral Oyuncular: Nurgül Yeşilçay, Murat Han, Tülin Özen, Nazan Kesal, Rıza Sönmez, Nihan Okutucu, Murat Gürvardar, Şener Köklükaya, Atilla Akarsu, Emine Sivri

 

Antalya’dan sevgilerle…

TARİH:  Ekim 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Antalya Altın Portakal Film Festivali 45. senesinde yine son derece zengin bir programla seyircilerin karşısına çıktı. Türkiye sineması 2 yılda bir istisnai bir sezon geçirir oldu. İki yıl önce Derviş Zaim, Zeki Demirkubuz, Nuri Bilge Ceylan ve Özer Kızıltan çok iyi filmlerle yarışmışlardı. Bu yıl yine Ceylan ve Zaim var yarışmada. Diğer iddialı isimler arasında Reha Erdem, Yeşim Ustaoğlu, Ben Hopkins, Semih Kaplanoğlu, Çağan Irmak ve Hüseyin Karabey’i sayabiliriz. Ulusal bir yarışmada yer alan filmlerin Tribeca, Locarno, San Sebastian ve Cannes’da ödül almış, Venedik’te yarışmış olması o ulusal sinemanın çok ama çok yüksek bir standarda gelmiş olduğunu gösterir. Övünmek gibi olmasın ama Türkiye sineması dünya üzerinde artık bayağı hatırı sayılır bir yere sahip. Türkiye filmlerine 1964’te Berlin’i kazanan bir Metin Erksan filmiyle başlayalım: Susuz Yaz. 1964’te Berlinale’yi kazanan ‘Susuz Yaz’ adı itibariyle sanki bugünleri 45 yıl önceden görmüş izlenimi veriyor. Filmin erotizm düzeyinin yüksekliği doğrusu şaşırtıcı. Hülya Koçyiğit gencecik haliyle adeta bir içim su. Fakat filmin kötü adamı Erol Taş’ın köylülerle suyu paylaşmaması ve kardeşinin karısına el koyması çerçevesinde gelişen filmin konusunun biraz fakir olduğunu söylemek gerek. Ama yine de Sususz Yaz’ı büyük perdede görmek büyük bir ayrıcalıktı.

 

Pazar- Bir Ticaret Masalı

Doğu’nun bir kentinde küçük bir alavere-dalaverecinin ‘yırtma’ mücadelesini konu alan film hoş bir sürprizdi. On yıldır Türkiye’ye gidip gelen İngiliz Ben Hopkins’in yazıp yönettiği film birçok yerli yönetmenin filminden daha sağlam gözlemlere dayanıyor ve daha buralı kokuyor. Tayanç Ayaydın’ın oyunculuğu özellikle övgüye değer.

 

Pandora’nın Kutusu

Festivalin en iddialı filmlerinden biri olduğu kesin, seyirci ve eleştirmen tepkisi bunu gösteriyor. Ustaoğlu’nun filmleri beni neden kendilerine inandıramıyor? Neden sanki her şey hesaplı kitaplı ve daha çok da yabancılara yönelikmiş izlenimi veriyor? ‘İyi zevk’ sahiplerini tavlayacak müzikler ve görüntüler, benim içimi neden bu kadar sıkıyor? Belki de ben önyargılıyımdır. İnşallah öyledir. Ama 90 yaşındaki annenizi ya da ninenizi bir Fransızın canlandırabileceğine ikna olur musunuz? Olursanız, buyurun bu filmde hiç Karadenizli’ye benzemeyen bir Karadenizli teyze var. Çünkü kendisini Fransalı bir oyuncu canlandırıyor. Tsilla Chelton filmin diğer bir oyuncusu gibi botoks yaptırmayı Allahtan düşünmemiş.

Süt

Süt’ü anlamadım. Bir kere daha seyredip anlamayı umuyorum, o zaman yazacağım.

Gölge

Adana’da seyrettiğim ‘Gölge’ başarılı bir atmosfer yaratıyor ama fazlasıyla basit bir çözüme ulaşıyor. Filmden bende geriye pek bir şey kalmamış olduğunu söyleyebilirim.

Nokta

Usta işi bir film. Zaim sanatına hâkimiyetini kanıtlıyor ve teknik anlamda adeta bir gövde gösterisi yapıyor. Ama filmin tartışmak istediği ‘Allah inancı olmadan da ahlaklı olunup olunamayacağı’ gibi soruları seyirciye aktarabilmekte aynı başarıya sahip olduğundan kuşkuluyum. Sight & Sound’da filmi ‘Tarantinoesk’ bulanlar bile çıkmıştı.

Leş kargaları fırsat kollar

TARİH:  25 Ekim 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Nuri Bilge Ceylan gibi sanatçılar çok ama çok seyrek yetişiyor. ‘Üç Maymun’a koşa koşa gidin. Böylesine özenli bir filme, böylesine iyi oyunculuğa, her saniyesi oya gibi işlenmiş bir filme uzun süre rastlamayacaksınız….

Tek bir karesinden bile bir filmin Nuri Bilge Ceylan’a ait olup olmadığını bilebilirsiniz. Bunun ne kadar inanılmaz bir şey olduğunu bir düşünün.

‘Üç Maymun’ en genç üyesini yitirmiş bir ailenin hikâyesini anlatıyor. Bu aile için zaman farklı işliyor. Geçmiş, yaşanan travmanın acılaştırdığı, unutulmak istenen bir şey. Gelecek ise yok olmuş; çünkü geleceği temsil eden çocuk ölmüş. Geçmişsizlik ve geleceksizlik: Çürüme için en ideal ortam. Sadece geçmiş ve gelecek parantezine de alınmamış bu aile, yönetmen onları başka insanlardan da soyutlamış. Kendileri dışında kimse yok sanki. Filmde baba, anne ve oğuldan oluşan bu aile dışında galiba sadece beş kişi gözüküyor, bunlardan üçü de sadece bir tek planda. İnsanlardan bu soyutlanmışlık, yine bu travmanın aileye yaşattığı bir asosyalleşmeyi mi anlatıyor yoksa başka anlamlar mı içeriyor, bilmiyorum.

