Ölüm Günün Kutlu Olsun: Biz bu filmi görmüştük

TARİH:  14 Ekim 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Groundhog Day (1993), yani Türkçe adıyla Bugün Aslında Dündü filmi ilham vermeye devam ediyor. Bu Mart ayında izlediğimiz Ben Ölmeden Önce (Before I Fall) de Groundhog Day’in aynı günü tekrar ve tekrar yaşama temasını ödünç almıştı. Ölüm Günün Kutlu Olsun’da (ÖGKO) da filmin kahramanı kendisini tekrarlayan bir döngünün içinde buluyor. Her seferinde öldürülmesiyle sonuçlanan bir güne uyanıyor her sabah. Bu filmlerin kıssadan bir hissesi de oluyor. Kahramanımız daha iyi bir insan olmanın erdemlerini keşfediyor nihayetinde. Groundhog Day bu mesajı derinlikli bir biçimde veriyordu. Aynı şeyi ÖGKO için söylemek mümkün değil. Vasat bir film bu, gitseniz de olur, gitmeseniz de. Ama Groundhog Day’i mutlaka seyredin.

Benim Varoş Hikayem

TARİH:  30 Eylül 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bu hafta vizyona giren “Benim Varoş Hikayem” Adana’nın Ceyhan bölgesindeki varoş insanlarının hayatlarından kesitler sunuyor. Film belgesele çok benzese de filmin sonunda seyrettiklerimizin kurmaca olduğu, gördüğümüz karakterlerin de rollerini oynadıkları açıklaması perdeye yansıyor. Doğrusu bu açıklamayı beklemiyordum. Ama yönetmen öyle diyorsa öyledir.

Film hakkında bir şey yazmak zor. Hepsi de birbirinden ilginç karakterlerden oluşan bu “memleketimden insan manzaraları”nı seyretmek lazım. Şikeci futbolcusundan, kuş hırsızına, mahalle çetelerinden, eski katillere bu insanları sevmemek mümkün değil. Bir de duygusuz tonlaması ve kötü metniyle o üst ses olmasaydı. Film başladığında, müzik ve üstses birarada beni kötü bir filme hazırlamıştı. Ama neyse ki korktuğum başıma gelmedi. Ayrıca üst ses filmin geri kalanında yoktu. Benim Varoş Hikayem’i seyredin. Emin olun, eğleneceksiniz.

O: Birlikten Kuvvet Doğar!

TARİH:  16 Eylül 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

İyi başlayan bir film “O”. Kanalizasyonda yaşayan Dans Eden Palyaço Pennywise’ın ya da O’nun ortaya çıktığı an gerçekten çok ürkütücü. Kâbus gibi. Bilinçaltımızda yaşayan her türlü korkunun o nemli, pis karanlıktan çıkıp, zuhur etmesi gibi. Filmin bu bilinçaltı korkularla uğraşacağı, filmin kahramanlarını oluşturan ergen çocuk grubunun ruhunu deşeceğini zannediyorsunuz. Ama olmuyor. Yüzeyde kalan birkaç dokunuştan sonra, “Çocuklar! Birlikten kuvvet doğar, korkularınızın üzerine gidin!” mesajlı bir ders filmi izlemeye başlıyoruz. “Kaybedenler Kulübü” adındaki grubun tek kız üyesinin babası, kızına tacizde bulunuyor. Bunun kızın ruhunda nasıl yaralar açtığına dair bir şey yok. Tabii babasına öfkeli kızcağız ama arada sigara içmesi dışında hiç de yaralı biri gibi değil. Diğer çocukların da ebeveynleriyle sorunları yüzeyde. Politik olarak bir şey söylüyor mu film? Grubun tek Siyah üyesi üzerinden bir şey söyleme şansı var ama orada da akılda kalıcı bir şey yok. Peki O karakteri gerçek mi, metafor mu? Hem gerçek hem de metafor. Neden o kasabada özellikle ortaya çıkıyor, neden 27 yılda zuhur ediyor, bir açıklaması yok. Belki devam filminde bir şeyler anlayacağız. O zamana kadar bu filmden aklımızda pek bir şey kalmayacak, o başka. Kısacası anlam arıyorsanız, bu filmde yok. Bir sahne için 2,5 saat salonda oturmaya değmiyor.

