Balkanlardan gelen…

TARİH:  25 Nisan 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

LİMONATA
“Ey, Serkan Keskin ve Ertan Saban! Nasıl oyunculuktur bu böyle? İkinizi de seyretmeye doyamadım. Teşekkür ederim.”
Bir zamanlar sinemamızda iyi oyunculuk çok nadir rastladığımız bir şeydi. Şimdi de bir bolluk denizinde yüzdüğümüz söylenemez ama artık dünya çapında oyuncularımız var. Onlar aydınlatıyorlar beyaz perdeyi. ‘Limonata’yı yöneten Ali Atay da dünya çapındaki oyuncularımızdan. Atay’ın Limonata’daki yönetmenliği de birinci sınıf. Üstelik bu, Atay’ın ilk yönetmenliği. Senaryoda da Ali Atay’la Ertan Saban’ın imzası var. Kısacası ev yapımı bir limonata bekliyor seyircileri. ‘Limonata’ bir yol filmi. Yol filmlerinde olduğu gibi, kader iki benzemezi bir araya getiriyor, onlar kavga dövüş seyahat ediyorlar ve nihayetinde aralarında bir sevgi bağı oluşuyor. Türün kalıplarını yenileyen bir filmden söz etmiyoruz. Ama bu kalıpları gayet iyi kullanan, iki karakterini de sevdirmeyi başaran, mükemmel diyalogları olan bir film Limonata. Komik yerleri komik, acıklı yerleri de acıklı. Kimi zaman yavaşladığı veya uzadığı hissine kapıldığım olmadı değil. Ama bu duygu uzun sürmedi. Ölüm döşeğindeki babasının talebi üzerine Makedonyalı bir Türk’ün kardeşini aramak için Türkiye’ye gelişi, onu buluşu ve onla birlikte Makedonya’ya gidişinin hikâyesi Limonata. Kardeşlerin babaları bir ama anneleri ayrı. Türkiye’deki kardeş Selim (Keskin) babasını hiç tanımamış ve artık tanımak da istemiyor. Makedonyalı kardeş Sakıp’ın (Saban) işi bu yüzden zor. Selim İstanbul çocuğu, her yolu biliyor. Sakıp ise baba kuzusu, saf bir taşralı. İkisi de insan. Limonata’yı kaçırmayın derim. Sinemalar can sıkmaktan başka bir işe yaramayan komedi filmleriyle dolu. Limonata, başka bir ligde.

TTNET rezaleti

TARİH: 10 Ocak 2015
GAZETE/DERGİ: 
Birgün

Bu sayfada kendi problemlerimi yazmak gibi bir huyum yok. Ama bu kez durum farklı çünkü sorun işimi yapmamı engelliyor. Sorun internet bağlantımla ilgili. Yaklaşık 2 haftadır internet bağlantım günde birkaç saat ile sınırlı. Sabah saatlerinde var, sonrası muamma. Ne zaman gideceği belii değil. Günlerdir hizmet sağlayıcım TTNET’le telefonlaşıyoruz. Günlerdir bize aynı şeyleri söylüyorlar, ilgileneceğiz, arayacağız, yapacağız… Ama değişen bir şey yok. Ne arayan var, ne de soran. İki hafta sonunda bir sesli mesajda “randevu günü saptayalım” diye bir şey duyduk, heyecanlandık ama oradan da bir şey çıkmadı. Neyse, sözün özü: Geçen hafta yazı yazıp gönderemememin nedeni internet bağlantımın olmamasıdır. Bu hafta bakalım, Allah kerim. Umarım yazılarımı bitirdiğimde internetim kesilmiş olmaz. Yoksa bu hafta da bu yazıyla idare etmek durumundayız.

Makineye karşı öfke: Yıldız Haritası

TARİH: 10 Ocak 2015
GAZETE/DERGİ: 
Birgün

Hollywood neden bu kadar iğrenç bir yer; nasıl oldu da bu hale geldi gibi sorularla ilgilenmiyor film…

