Kapan: Irkçılık türleri

TARİH:  8 Nisan 2017
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Son zamanlarda hakkında en çok şey duyduğumuz ve en merak ettiğimiz filmlerden biri ‘Kapan’ oldu. Orijinal adıyla ‘Get Out’ (‘Defol!’ ya da ‘Çık Dışarı’ diye çevrilebilir), Afrikalı Amerikalı deneyimini farklı biçimde konu alan filmler arasında ‘Moonlight’la birlikte en çok sivrilen film. Filmin özelliği, Siyah-Beyaz karşıtlığını belki ilk kez korku filmi türü içinde ele alması ve “liberal” Beyaz’ın örtük ırkçılığını göz önüne sürmesi olarak gösterildi.

‘Kapan’ gerçekten de çok iyi başlıyor. Siyah adam, Beyaz sevgilisinin ailesini ilk kez ziyarete gidecek. Chris (Daniel Kaluuya), sevgilisinin ailesinin Siyah bir sevgiliye tepki göstermesinden korkuyor. Rose (Allison Williams) ona korkmaması gerektiğini söylüyor. Ailesi son derece liberal ve kültürlü insanlardır vs…

İlk başta Rose’un ailesi gerçekten de liberal gibi görülüyorlar. Ama örtük bir ırkçılık hemen hemen her sözcükte kendisini göstermeye başlıyor. Bu, Siyah bedenini yücelterek, onu hayvaniliğine indirgeyen tür bir ırkçılık. Bir de evde çalışan, Siyah kadın hizmetçi ile erkek bahçıvan var. Bu ikisi son derece tuhaf davranıyorlar. Sanki, hipnotize edilmiş gibiler…

Filmin sırlarını açık etmeden devam etmek güç. Burada duralım. Film bu noktadan sonra saçmalaşıyor ve baştaki gücünü kaybediyor. Tabii, bunun aksini düşünen genç kuşak eleştirmenler de var. Filmin asıl sonradan açıldığını söyleyenlere hayretle kulak misafiri oldum.

‘Kapan’ın sorunu, ırkçılığı kendinden menkul bir olgu gibi ele alması. Irkçılık kendinde başlayıp, kendinde bitiyor sanki. Böyle olunca da film kötü Beyazlar, ezilen Siyahlar çerçevesinde sıkışıp kalıyor. ‘Zer’ için yazdıklarımı burada da tekrarlayabilirim. Mesele başka yerde; etnik ya da ırksal ayrımlarda değil. Bu ayrımları küçümsemiyorum ama orada takılıp kalmak o ayrımları ortadan kaldırmanın aksine o ayrımları mutlaklaştırır. Amerikalı Siyah oyuncu Samuel Jackson filmin Amerikalı yerine, ucuz Britanyalı Siyah oyuncu kullanmasını eleştirmiş. Görüldüğü üzere, bazen asıl sorun kendi ırkınızdan geliyor. Jackson milliyetçiliği ve oyuncular arasındaki sınıf farkını, ırk kardeşliğinin üzerine çıkararak asıl sorunun nerelerde olabileceğini en ucuz şekliyle gösteriyor.

Blue: İki kayıp deha ve kayıp şarkılar

TARİH:  8 Nisan 2017
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Bu haftanın konusu kayıplar. David Gray’in ‘Kayıp Şehir Z’si bir yanda, Türk filmleri de kayıp insanlar ve kayıp şarkılardan söz ediyor. 1990’ların Türk rock müziği sahnesi pek de bildiğim bir dünya değil. ‘Blue Blues Band’ adlı ‘cover’ topluluğunun iki üyesi Yavuz Çetin ve Kerim Çaplı’nun hikâyelerini anlatan ‘Blue’ bu dönem hakkında epey bir bilgi sunuyor. Filmde görüşlerine yer verilen Teoman, Aylin Aslım, Melis Danişmend ve Nejat İşler gibi isimler dönemin ruhunu içerden anlatıyorlar.

Ama tabii filmin asıl kahramanları Yavuz Çetin ile Kerim Çaplı. Yavuz Çetin görece daha bilinen bir isim. Yavuz Çetin Blue Blues Band’in ötesine geçmiş, solo albümler de yapmış bir müzisyen. Ona asıl tanınırlığını getiren de bu. Bir de tabii, acı bir şekilde, Boğaz Köprüsü’nden atlayarak hayatına son vermesi. Çetin, iyi bir şarkıcı ama bunun ötesinde ender yetişen gitaristlerden biri. Parçalanmış bir ailenin çocuğu olması, bipolar bozukluğu ve beklediği başarıya ulaşamaması Çetin’i depresyona sürükleyen nedenlerden.

Filmin daha az bilinen kahramanı Kerim Çaplı’nın hikâyesi daha da tuhaf. Çaplı Amerika’da büyüyor. Jimi Hendrix’in dikkatini çekecek kadar iyi bir davulcu oluyor. Monkees grubuyla çalışıyor. Sonra Türkiye’ye dönüyor. Çaplı da, Çetin gibi işlevsiz bir aileden geliyor.