 

UMUT MU? YOK ÖYLE BİR ŞEY

Bir gece yarısı, gözlerini açık tutmakta zorluk çeken milletvekili adayı Servet’i araba kullanırken görüyoruz ilk. Servet arabayı son derece yavaş kullanıyor ama yine de bir yayayı ezip öldürüyor (kazanın oluş anını görmediğimiz için ne olduğunu söylemek zor). Hemen şoförü Eyüp’ü arıyor ve suçu üstlenmesini istiyor. Servet, Eyüp’ün maaşını ödemeye devam edecek, ayrıca hapisten çıktığında miktarı konuşulmayan toplu bir parayı da verecektir. Servet pisliğin tekidir ama para ondadır. Ve parası sayesinde pisliğini başkasına bulaştırıp kendisini temiz gösterebilecek olanağa sahiptir. Pislik ya da kötülük bulaşıcı bir hastalık gibi yayılır. En tepeden başlar ve yavaş yavaş aşağı iner. Kadın ya da erkek, yoksul ya da zengin, patron ya da işçi, genç ya da yaşlı tanımaz. Yukarıdaki paragrafta sözünü ettiğimiz aile, yani şoför Eyüp, karısı mutfak işçisi Hacer ve yaşayan büyük oğulları İlyas, Servet’ten başlayan kötülükten nasibini alacak, yalana, aldatmaya ve nihayetinde cinayete varan bir sarmala gireceklerdir.

Umut mu? Yok öyle bir şey, en azından bu filmde. Zenginden, yoksula ve daha da yoksula doğru akan kötülük konusunda Ceylan ilk çuvaldızı güçlü ve erkek politikacıya batırır ama alttakiler de daha iyi değildirler. Sadece olaylar zincirini başlatan onlar değildir. Ceylan geçmişi yaralı bu aileyle özel bir vakanın filmini mi yapmıştır? İşin garibi, bu çok önemli kayıp, ailenin boğularak ölmüş küçük bir üyesinin varlığı sanki çok belirleyici bir role sahip değil filmde. Bu oğlan çocuğu ölmemiş olsaydı, aile farklı davranırdı gibi bir sonuca ulaşmak zor. O zaman o ölü çocuk niye var? (Aklımdan 12 Eylül geçmiyor değil. Masumiyetin ve geleceğin kayboluşunu simgeleyen o tarih. Çocukluğumuzun öldüğü tarih.)

Konuya dönelim: Babasının denetiminden kurtulan İlyas, Fedai, Recai ve Sezai (beklenmeyen bir komiklik) adlı arkadaşlarıyla takılıp başını belaya sokunca, Hacer oğlunu kurtarmak için Servet’ten para ister ve oğluna bir araba alır. İlyas bu arabayla servis şoförlüğü yapacaktır. Ama bu aynı zamanda Servet’le Hacer arasında bir ilişkinin de başlangıcı olacaktır.

Çöl rüzgârları ve leş kargalarının çığlıkları filmin sesinin temel unsurları. Gıcırdayan kapılar ve soluk alma sesleri de bunlara dahil edilmeli. Bir de Hacer’in cep telefonunun zil sesi olan, sevmemiş bir sevgiliye lanet okuyan Yıldız Tilbe şarkısı var. Filmde bazen komik etki yaratan bu trajik şarkı Servet’le Hacer’in ilk buluşmasında duyulur ve sanki Hacer’in gelecekte yaşayacağı duyguların habercisidir. Hatta bu şarkının ilk duyulmasının ardından gelen sahnede Servet’in trafikte bazı ayılara (yanlışlıkla) dayılanması bizi bir an yanıltmış ve hafif bir filmle karşı karşıya olabilir miyiz acaba dedirtmişti. Öyle değilmiş, bu rahatlatma geçiciymiş. Asıl kâbus başlamadan önceki soluklanma anlarıymış bunlar.

 

NURİ BİLGE VE ‘AN’LARIN SİNEMASI

Bu yazıyı filmi seyrettikten sonra okuyun dememiştim ama artık diyorum. O zaman yazının dağınıklığı canınızı daha az sıkar, umarım. Bilge Ceylan, anların, duygu durumlarının sinemasını yapıyor. İnanılmaz başarılı anlar var filmde. Bir cinayet düşünülürken, bıçağın rüzgârla hafif kıprdayıvermesi, ölü çocuğun hayalinin “abi” diye fısıldaması gibi. Filmin kastingi de inanılmaz. Hatice Aslan’ın yüzü nasıl bir yüz öyle? Hem güzel hem çirkin, hem genç hem yaşlı, hem iyi hem kötü. Yavuz Bingöl, genç oyuncu Ahmet Rıfat Şungar ve Ercan Kesal da çok iyiler.

 

SİZE DOKUNUR YA DA DOKUNMAZ, O AYRI

Büyük bir hayranlıkla izlediğim bu filmin bana yine de dokunmadığını söylemek garibime gidiyor ama öyle. Belki şundan: Bu ailenin durumu, özgünlüğü içinde anlamlandırılmıyor, bütün toplumu, hatta insanlığı kesen bir evrenselliğin temsilcisi olarak yansıyor. Bu iyi bir şey olarak da görülebilir ama değil. Yani özgül koşulların (bir ferdini kaybetmiş olmak) bu aileyi nasıl etkilemiş olduğunu ben filmden anlamıyorum. Annenin neden babanın çocuklarıyla birlikte çektirdiği resimde yer almadığını bilemiyorum. Babanın kazanmak için 9 ay hapis yatmak zorunda kaldığı parayı, anne ve oğulun nasıl gidip çektiklerini ve babaya söylemeden harcadıklarını anlamıyorum. (Tabii ki gerekçe var: Çocuk başını derde sokuyor ve anne onu kurtarmak istiyor ama yetmiyor).  

Bir de filmin misojen (kadın düşmanı) olup olmadığı tartışması var. Filmde iki sahnede anne şiddete maruz kalıyor. Bu iki sahnede de sanki asıl acı çeken taraf şiddeti uygulayan gibi gösteriliyor geldi bana. Belki bu yüzden bu sahneler rahatsız etti beni. Annenin cinayet sonrası poliste sorgulanışını görmemek de rahatsız etti. Babanın yaşadıkları daha önemliydi nedense. Ama filmde daha çok genelde insanlığa yönelik bir umutsuzluk var, özelde kadına değil.

Nuri Bilge Ceylan gibi sanatçılar çok ama çok seyrek yetişiyor. ‘Üç Maymun’a koşa koşa gidin. Böylesine özenli bir filme, böylesine iyi oyunculuğa, her saniyesi oya gibi işlenmiş bir filme uzun süre rastlamayacaksınız. Bütün bunlara rağmen size dokunur ya da dokunmaz, o ayrı.

 

Üç Maymun

Orijinal Adı: Three Monkeys Yönetmen: Nuri Bilge Ceylan Oyuncular: Yavuz Bingöl, Hatice Aslan, Ahmet Rıfat Şungar, Ercan Kesal, Cafer Köse Süre: 109 dk.

