Özgürlüğün Elli Tonu: Ana’nın Analık Hakkı

TARİH:  10 Şubat 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Komşu kızı Anastasia Steele’in çelik iradesiyle, milyarder ama sadist işadamı Christian Grey’i evcilleştirme efsanesinin son halkası huzurlarımızda. Bay Grey rücu ettikçe etmiştir. Evlenmiş, karısının iş kadını olmasını da kabullenmiştir. Artık düşmedik bir tek kalesi kalmıştır. O da düşerse Christian’ın bağımsız ve özgür bir erkek olarak cenaze namazını kılmanın zamanı gelmiştir. Christian’a baba olmayı kabul ettirmek Anastasia’nın son hedefidir. In ın ınıın! Heyecan son haddinde. “Diren Christian!” diyenlerden misiniz, yoksa “bastır Ana, analık haktır; verilmez, alınır!” diyenlerden mi?

Aslında tarih, kimin kazandığını gösteriyor ya, ben yine de filmin sonunu açık etmeyeyim. Bu heyecanlı filmde konu gereği bolca üreme faaliyeti de var elbette.

Babasının Kızı: Bir Kopuş Hikâyesi

TARİH:  3 Şubat 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Babasının Kızı yönetmen Melisa Üneri’nin babası Cengiz Üneri’den kopma sürecini anlatan bir belgesel. Filmi bilgisayardan seyredeli çok oluyor ama son zamanlarda seyrettiğim birçok filmden daha çok aklımda olduğunu söyleyebilirim. Bu biraz geç kalmış kopuş hikayesi, baba-kız, kız-babaanne ilişkilerine daha önce başka filmlerde görmediğim kadar içerden ve samimi bir bakış getiriyor. Finli annenin uzun zamandır sahnede olmadığı bu iki kişilik ailenin maceralarını kesinlikle kaçırmayın!

Paramparça: Depolitize edilen tarih

TARİH:  3 Şubat 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bu yılın Altın Küre Ödülleri’nin ikisinin de intikam peşindeki anneleri anlatan filmlere(3 Billboard ve Paramparça) gitmesi enteresan bir durum. İki filmin geçtiği yerlerde de ırkçılığın var oluşunu da ortak bir nokta olarak görebiliriz.

Fatih Akın daha önce de politik temalara el attı. Osmanlı İmparatorluğu’nun Ermeni vatandaşlarına yaşattığı Büyük Felaket’e dair yaptığı “Kesik”, western türüne kurban ettiği bir filmdi. Bu konuyu ele almasını zamanında takdir ederken etkisiz bir film çıkardığını da yazmıştım.

Akın, Yaşamın Kıyısında’da da politik bir karakteri ele almıştı. Yine inandırıcılıktan uzak bir karakterdi o filmdeki Ayten (Nurgül Yeşilçay). Ve Ayten’in hapisten çıkması , Batılı bir kadın tarafından sağlanıyordu.

Paramparça’da da Alman bir kadın, Kürt kocam eğer yaşasaydı, yani onun karısını ve kızını öldürselerdi ne yapardı diye düşünüyor ve onun yapacaklarını yapıyor. Bir Kürdün intikamını Batılı alıyor. Amerikalıların başta olmak üzere Batılıların YPG’ye Suriye’de verdikleri destekle, yani Batı’nın Kürtlerin mücadelesini bir anlamda üstlenmesiyle bu benzerlik sanırım tesadüfidir. Ya da bilinçaltı bir etkileşimdir. Fakat hem Yaşamın Kıyısında hem de Paramparça’da adaleti Batılı bireyin sağlaması, üzerine düşünülmesi gereken bir tema.

Paramparça’nın arkasında yaşanmış trajediler ve büyük bir skandal var. Doğu ve Batı Almanya’nın birleşmesinin yarattığı çalkantıda, Almanya’da ırkçılık yükselişe geçti ve 200’e yakın yabancı 1990’larda öldürüldü. 2000-2006 yılları arasında ise Ceska marka bir tabancayla 8 Türk/Kürt, bir Yunanlı (Türk sanılarak) ve bir Alman kadın polis öldürüldü. Polis, başından itibaren bu cinayetlerin Türk/Kürt mafya içi hesaplaşmaları olarak değerlendirerek aileleri bir kez daha mağdur etti. Alman medyası Döner Cinayetleri adını takarak aşağılamayı sürdürdü. Geride kalanlar yakınlarını kaybetmenin yanı sıra, uyuşturucu, silah vs ticareti yapan mafya aileleri olarak görülmenin acısını yaşadı. Bombalamalar da oldu ama bu bombalamalarda ölen olmadı. Sonunda cinayetlerin kendilerine Nasyonal Sosyalist Yeraltı (NSU- Nazionalsozialistischer Untergrund)diyen bir Neo Nazi örgütün işi olduğu anlaşıldı. Bütün bu süreçte, polis yetkililerinin bazı izleri yok ettiği, bir dedektifin olay sırasında cinayet mahallerinden birinde olduğu gibi skandal gelişmeler de yaşandı. Angela Merkel, bizzat mağdur ailelerden özür diledi.