Cronenberg, Cannes’da Julian Moore’a en iyi kadın oyuncu ödülü kazandıran son filmi “Yıldız Haritası”nda Hollywood’u tam bir cehennem olarak tasvir etmiş. İşin ironik yanı, filmde oynayan oyuncuların hepsi Hollywood’un “A” kategorisi oyuncuları arasındalar.
Filmin cehennemlik olmayan tek bir karakteri bile yok ya da ben hatırlıyamıyorum. Annesinden nefret eden ama onunla rekabetini sürdüren aktris Havana (Julianne Moore), ünlülerin gurusu/terapisti/masörü olarak Doktor Weiss (John Cusack), onun depressif eşi/kızkardeşi olarak Christina (Olivia Wlliams), onların uyuşturucu bağımlısı küçük oğulları, Hollywood yıldızı Benjie (Evan Bird), Benjie’nin piromanyak/şizofren ablası Agatha (Mia Wasikowska), Agatha’yı “malzeme” olarak gören ve deneyim için onla yatan şoför Jerome (Robert Pattinson)…

Elde var sıfır
Bu hırs, rekabet, haset, açgözlülük ve akla gelebilecek her türlü fenalık gösterisinden elde pek bir şey kalmıyor. Ensest ilişki filmin neredeyse her aşamasında bir miktar var, gerçek ya da fantezi düzeyinde. Ama sanki ensest Hollywood’a içkin, Hollywood’a özgü bir şeymişcesine durduğu için ne düşüneceğimi bilemiyorum.Ve bütün bu kötülükleri izlemek bir yerden sonra insanı duyarsızlaştırıyor. Olabilecek en kötü şeyin olacağını tahmin eder hale geliyorsunuz. Hollywood neden bu kadar iğrenç bir yer, nasıl oldu da bu hale geldi gibi sorularla ilgilenmiyor film. Bir zamanlar birçok ilerici, solcu ve komünist sanatçının parçası olduğu ama 1950’lerdeki MacCarthy döneminde sterilize edilen bu dev kapitalist propaganda makinesine duyulan öfkeye katılmamak mümkün değil ama öfkenin de tek başına bir şeye faydası yok. Filmde beni Julianne Moore’dan çok Evan Bird etkiledi. Bu küçük yaşta böyle bir rolün altından kalkmak her türlü takdire şayan.

Takip 3: Karşılaşma

TARİH: 10 Ocak 2015
GAZETE/DERGİ: 
Birgün

Kötüler kazanıyor, iyiler kaybediyor. Bıktım bu filmlerden de, bu dünyadan da…

Faşizan bir seri
İslami faşizm vahşetini yaşadığımız bugünlerde insan keşke diyor, keşke başka faşizm türlerine de insanlar yeterince duyarlı olsaydı… Ama bugünlerde bu konularda bir şey söylemek, sanki bu korkunç katliamı mazur göstermeye çalışmak gibi kötü bir hava yaratıyor.

Her şeyi temize çekme
Mesela aklıma Takip serisinin ilkindeki İslamofobi geliyor. Takip 3’ün ve son zamanlardaki bütün Hollywood filmlerinin Rus düşmanlığı geliyor aklıma. Takip 3’ün günahları arasında waterboarding denilen ve  Amerikan askerlerinin Iraklılara ve Afganlara uyguladığı su işkencesini olumlamak ve aklamak da var. İşte insanlık suçlarını savunan sıradan bir Batılı macera filmi. Fransız yapımcı Luc Besson’la Hollywood ortak yapımı. Tabii ki filmler katliam yapmıyor ama yapılan katliamları meşrulaştırabiliyor. Canavarlar, başka tip canavarlar yaratıyor ve bu berbat döngü böyle sürüp gidiyor. Her kötülük, başka kötülüklere kapı açıyor. Emperyalizmin Ortadoğu politakası İslami faşizmi doğurmasa da besliyor, İslami faşizm daha fazla emperyalist şiddete ve müdahaleye olanak sağlıyor… Kötüler kazanıyor, iyiler kaybediyor. Bıktım bu filmlerden de, bu dünyadan da. Liam Neeson ve Luc Besson’ı elime geçirsem bir güzel döveceğim. Yok yapamam aslında ya, neyse.
Filmi mi anlatmam gerekiyordu? CIA ajanlarının ne kadar insanüstü varlıklar olduğunu anlatan, saçma sapan bir film işte. Liam Neeson’ın canlandırıdığı eski CIA ajanının yapamayacağı şey yok. Madem bu kadar müthiş adamlarınız vardı, nasıl oldu da gerçekte olmasa da filmlerinizde Rus mafyası Amerika’yı işgal etti? İnsan anlamıyor. Her filmde üflesen yıkılan bir Rus mafyasıyla karşılaşıyoruz. Ama pek zengin ve pek de güçlü görünüyorlar bir yandan. Neyse yeterince yazdım. Liam ailesinin şerefini ve vatanını kurtarıyor yine, kısacası.