Çaplı, adı gibi dünya çapında bir müzisyen. Her enstrümanı çalabildiği gibi, müthiş şarkı da söylüyor. Psikolojik sorunları aşılamayacak kadar büyük olmasa belki de Prince kadar başarılı olabilecek biri. Ama onla birlikte çalışmak o kadar zor ki… Film, Çaplı’nın bugüne kadar kayıp olan özgün bestelerinin kayıtlarını da dinletiyor. Çaplı, inanılmaz yetenekli biriymiş.

‘Blue’ bize hem bir dönemi hem de bu iki müthiş müzisyeni tanıtıyor ve arşiv materyalin azlığından sık sık aynı fotoğrafları önümüze sürse de sonuna kadar kendini ilgiyle izletiyor. Özellikle müzikseverlerin kaçırmamaması gereken hüzünlü, coşkulu, kısacası etkileyici bir belgesel. Yavuz ve Kerim iyi ki varmışlar, keşke daha az acılı bir hayatları olsaymış, keşke, keşke, keşke…

İstanbul Film Festivali: Hayvanlar ve insanlara dair

TARİH:  8 Nisan 2017
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Festivalde sanki ‘Hayvanlar ve İnsanlar’ başlığı altında toplanabilecek çok sayıda film varmış gibi görünüyor. Avusturyalı yönetmen Ulrich Seidl’ın ‘Safari’ filmiyle başladığım bu yılki festival yolculuğunda ilk dikkatimi çeken bu oldu. Safari, Avusturyalı orta sınıftan genç, yaşlı, kadın, erkek avcıların Afrika’da avlanmalarına dair. Hiç bir anlamlı ihtiyaca karşılık gelmeyen bu avlanma biçimi insanı isyan ettiriyor. Avcılar avlarına, gayet yabancılaştırıcı bir şekilde “parça” diyorlar. Parça, hayvanı canlı bir şey olmaktan çıkarıyor, bir nesneye, bir eşyaya dönüştürüyor. Vurmak yerine “çizmek”, öldürmek yerine “sona erdirmek” gibi sözükler seçiliyor avcılar tarafından. Hangi ahlâk öylesine durup bakan, zerafet simgesi bir zürafaya ateş edebilir? Ediyorlar ama. Fakat durup düşündüğümüzde, bu av biçimi bütün çirkinliğine rağmen dünyada doğaya karşı işlenen suçlar arasında en gerilerde yer alır. Ormansızlaştırmalar, global ısınma, çevre kirliliği, sınai tip avcılık, sınai tip besicilik, tavukçuluk… İnsan doğanın bir parçası olduğuna göre, doğanın dengesinden filan söz edemeyiz. Doğa, insan eliyle kendi kendini yok ediyor. Filmin düşündürdükleri hayvan insan ilişkisiyle sınırlı değil tabii. Kolonyalist ile üçüncü dünyalı, Afrikalı ile Batılı, Beyaz ile Siyah arasındaki sömürü ilişkisine dair de sorular geliyor insanın aklına. ‘Safari’, düşündürücü ama seyri çok zor bir film. O zürafanın ölümü, insanı depresyona sürükler.

Polonyalı yönetmen Agnieszka Holland ‘İz’ filminde kaçak avcılarla mücadele eden ve meczub gözüyle bakılan bir kadını anlatıyor. Filmin, hayvanlara sempatisi iyi güzel de, insan hayatına saygısızlığı şaşırtıcı. Holland’ın filmi müziğe sırtını dayayıp, gerilim yaratmaya çalışıyor. Vasatlıktan öteye gidemiyor. Macar yönetmen Ildiko Enyedi’nin filmi bir mezbahada geçiyor çoğunlukla, çünkü filmin kadını ve erkeği burada çalışıyor. Her gün binlerce büyükbaş hayvanın mekanik bir şekilde öldürüldüğü bu yerdeki kahramanlarımız, geceleri rüyalarında kendilerini ormanda birbirleriyle flört eden geyikler olarak görüyorlar. Rüyalardaki birliktelikleri, gerçek hayatta birlikte olduklarında sona eriyor. Enyedi, birçok şeyi kapalı tutuyor. Filmin kadının çocukluğundan beri psikoloğa gitmesinin nedeni ne? Neden insanlarla ilişkileri bu kadar soğuk? Vs, vs. Film iyi çekilmiş çekilmesine de, bende derin bir iz bırakmayacak.