Tutku Oyunu: Fantazi ve gerçek

TARİH:  9 Eylül 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

İlgiyle izlenen bir film ‘Tutku Oyunu.’ Başrol oyuncuları Marine Vacth ve Jeremie Renier’ye bayıldım. İkisi de çok iyiler.

Francois Ozon ‘Frantz’ ile seyircisini şaşırttıktan sonra, kendi dünyasına daha yakışan bir filmle sinemaya döndü. ‘Tutku Oyunu’ filmin orijinal isminin doğrudan çevirisi değil, orijinal isim ‘Çifte Sevgili’ gibi bir şey ama ‘oyun’ sözcüğü filme yakışıyor. Hem filmin başta Croneberg’in ‘Ölü İkizler’i (Dead Ringers) olmak üzere başka filmlerle oynaşması, hem de karakterlerin gizledikleri, sakladıklarıyla bir tür oyun içinde oluşları filmin Türkçe adını uygun kılıyor. Tabii filmin bütünün de çok ciddiye alınamayacak kadar uçuk bir yere bağlanması da oyun sözcüğünün yerli yerindeliğine katkıda bulunuyor. Filme ‘camp’ nitelemesi çok yapılmış. Bu kavramı hâlâ tam sindiremediğim için kullanmakta rahat hissetmiyorum kendimi. Ama klişelerinin ve aşırılıklarının farkında olup, bu durumla eğlenme hali gibi bir şey diyebiliriz camp’e sanırım. Kısacası ‘Tutku Oyunu’ galiba camp bir film.

Ve fakat ilgiyle izlenen bir film ‘Tutku Oyunu.’ Başrol oyuncuları Marine Vacth ve Jeremie Renier’ye bayıldım. İkisi de çok iyiler. Vacth kırılgan, seksi, soğuk, manipülatif ve androjen bir kadını nüanslarıyla canlandırıyor (Guardian gazetesinin eleştirmeni Peter Bradshaw’a bakmayın siz). Jeremie Renier de iki farklı karakteri çok başarılı bir şekilde canlandırıyor. Ayrıca filmin oldukça erotik olduğunu, ‘Grinin Elli Tonu’nun gitmeye cesaret edemeyeceği yerlere gittiğini söylemeliyim. İyi bir görüntü yönetimi ve dozunda bir gerilim de cabası. Daha ne istenir ki? Eee, evet daha fazla anlam istenir…

Yine de filmin kardeş rekabeti üzerine bir şeyler söylediği ileri sürülebilir. Ayrıca sevdiği birinin başka bir versiyonuna sahip olmak, sanırım fena bir fantazi değil. Kibar bir eş ama aynı zamanda süper de maço olsa şu herif… Ya da şahane anne ve ev kadınıyken aynı zamanda son derece şuh ve fettan olsa şu kadın… Fena bir fantazi değil bence. Tabii fantazi gerçekle karıştırılmaya başlayınca ciddi sorunlar oluşuyor, filmde görüleceği üzere.

Konusunu anlatmıyorum, gidin görün.

93 Yazı: Kardeşle yaşamaya alışmak

TARİH:  1 Temmuz 2004
GAZETE/DERGİ: Birgün

‘93 Yazı’ hakkında geç de olsa bir şeyler yazmak ihtiyacı duydum. Bunun bir nedeni bu hafta yazdığım ‘Hayalet Hikâyesi’ gibi ‘93 Yazı’nın da bir kayıp ve yas hikâyesi oluşu. Bir diğer nedeni de filme dair söylenmesi gereken şeylerin söylenmemiş olduğunu düşünmem.