TURİST

TARİH:  7 Şubat 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Seyrederken uyuyakaldığım bir film hakkında yazmamam gerektiği söylenebilir. Ben de neden uyuduğumu anlamaya çalışacağım, bunu anlarken film üzerine yazacağım.
“Turist” türü filmler için bir kavram uyduracağım önce: Yellengiz. Bu kavramın adını uydururken İngilizce’deki artsy fartsy sözcüğünden yola çıktım. İngilizce’de art’ın sanat, fart’ın ise yellenmedeki yel olduğunu söylemekle yetineyim.
Yellengiz (yel ile artiz, hadi len’in len’i aracılığıyla birleşiyor, art düşüyor) sinema nasıl bir sinema? Anlattığı şeyi çok önemli, yaptığı şeyi çok sanatsal sanan bir sinemadan söz ediyorum. Turist bize mutlu bir aile tablosu çizerek başlıyor. Demek ki ne olacak? Bu tablo bozulacak, darma duman olacak. Of be anam, biliyoruz öyle olacağını. En azından ‘Blue Velvet’teki beyaz bahçe çitlerinden, el sallayan itfaiyecilerden beri biliyoruz. Haneke’nin “Tehlikeli Oyunlar”ından beri biliyoruz.

FİLM İŞİNİ BECEREMİYOR 
Hele bir de kar manzaralarının üzerine Vivaldi’den Yaz’ı koymuşsan, nasıl ters köşeye yatacağımızı çok iyi biliyoruz. Ailenin babası bir an panikler ve kendi hayatını korumaya çalışırken, karısını çocuklarını unutuverir. Bir şey olduğu da yoktur aslında, bir kar bulutu oturdukları kafenin üstüne gelmiştir, o kadar. Mesela birkaç yıl önce İFF’de Altın Lale’yi kazanan “The Loneliest Planet”de (En Yalnız Gezegen) olduğu gibi, bir silah doğrultulmamıştır kahramanların üstüne. Ama aile babasının bu korkusu, aile dinamiklerini sarsacaktır yine de. Film bu durumu deşme iddiasında. Ama çok beceriksizce yapıyor işini. Hiçbir yere çıkmayan bir sürü çıkmaz sokakta dolaşıyor film. Mesela adam, itiraflarda bulunuyor, karısına “Seni aldattım” diyor. Ve hiçbir şey olmuyor, kadın hesap sormuyor. Adam, bir kadınla kur yapmaya hevesleniyorsa da, yanlış alarm olduğu ortaya çıkıyor. Niye? Bilmem ki niye. Öylesine işte. Karda kayboluyorlar, adam kadını kucaklıyor ve kahraman oluyor?! Kadın otobüste panikliyor ve herkesi peşinden sürüklüyor, otobüsü terk ettiriyor. Şoför basıp gidiyor?!! Kimse, tur şirketine telefon etmiyor. Adam sigara içiyor?!! Kızı şaşırıyor.

ANLATACAĞIN YOKSA!
Yahu tamam, korku önemli. Ben de bu konuda bir kısa film yaptım ömr-ü hayatımda mesela. Ama kısa film yaptım. Anlatacak bir şeyin yoksa kısa film yap kardeşim. Sündüre sündüre, yellengiz bir film yapacağına, haddini bil. Ya da The Loneliest Planet gibi daha düzgün bir film yap. Uzun planlar, muğlak, bir yere varmayan, her şeyi seyircinin yorumuna bırakan sahneler çok sanatsal olmuyor, yellengiz oluyor olsa olsa. Arada sırada gözümü açıp baktığımda gördüklerim hep böyleydi. Ben de sıkılıp gözümü kapıyordum. “Turist” hakkındaki fikrim budur.       
Not: Artsy fartsy için entel dantel de kullanılabilir elbette. Ama bana nedense yetmedi.

Yaban

TARİH:  7 Şubat 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Doğada tek başına yolculuk yapan kahraman hikâyeleri bir tür oluşturacak kadar çok. Mia Wasikowska’yı Çöldeki İzler’de izleyeli daha bir yıl olmadı. Çöldeki İzler’in kahramanı travmalarla dolu çocukluğuyla hesaplaşmasını Avustralya’yı boydan boya katederek gerçekleştiriyordu.
Yine karşımızda travmalarıyla baş etmek için tek başına yolculuğa çıkan bir kadın kahraman var. Yine gerçek bir hikâyeden yola çıkılmış. Bu kez ülke Amerika, yer Pasifik kıyısı, yıl 1990’ların ortası.