Filmin sonunda çıkan yazılardan anlıyoruz ki, Paramparça, kullanılan tabancanın markasından dolayı Ceska cinayetleri de olan bu cinayetlerden esinleniyor. Ama gerçekte yaşananlarla pek alakası olmayan bir film Paramparça. Filmde öldürülen Nuri Şekerci (Numan Acar) adlı karakter, polisin mafyaya dair kuşkularını haklı çıkaracak bir şekilde eskiden uyuşturucu ticareti yapan biri olarak resmedilmiş. Polisin önyargısını bence sıfırlayan bir değişiklik bu. Ben de polis olsam, eski bir uyuşturucu satıcısının, başının mafya içi hesaplaşmadan belaya girdiğini düşünürdüm. (Bir ayrıntı: Şekerci soyadı bile İngilizcede Sugarman’e karşılık geliyor ki, anlamının uyuşturucu satıcısı olduğunu Searching for Sugarman (Bir Şarkının Peşinde) adlı belgeselden biliyoruz.)

Filmdeki yabancı cinayeti tekil bir olay gösterildiğinden ırkçı bağlama oturtamıyoruz. Hatta Nuri’nin Alman karısı Katja’nın (Diane Krüger), cinayetin faşistlerce gerçekleştirildiği sonucuna nereden vardığını da anlamıyoruz. Cinayeti diğer cinayetlere bağlayan ortak silah (Ceska) da yok filmde. Ölüme bir bomba neden oluyor, oysa çivi bombasıyla ölen kimse yok, bırakın tanınmayacak kadar paramparça olmayı. Caniler birdenbire yakalandığında da polisin onlara nasıl ulaştığını anlamıyoruz. Bunu anlamadığımız için mahkeme sonunda nasıl beraat ettiklerini de anlamıyoruz. Basının yoğun ilgi gösterdiği gerçek davanın yerini basının hiç ilgisinin olmadığı küçük, karikatür bir dava almış. Nazilere dair dosyaları yok eden ya da olay sırasında cinayet mahallinde bulunan memurlar da yok. Mahkemelerde yakınlarının öldürülmesinin hesabını soran Kürtler veya Türkler de yok. Bütün bunların ardından sistematik ırkçılık tamamen gizlenmese de sonuçta suçlu sanki hukuk devletiymiş gibi bir durum çıkıyor. Filmde Frankenstein’ın üvey kardeşi gibi görünen bir davalı avukatının olması da filmi açıkçası komikleştiriyor.

Cinayetleri işleyen Nazilerin, Hitler hayran olmaları dışında bir özelliklerini öğrenmiyoruz. Onlar kötüler, o kadar. Politik bir konu depolitize oluyor. Ve ortaya bir intikam hikayesi çıkıyor. Fatih Akın herhalde, adaleti kendi elinize almanız gerekiyor gibi, faşizan bir mesaj vermek istemiyordur. Ama ne demek istiyor anlamak zor. Gerçekte filmdeki Alman Türk/Kürt, karışık aileler de yok kurbanlar arasında. İntikam peşine düşen Alman kadın fikri nereden çıkmış merak ediyorum.

Ama bu bir belgesel değil, bir konulu film. Yönetmen de istediği gibi değiştirme hakkına sahip yaşananları. İyi ama sonuç ırkçılığın, faşizmin daha çok teşhir edilmesine ve lanetlenmesine yaramıyor. Aksine üstünün örtülmesine yarıyor. Tuhaf bir intikam filmi çıkıyor ortaya. Bu filmin bu noktalara gelmesi de tuhaf. Fatih Akın da Altın Küre’de ödülünü alırken şaşkınlığını gizlememişti. “Law&Order” dizisinin herhangi bir bölümüne benzetilen bir filmin hakikaten de Oscarlarda ilk dokuza girmesini ve Altın Küre almasını açıklamak zor.

İntikam hak mıdır?: Hakaret

TARİH:  20 Ocak 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Ziad Doueiri’nin filmi “Hakaret”çok tartışma yarattı. Doueiri’nin “Batı Beyrut” adlı filmi bizde de vizyona girmişti. Hakaret, Venedik’te Altın Aslan için yarıştı ve başrol oyuncularından Kamel el Basha’ya En İyi Aktör (Volpi Cup) getirdi. Hakaret aynı zamanda Lübnan’ın Oscar adayı da oldu. Mısır’da ElGouna Film Festivali’nde izlediğim film, seyircide çok güçlü duygular uyandırdı, ayakta alkışlandı. Ben de çok etkilendim başta. Sonra kafamda sorular oluşmaya başladı.