 

Resmi ideolojide reform

TARİH:  1 Kasım 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Siz bakmayın Deniz Baykal’ın hezeyanlarına, ‘Mustafa’ resmi ideolojiyi çağa uydurmak yolunda birkaç ufak tefek yenilik yapmak dışında, yeni bir şey sunmuyor. Bu resmi ideoloji, tarihi üstün özelliklere sahip bireyler yapar şeklindeki bireyci bir bakış açısına dayanıyor. Bu sabit kaldıktan sonra, o üstün özelliklere sahip bireyin imajında birkaç rötuş yapmışsınız çok da fark etmez. Bu filmi seyredip de Osmanlı’nın çöküşü ve Türkiye’nin kuruluşuna dair bir fikir edinebileceğinizi ummayın. Bunu bırakın, Mustafa Kemal’in nasıl olduğu, kişi haline geldiğini de anlamayı ummayın. Ne uluslararası dinamikler, ne emperyalist paylaşım savaşları, ne ülkenin sınıfsal iç dinamikleri, ne siyasal güç savaşlarına dair doğru dürüst bir fikir edinemeyeceksiniz ‘Mustafa’dan. Bunlar olmak zorunda değil denebilir, eğer başka şeyler olsa. Ne bileyim psikolojik bir derinlik olsa mesela. Film yaşlı Atatürk’ü anlatırken bu psikolojik derinliğe biraz yaklaşıyor ama o kadar, nihayetinde yine yüzeyde dolaşıyor. Yeni birkaç şey öğreneceksiniz ‘Mustafa’ hakkında, doğru, bunlarla yetinin. Ne bunlar?

RESMİ İDEOLOJİ DIŞINA ÇIKMAK
Mesela Atatürk’ün bir gözünün kör olduğunu ya da çok az gördüğünü. Böbreklerinden rahatsız olduğunu… Corinne diye bir zamanlar bir sevgilisi olduğunu (Ama kimdir bu kadın? Film bunla ilgilenmiyor…) Anarşist bir öğrenci olduğunu, gizli örgüt üyeliğinden Şam’a sürüldüğünü (ama film bu örgütün niteliğiyle de Mustafa’nın örgüt içindeki yeri ve etkinliğiyle de ilgilenmiyor…) Üvey kardeşleri olduğunu (ama bu kardeşlere ne olduğu da konumuz dışı).

Resmi tabloya, herkesin bildiği başka şeyler de eklenmiş. Mesela Sovyetlerin desteği olmasa Kurtuluş Savaşı’nın başarılamayacağı, Mustafa Kemal’in hem komünistlere, hem de dini bütün cemaatlere mavi boncuk dağıttığı, bir ara Kürt özerkliğinden söz edip sonra çark ettiği, birçok idama imza attığı, siyasi hasımlarına karşı acımasız olduğu gibi. Ama ‘Mustafa’ güzel görüntülerine, özenli ve pahalı prodüksiyonuna rağmen bir lise tarih dersinden biraz daha az sıkıcı olmayı başarıyor sadece. Yine de gel de Türkiye’de Mustafa Kemal hakkında resmi ideoloji dışında bir film yapmaya kalk bakalım, gör başına neler gelir denilebilir. Doğrudur.

 Mustafa
Yönetmen: Can Dündar Türü: Belgesel Ülke: Türkiye

 

Çağımızın bir kahramanı

TARİH:  8 Kasım 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün


Issız Adam önemli ve çoğunlukla çok başarılı bir film. Irmak, çağın insanını anlamada ve anlatmada çok başarılı. Mahkûm etmeden ve empati kurarak ama yine de acımasızca…

 

“No man is an island, entire of itself…”

John Donne

 

Yukarıdaki İngilizce alıntının meali “Hiç kimse bir ada değildir, kendisinden müteşekkil…” gibi bir şey. “Is”in anlamı ‘sahip’, ‘ıssız’ın ise malum ‘içinde kimse bulunmayan yer’. Çağan Irmak’ın son filmi ‘Issız Adam’ın erkek kahramanı Alper’in (manası ‘yiğit erkek’) en özen gösterdiği şey kimsenin onun üzerinde hak iddia etmemesi, sahip çıkmaması. Tabii, kendisinin başkalarına sahip olmasıyla bir sorunu yok Alper’in. Ama onları içinde geçici sürelerle barındırıyor, bu süre hak iddia edemeyecekleri kadar kısa.

Alper Tarsus kökenli, İstanbul’da yaşayan genç ve başarılı bir işadamı, aynı zamanda da aşçı. Ailesini ikna ederek açtığı restoranı hem işletiyor hem de mekânın şefliğini yapıyor. (12 Eylül sonrasında keşfettiğimiz şeylerden biri oldu ağız tadı. Fena olmadı elbette, ama yitirdiğimiz sosyalliğimizin, toplumsal ideallerimizin yerini doldurabilir miydi?) Alper günümüzün ideal erkeği: kendi işi var; bir gurme o, yemekten de kadından da anlıyor, hatta erkekten de anlıyor. Bir haz uzmanı Alper. Altta olmamak kaydıyla her türlü cinsel ilişkiye de açık. Cinsellikte sadist bir yanı da var Alper’in. Kadınlara sert davranmayı seviyor. İktidarını kayıtsız şartsız kabul etmelerini istiyor kadınlardan. Alper için erkekliği bu şekilde tekrar ve tekrar kanıtlanılması gereken bir şey. Egemen ideolojideki erkek tanımına tam uyuyor Alper: S.ken, sahip olan ve asla sahip olunmayan biri o. Yiğit erkek: Alper!

 

HEM KURBAN HEM FAİL

Alper birgün Ada’ya rastlıyor ve hiç kimsenin bir ada olamayacağını anlıyor ama Irmak ucuz çözümlere (temelde) inanmıyor haklı olarak. Ada, bir ara dizilerde filan çalışıp, sıtkı sıyrılmış hoş bir genç kadın. Tatsız aşk hikâyelerinden, akşam başka yatıp sabah başka kalkan erkeklerden yeterince nasibini almış. Ama ne kadar temkinli olursa olsun Ada’nın, ıssız kalmak gibi bir niyeti yok. Kendini Alper’e teslim ediyor nihayetinde ve ona (düzmek yerine) sevişmeyi bile öğretiyor (bana biraz kolay geldi bu öğrenme süreci).

Film üzerine düşündükçe ‘Issız Adam’ın karakterlerinin ne kadar çok ‘İklimler’in karakterleriyle akraba olduklarını düşünüyorum. İklimler’in erkeği İsa da seksi sert seven, asla kimseyle birlikte olamayan ve ne kadar hayvan olduğunu da iyi bilen biriydi. Alper de öyle. Kadın kahramanların ikisi de sinema dünyasıyla ilişkililer ve ‘aşk’ın peşindeler. Ve aynı şey ikisinin de başına geliyor. İklimler’le Issız Adam çok farklı filmler ama benzer bir tipoloji iki filmde de var.