‘93 Yazı’, babasından sonra annesini de kaybeden 10 yaşındaki Frida’nın dayısının ailesiyle birlikte yaşamaya başladığı dönemi anlatıyor. Frida için çok çok zor bir dönem bu. Bir defa bağlandığı insanları kaybetmiş olmaktan dolayı yaşadığı şok var. Yeniden birilerine bağlanırsa veya onları da kaybederse? Bu yüzden bağlanma sorunları çekiyor. İkincisi baba, anne ve dört yaşındaki küçük kızlarından oluşan ailenin bütünlüğü ve kendi ailesizliği arasındaki farktan nefret ediyor. Kendisine sahip çıkan bu aileyi kıskanıyor. Özellikle de yeni kızkardeşi Anna’yı kıskanıyor. Anna, gerçek anne ve babasına sahipken, Frida’nınkiler ölmüş. Frida, neredeyse Anna’nın ölümüne neden olacak şeyler yapıyor. Onu, ormanda terk ediyor bir defasında. Bir başka kere de Anna’yı boğulabileceği derin sulara çekiyor. Frida’nın, Anna’yla klasik kardeş kıskançlığı yaşadığı da söylenebilir. Frida, daha önce ailesinin tek çocuğuyken, şimdi yeni anne ve babasını Anna’yla paylaşmak zorunda. Ve üstelik bu yarışta Anna hakiki kız olarak avantajlı konumda. Frida’nın kötücüllükleri, kardeşini öldürme girişimleri ‘93 Yazı’nı masum, mağdur ve gözü yaşlı yetim kız çocuğu filmlerinden ayırıyor. Acının acılaştırması üzerine düşündüren bir film haline getiriyor. Fakat Frida ne kadar acılaşmış olursa olsun, ne kadar kardeşinin ölümüne neden olabilecek şeyler yapacak kapaside olursa olsun, film, bize onun çok acı çeken bir çocuk olduğunu unutturmuyor. Ve her şeye rağmen masum olduğunu… Kötülük bile masum olabiliyor. ‘93 Yazı’ en çok bu söyledikleriyle değişik ve önemli bir film.

Kedi: İstanbul’un en güzel yüzü

TARİH:  27 Mayıs 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Kedi’yi seyrederken aklıma babam geldi. İşten gelirken yanında, sokak kedilerinin seveceği türden yemek artıkları getirirdi. Cihangir’deki evimizin önünde bekleşirdi kediler. Ablam da severdi kedileri, o da bakardı. Daha önceleri, Şişli’de oturduğumuz yıllarda, arkadaki Çingene mahallesinden kedi yavruları satın alır eve getirirdi. Süt vermeye çalışırdık, dört ayaklarıyla süt kaplarının içine girerlerdi kedicikler. Bizde kalamazdı ama o yavrular, herhalde annem istemezdi. Bir ara yandaki daire boşalmıştı ve nedense kapısı da hep açıktı. Leon Franko adlı bir arkadaşım vardı. Onunla bir yavru sokak kedisi beslemiştik o evde. Kedinin adı bize davul gibi şiş görünen göbeğinden dolayı Davul’du. Soyadı da vardı. Cebenoyan ile Franko’nun karışımından Cebenko olmuştu Davulun soyadı. Zavallı Davul’un sütüne bir gün bir iki damla acı sos katmıştım meraktan. Bakalım acı seviyor muydu? Pek aksırmıştı garibim, hâlâ üzülürüm hatırladıkça.

Depremden sonra taşındığımız Levent’te ilk kez bahçemiz oldu. Deprem travmasından sonra, uzun süre hayatta tek mutlu olduğum anlar, bahçedeki kedi yavrularının anneleriyle ya da birbirleriyle oynaştığını gördüğüm zamanlar olmuştu. Bir ara tavuk ciğeri satın alır, haşlar, ekmekle karıştırır ve bahçedeki kedilere verirdim. Bayağı iş edinmiştim. Bahçedeki kedi nüfusu 20’li rakamlara yaklaşınca, hayat hepimiz için zorlaşmıştı. Ne çok kedim oldu: Miyak, Vırrık, Hamdi, Sarımsak, Kötü Kadın… çok kedim oldu demeyelim, ben bir süre bu kedilere hizmet ettim. Hepsi sokak kedisiydi zaten. Hamdi şu anda Uğur Vardan’da, adı Bıdık oldu. Diğerleri sokaktan gelip sokağa gittiler.


Kedi filminde, kendilerini kedi severek tedavi eden insanlar var. Bir dönem benim için de öyleydi. Belki babam ve ablam için de öyleydi. Şimdi köpeğimiz var, tedavimi öyle sürdürüyorum.

Kedi İstanbul’un belki de en güzel yüzünü gösteriyor bize. Vahşi ve sevecen İstanbul’u. Kediler İstanbul’un vahşi yaşamının temel öğesi. Onlara bakan insanlar da İstanbul’un sevecen yaşamının temel öğesi. Filmin kedi kahramanlarının hepsinin farklı özellikleri var. Kimi psikopat, kimi yumuşak… Ama hepsi de ne istediğini bilen ve istediğini elde eden varlıklar. Kendilerine uygun insanları da buluyorlar. Anlatılan bizim hikâyemiz.