Beyrut’ta bir yerleşim merkezinde inşaat faaliyetleri sürerken bir evin balkonunun gider borusundan dökülen su, ustabaşının üzerine geliyor. Balkonun sahibi Tony (Adel Karam) Filistinlilerden nefret eden sağcı bir Hıristiyan, ustabaşı Nasser (Kamel el Basha) ise çalışma izni olmayan bir Filistinli göçmen mühendis. Nasser, Tony’nin gider borusunu izin almadan değiştirip yasaların gerekli kıldığı hale getirince kıyamet kopuyor. Nihayetinde Nasser, Tony’ye küfür ediyor ve iş hakaret davasına kadar gidiyor. Ama dava basit bir hakaret davası olarak kalmıyor. Sonuçta, Lübnanlı Hıristiyan Araplarla mülteci Filistinlilerin kanlı tarihi masaya yatırılıyor. Herkesin kendine göre diğer tarafa öfkeli olması için çok nedeni var.

Film iki tarafı da anlamaya çalışan bir tutum almaya çalışıyor ve öyle yapmayı başarmış gibi de gözüküyor ilk başta. Ben filmi coşkuyla alkışladım. Barıştan ve karşılıklı anlayıştan yana güçlü bir mesaj verdiğini düşündüm. Fakat sonra filmin tortusunu, yani filmden bana ne kaldığını sorguladığımda bir eşitsizlik olduğunu fark ettim. Film, Tony’nin Filistinlilere yönelik ırkçılığa varan öfkesinin nedenlerini açıklarken tarihsel belgeleri, filmleri seyirciye gösteriyordu. Böylece kendisine solcu diyen kimi nasyonalist Filistinli örgütlerin, Hıristiyan köylerinde katliamlar yaptıklarını gözlerimizle görüyorduk. Böylece şu çok haklı soruyu sormamızı da sağlıyordu. Mağdurluk cinayet işlemeyi meşru kılar mı?

Fakat film, iki tarafın da hikâyesini anlattığı iddiasındaydı. O zaman Nasser’in hikâyesini niye görsel olarak görmedik? Filistinlilerin uğradığı çok daha büyük katliamlar (Şabra ve Şatila mesela) neden aynı belgelerle gösterilmedi sorusu meşruluk kazanıyor. Her tartışmalı durum, ‘ama bunun diğer yanı da var’ı gündeme getirmez, getirmemeli. O zaman hiçbir insanlık dışı davranışı lanetleyemez hale geliriz. Ama bu film bağlamında böyle bir eksik var.

Filmin yönetmeni ve senaristlerinden biri olan Ziad Doueiri film sonrası yaptığı açıklamada hikâyenin kendi başından geçen bir tartışmadan esinlendiğini söyledi. Doueiri, Filistinliler hakkında ırkçı bir söz söylemiş (Şaron keşke soyunuzu kurutsaydı!) ve iş büyümüş. Doğrusu Doueiri’yi dürüstlüğü için takdir ettim. Ama böylesine ırkçı bir ifade kullanmış olmasını da yadırgadım. Doueiri, sonuçta ırkçılığını bir yere kadar dizginleyebilmiş ve filminde Filistinliye, Hıristiyan’a açtığı alanı açmamış. Hakaret’in bir sorunu da mahkemede karşı karşıya getirdiği baba-kız avukat ikilisinin ilişkisini hiç derinleştirmemesi. Bu ilişkideki gerginlik bir temele oturtulmayacaktı ise, neden tarafların avukatları baba-kız yapılmış? Bunun bir cevabı yok.

Ciddi sorunlarına rağmen “Hakaret” güçlü bir film ve seyredilmeli.

Not: Bu yazının bir versiyonu 29 Eylül’de yayımlanmıştı.

Golden Globes: Sürü ve Birey

TARİH:  13 Ocak 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Golden Globes Ödül Töreni’nde herkes cinsel tacizi protesto için siyah giyindi. Çocukluğunda cinsel tacize uğramış biri olarak bu protesto dalgasının arkasındayım. Elbette bu dalgadan şöhret için yararlananlar da oluyordur.

Fakat rahatsız edici bir şey var, o da kimsenin birey olmaya cesaret edememesi. Bugüne kadar aklınız, onurunuz nerdeydi? Ancak sürü halinde davranırsanız mı kendinizi güvende hissediyorsunuz? Bu kadar ünlü ve ‘güçlü’sünüz de yapabildiğiniz hep beraber susmak ve hep beraber konuşmak mı? Ödül töreninin ardından protesto edime sırası Woody Allen’a geldi. Yazılarımı okuyanlar bilirler, Allen’ın her filminin kendi çirkin davranışlarını meşrulaştırma girişiminin parçaları olduğunu yazarım yıllardır. Allen’ın bu kadar suçlu olduğunu mahkeme dosyalarını okuduğumda anlamıştım. O dosyalar yıllardır ortada. Ama buna rağmen bütün A sınıfı oyuncular Woody Allen filmlerinde oynamak için sıraya girerler, oynarlar da. Woody Allen’ın küçücükken taciz ettiği Dylan Farrow yanar yakılır ama kimse sesini duymaz. Mia Farrow elinden geleni yapar ama kimse duymaz. Duyar da duymazlıktan gelir…di.