Çağımızın kahramanı (Alp’in bir anlamı da bu yani ‘kahraman’) işte bu (Lermontov’un ‘Çağımızın Kahramanı’ da benzer bir tipti)! Babam ve Oğlum’daki küçük oğlan 12 Eylül sonrasının kültüründe büyüyünce büyük bir ihtimalle Alper gibi biri olacak. Taşradaki dedesine bir iki arsa sattırıp, İstanbul’da iş kuracak. Alper hem kurban, hem fail, hem çok acı çekiyor hem de çok acı çektiriyor.

 

FİNALDEKİ DUYGUSALLIK DOZU FAZLA

Peki ya kadınlar? Onlar toplumsal koşullar ne olursa olsun, hep aynı şeyin yani aşkın peşinde koşan masum ve sevimli yaratıklar mı? Onların sorumluluk alanı bundan mı ibaret? Erkekler değişirken kadınlar değişmiyor mu? Bu sorular üzerine de düşünmeli.

Issız Adam önemli ve çoğunlukla çok başarılı bir film. Cemal Hünel’in oyunculuğu aksıyor, bu önemli bir sorun. Finaldeki duygusallık dozu bana fazla geliyor. Alper’in annesinin (Yıldız Kültür) sonuçta onlarca yıldır bir Amerikan kolejine sahip olan Tarsus’tan geldiğini düşününce cehaletini anlamak güçleşiyor.

Ama bunlar filmin önemini çok etkilemiyor. Hangi filmde erken boşalmaya tanık olduk? Hangi filmde ‘swinging’ İstanbul’la karşılaştık? Irmak çağın insanını anlamada ve anlatmada çok başarılı. Bu insanın hangi travmalardan geçtiğini ‘Babam ve Oğlum’da anlatmıştı. Şimdi travma sonrasında ne tip bir insana dönüştüğünü de anlatıyor. Mahkûm etmeden ve empati kurarak ama yine de acımasızca.

 

Aşk için ölmeli…?

TARİH:15 Kasım 2008
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Gitmek, kadın olmanın hem İstanbul gibi Batılı büyük bir şehirde, hem İran’daki halleri üzerine gözlemler içeriyor. Her halükarda yalnız bir kadının ‘orospu’ olarak nitelendirilmesi o kadar kolay ki……

 

Belgeselden konulu uzun metraj filme geçen Hüseyin Karabey bu değişim sürecini tamamen kendine özgü bir şekilde gerçekleştirmiş. ‘Gitmek’ belgeselle kurmaca arasındaki kayıp halka gibi bir şey, evrim kuramının jargonunu devralacak olursak. Filmin başrol oyuncusu Ayça Damgacı kendi başından geçen bir aşk öyküsünü yeniden canlandırıyor. Bazen oyuncular kendileri olarak görünürler filmlerde ama bu genellikle yaşadıkları bir olayı canlandırmak şeklinde olmaz. ‘Gitmek’in diğer başrol oyuncusu Hama Ali ise gerçek belgelerle yani Damgacı’ya gönderdiği video kasetlerle filmde yer alıyor. Yani hayatta nasıl oynamışsa filmde de aynısı var.

Bir film çekimi sırasında tanışan Hama Ali ve Ayça Damgacı birbirlerine âşık olurlar ama ilişkileri Ali’nin Irak’ın Kürt bölgesindeki evine dönüşüyle sorunlu bir hal alır. Üstelik ABD’nin Irak işgali de başlamak üzeredir. Sevgilisinin hayatından endişe eden Ayça buluşmak için umutsuzca çırpınır ama Ali ülkeden çıkamamaktadır. Sonunda Ayça Süleymaniye’ye gitmeye karar verir fakat başlayan savaş Irak’a girişi olanaksızlaştırmıştır. Ayça, Ali’ye İran’da buluşmayı önerir.

 

ALİ BU AŞKI NE KADAR HAK EDİYOR?

Film kadın olmanın hem İstanbul gibi Batılı büyük bir şehirde, hem İran’daki halleri üzerine gözlemler içeriyor. Her halükarda yalnız bir kadının ‘orospu’ olarak nitelendirilmesi o kadar kolay ki. Ama filmin ve Ayça’nın asıl tartıştığı, yaşadığı, sınadığı tez şu: “aşk için ölmeli aşk o zaman var”. Ayça’nın canlandırdığı kadın yani kendisi amacı, ideali, sevdiği için sonuna kadar gitmezse, yapabileceği her şeyi yapmazsa mutlu olamayacak, kendisini affetmeyecek biri. Hakiki bir idealist. Hedefine ulaşamayabilir ama o hedefe ulaşmak için her şeyi yapmak zorunda Ayça. Konformizme teslim olduğu için sonunda mutsuz olursa bunun hesabını kendisine veremeyecek insanlardan o.

Ama sorun şu: Acaba Hama Ali bu aşkın, tutkunun nesnesi olmayı ne kadar hak ediyor? Bana filmin başından beri, yabancı bir ülkede hoş bir ilişki yaşamış ama sonra kendi dünyasına dönmüş bir erkek izlenimi verdi. Karşındaki de aynı şeyleri yaşıyorsa, aynı kararlılığa sahipse aşk için ölmeli. Yoksa kendini paralamışlığınla baş başa kalabilirsin. Filmin finali Hama Ali’nin bu aşkı hak ettiğini gösteriyor. Benim videolarda gördüğüm ya da Ayça’nın telefon konuşmalarında hitap ettiği Ali ise finaldeki o riski alacak kadar kararlı ve kendini adamış görünmüyordu.

 

FİLMİN EN ZAYIF TARAFI

Filmin finali Ayça’nın girişiminden yeni bir yere varmasına olanak vermiyor. Sadece ona değil seyirciye de bu olanağı vermiyor. Bu kız bu yolculuğu yaptı ama gerçekten yapmalı mıydı? Hama Ali (filmin sonunu açıklayacak değilim) açısından keşke yapmasıymış. Nedense ben savaşın ve sınırların ayırdığı iki aşığın öyküsü olarak izleyemedim filmi. Belki Hama Ali’yi videolar dışında da görebilseydik, motivasyonları hakkında daha net fikirlere sahip olsaydık kafamız daha net olacaktı. Ayça’nın aşkı kesindi ama diğerininki finale rağmen şüpheli kaldı. Bu da filmin kanımca en zayıf tarafı. Fakat Ayça Damgacı’nın yüksek performansı her türlü övgüyü hak ediyor. Damgacı zaten çok sayıda festivalden en iyi kadın oyuncu ödülü alarak başarısını kanıtladı. ‘Gitmek’ belgesel yönleriyle ya da belgesel tadı içeren bölümleriyle de çok başarılı bir film.