Biyografiler de festivalin diğer bir bölüm başlığının adı olabilirmiş. Bunlar arasında en iyisi Haitili yönetmen Raoul Peck’in ‘Genç Karl Marx’ıydı. Marx’ın, Engels’le tanıştığı ve ondan ilham alarak ekonomi bilimiyle ilgilenmeye başladığı yıllar bunlar. Yaş henüz 24. Marx’la aristokrat kökenli Jenny evli ve çocuklular. Geçim gailesi içindeki Marx, fabrikatör oğlu Engels’ten destek alıyor. Fabrikatör oğlu Engels, fabrikadaki devrimci bir kızla birlikte oluyor. İlk komünist birliği kuruluyor ve Komünist Manifesto yazılıyor. Bütün bunlar ilginç ve keşke bu bir dizi film olsaymış dedirtiyor. Vakit az olunca film, biraz başlıklar ata ata ilerler olmuş. Ama ilginç ve seyredilesi.

Bunun dışında biyografi türü beni tatminsiz bırakmaya devam ediyor. Klasik biyografiler kabak tadı verirken, klasik olmaktan kaçınan biyografiler de sadece kaçınmayı başarıyorlar ama kendileri bir şeye benzemiyor. ‘Dalida’, benim için nostaljik bir filmdi. Bir zamanlar ne kadar daha globalist bir dünyamız vardı onu da düşündüm. Türkiye pop listelerinde Japonca bir şarkının (Kuyaşi Keredo) bile liste başı olduğunu hatırlarım. İtalya’nın yerel şarkı yarışması San Remo’nun sonuçları merakla izlenirdi. Fransız şarkıları dillerimizdeydi. Mısırlı bir Levanten olan ‘Dalida’ işte böyle bir dönemde, dünya çapında bir yıldız olmuştu. Döneminin Madonna’sıydı. Almanca, İtalyanca, Arapça, Fransızca, İspanyolca ve İngilizce hit şarkıları vardı. Bugün global dediğimiz şu çağda İngilizce dışında bir dil kalmadı. ‘Dalida’ ve ailesi talihsiz bir aile. Babası 4 yıl bir toplama kampında kalıyor. ‘Dalida’nın bütün sevgilileri ve sevdikleri ardı ardına intihar ediyor. ‘Dalida’ suçluluk duygularıyla baş edemiyor. Acıklı bir hikâye. Seyredilir.

‘Şafak Sökmeden’, Avusturyalı yazar Stefan Zweig’ın sürgün yıllarından kesitler sunuyor. Zweig’ın nasıl biri olduğuna dair ipuçları içeren bu bölümler kopuk kopuklar bir yandan da. Zweig’ın intiharını anlatmaya çabalamıyor film. Her bir bölüm iyi ama bu kopuk kopukluk duygusu sonuçta filmi aşağı çekiyor. Yine de ilginç.

Heykeltraş ve ressam Giacometti’nin bir resmi nasıl yaptığını gösteren ‘Son Portre’ biyografiler arasında, belki de festivaldeki filmler içinde en zayıfıydı. Yine de ünlü sanatçının nasıl çalıştığına dair bir fikir vermesini kâr sayabiliriz.


‘Sonsuz Şiir’, Larrain’in Neruda’sından sonra Neruda’ya saldıran ikinci Şili filmiydi. Alejandro Jodorowski kendine hayranlığını gösteren yeni bir film yapmış. Neruda’ya küfreden genç bir şair olarak kendini çizdiği bu portre, narsisizm klasikleri arasına girebilir. Bu arada Neruda’yı küçümseyen genç şair Jodorowski’nin en büyük eyleminin şehir içinde bir çizgi doğrultusunda yürümek ve bunu yaparken kamyonların üzerinden geçmek olduğunu belirtelim. Neruda, herhalde kıçıyla gülerdi genç Jodorowski’ye. Hong Sang Soo’nun ‘Gece Sahilde Tek Başınası’nı da zayıf buldum. Hong’a biri ‘yavaşla’ demeli. Her yıl iki filmle kaliteyi yüksek tutmak zor iş. Ama her filmiyle büyük bir festivalde yarıştığı için yavaşlaması için bir neden de yok.

Şu filmlerden kaçının derim: ‘Edepliler’ ve ‘Gece Hayatı’. Çakma sanat sineması nasıl olur görmek istiyoruz derseniz o başka. Son olarak Meksikalı yönetmen Amat Escalante’nin metafora boğulmuş filmi ‘Vahşi Bölge’yi de sadece yönetmenin meraklılarına ya da Venedik’te neden ödül almış bu yönetmen diye merak edenlere tavsiye ederim.

Kızıl Serçe: CIA iftiharla sunar

TARİH:  4 Şubat 2017
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Şimdi bu film tüm dünyada yasaklansa insanlık bir şey kaybetmeyeceği gibi, aksine kazançlı çıkar. Bu film alenen nefret söyleminden ibaret; ırkçılık derecesinde Rus düşmanı, tabii bunun içinde komünizm düşmanlığı da var. Sovyetler Birliği çökeli çok oldu, Rusya’da iyi-kötü bir sosyalizm değil vahşi kapitalizm var artık. Ama Hollywood için Rusya hala “kızıl” yani gomonist! Filmin kahramanı ve filme adını veren Rus ajanı Dominika Egorova’nın (Jennifer Lawrence) komünistlikle uzaktan yakın alakası yok, hatta o Rusya’yı satan bir vatan haini ama sıfatı hala kızıl yani komünist! Ne alaka derseniz, kel alaka!