Şimdi dalga döndü. Sürü yön değiştirdi. Dün Greta Gerwig ‘bugün bildiklerimi, dün bilseydim Woody Allen’ın Roma’ya Sevgilerle filminde oynamazdım’ demiş. Niye bilmiyordun ki? Çok mu meşguldün de, mahkeme tutanaklarını okumadın? Mira Sorvino da Dylan Farrow’a güzel bir mektup yazmış: ‘Seni, kendi koruması altındaki kırılgan bir çocukken yaraladığını söylediğin birinin, tekrar ve tekrar yüceltilmesini, ben ve benim gibi sayısız Hollywood mensubu tarafından övülmesini ve görmezden gelinmeni izlerken neler düşündüğünü hayal etmeye başlayamıyorum bile’ demiş. Çok güzel de neden bugüne kadar bekledin Mira? Geç gelen özür, özür olur mu? Sürünün harekete geçmesi mi gerekiyordu, küçük bir kız çocuğunu taciz eden yönetmeni dışlaman için?

Bütün bunların benim yaşadıklarımla da ilgisi var. Küçükken yaşlı bir eşcinselin tacizine uğradığımda, o dönemde yazın Yalova’da kaldığımız Devlet Üretme Çiftliği Kampı mensupları, olayı bilmelerine rağmen seslerini çıkarmamışlardı. Maalesef ailem de sessiz güruhun bir parçasıydı. Bir tek o sıralarda henüz ergen bir kız olan ablamı hatırlıyorum bana sahip çıkan.

Ablam ve Onat Kutlar öldürüldüğünde de katiline katil dememeyi sürdürerek ve hatta Fatih Akın gibi onu öven posterleri paylaşarak beni ve Onat Kutlar’ı değersizleştiriyorlar. Sizler katilimi yüceltirken benim nasıl hissettiğimi düşünmeye başlayacak mısınız bir gün? Sürü psikolojiniz buna hazır mı? Yoksa daha beklemem mi gerekiyor? Beni dışlamak ve aşağılamak, ulusalcı, faşist, milliyetçi diye yaftalamak daha kolay bugün, ordan yürüyün. Aman sürüden ayrılmayın, kurt kapar!

Beni faşistlikle suçlayanların dayandıkları bir söz var. Barthes söylemiş: ‘Faşizm konuşma yasağı değil, söyleme mecburiyetidir’. Bu mantığa dayanarak benim faşist olduğumu söylüyorlar. Ablamın katilinin adının konmasını istediğim için ben de faşist oluyormuşum. Bir defa benim mecburiyet dayatma yetkim yok. Ne ceza ne de ödül verme mekanizmasına sahip değilim. Bu yüzden kimsenin özgürlüğüne halel gelmiyor, merak edilmesin. Ayrıca başka bir sürü şey daha söylenebilir ama bu yeter. Bazı şeylerin söylenmesinin bazı ödüllere ulaşmanın tek yolu olduğu bir yer var ama: Amerika. Son Golden Globes bunu bir kez daha gösterdi.

Morrissey: Faşist ve Yetenekli

TARİH:  13 Ocak 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Morrissey en son İstanbul konserine “How Soon Is Now”la başlamıştı Açık Hava’da. Arkalarda oturuyordum ve şarkıyı ne kadar özlediğimi, ne kadar sevdiğimi hatırlamak büyük mutluluktu. Sonra önlere geçtim ve o zamana kadar görmediğim, okuyamadığım şeyi gördüm, okudum. Midem bulandı. Keyfim tamamen kaçtı. Morrissey grubunun üyelerine “Assad is Shit” yazılı t-shirt’ler giydirmişti. Yani “Esad boktur”. Esad’ın matah biri olmadığı, kanlı bir diktatör olduğu açık. Açık da karşısında o sıralar hızla palazlanmakta olan IŞİD vardı. Yıl 2012’ydi. Her açıdan çirkindi bu yaptığı. Grup üyelerini billboard olarak kullanmaktan başlar, Suriye üzerindeki oyunlara duyarsız olmaya kadar gider bu çirkinlik.

Ama Morrissey her zaman mide bulandırıcı bir adam oldu. Pop tarihinin en büyük gruplarından birinin, The Smiths’in kurucusu olmak, şahane şarkılar yazmak, yalnızın, mutsuzun halinden anlamak gibi yeteneklerinin yanı sıra Morrissey bir faşistti ve faşist kaldı. İrlanda kökenli olmasına rağmen, en hızlı İngiliz milliyetçisinden daha İngilizdi. Filmin adı da onu söylüyor ya: İngiltere Benim.