Kedi filmi, konjonktür uygun olsa İstanbul’a turizm akımı başlatacak potansiyele sahip. Bizden önce ABD’de vizyona giren ve çok beğenilen belgesel, yürek ısıtan cinsten. 80 dakikalık süresi daha da kısa olabilirmiş. Bunun dışında İstanbullu olmanın güzel yanlarını hatırlatan bir film. İstanbul her an değiştiği ve kentte bu değişimin devam ettiğini göstermesi açısından ise şimdiden nostaljik bir film Kedi. Belki de bu nedenle anılara daldım filmi seyrederken. Ahh kediler, ahh insanlar. İstanbul’un kedileri ve insanlarına dair bu belgeseli, özellikle bir kedi severseniz kaçırmayın.

Toz: Afganistan’da bir Yunan tragedyası

TARİH:  27 Mayıs 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Toz Ruhu ve Toz Bezi’nin ardından şimdi de Toz sinemalarda. İnsanın aklına Kansas’ın ‘Dust in the Wind’ şarkısı geliyor. Yani “hepimiz, rüzgârda bir toz zerreciğinden ibaretiz” diyen şarkı. Zerre demişken ‘Zerre’ filmini de anmak lazım. Her şey onunla başladı.

Herhalde toz duman olmuş hayatlar bu adların konmasında ufak da olsa bir rol oynuyordur. ‘Toz’ belki de her şeyin tozlaşmaya başladığı yere gidiyor: Afganistan’a! Talibanın, ABD yardımlarıyla SSCB’yi yenerek yeni bir dönemi başlattığı yere. Sonun başlangıcına. Ama ‘Toz’un bu konularda söylediği pek bir şey yok.

‘Toz’un aile içi ensest ve cinayete dair bir hikâyesi var. Yani siyasi şiddetten çok aile içi şiddet filmin merkezinde. Afganistan bir arka plandan ibaret. Annesinin vasiyetini yerine getirmek ve onu Kabil’de gömmek için Afganistan’a gelen Azra’nın (Öykü Karayel), ailesinin diğer üyeleriyle ve sırlarıyla tanışmasının hikâyesi ‘Toz’. Afişten de anlaşılacağı gibi, filmin Steve Mc Curry’nin 1984’te çektiği meşhur Afgan Kız fotoğrafının replikasını çıkarmak gibi bir misyonu da var sanki. Öykü Karayel’in bu amaca uygun iyi bir model olduğu söylenebilir. Bunun dışında ne yazık ki söylenebilecek fazla iyi bir şey yok film hakkında. Film bittiğinde, Azra’nın kardeşinin işlediği cinayete, kimin kurban gittiği konusunda, herkesin ayrı bir fikri vardı. Kısacası filmin ciddi anlatım sorunları var. Ama bir ilk film bu ve yönetmen Gözde Kural’ın daha uzun bir yolu var.

‘Yaratık Covenant’: Yaratıcılık sancıları

TARİH:  13 Mayıs 2017
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Orijinal Alien (Yaratık) filmiyle, Alien: Covenant filminin başlangıçtaki olay örgüsü hemen hemen aynı. Uyanmaları gereken zamandan önce uyandırılan bir uzay gemisi mürettebatı, bilinmedik bir gezegenden gelen sinyallerin peşine düşer. Burada onları yaratığın tohumları beklemektedir. Bilinmeyen gezegene inmeye şerh koyan Ripley’nin yerini, bu kez Dannie adlı kadın tayfa almıştır. Ama, erkek kaptan gemiyi yine de o gezegene indirecektir. Bilinmedik bir gezegende, bilinmedik virüs ve bakterilere karşı hiçbir önlem almamak ise filmin bilimkurgu niteliğine zarar verecek boyutta.

İki filmin mürettebatının adlarında da benzerlikler var. Amerikan eyaletlerinden Dallas ilk filmde bir tayfanın adıyken, bu kez Tennessee eyaleti başka bir tayfaya ad olur. İlk filmde mürettebat gemiyi anne olarak nitelerken, bu kez anne, ‘ana’ bilgisayar olmuş.