Konu kısaca şöyle: Prima ballerina Dominika Egorova, hasta annesiyle yaşayan masum bir genç kadındır. Derken, “I, Tonya”nın Tonya Harding’inin Nancy Kerrigan’a yaptığı gibi, Sonya adlı bir rakibesi tarafından bacağı kırdırılır. Putin’e benzeyen Vanya amcası (Matthias Schoenaerts) çıkagelir ve Dominika’ya eğer ajan olursa hayatının kurtulacağını, annesinin de iyi bakım görebileceğini söyler. Aksi taktirde yoksulluk dışında bir seçeneği yoktur Dominika’nın çünkü her nedense Rusya’da herşeyi devlet kontrol etmektedir. Ha, pardon, bunlar Rustu yani komünistti, orda da herşeyi devlet kontrol eder, ondan olsa gerek.

Ajan olmak, bir tür kendini satmaktır o kadar. Charlotte Rampling’in utanmadan oynadığı müdirenin denetiminde genç kızlar, herkesin karşısında seks yapmaya zorlanırlar mütemadiyen. Ajanlık eğitimi budur! Ama Dominika, buradan namusuyla mezun olur. O esnada Amerika için çalışan bir Rus köstebeğinin kimliği açığa çıkarılmaya çalışılmaktadır. Nate Nash adlı (Joel Edgerton) CIA ajanı bu köstebeği korumaya çalışırken yolu Dominika’yla kesişecek ve tabii ki hepsi çirkin olan Rus erkekleri karşısında avantajlı konumundan faydalanacaktır.

Son yıllarda hep izlediğimiz üzere, CIA ajanı yine kurtarıcı rolündedir yani. Tıpkı vizyondaki Black Panther’de ya da Dünyanın Bütün Parası’nda (bu filmdeki emekli bir ajan) olduğu gibi. CIA’nin geliştirdiği, yüksek volümle heavy metal dinletme tarzı işkenceler artık Rusların yöntemidir. CIA sadece iyilik yapar. İyi ve asil Rus, vatanına ihanet edip, Amerika’yla işbirliği yapan Rustur filme göre.

1950’lerdeki Soğuk Savaş dönemi Amerikasına geri dönmüşüz demek. Yakında McCarthy dönemine benzer bir cadı avı da başlarsa şaşırmamalı. Filmi yöneten Francis Lawrence (Açlık Oyunları vs.) memur bir stüdyo yönetmeni, tamam anladık. Filmin dayandığı kitabın yazarı da eski bir CIA ajanı, onu da anladık. Peki Jeremy Irons ve Charlotte Rampling gibi arkalarında bir tarih yatan oyuncuların bu kepazelikte işi ne? Jennifer Lawrence, Matthias Schoenaerts, Joel Edgerton filan efsane olmuş isimler değiller diyelim ama bu büyük isimler nasıl utanmıyorlar? Açlıktan nefesleri mi kokmuş? Nedir yani? Ben hepsi adına utandım. Frances McDormand Altın Küre ödül töreninde, #metoo yani tacizi ifşa etme hareketine gönderme yaparak, Hollywood’un güç yapılanmasında bir deprem olduğundan söz etmişti. O kadar saçma ve komik ki bu sözler. Bırakın depremi, Hollywood hiç olmadığı kadar sistemin hizmetinde: Ataerkil, muhafazakâr, antikomünist ve göz boyamacı.

Savaştan Sonra: Irkçılık, ensest ve cinayet

TARİH:  4 Şubat 2017
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Savaştan Sonra, çok uzun bir süreyi ve çok sayıda kahramanı konu edinen filmlerin zaafını taşıyor. Kısacası yüzeysel kalıyor, bölüm özetlerinden ibaret havası taşıyor. Biri Beyaz ve görece zengin, diğeri Siyah ve görece yoksul iki ailenin II. Dünya Savaşı öncesinden başlayıp sonrasında devam eden hikayesini konu alıyor film. Üst katmanda ırkçılık ve sınıfsal eşitsizlik filmin anlatısını oluşturuyor. Fakat alttan alta da Sofokles’in Kral Oidipus’uyla yarışacak kadar net bir Ödipal karmaşa hikayesi de var. Filmin başında bir flash forward’da, Beyaz ailenin iki erkek kardeşini babalarının mezarını kazarken görüyoruz. Aşırı yağmur altında yapılan bu iş sırasında küçük kardeş Jamie (Garret Hedlund), suyla dolan çukurdan çıkamıyor. Abi Henri (Jason Clarke), merdiven almaya gidince Jamie abisinin kendisini boğulup, ölmeye terk ettiğini sanıyor ve paniğe kapılıyor. Henri merdivenle döndüğünde kardeşinin paniğine anlama veremiyor. Neden seni öldüreyim ki, diye soruyor kardeşine. Nedenini filmin sonunda anlıyoruz.