İngiltere’nin faşizan partisi UKIP’in başına istediği İslamofobik aday seçilemedi diye karalar bağlayan oydu. Çinlilere insan altı bir tür diyen oydu. Bengalliler evinde kalsın, İngiltere’ye gelmesin diyen oydu. Filmi seyredenler, eğer daha önceden bilgi sahibi değillerse anlayamazlar ama Morrissey çocuk düşmanıydı da. Filmde Morrissey’in “Moors Murders” adlı kitapla haşır neşir olduğunu görürüz. Kitap moors denilen bölgede öldürdükleri çocukları gömen Brady ve Hindley adlı çifte dairdi. Ve bir Smiths şarkısına (Suffer Little Children) da girecekti “take me to the moors” sözleri. Şarkının sözleri muğlaktı, çocuklar için acı çeken biri tarafından mı yazılmıştı acaba? Ama yüzlerce çocuğu taciz eden Jimmy Saville’i savunması (“1970’lerde 14 yaşında çocuklarla yatan herkesi bugünün bakış açısıyla yargılayıp hapse atacaksak, demir parmaklıklar yetmez”) Morrissey’in aklında ne olduğunu gösteriyor bence.

Morrissey, gelmiş geçmiş en iyi punk topluluklarından olan ve politik olarak solda yer alan The Clash’i de filmde küçümsüyor. Sex Pistols’a arkasını dönüyor konserde. Reggae ve dans müziği geri zekalılar için Morrissey’e göre. Kendisinden başkasını tanımıyor divamız.

İngiltere Benim, sadece ve sadece konuya aşiana olanlara yeni birkaç şey söyleyen bir film. Morrissey üzerine bunları söylemeden edemedim.

Arada: Bir dil bir insan, iki dil…

TARİH:  16 Mart 2019
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bir dil bir insan, iki dil insan derlerdi eskiler. Arada’nın yönetmeni Ali Kemal Çınar ise bu son filmiyle başka bir şey söylüyor: İki dil, iki insan değil; iki dil, iki yarım insan eder, diyor. Türkçeyi konuşabilirken anlayamaz, Kürtçeyi ise anlarken konuşamaz, filmin kahramanı Osman.  Bu iki yarımdan oluşan kişi iletişim kurmakta zorlanır haliyle, bir tam kişi bile etmez. Ama Osman’ın sorunu sadece bu da değildir. İki işi aynı anda yapamaz. Çay içerken sohbet edemez, sohbet ederken çay içemez. Hoş bir durum değil elbette.

Bir ara kendi çevreme bir soru yöneltiyordum. Sizce Kürtlerin silahlı bir mücadeleye gerekçe oluşturabilecek yakıcı bir sorunu var mı, varsa nedir diye. Doğru dürüst bir cevap alamadım. Eskiden cevap çok açıktı: Kürt kimliği inkar ediliyordu, Kürtçe yayın yasağı vardı vs. Bunlar, keskin ulusalcılara ve PKK şiddetine rağmen aşıldı (bence silahlı mücadele gerekçelendirilebilse de meşru değildi, şimdi gerekçelendirilemiyor da). Anadilinde eğitim sorun olmaya devam ediyor ama bu sorunun da uzak dağ köyleri dışında (İki Dil, Bir Bavul’da olduğu gibi) yakıcı bir sorun olup olmadığından emin değilim. En azından, bu yönde ciddi bir eylemlilik görmüyorum Kürt coğrafyasında. O kadar yakıcı bir sorun olsa, Öcalan’ın tecridini protesto için ölümü göze alanlar, bu konuda çok daha fazla
şey yaparlardı gibi geliyor bana. En azından yapmaları gerekirdi.

Hintli eleştirmenarkadaşım Latika Padgaonkar ile Kürt sorununu konuşurken, bu anadili meselesini de gündeme getirdim ve bana Kürtlerin en ciddi sorunu olarak anadilinde eğitimin göründüğünü söyledim. Latika, ezberimi bozan bir şey söyledi: benim anadilim İngilizce ve bundan dolayı da hiçbir eksiklik duymuyorum. Yirmi iki resmi dilin olduğu Hindistan’da İngilizce, yani eski sömürgecinin dili de resmi dillerden biri. Bu arada Hindistan’daki dillerin sayısı 150’yi aşıyor. Latika’nın bir “asıl dil” derdi olmaması, İngilizce’nin anadili olmasından son derece memnun olmasını düşündürücü buldum. Latika kendi ülkesinin hem de başka ülkelerin vatandaşlarıyla iletişim kurabiliyordu İngilizcesiyle. Bazen gerçekçi olmakta yarar var.