 

Gitmek: Benim Marlon ve Brandom

Orijinal Adı: My Marlon and Brando Yönetmen: Hüseyin Karabey Oyuncular: Ayça Damgacı, Cengiz Bozkurt, Emrah Özdemir, Ani İpekkaya, Volga Sorgu Tekinoğlu, Hama Ali Kahn Türü: Savaş, Dram Yapım Yılı: 2007 Süre: 93 dk.

 

***

Titreyip kendine dönenler

Gitmek filmi Kültür Bakanlığı’nda görevli bir bürokratın sansürüne uğradı geçenlerde. Türk bir kadının Kürt bir erkeğe âşık olmasını uygun görmemişti o bürokrat. Bu eyleme bir ad koymak gerekirse bence en uygunu ‘bölücülük’ olur. Türklerle Kürtlerin birbirlerini sevmeleri, bir araya gelmeleri, birlikte yaşamak istemelerini sakıncalı olarak değerlendirmek ve filmi sansürlemek bölücü bir eylem değilse ne bölücü bir eylemdir bilemiyorum.

Gel gör ki bakanlıktaki o bürokrat bu görüşünde yalnız değil. Madalyonun bir de diğer yüzü var. ‘Fırtına’ ne yazık ki barıştan yana durmayan, Türk ve Kürt aşkına ihtimal vermeyen, şiddeti ve ırkçılığı yücelten bir film.

 

‘SİNEMA SAVAŞ KARŞITIDIR’

‘Fırtına’ Kürt kökenli olan ama kendisini dinsel kimliğiyle tanımlayan bir gencin İstanbul’da üniversiteye girmesiyle başlıyor (filmi seyredeli 7 ay kadar oldu, ayrıntılarda hata yapabilirim). Hemen sarışın ve sığ bir Türk genç kız Kürt delikanlısına âşık oluyor ama delikanlıdan yüz bulamıyor.

Bir süre sonra titreyip kendine gelecek ve Kürt kimliğine sahip çıkacak olan delikanlımıza Kürt kızı mı yok? Tabii ki var. Sığ ve aptal Türk kızlarına kalacak değil ya! Filmin finali iyiden iyiye, sanat dışı. İstanbul Film Festivali’nde geçtiğimiz yıl ‘Fırtına’nın yanı sıra ‘Kıyamet’in ‘redux’ versiyonu da gösterilmiş, filmden önce filmin yapımcısı, Coppola’nın bir mesajını okumuştu. Coppola sinema (sanat) tanım gereği “savaş karşıtıdır” diyordu mesajında. Elbette Coppola, bunu derken savaşı yücelten filmlerin varlığının farkındaydı ama bunları sanat olarak görmüyordu.’Fırtına da savaştan yana tavrıyla sanat dışı nitelemesini hak ediyor kanımca.

 

Fırtına

Yönetmen: Kazım Öz Oyuncular: Cahit Gök, Havin Funda Saç, Selim Akgül Türü: Dram Yapım Yılı: 2008 Süre: 155 dk.

Günah kentinden manzaralar

TARİH:  22 Kasım 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Gomorra, kutsal kitaplarda adı geçen Sodom ve Gomorra kentlerinden adını alıyor. Günaha batan bu kentler, içinde yeterince erdemli insan bulunmadığı için tanrı tarafından yok edilmişlerdi. Filme (ve kaynak kitaba) bu adın verilmesinin iki nedeni var. Birincisi filmin konu edindiği Camorra adlı suç örgütüyle yani Napoli mafyasıyla ses benzerliği. İkincisi ise Camorra’nın Napoli bölgesini adeta bir günah kentine çevirmişliği. Fakat aslında filmin bakışı o kadar da kapsamlı değil. Suç örgütünün faaliyetlerini daha çok şehir merkezinin dışındaki varoşlarda görüyoruz. Film, genellikle bu bölgelerde geçiyor ve Napoli’nin merkezine pek inmiyor. Bu yaklaşım da Napolili yazar Silvia Angrisani’nin Sight & Sound dergisinde belirttiği gibi Camorra’yı kendi ayrı dünyasında faaliyetini sürdüren bir örgüt gibi gösteriyor. Bu dünyayla sivil toplum arasındaki bağlar, mesela dükkânların haraca bağlanmışlığı gözükmüyor. Bir başka görünmeyen şey de devletle ya da politikacılarla suç örgütü arasındaki bağlar ki bunlar örgütün varlığı açısından hayati önem taşıyorlar. Polis de filmde sadece 2 kere gözüküyor. Ama film tamamen de içine kapalı bir dünyadan söz etmiyor. Filmin anlattığı beş öyküden ikisi Camorra’nın dış dünyayla ilişkisini gösteriyor. Birisi zehirli atıkların imhasıyla uğraşan bir örgüt lideri/iş adamı ile yardımcısının hikâyesi. Diğeri ise Milano’nun moda dünyasına giyim eşyası üreten bir Napoli firmasında çalışan terzi Don Pasquale’nin öyküsü . İki öykünün diğer bir özelliği de emekçilerin sömürüsüne dair etkileyici sahneler içermeleri. Diğer öykülerden birisi ‘Scarface’e özenip kendi başlarına iş yapmaya kalkan iki gencin trajik öyküsünü, bir diğeri örgüte girmek isteyen bir yeniyetmenin sevdiği bir kadının ölümünde rol oynayışını, bir başkası da örgütün muhasebecisinin giderek daha da korku dolu olmaya başlayan hayatını anlatıyor.

‘Gomorra’yı diğer mafya (suç örgütü olarak okuyun) filmlerinden ayıran en temel yanı, örgütü hiç romantize etmeyişi. Ama bunun dışında çok da yeni bir şey söylemiyor. Filmin açılışındaki fitness merkezi sahnesinin nasıl sonuçlanacağını kestirmek için müneccim olmak gerekmiyor örneğin. Buna benzer örnekleri çoğaltmak mümkün. Ama bunlar Camorra’nın gerçekçi İtalya sinemasında alacağı yeri küçültmüyor.