Yalnız önemli bir fark var: ilk Yaratık (Alien) filmi bir başyapıttı. Sonraki filmler olmasalar da olurmuş. Buna Yaratık Covenant da dahil.

İlk Yaratık filmi, anneler ve kızların savaşına dairken (yaratık ve Ripley), Alien: Covenant, erkekler arası rekabete dair. Önce baba ile oğlun rekabeti, sonra iki oğlun birbiriyle rekabeti Covenant’da filmin eksenini belirliyor. Covenant’ın başrolünde bir robot, daha doğrusu aynı robotun iki farklı modeli var. Michael Fassbender’in canlandırdığı bu robot modellerinin babası kapitalist Peter Weyland (Guy Pearce). Weyland, David adını verdiği ilk robot oğlundan bir şeyi esirgiyor: Yaratıcılığı! David kastre edilmiş, kısır bir çocuk olarak dünyaya geliyor. David, yaratma gücünü elinden alan babasından nefret ediyor ve hayatı boyunca babasının kendisinden esirgediği şeyin, yani iktidarın peşinde koşuyor. Prometheus filminde tanıştığımız bu David, Covenant’ta yeniden karşımıza çıkıyor.

Covenant’ta ise David’in yeni modeli Walter’la tanışıyoruz. Walter, David’in daha uysal, daha uyumlu ve iyi kardeşi. David ile Walter kaçınılmaz bir şekilde birbirlerine düşman oluyorlar. Bir an aralarında eşcinsel ve ensestiyöz bir aşk başlamasına rağmen ya da onunla birlikte.

İlk Alien filminde güçlü bir kapitalizm eleştirisi olduğu rahatlıkla söylenebilir. Neoliberal çağın başlangıcı olan 1979’a denk düşen o filmde, büyük bir kapitalist şirket geminin mürettebatını harcayacak bir plan kurmuştu ve geminin mürettabatı Yaratık’ı yeryüzüne getirme uğrunda harcanacaktı. Covenant’ta böyle anti-kapitalist bir mesaj yok. David’in güç arzusunun Nazizmi çağrıştırması söz konusu ama Nazizm ile kapitalizm arasında bir bağ kurulmuş değil.

Bu arada Covenant, binlerce ‘yerleşimci’ ya da ‘kolonici’ taşıyan uzay gemisinin adı. Covenant sözcüğü akit, sözleşme, mukavele gibi bir anlama geliyor. Ahit ile akit sözcükleri de aynı anlama geliyormuş. Kısacası sözcüğün Hıristiyanlıkla alakası olduğu söylenebilir. Filmde yaradılış ve evrime dair bir tartışma var. Filmde başka tartışma konuları daha var. Mesela koloniciliğin doğasına dair de bir tartışma var. Filmde yok yok da, akılda kalıcı şey eksikliği de var maalesef.

Filmin başlarında uzay gemisi ekibini ve onların birbirleriyle ilişkilerini izlerken birçok şey düşündüm. Birincisi bu ekip birbirleriyle ilişkilerinde son derece avam bir dil kullanıyorlar. Çoğunlukla belden aşağı (memeler söz konusu olduğunda belden yukarı) bir dil bu. Uzayda geçen bir başka film olan Gravity’de olduğu gibi bu filmde de Amerikan country müziğinin filmde küçük bir rolü var. Film, Amerikalı seyirciye “Bu ekip, senin mahallenin çocukları gibi” mesajını veriyor. Amerikan’ın batısını işgale giden ilk öncülere ya da Irak’ı işgale giden Amerikalı askerlere benziyorlar, farklı anlarda.

Yüzyıllar geçse de insan ilişkilerinde bir şey değişmeyecek diyor sanki film. Bu haftanın binlerce yıl önce geçen filmi Kral Arthur’la, Yaratık bu noktada birbirleriyle kesişiyorlar. Kral Arthur “bal memeler” (honey tits) diye hitap ediyor bir kadına, Yaratık’ta bir kahraman “tatlı memeler” (sweet tits) sözcüklerini kullanıyor. Kadınları vücut parçalarına indirgeyen bu dil, sanki doğal, sanki hiç değişmeyecek bir dil gibi gösteriliyor filmlerde.