KONTRPİYEDE KALABİLİRSİNİZ: DEHŞETİN GÖZLERİ (CABIN FEVER)

TARİH:  9 Temmuz 2004
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yönetmen: Eli Roth; Oyuncular: Rider Strong, Jordan Ladd, Joey Kern; Tür: Korku

”Dehşetin Gözleri” birçok filmi hatırlatıyor: Ormanda geçen konusuyla “Blair Witch Cadısı”, bulaşıcı hastalığıyla Cronenberg’in “Kuduz”u, acayip kasabalılarıyla John Boorman’in “Deliverance”ı ve hatta Bruno Dumont’un “26 Palms”ı bunlardan birkaçı. Ama saydığımız filmlerin aksine “Dehşetin Gözleri” ilerde hatırlanacak ve referans verilecek bir film değil. Kötü de değil, hatta ilgiyle izleniyor ama sonunda geriye bir şey kalmıyor. İkisi kız beş üniversite öğrencisi, sınavlarının ardından dağda bir kulübeye tatil yapmaya giderler. Yolda alışveriş ettikleri dükkanda garip tiplerle karşılaşırlar. Isırmaya meraklı bir çocuk, zenciler için tüfek bulunduran bir yaşlı dükkancı (sonradan ırkçı olmadığını öğreniriz), ısıran çocuğun düşmanca davranan babası.. 

Gençler kulübeye gelir gelmez, içlerinde sevgili olan tek çift hemen yatağa atlarlar. Erkeklerden en salak olanı sincap avlamaya gider. Diğer kızla erkek ise zor bir ilişki içindedir. Kız erkeği hep belirli bir mesafede tutar, yörüngesinden çıkmasına izin vermez ama çocuğun sevgili olma çabalarını da görmezden gelir. Sonra sincap avcısı salak ormanda her tarafı kanayan hasta bir adamla karşılaşır. Ona yardımcı olmadığı gibi, kimseye ondan da bahsetmez. Ama adam kulübede gençleri bulur. Hastalığın kendilerine bulaşması korkusuyla, gençler adam kovalarlar ve yanarak ölmesine sebep olurlar… 

Film küçük kasabaların dindarlığı ve yabancı düşmanlığı gibi konulara hafifçe değiniyor ama sonra finalde, aynı kişileri zenci beyaz birlikte şarkı söylerken gösterip, seyirciyi kontrpiyede bırakıyor. Sanki, “o kasabalıların ırkçı oldukları düşüncesi sizin kafanızda sadece” der gibi. 

Diğer karakterler de klişelere çok uymuyor. İffetli görünen kız, maceralarını anlatarak pek de öyle olmadığını gösterirken, hoppa kız göründüğünden daha fedakar çıkıyor. Bütün bu şaşırtıcı yanlarına rağmen film yine de hem çok korkutucu olmaması hem de karakterlerinin ilişkilerini fazla derine inmeden ele alması nedeniyle pek bir iz bırakmıyor. Ama türü seviyorsanız bu filmi de görün, pişman olmazsınız. 

ClA’in vicdanı

 

TARİH:  5 Ocak 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yakınlarda CIA İran raporunu açıkladı ve İran’ın nükleer silah geliştirme çabalarına son verdiğini bildirdi. Bu durum, Bush ve ekibinin söyledikleriyle çelişiyordu. Ama kamuoyu da Bush’la birlikte ters köşeye yattı, CIA’den böyle bir dürüstlük beklemiyordu kimse. Yoksa artık CIA’de bir şeyler değişmeye mi başladı?

Liberal Hollywood filmleri yıllardır CIA içindeki bireylere bel bağlıyor, onların vicdan muhasebeleri sonucunda örgütlerinin yanlışlarını düzeltme çabasına gireceklerini umuyor. Syriana’nın da, Bourne dizisinin de kahramanları örgütlerinin yani ClA’in yöntemlerinden rahatsızlık duyuyor ve emirlere karşı çıkıyorlar.

AMERİKALILAR NEDENSE(!) ORTADA YOK
‘Yargısız İnfaz’da da benzer şeyler yapan bir kahraman var. Peki başta söz ettiğimiz gelişmenin de ışığında bu tip vicdanlı CIA ajanı sayısının arttığından ve nihayetinde örgütün bir değişim geçirdiğinden söz etmek mümkün mü acaba? Açıkçası eşyanın tabiatına aykırı böyle bir gelişme olacağını, kurumun ilk iş olarak dezenfor-masyona son vereceğini filan hiç sanmıyoruz ve bunu filmler bile iddia etmiyorlar. Ama bildiğimizi sandığımız şeylerden çok da emin olmamamız gerektiğini, hayatın sürprizlerle dolu olduğunu kabul etmek gerek.