Bundan sonrasında Jamie karakterine psikanalitik bir yorum getireceğim; dikkat, spoiler var: Jamie ile Henri’nin babaları Pappy (Jonathan Banks) katı, sevimsiz ve ırkçı biri. Jamie babasından nefret ediyor. Henri ise babasıyla özdeşleşmiş, onun ırkçılığının daha hafif bir versiyonunu miras almış. Jamie’nin de abisiyle babasını özdeşleştirdiğini söylemeye gerek yok. Jamie daha ilk tanıştığı andan itibaren abisinin karısı Laura’yla (Carey Mulligan) flört ediyor. Henri’nin, Jamie için bir baba figürü olduğunu düşünürsek, Laura da bu klasik şemada anneye karşılık geliyor. Jamie, tıpkı Kral Oidipus gibi babasını öldürüyor ve sembolik annesiyle yatıyor. Bütün bunlardan habersiz olan abisi karşısında suçluluk duyduğu için, onun kendisini cezalandıracağından korkuyor. Başlangıçtaki sahnede abisinin kendisini çukurda boğulmaya tek edeceğinden korkması bu yüzden.

Bu tablonun kimseye mutluluk getirmemesi ve trajik bir biçimde sonlanması beklenir ama film ırkçı ve zorba babadan değil, savaş travması sonrası stres sendromu yaşayan katil ama eşitlikçi oğuldan yana. Görece umutlu bir finalle sona eren film, sanki Ödipal karmaşayı tarihin ilerletici güçlerinden biri olarak gösteriyor. Babayla özdeşleşen abilerden yana değil, babayı öldüren ve anneyle yatan kardeşlerden yana tavır alıyor.

Toni Erdmann: Kapitalizm hastalığı

TARİH:  4 Şubat 2017
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Bu haftanın diğer filmlerinden ‘Yaşamın Kıyısında’ gibi, ‘Toni Erdmann’ da hayattan keyif almayan, mutsuz bir karakteri anlatıyor ve basit bir çözüm de önermeden bitiyor. Bu sefer kahramanımız genç bir işkadını olan Ines (Sandra Hüller). Ines’in bildiğimiz kadarıyla hayatını karartan özel bir travması yok. Ines’in hastalığının görünen nedeni kapitalist sistem. Ines, iş hayatının sahteliğinde, acımasızlığında, bir kadın olarak ayakta kalmaya çalışıyor. Hem bir kurt kadar yırtıcı, hem de bir fino köpeği gibi sevimli olması gerekiyor. Kadın olduğu için, iş yaptığı şirketin patronunun karısını (ya da sevgilisini) alış verişe götürmek de ondan beklenen işler arasında. Ya da, kimi seksist sözleri duymazlıktan gelmek durumunda. Kadın olmanın getirdiği ekstra sorunlar dışında kapitalizmin insanlık dışılığı kadın ya da erkek herkes için aynı. Ines’in çalıştığı danışma şirketi, başka şirketlere nasıl küçülebileceklerini ve nasıl daha çok kar edebileceklerini gösteren çözümler sunuyor. Küçülmek demek işçi çıkarmak demek. İşsizliğin ne demek olduğu ise ne danışma şirketini ne de diğer şirketleri ilgilendiriyor.

Ines’in babası Winfried (Peter Simonischek) ise bambaşka biri. Kızı ne kadar asık suratlı ve ciddiyse, babası o kadar şakacı ve oyuncu biri. Winfried, yaşlı köpeği ölünce, biraz da hüznünü dağıtmak için kızının yanına Bükreş’e gidiyor. Ama Ines’in, babasının sululuklarını çekecek hiç hali yok. İşine konsantre olmak ve başarılı olmak istiyor o sadece. Winfried kızından yüz bulamayınca, bu kez peruk ve takma dişlerle Toni Erdmann adlı hayali bir kimliğe bürünüp tekrar sahneye çıkıyor.

‘Toni Erdmann’ yönetmeni Maren Ade’nin üçüncü filmi ve Yaşamın Kıyısında gibi bu filmde aynı ankette yeni yüzyılın en iyi filmlerinden biri olarak görüldü. Fakat Toni Erdmann, asıl sansasyonu geçen yıl yarıştığı Cannes’da yaşattı. Film hiç ödül alamadı ama eleştirmenlerden Cannes tarihinin en yüksek notunu aldı. Film özünde acı bir baba kız ilişkisini kimi zaman kahkahalarla güldüren ve doğalcı bir tarzda anlatarak, asık suratlı filmlerden yorulan eleştirmenlerin, yüzlerinde gülücüklerle sinemadan çıkmasını sağlamıştı. Oscar adayı da olan Toni Erdmann, 160 dakikalık süresiyle kanımca fazla uzun. Filmin hikâyesi temelde aynı çerçevede dönüyor. Bu çerçeve içinde gördüğümüz hiçbir sahne kötü ya da sıkıcı değil tek başına ama toplamda filmin beni bir miktar yorduğunu söyleyebilirim. Yine de, Toni Erdmann yılın en iyilerinden biri. Alman sinemasına belki de yeni bir kapı açtığı bile söylenebilir.