 

Gomorra

Yönetmen: Matteo Garrone Oyuncular: Salvatore Abruzzese, Simone Sacchettino, Salvatore Ruocco, Vincenzo Fabricino, Vincenzo Altamura, Italo Renda, Gianfelice Imparato, Maria Nazionale, Salvatore Striano, Carlo Del Sorbo Tür: Suç, Dram Ülke: İtalya

 

 

Kahire Film Festivali’nden notlar

TARİH:  6 Aralık 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

İlk kez katılma şansına eriştiğim Kahire Film Festivali ünlü konukları, başarılı film seçkisi ve festivalin müthiş konukseverliğiyle beklentimin ötesinde geçti. Türkiye için de özel bir festivaldi; çünkü Derviş Zaim’in ‘Nokta’sı dijital filmler arasında yapılan yarışmada en iyi film seçildi. Sadece o da değil, ana yarışma jürisinde Güngör Bayrak yer alıyordu. Bayrak’ı sinema seyircisi en çok Yılmaz Güney’in ‘Düşman’ adlı filminden hatırlar. Bayrak’ın oynadığı ‘Gümüş’ adlı dizi Mısır’da çok sükse yapmış. Bayrak’la birlikte piramitleri gezerken kendisinin Arap dünyasında ne kadar çok tanındığına şahit oldum. Ödül töreninde sahneye çıkan Bayrak doğrusu görülmeye değerdi. Tebaasını selamlayan Cleopatra acaba bu kadar kendinden emin ve gösterişli miydi, merak ettim. Bu arada Türkiyeli dizi oyuncularının bütün Ortadoğu’da müthiş popüler olduklarını ve reklamlarda oynayarak büyük paralar kazandıklarını da öğrendim.
Festivaldeki tek Türkiye filmi ‘Nokta’ değildi. Ana yarışmada Çağan Irmak’ın ‘Ulak’ı; insan hakları bölümünde Handan İpekçi’nin ‘Saklı Yüzler’i, Mehmet Güleryüz’ün ‘Havar’ı ve Reis Çelik’in ‘Mülteci’si; diğer bölümlerde de Nuri Bilgi Ceylan’ın ‘Üç Maymun’u ve Selim Evci’nin ‘İki Çizgi’si yer alıyordu.
Festivalin ana yarışmasını İspanyol filmi “Hansala’ya Dönüş” kazandı, yani Altın Piramit’in sahibi oldu. Bir festivalde ana jüriyle, FIPRESCI jürisinin ödülü ender olarak aynı olur. “Hansala’ya Dönüş” FIPRESCI tarafından da en iyi film seçilerek çifte başarıya imza attı.
 
BİR AMERİKALI TERLEMEDEN GİDEMEZ!
Filmin kadın yönetmeni Chus Gutierrez 2001 yılında göçmenler üzerine bir film çekerken 37 Faslı göçmenin cansız bedeninin İspanya kıyılarına vurduğu haberiyle sarsılmış. Bu talihsiz göçmenlerin on üçü Hansala adlı aynı köydenmiş. Gutierrez filmini bu gerçek öykü üzerine kurmuş. Kendisini en çarpan şeylerden cesetlerin kimlik teşhisinin gömlek, t-shirt gibi kıyafetlerden yapılması olmuş. Bir batılının dolap dolusu gömleği ya da t-shirt’ü olacağından böyle bir teşhis yönteminin imkânsız olduğunu söylüyor Gutierrez world socialist website’tan David Walsh’la yaptığı röportajda. Oysa Hansala’da bütün bir ailenin giyim eşyasını bir çantaya doldurmak mümkünmüş. Film kazada ölenlerden birinin kız kardeşi olan Leyla ile İspanyol cenaze levazımatçısının Hansala’ya yaptıkları yolculuğu konu alıyor. Yolculuğun amacı Leyla’nın kardeşinin naşını köyüne geri götürmek. Leyla (Farah Hamed) babasına karşı gelerek erkek kardeşinin İspanya’ya kaçma girişimini desteklediği için bir yandan da suçluluk duygularıyla başa çıkmaya çalışıyor. Sermayenin ve bilginin serbestçe dolaşabildiği ama insanların başka bir ülkeye girebilmek için ölümü göze almak zorunda kaldığı ve acımasızca sömürüldüğü globalizm çağına duyarlı ve dürüst bir bakışı temsil ediyor “Hansala’ya Dönüş”, Walsh’a göre.
İkincilik ödülü olan Gümüş Piramit’i ise bir Belçika filmi olan ‘Serbest’ (Los) kazandı. ‘Serbest’in başrolünde yine Faslı bir kadın oyuncu, Sana Mouziane, vardı. Mouziane en iyi kadın oyuncu ödülünü de kazandı. Film sağcı bir gazetede yazan (ama kendi solcu olarak tanımlayan), evlenmek üzere olan Belçikalı bir gazetecinin, Pakistanlı bir kadına âşık oluşunu ve bütün değerlerini sorgulamak zorunda kalışını anlatıyor. Gazeteci bir yandan da ötenazi olmak isteyen ağır hasta babasıyla uğraşmak zorunda kalıyor, hayatının bu zorlu döneminde. Festivalin tümünde bulunmayınca maalesef bazı filmler kaçıyor. Bu iki filmi de kaçırdım ne yazık ki. Ama son derece heyecanlı bir basın toplantısında bulundum. Festival çok sayıda ünlü konuk ağırladı demiştim. Susan Sarandon, Goldie Hawn, Kurt Russel, Charlize Theron, Julia Ormond ve Alicia Silverstone bunlar arasındaydı. Sözünü ettiğim basın toplantısı ise Oscar’lı oyuncu Mira Sorvino’nunkiydi. Bir Amerikalı Ortadoğu’ya gelmişse terlemeden çıkması mümkün değil anladığım kadarıyla. Biz mesela Antalya’da son derece kibarızdır Holywood’lu konuklarımıza karşı. Oysa Mısırlılar sorularını hiç esirgemeden soruyorlar. Doğrusu insan hakları konusunda hem akademik hem de aktivist kimliğiyle çalışmaları olan Mira Sorvino da boş bir kadın değildi ve ateşli tartışmalar oldu. ABD’de insanların günümüzde köle olarak alınıp satıldığı gerçeğinden pek az kimsenin haberdar olduğunu söyleyen Sorvino, Darfur’da Cancavitlerin kıyımından söz edince bir izleyici tarafından eleştirildi.

‘SANDIĞINIZ KADAR IRKÇI DEĞİLİZ’
Mısırlı izleyici Beşir hakkında biraz daha araştırma yapmasını söyleyince Sorvino açtı ağzını yumdu gözünü. 21. yüzyılın ilk soykırımı olarak nitelediği Darfur krizi üzerine uzun bir söylev verdikten sonra, sözlerini “Dersinizi asıl siz çalışın, Sir!” diye bitirdi. İlk raund Sorvino’nundu. Ama başörtülü bir kız çıkıp, “Aferin, siz, George Clooney falan Darfur’la ilgilenip, iyi şeyler yapıyorsunuz. Peki niye hiç biriniz Filistinlilerle ilgilenmiyorsunuz?” diye sorunca Sorvino’ya “Ben dışişleri bakanı değilim” falan gibi şeyler demek kaldı bir tek. Tabii ki Sorvino da Obama’ya oy vermiş, görevini yapmıştı. Ama Mısırlı izleyiciler bu sefer Irak ve Afganistan’ı gündeme getirdiler. Af Örgütü’nün ‘Kadınlara Yönelik Şiddeti Durdurun’ kampanyasının sözcülüğünü yapan Sorvino “Ben sadece tek bir kişiyim” demek zorunda hissetti kendini. Tabii ki yeni filmlerinden, Oscar kazandığı ‘Mighty Aphrodite’taki fahişe rolünü nasıl aldığından da söz etti. Ama basın toplantısından akılda kalan sinema üzerine konuşulanlar değil tutkulu politik tartışmalar oldu. Sorvino “ABD’ye gelseniz sandığınız kadar materyalist ve ırkçı insanlar olmadığımızı göreceksiniz. Bizler kâfir değiliz, bizim de dinsel inançlarımız var” da dedi. Fakat tartışmada tarafların bütün keskinliği orada kaldı. Toplantı bittiğinde herkes Sorvino’yla fotoğraf çektirmek için sıraya girmişti bile.