Yargısız İnfaz’ın söylemek istediği net bir mesaj var: İşkenceyle doğru enformasyona ulaşamazsınız. İşkence altındaki kişiden duymak istediklerinizi duyarsınız ama bunlar gerçeği yansıtmaz. Bu tabii ki katılacağımız ve desteklenmesi gereken bir mesaj. Ama film daha derine gitmiyor, Amerika’nın Ortadoğu politikasıyla ilgili başkacana bir derdi yok filmin. Aksine Ortadoğuluyu Ortadoğu’dan, yani bir Arap’ı diğer Arapların elinden kurtaran da yine Amerikalı oluyor. Söz konusu kişinin işkenceye alınmasına neden olan CIA’nin yöneticileri ama Amerikalılar ellerini kana bularken neredeyse hiç görülmüyor. Sonuçta canavarlaşan emri verenden çok uygulayan Araplar oluyor.

İNTİHAR BOMBACISINA AŞIK OLMAK
Yargısız İnfaz’ın ‘Syriana’ya biraz andıran bir yapısı var. Farklı zamanlarda geçen birbiriyle ilişkili farklı öyküleri paralel bir kurgu içinde izliyoruz. Ana öykü bir Amerikalı kadınla evli, yeşil kart sahibi ve 20 yıldır Amerika’da yaşayan Mısırlı bir kimya mühendisinin bir bombalamadan sorumlu tutulup sorgulanmasını anlatıyor. CIA’nin uçaklarından birine bindirilip bir Arap ülkesine götürülüp işkenceye maruz bırakılıyor El-İbrahimi (Omar Metwally). Bombalamada bir meslektaşını yitiren ve onun görevini üstienmek zorunda kalan Douglas Freeman (Jake Gyllenhaal) ise filmin vicdan sahibi CIA görevlisi. El-İbrahimi’nin eşi (Reese Witherspoon) ise hiçbir iz bırakmadan ortadan kaybolan kocasını tanıdığı bir politikacının (Peter Sarsgaard) yardımıyla bulmaya çabalıyor. Bu arada sorgulamayı yürüten Arap polis müfettişinin kızının babasına isyanını ve bir intihar bom-bacısıyla yaşadığı aşkı da izliyoruz. Yargısız İnfaz iyi niyetli olsa da yine benzerine rastladığımız klişeleri tekrarlayan, umudu direnişin çıkması gereken yerde değil, baskıyı gerçekleştirenin değişmesinde arayan bir film. İyi oyuncuları için izlenebilir.

Yargısız İnfaz
Orijinal Adı: Rendition Yönetmen: Gavin Hood Oyuncular: Meryl Streep, Omar Metwally, Reese Witherspoon, Jake Gyllenhaal, Aramis Knight, David Fabrizio, Zineb Oukach Türü: Gerilim, Dram Ülke: ABD

 

Otel odasında tek başına

TARİH:  Ocak 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün birçok nedenden ötürü çok iyi bir film. Bir dönemi, bir toplumsal düzeni, çok inandırıcı bir biçimde betimlediği için, en küçük rollerde bile müthiş insan portreleri yakaladığı için, müthiş oyunculukları için, bir gün içinde geçen basit bir öyküden müthiş bir gerilim filmi çıkarttığı için, basit ama çok etkileyici kamera kullanımı için…

 

FIRSAT AÇAN SAÇMA YASAKLAR
Tek kutuplu dünyanın birçok açıdan daha korkunç olduğunu görüyoruz, yaşıyoruz. Eski sosyalist ülkelerde bir zamanlar birçok temel ihtiyacını nasıl karşılayacağını dert etmeyen insanların ne hallere düştüklerini de görüyoruz. Rusya’nın kirli zenginlerinden herkesin haberi var. Ama yine de eskinin özlemini çeken büyük kitleler yok. Aslında garip olması gereken bu durumun, Çavu-şesku’nun Romanya’sı için açıklamasını 4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün’de bulmak mümkün.

1980’lerin Romanya’sında insanların düzene neden ve nasıl yabancılaştıklannı anlamamak için kör olmak lazım ki onlardan da hayatta mevcut. Her devlet memuru küçük bir tepenin kralına dönüşmüş, su başlarını tutanlar iktidarlarını başkalarını aşağılamak ve sömürmek için kullanır hale gelmiş, polis korkusu hayatın her alanına sinmiş, saçma yasaklar kimileri için fırsat alanları açmış vs vs. Bu duruma Türkiye halkı yabancı değildir, 1980’lerin ortamı bizim için de benzerdi, hâlâ da o dönemin anayasası altında yaşıyoruz. Yenisinin de daha parlak olmayacağını kestirmek güç değil ama konuyu dağıtmayalım.