Yaratık filmlerinde dikkat çekici bir şey de yaratık tohumlarının daima erkek vücutlarını rahime dönüştürmesi, yaratıkların erkeklerden doğmaları. En azından ben bir kadının vücudundan doğan bir ‘yaratık’ gördüğümü hatırlamıyorum. Weyland yarattığı erkek görünümlü robotları kısırlaştırırken, yaratıklar erkekleri doğurganlaştırıyor ama bu da bir tür kastrasyon olarak görülebilir. Erkeğin kadınsılaştırılması, erkek bedenlerinin rahme dönüştürülerek kastre edilmesi olarak yani. Yaratık filmleri, psikanalitik yorumlara çok açıklar. Bu film hakkında da sanırım psikanalitik yorumlar yapılacaktır. Sonuç mu? ‘Yaratık: Covenant’, bir ‘Yaratık’ değil. Zaten hiçbir film de olamaz. Ama beklentiyi çok yüksek tutmazsanız, hakkında konuşabileceğiniz bir film Yaratık: Covenant.

Saplantı: Bir psikopat hikâyesi

TARİH:  6 Mayıs 2017
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Eski kocasının yeni nişanlısını kıskanan psikopat bir kadının entrikalarını anlatıyor “Saplantı”. “Öldüren Cazibe”yi hatırlatan yapısıyla, hâlâ böyle senaryolar yazılıyor mu dedirten demode gelişmeleriyle orijinal adının ima ettiğinin aksine, çok çabuk unutulacak bir film. Filmin orijinal adı “Unutulamayan” (Unforgettable), bu arada. Tessa (Katherine Heigl) ayrıldığı kocasının hayatından çıkmasını kabullenemez. Hem ortada bir de çocukları vardır, kocasının evini ziyaret etmesi için mazeret bulması zor değildir. Julia (Rosario Dawson) ise eski ilişkisinde şiddete maruz kalmıştır ve hâlâ yaşadığı travmanın etkisi altındadır. Tessa, Julia’nın cep telefonunu ele geçirince, Facebook’ta onun adına bir sayfa açar ve ağını örmeye başlar. Rosario Dawson’ın oyunculuğu dışında “Saplantı”nın izlemeye değer bir yanı yok. Hattâ kimi sahneleri o kadar gülünç ki, insan gördüklerine inanamıyor. Filmin finalinde ‘bütün kötülüklerin anası’nı gördüğünüzde, ne dediğimi anlarsınız. Belki de yönetmen filmi yaparken çok eğlenmiştir. Umarım öyledir.

Gelecek Günler: Entelektüelin, yaşlı bir kadın olarak portresi

TARİH:  29 Nisan 2017
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Mia Hansen-Love’ın son filmi, başrol oyuncusu Isabelle Huppert’in sürüklediği bir orta sınıf entelektüel portresi. Huppert’in Natalie’si, biraz “Elle” filmindeki Michelle’i andıran bir karakter. Pek sevimli biri değil, sert bir profesör. Kocası ve biri erkek diğeri kız iki çocuğuyla yaşıyor. Bir gün kızı, babasına (yani Natalie’nin eşine) ya annemi ya da sevgilini seç diye dayatınca, adam sevgilisini seçiyor. Natalie genç bir öğrencisinde şansını denese de başka bir kuşaktan ve dünyadan olduğunu hatırlamak zorunda kalıyor. Natalie’nin tıpkı Elle’in Michelle’i gibi yaşlandığını kabul etmeyen, sorunlu bir annesi var ayrıca.

Filmin konusunu böylece özetlemek mümkün. Çok heyecanlı değil, görüldüğü gibi. Ama filme kendinizi kaptırırsanız, bu çok da sevimli olmayan, gençlerin politik protestolarına hiç yüz vermeyen, entel-dantel yaşlı ve yalnız kadının dramına ortak oluyor, filmin koyduğu bütün mesafeye rağmen onun için kaygılanabiliyorsunuz. Hansen-Love’ın üslubu kocası Assayas’ın “Direniş Günlerinde Aşk” (Apres Mai) filminde kullandığı üslubu andırıyor. Süslemesiz, dramdan mümkün olduğunca kaçan, olguları arka arkaya dizen bir üslup bu. Her zaman işlemeyebilir ama “Gelecek Günler”de başarıyla işliyor. Kaçırmayın derim ama sorumluluk sizin. Olmadı, Isabelle Huppert’den iyi bir oyunculuk gösterisi daha izlemiş olursunuz.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com