‘Çevre’ye uzaylı desteği

TARİH:  13 Aralık 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Filmin ne demek istediği çok anlaşılmıyor. “İnsanlık, çevreni temiz tut” gibi bir şey söylese de ‘insanlık’ hiçbir zaman özne olmadığından seslenmenin bir manası yok…

Mesaj kaygılı bir film ‘Dünyanın Durduğu Gün’. Ama kime mesaj vermeye çalıştığı, ne dediği çok da anlaşılamıyor. “İnsanlık, çevreni temiz tut” gibi bir şey söylüyor galiba film. Bir defa ‘insanlık’ diye bir özne hiçbir zaman olmadı, dolayısıyla ‘insanlık’a seslenmenin hiçbir manası yok. Çevreyi insanlık kirletmiyor ki! Sanayinin sahibi insanlık değil ki!

Kâr maksimizasyonu hesabı içinde doğayı hiçe sayanlar işçi sınıfı mensupları değil, örneğin. Karadeniz Otoyolu’nun deniz kıyısına yapılmasına karar verenler ve böylece daha pahalı ve müteahhitler için daha kârlı olmasını sağlayanlar, o inşaatta çalışan işçiler değil. Nükleer santralların yapımına ‘insanlık’ karar vermiyor! ‘İnsanlık’ı devasa çevre sorunlarından sorumlu tutmak, bir sistem sorununu gözden kaçırmaya çalışmakla eş anlamlı. Daha fazla kâr için kapitalist sistemin içinde birbirleriyle rekabet etmek zorunda olan irili ufaklı şirketler çevrenin katilleri. Oysa film McDonalds gibi bir dünya devinin reklamını da yapmaktan imtina etmiyor.

KEANU Reeves, BİLDİĞİNİZ KÜTÜK ADAM

Film bu mesajını verirken keyifli bir macera da sunmuyor izleyiciye. 1951 yapımı aynı adlı filmin bir yeniden yapımı karşımızdaki ürün. İlkini hatırladığım için mi acaba hiç heyecanlanmadım diye şüpheye düştüğüm oldu ama galiba başkaları da aynı kanıda.

Konu şöyle: Birgün Dünya’ya bir uzay gemisi iner. İçinden Klaatu diye bir yaratık çıkar. Amerikan ordusu Klaatu’yu derhal vurur. Ama Klaatu ölmez, Keanu Reeves’e dönüşür. Derdi, dünyayı ‘insanlık’tan kurtarmaktır Klaatu’nun. ‘İnsanlık’ın iflah olmayacağına ve evren için çok değerli bir gezegeni yok edeceğine hükmetmiştir çünkü, Klaatu. Ama bir anneyle çocuğu arasındaki sevgiye daha önce hiç şahit olmamıştır uzaylı kahraman. İnsanlığı yok etmeden önce bu kadar basit bir gözlemi dahi yapmamıştır üstün bir uygarlıktan gelen uzaylımız. Bu filmde en beğendiğim kadınlardan Jennifer Connelly’nin oynadığına inanamıyorum çünkü yazıya oturmadan önce baş kadın oyuncunun kim olduğunu hatırlayamadım uzun süre. O kadar az iz bırakıyor yani. Reeves ise bildiğimiz, kütük-adam rollerinden birinde yine. Kısacası bu filme harcanan kaynaklar keşke çevre için harcansaydı diyesi geliyor insanın. Hem gereksiz bir görüntü kirliliğinden de kurtulmuş olurduk. 

 

12.12.08 Dünyanın Durduğu Gün

Orijinal Adı: The Day the Earth Stood Stil Yönetmen: Scott Derrickson Oyuncular: Keanu Reeves, Jennifer Connelly, Jon Hamm, John Cleese, Kathy Bates Türü: Dram Yapım Yılı: 2008

2000 yılında 25 yaşında ölecek olan Yusuf’lar*

TARİH:  20 Aralık 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Sonbahar”ın kahramanı Yusuf tutsaklardan biri.  Yusuf öldü ve yaşadıklarından dersler çıkarıp mücadelesini daha yetkin şekilde sürdüremedi. İş kalanlara düşüyor. Geçmişten, Yusufların deneyimlerinden bir şeyler öğrenebildik mi? Ne öğrendik?…

Ellerinde öldürücü silahlar bulunan askerler savaşa hazır bir şekilde bekliyorlar. Karşılarında kaçacak yeri ve silahı olmayan tutsak bir kitle var. Günlerden 19 Aralık 2000. Kitle tutsak ama F tipi cezaevlerine gönderilmeye karşı direnmeye kararlı. Kararlılar çünkü insan her şeyden önce sosyal bir varlıktır ve tecrit koşullarında insan olmaktan çıkar. Tutsaklar, insan olarak kalmak istiyor.

İktidarda başını hem demokratik hem de sol olduğunu iddia eden bir partinin (DSP) çektiği, ANAP’lı ve MHP’li bir koalisyon var. Başbakan ise halkçı Ecevit. Barış güvercinlerinin unutulmaz politikacısı Bülent Ecevit. Arkasında sıkı bir katliam geleneği bulunan bir siyasal çizgiden gelse de biz onu şair ve hümanist yanıyla anacağız hep, değil mi?

Neyse bu konulara girince çıkmak mümkün değil. Tüfekli, kimyasal silahlı ve iş makineli ekiplerin sözcüsü, tutsaklara “hayat kutsaldır” diye sesleniyor. “Teslim olun, yoksa öldürürüz” demek bu. Direnmeyi sürdürürlerse, öldürülerek hayatın kutsallığına saygısızlık etmiş olacak tutsaklar, yani. Öldürenler ise masum tabii ki. Onlar hayatın kutsallığını savunuyorlar. Her şey Orwell’in “1984”ündeki kadar saçma ve sahte.