Dul Kadınlar: İkinci hayat

TARİH:  17 Kasım 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün


whitney-katilini-biliyoruz-531801-1.

Yönetmen Steve McQueen (oyuncu olan değil) 2013 tarihli “12 Yıllık Esaret” filmiyle Oscar kazanmıştı. Ondan önceki filmleri “Açlık” ve “Utanç” da kendilerinden çok söz ettirmişlerdi. Güncel sanat dünyasından gelen biriydi McQueen ve hep bir saygınlık halesi taşıdı başının üstünde. “Dul Kadınlar”ın aldığı eleştirilere bakacak olursak bu hâle orada durmaya devam edecek. Ama bana kalırsa “Dul Kadınlar” pek de iyi bir film değil.

Önce filmin iyi yanlarından söz edeyim. Kendisi de Siyah olan McQueen, meseleleri kimlik siyasetine indirgememiş. Irk ayrımının acı sonuçlarını da göstermiş ama sistemin işleyişinde Siyah-Beyaz ayrımının önemli olmadığını, yozlaşmanın deri rengiyle değil, çarkların nasıl ve neyle döndüğüyle alakalı olduğunu vurgulamış.

Filmin oyuncu kadrosu çok iyi ve hepsi de işlerini iyi yapıyorlar. Ama hiçbirinin performansı akılda kalmayacak çünkü canlandırdıkları karakterler yüzeyseller ve inandırıcı dönüşümler yaşamıyorlar. Hikâye işlemiyor, inandırmıyor. Film ne bir dram ne de bir gerilim/macera filmi olarak işliyor. Zaten macera filmi seyretmek isteyenler için giriş sahnesinden sonra o kadar uzun bir giriş bölümü var ki, bitmek bilmiyor gibi gelebilir o beklentideki seyirciye.

3 kadının değişimi
Filmin konusunu tanıtım yazılarından biliiyorsunuzdur: Kocaları soygun yaparken ölen bir grup kadın, kocalarının soyduğu adamlara, soygun sırasında kaybolan paralarını iade etmek için, bir soyguna girişirler. Daha önce hiç bu işlerde parmağı olmayan 3 kadının bu kimlik değişimini yerseniz, buyrun diyeyim. Viola Davis bu ekibin şefi olarak en büyük role sahip ve işini çok iyi yapıyor. Davis’in filmle ilgili bir videosunu gördüm. Filmin açılış sahnesinde Liam Neeson’la yakın planda verilen öpüşme görüntüsünün “Siyah-Beyaz” bir çiftin sevişmesini göstermesi açısından bir ilk olduğunu söylüyordu. Bu kadar basit bir şeyin ilk olması çok düşündürücü ve filmin artılar hanesine yazılmalı.

Ama dediğim gibi bu artılar fazla değil. Colin Farrel, Liam Neeson ve Robert Duvall gibi oyuncular basmakalıp rollerde harcanıyor. Hikâye tutarsız ve inandırıcı değil. Ama film yine de iyi yapıldığı için kendini seyrettiriyor.

Ayvalık Film Festivali: Bu festival tutar!

TARİH:  29 Eylül 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Kariyo&Ababay Vakfı’nın ana sponsorluğunda ve İstanbul Film Festivali’nden tanıdığımız Azize Tan’ın yönetiminde nurtopu gibi bir film festivalimiz oldu. Sinema cemaati olarak 5-10 Ekim arasında Ayvalık’taydık bu nedenle. Tabii Ayvalık’ın bir tür çöl ikliminde olduğunu bilmiyorduk gitmeden önce. Gündüzleri İstanbul’dan sıcak geceleri ise İstanbul’dan soğuk bir havayla karşıladı Ayvalık bizi. Hele açık hava tiyatrosunda şiddetli poyraz altında yapılan açılış gecesi, sonraki 10-15 günümüzün kaderini belirledi. Bendeniz, grip oldum. Geçen hafta yazmam gereken bu yazıyı bu hafta yazmamın nedeni budur. Yeni yeni kendime geliyorum.

anons-zamanimizin-bazi-kahramanlari-522637-1.