Kürtajın toptan yasak olduğu 8o’ler Romanya’sında hamile bir üniversite öğrencisi kızın ve oda arkadaşının yaşadıklarını anlatıyor film. Hamile kız gayet şaşkın, beceriksiz ve biraz da düşüncesiz biri. Arkadaşı hayatla başa çıkma konusunda çok daha becerikli. Bu kızlar yasadışı kürtaj yapan birini buluyorlar ve zar zor, rüşvet de vererek bir otel odası ayarlıyorlar. Ama kürtajcının tek istediği para değildir. Filmin gerilim unsurunu yok etmemek için konudan çok söz etmemek gerekiyor.

 

FEMİNİST BİR TON
Film öğrenci yurdundan, otele, evde yapılan bir doğum günü kutlamasından, bir düğün eğlencesine ele aldığı her ortamı çok başarılı bir biçimde yansıtıyor. Filmin feminist bir tonu da var. Kadınlar, kürtaj gibi büyük sorunları tek başına çözmek zorunda kalırken hayatlarını tehlikeye atıyorlar. Ve bu süreçte hem sömürülüyor hem de aşağılanıyorlar.

 

DİŞ ÇEKTİRMEYE BENZEMİYOR
Hamile kızın arkadaşı Otilia rolünde Anamaria Ma-rinca hem duyarlı, hem de hayatta kalmayı becerecek yeteneklere sahip bir karakteri son derece başarılı bir şekilde yansıtıyor. Son yılların belki de en iyi oyunculuk performanslarından biri bu.

Filmin adı olan ‘4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün’ün ne anlama geldiğini film bitince anlıyoruz ama filmde bu netlikte hiç geçmiyor. Filmin kürtajcı kahramanının, yani bir anlamda bebek kasabının adı ise Bebe. Filmin en etkileyici sahnelerinden birinde ise gerçek doktorlar eğlenirken, doktor ih-tiyacındaki bir genç kız yapayalnız bir otel odasında yatıyor. Filmin en başarılı yanı ise basit olmayışı. Kürtaj karşıtı olmaktan çok kürtaj yasağı karşıtı ama kürtajın hele hele geç kalmış bir kürtajın ne anlama geldiğini de gayet net gösteriyor. Diş çektirmeye benzemiyor kürtaj olmak. Filmin neden yana olduğu ise çok net: İnsandan, insanilikten yana, buna şüphe yok.

* * *
İyi köylü, kötü kentli
KUSTURİCA’nın en tatsız tutsuz, en kötü filmi ‘Bana Söz Ver’. Acaba bir saf ve bozulmamış Sırp köylülüğü var, bir de Amerika’nın etkisi altına girmiş, ikiz kulelerin bir örneğini Sırbistan’da yapmaya çalışan kötü şehirli Sırplar var mı diyor Kusturica? Şiddet Sırpların ata sporudur, eğlencelidir ve kafayı takmamak gerekir mi diyor? Her ne diyorsa iyi demiyor.

Genç bir köylü yeniyetme dedesi tarafından köye gönderilir. İneği satacak, bir ikona alacak, bir de kendine evlenecek bir kız bulacaktır. Kötü adamlar onu engellemeye çalışır, iyiler korumaya. Kusturica curcunası, kendisiyle en alakasız sinemacılardan Tarkovski’ye de selam vererek kafamızı ütüler. Kötü adamın hadım edilmesini bir ‘Emret Komutanım: Şah Mat’ta görmüştük, bir de şimdi burada. Kusturica’nın iki kere Cannes’ı kazandığı düşünülürse, ‘EKŞM’ye haksızlık etmişiz galiba.

* * *
Özlemin eski tadı yok
BENİM
Aşk Pastam Wong KarWai’nin Amerika’da çektiği ilk filmi ve onun standartlarına alışkın olanlar için yeterince büyülü değil. Ama bu yine de filmin hiç büyüsü olmadığı anlamına gelmiyor. Kar-Wai topuklu kadın ayakkabılarının filan yanı sıra ve de aslen bir an fetişisti. Filmin afişinde gördüğümüz öpüşme anı mesela, denebilir ki bütün filmin yegâne varlık nedeni. Kahramanlarının bu öpüşme anına geri dönme çabasını anlatıyor ‘Benim Aşk Pastam’. Üstelik bu öpüşmenin kadın tarafı, öpüştüğünün ya da öpüldüğünün farkında bile olmuyor yaşarken. Bu ana geri dönme çabası uğrunda başa gelenler, tanık olunanlar, tanışılan ilginç (tartışılır) karakterler aslında sadece dolgu malzemeleri. Onları çıkarıp yerine farklı hikâyeler de konulabilir. Bu an güzel mi, büyüleyici mi derseniz, bence evet ama filmi eleştirenler de toptan haksız değil, özlemin eski tadı yok. Yine de aşk havasındaysanız, Benim Aşk Pastam kalburüstü bir seçenek. Tamam yüzeysel falan ama yine de bir ‘an’ı, güzel görüntüleri ve güzel müzikleri var. Keşke oyunculuklar ve diyaloglar da daha iyi olsaydı.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com