 

YOK OLUŞUN ACIKLI HİKÂYESİ

“Sonbahar”ın kahramanı Yusuf (Onur Saylak) işte bu dönemde tutsaklardan biri. Açlık grevlerinden ve her türlü zulümden geçmiş ve bunların izlerini vücudunda taşıyor. Sağlığı o kadar kötü durumda ki, bu acımasız rejim bile onu serbest bırakma gereği hissediyor. Üzerinde çok konuşulmadığı gibi bir hisse kapıldığım bir şey var: Yusuf sosyalist olduğu, sosyalizmi ülkede kurmak istediği için içeriye atılıyor. Sosyalist olduğu için fiziken ve ruhen yok edilmeye çalışılıyor. Ediliyor da. İki anlamda da bir yok oluşun acıklı hikâyesi “Sonbahar.” Yusuf sadece fiziksel olarak ölmüyor, bir sosyalist, bir idealist olarak da ölüyor. Hatta bir idealist olarak öldüğü için, fiziksel olarak da ölüyor demek mümkün belki de. Yaşamak için yeterince çaba harcayamıyor Yusuf. Film belki de şu soruyu soruyor: SSCB’nin kapitalistleşerek çökmesinin ardından, ülke içinde de güçlü bir sosyalist siyasal odak yokken, travmatize edilmiş bireyler ne yapabilirler (di ki)?

 

ANA KUCAĞINA DÖNÜYOR

Travmatize demişken: Naomi Klein’ın “Şok Doktrini” adlı nefis kitabı şiddetli travmanın toplumları ve bireyleri gerilettiğinden (regresyona soktuğundan) da söz ediyor. Regresyondan kastım çocuksu bir duruma dönüş; yani annenin-babanın koruması altına girme isteği gibi… Yusuf hapisten çıkınca ana kucağına dönüyor. 12 Eylül şiirlerinde ve şarkılarında “anne”ye bu kadar çok seslenişin bir nedeninin bu regresyon olduğunu düşünüyorum. Yusuf’un ana kucağına dönüşü de sadece fiziksel rahatsızlığından ya da gidecek başka yeri olmadığından değil, ruhen travmaya uğramışlığından da kaynaklanıyor. Yusuf hapisten çıkıyor ama hapis Yusuf’tan çıkmıyor. 

Yusuf’u dışarıda ideallerini sürdürebileceği bir dünya beklemiyor. Arkadaşlar dağılmış, gitmiş. Sovyetlerin eski idealleştirilen buz dansçıları artık fuhuş için Karadeniz sahillerindeler. Eski “önder”lerinden biriyle konuşuyor Yusuf. Eski önder artık bir aile babası, işinde gücünde, çocuklarının derdinde. Hâlâ “yaşanması gerekirse yine yaşanır” filan diyor ama “sonuç bu küçük burjuva hayatıysa niye yine yaşanır ki onca acı?” diye soruyor insan. Yusuf bunca acıyı niye çekti? Yusuf enayi miydi? O da bir iş ve aile kurup yaşamayı bilirdi. Kısacası Yusuf’un içeride ayakta tutmaya çalıştığı ideallerinin dışarıda bir karşılığı yok. Yusuf bundan dolayı ölmek zorunda, hasta olduğu için değil. Bedeninden önce idealleri yok olduğu için… Peki o idealler gerçekten yok oldu mu? Daha Yusuf’un ölümünün ardından bir yıl geçmeden Marx’ın kitapları en çok okunan listelerinde başa güreşmeye başladı. (“Sonbahar”ın resmi sitesinde Yusuf’un 22 yaşındayken hapse giriş tarihi 1997 olarak veriliyor. 10 yıl da içerde kaldığına göre çıkış tarihi 2007) Ama ne yazık ki Marx okuyan bu yeni kuşak onlara bir şeyler devredecek eski bir kuşak bulmakta zorlanacak. Onlar adımlarını daha iyi atarlar, daha sağlam yere basarlar ve talihleri de daha yaver gider diye umalım.

Yusuf’u annesinin Doğu Karadeniz dağlarındaki evlerinin kapısında yaşlı köpeği karşılıyor. O köpeğin, kafasını kaldırmadan kuyruğunu sallayışı o kadar manidar ki… Yusuf köyü terk edemeyen tek yaşıtı Mikail’le takılıyor. Eka (Megi Koboladze) adlı bir Gürcü fahişeyle arkadaşlık kuruyor. Yusuf’un Eka’dan da beklentisi sanki anaç bir kucak. İkili nihayetinde sevişmelerinin ardından cenin pozunda yatıyorlar. Belki Eka da aynı şeyleri yani çocuklaşmayı özlüyor. Onun yaşadığı travma da az değil. Sosyalizmden vahşi kapitalizme ve de bireysel olarak fuhşa bu kadar ani bir düşüşü kaldırmak kolay olmasa gerek.

 

DALGALARA DOĞRU YÜRÜR

Yusuf’un çevresiyle iletişim kuramamasını film çok başarılı bir biçimde veriyor. Bambaşka kuralların işlediği bir dünyadan bir diğerine geçiş kolay değil. Yüzeysel adamlar için kolaydır, onlar car car car konuşurlar her ortamda. Bağlanmasını da, kendisiyle hesaplaşmasını da bilenler için zordur konuşmak. Üstelik Yusuf kiminle konuşacak? Annesine, yaşadığı işkenceleri mi anlatacak? Eka’ya açılır açılabildiğince ve âşık da olur. Belli ki Eka da ona. Bu son aşk Yusuf’u canlandırır gibi olur ama Yusuf ölmeyi sanki yaşamaktan daha çok istemektedir. Doğanın kendisini yutmasını arzular gibi, üzerine üzerine gelen dalgalara doğru yürür.

Yusuf öldü ve yaşadıklarından dersler çıkarıp mücadelesini daha yetkin bir şekilde sürdüremedi. İş kalanlara düşüyor. Bizler geçmişten, Yusufların deneyimlerinden bir şeyler öğrenebildik mi? Ne öğrendik?

Nihayetinde “Sonbahar” önemli ve etkileyici bir film. Görüntü yönetimi birinci sınıf. Ses en büyük sorunu, bazı konuşmalar anlaşılamıyor. Temposu da bazen sarkıyor filmin, bazen fazlasıyla yavaşlıyor veya tekrarlıyor kendini (doğa ve tekrar doğa). Ama sonuç olarak sinemamızın son yıllarda ürettiği en güzel filmlerden biri yine de “Sonbahar”.

  • ‘2000 Yılında 25 Yaşına Basacak Olan Yunus’ adlı 68 sonrasına dair Alain Tanner filmine saygıyla. Yusuf, 2000’de ölmüyor ama ‘Hayata Dönüş Operasyonu’ sırasında 25 yaşında.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com