Festivale yoğun ilgi vardı

Festivalimiz pek güzeldi fakat. Ayvalık halkı festivale çok yoğun ilgi gösterdi. Özellikle yeni Türk filmlerine yer bulmak, erken davranmayanlar için imkansızdı. Bir Berlin bir de Ayvalık benim için İstanbul’a alternatif olabilecek sayıda arkadaşımı barındırıyor. Ayvalık’a İstanbul’dan çok ciddi bir göç var anlayacağınız.
Yeni sezonda Başka Sinema’nın göstereceği ve büyük festivallerden ödül almış birçok film üç mekanda gösterildi. Ayrıca söyleşiler ve atölyeler yapıldı. Boş zamanlarda sinema konuşuldu. Yılın en iyi yönetmeni seçilen Nuri Bilge Ceylan’a ödül verildi. Festivalin bir tür havada kalan tek etkinliği buydu. Yarışma olmadan, o yönetmenin retrospektifi yapılmadan, yönetmenden en azından bir master class istenmeden, eline bir çek tutuşturmak çok anlamlı gelmedi çoğu kişiye. Yoksa NBC’nin yılın yönetmeni seçilmesine kimse itiraz etmedi.

Ayvalık Film Festivali’ne uzun ömürler diliyor, bu festivalin gerçekleştirilmesi için aylarca canla başla çalışan herkese teşekkür ediyorum.

Ay’da ilk insan: Ay’a son veda

TARİH:  29 Eylül 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Ay’da İlk İnsan” (Aİİ), büyük bütçeli bir Hollywood filminden beklenebilecek bayağılıkları yapmıyor. Yani Amerika’nın uzay yarışında “pis komünist” Sovyetler’i nasıl alt ettiğinin coşkulu bir kutlaması ya da heyecan dolu bir macera filmi olmaya çalışmıyor. Büyük bütçeli bir Hollywood filminden beklenebileceği üzere uzay yarışının ekonomik, politik derinliklerine de dalmıyor öte yandan. Ayda İlk İnsan, şaşırtıcı bir şey yapıyor: uzay yarışını arka planına alarak, Neil Armstrong’un yas sürecini, başlangıcından muhtemel bitişine kadar göstermeye çalışıyor. Aslında şaşırtıcı olan filmin yas sürecini anlatması değil, bir yas sürecinin 5 yıl önce yine bir uzay macerasında anlatılmış olması. Alfonso Cuaron’un uzay macerası Gravity de aynı şeyi yapmıştı! Kaybın bıraktığı boşlukla uzay boşluğu, yastaki kişinin iletişim kurmadaki zorluğuyla- isteksizliğiyle uzayın sessizliği, astronotun kendisini dışardan izole eden kıyafetler içinde oluşuyla, yastaki kişinin yalnızlaşma isteği birbirlerine çok iyi uyuyor.

Gravity’nin derdinin ne olduğu, bu yas sürecinin hikâyede belirleyici olduğu çok belliydi. Aİİ’nin aslında baştan sona bu yas sürecine dair olduğunu ise filmin sonunda anlıyoruz.

Önemli olan Ay’a ayak basması değil

Gravity’nin kahramanı Ryan Stone (Sandra Bullock) iki yaşındaki kızını bir kazada kaybetmiş ve bunun üzerine insanlarla ilişkisini minimuma indirmiş biriydi. Kendi içine dönüklüğüne ve sessizliğine en uygun ortamı ise uzayda bulmuştu. “Ay’da İlk İnsan”ın kahramanı Neil Armstrong (Ryan Gosling) dört yaşındaki kızını muhtemelen kanser nedeniyle kaybediyor. Armstrong Kore’de savaşmış bir gazi. Kızını kaybettiğinde de çok dışa dönük biri gibi durmuyor. Ama film, Neil’in kızını kaybedişi öncesine dair çok bilgi vermiyor. Neil’in kaybı deyip duruyorum, Neil’in bir karısı var ama film onun yas sürecini aynı derecede önemsemiyor.

anons-zamanimizin-bazi-kahramanlari-522636-1.

Gravity’nin Ryan’ı, yasıyla baş edebilmek için nasıl sessizliğe ve yalnızlığa sığındıysa, Aİİ’nin Neil’i (Ryan adlı bir oyuncu tarafından canlandırılıyor tesadüfen) de kızı aklına geldiğinde kalabalıktan kaçan ve gözünü uzaya diken biri. Neil Armstrong’un aya ayak bastığını ve dünyaya geri döndüğünü biliyoruz, bunları söylemek filmin sürprizlerini açık etmek olmaz. Fakat film için asıl önemli olan Neil’in aya ayak basması değil! Film için asıl önemli olan astronotun sonunda kızının kaybını kabul edip yasını sonlandırması (kızının bileziğini uzay boşluğuna bırakmasıyla simgeleniyor) ve karısıyla yeniden iletişim kurabilecek oluşu! Belki de bu nedenle ne Armstrong’un aya ayak basışı, ne o meşhur “bir insan için küçük bir adım ama insanlık için devasa bir atılım” sözünü söyleyişi, ne de (Allaha şükür) Amerikan bayrağını aya dikişi o kadar vurgulanmıyor. Filmin yaklaşımına şapka çıkarıyorum ama bu yaklaşımın hayata geçirilişi o kadar başarılı değil. Ne Neil’in bütün sürecini yasının belirlediğini filmin finaline kadar anlıyoruz, ne de diğer yan karakterler ete kemiğe bürünüyor. Sallanan kamera da bir süre sonra yoruyor. Fakat film seyre değer!

Black Panther: Bor bir vibranyum değil!

TARİH:  17 Şubat 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bazen bazı filmler o kadar şişiriliyor ki, sanırsınız bir devrim gerçekleştirmişler. Black Panther böyle bir muamaleye layık görülen filmlerden. Black Panther’in, saygı duyulacak erdemleri var, var olmasına da, son tahlilde, sınıf çelişkisinin yerine ırksal çelişkiyi koyan, bunu yaparken bile kavgayı Siyahlarla Beyazlar arasında bir savaş olarak değil, Beyaz bir CIA ajanının da iyilerin safında yer aldığı Siyahlar arası bir kavga olarak gösteren, altyapı ile üstyapı ilişkisini darma duman eden bir çalışma olduğu gerçeğini de görmek lazım. Yine de şunu teslim etmek lazım: Filmin politik bir mesajı var ve o mesaj özünde hümanist. Mesele ezme ezilme ilişkisini tersine çevirmek değil, o ilişkiyi paylaşımcı hale getirmek diyor film. Ve filmin kötü adamının da anlayışla ele alındığını söylemek lazım. Öldürmeyi yüceltmeyen bir süper kahraman filmi özel bir şey.

Bir varmış bir yokmuş, süper kahraman filmi bu ya, Afrika’da herkesin çok yoksul sandığı ama aslında dünyanın en ileri teknolojisine sahip Wakanda adlı bir ülke varmış. Her nasılsa sadece bu ülkede bulunan vibranyum adlı bir maden, bulunmakla kalmamış, ülkenin teknolojisinin herkesi geçmesini de sağlamış. Bor madeni de şunu becerse ya Türkiye için! Bir anda uzay teknolojisine sahip olsak! Roket bilimimiz gelişse… Nerde borda o yürek!? Bor, mantar çıktı a dostlar, üzülerek belirteyim. Bor, bir vibranyum değil maalesef…

İşte bu çok ileri ülkede nasılsa örf, adet ve gelenekler avcı, toplayıcı kabile toplumu düzeyinde seyretmeye devam edermiş. Çevresindeki geri Afrika ülkelerinin bazılarında bile seçimler yapılırken, Wakanda’da en güçlü erkek kral olurmuş. Ne demişler, vibranyumun teknolojisini al ama ahlakını alma! Wakanda bunu yapmış, ilerlerken bazı tavizler vermiş vermesine, kadınlar asker ya da bilm insanı olmuşlar olmasına ama bir giyim kuşam devrimi yapmamışlar mesela… Bazıları sandaletlerini bile çıkarmaya direnmiş.

Ve fakat her şey yolunda giderken, tahtta hak iddia eden kralın kuzeni çıkagelmiş. Kralın kuzeni etliye, sütlüye karışmayan, kendi kabuğunda yaşayan Wakanda’ya çok kızgınmış. Çünkü o Public Enemy grubu ya da hakiki Siyah Panterler örgütü gibi “Siyah Bir Gezegen” hayal edermiş. Wakandalıların ezilen, sömürülen, aşağılanan ve yoksulluk içinde yaşayan ırkdaşlarına yardım etmesi gerektiğini, Churchill’in Büyük Britanyası gibi üzerinde güneş batmayan bir imparatorluk kurmasını istermiş. Kuzenin babası da bu uğurda canını vermiş, yani işin içinde bir babanın intikamı motifi de varmış. Bakalım bu kavgadan kim galip çıkacak? Filmin sorusu bu. Tabii bir de üçüncü seçenek olduğunu belirtmek lazım ki bunu akıl edenler de kadınlar. Yani ne içe kapanık yaşamak ne de başkalarına hükmetmek. Dışa açılıp yoksullara, ezilenlere yardım etmek de üçüncü seçenek.

İyi, güzel hoş da bu kavgada CIA’nin iyilerin yanında yer almasına ne demeli? Dünyada ezilenler ve ezenler Siyahlar ve Beyazlar diye mi ayrılıyor yoksa kapitalistler ve sermayesizler diye mi? Altyapısı bu kadar gelişkin bir ülkede nasıl oluyor da kabile gelenekleriyle işler hallediliyor. Bilek güreşinde galip gelenler mi profesör oluyor mesela? En uzağa işeyenler mi kral danışmanları? Masal bu, masal olmasına da, sonuçta abuk sabuk bir toplum modeliyle verdiğiniz mesajlar, bir halta yaramazlar, ne kadar iyi niyetli olsalar da. Ki işin içine CIA karışmışsa iyi niyetten de söz edilemez.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com