ÇARE YOLCULUK
Cheryl Strayed (Reese Witherspoon) annesini kaybedince yaşadığı kaybın altında ezilir. Annesi Cheryl’in her şeyidir. Alkolik ve saldırgan babası zaten uzun zamandır yoktur hayatında. Cheryl yaşadığı kayba karşı tepkisini kendisini uyuşturucu ve seksle cezalandırarak verir. Kendisiyle yatmak isteyen herkesle yatar, eroini dibine kadar kullanır, kimden olduğunu bilmediği bir hamilelik yaşar. Kocası tarafından terk edilir. Ve bir noktada bu baş aşağı gidişe bir son vermek gerektiğini anlar. Çözüm olarak bulduğu şey ise yaklaşık 2 bin kilometrelik bir yolculuğa çıkmaktır, yayan ve tek başına.
“Yaban” bu yolculuğu ve -flashback’lerle- öncesini anlatıyor. Yolculuğun Cheryl için sembolik anlamları, işlevleri olmalı: Hem annesi için düzenlenmiş bir veda töreni, hem de başarırsa, kendisine saygısını yeniden kazanacağı, kendisini yeniden değerli bulacağı bir sınav.  

İZ BIRAKMIYOR AMA İZLENİYOR
Geriye dönüp baktığımda filmin çok da fazla iz bırakmadığını görüyorum fakat ilgiyle de izledim. “Çöldeki İzler”den daha iyi. Reese Witherspoon bu rolüyle Oscar’a aday oldu. Fena oynamamış gerçekten. Sonuçta film, tavsiye edilir. Sevilen birinin kaybının bireyin hayatında ne kadar büyük sonuçlara yol açabileceğini ve her şeye rağmen yola devam etmek gerektiğini göstermesi bile önemli. Yürü be kızım!

UNUTMA BENİ: HAFIZAMIZ KİMLİĞİMİZ MİDİR?

TARİH:  14 Şubat 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Karikatürde iki yaşlı kadın konuşmaktadır. Biri diğerine “Aklımı başımdan alan bir Alman vardı, adı neydi unuttum, sen hatırlıyor musun?” diye sorar. Diğeri cevap verir: “Alzheimer”.
Keşke Alzheimer böyle gülüp geçebileceğimiz bir şey olsa. Filme adını* veren Alice (Julianne Moore), Alzheimer’le ilgili en acı şeyin “komik ve gülünç” duruma düşmek olduğunu söylüyor. Keşke kanser olsaydım diyebiliyor. Oysa kanser müthiş fiziksel acı veren ve nihayetinde öldüren bir hastalık. Alzheimer ise öldürmüyor, süründürüyor. Hafızası olmayan, iletişim kuramayan bir yaşayan ölüye dönüştürüyor.

Alice bir bilim insanı, hem de iletişim alanında konusunun en önemli adlarından biri. Kocası doktor, bir kızı hukukçu, oğlu da tıp okuyor. Ailenin en çizgi dışı üyesi ise oyuncu olmak için çabalayan ve üniversiteye gitmeyen Lillian (Kristen Stewart). Kendisi gibi entelektüel bir ailesi var Alice’in. Alice bir konferansta çocukların konuşmayı nasıl öğrendiklerini anlatıyor. Film boyunca izlediğimiz ise Alice’in konuşmayı nasıl unuttuğu.

Film sadece Alice’in hastalığının ilerleyişini anlatmıyor tabii ki. Bu hikâyeyi Alice’in aile ve iş hayatının içine oturtuyor. Alice Alzheimer belirtileri göstermeye başladığında önce işini kaybediyor. Hastalığının kalıtsal olduğu anlaşıldığında da bu kez büyük kızı Ana’nın “kontrollü soğuk” tepkisiyle karşılaşıyor. Kocasına ayak bağı olmaya başlıyor.

Ailenin asisi Lillian ise bu gibi durumlarda hayatta da genellikle olduğu gibi en sadık çocuk çıkıyor. Ailenin istediği biçimde düzene ayak uyduran kardeşler genellikle kendi hayatlarını kurup anne babalarından uzaklaşırken, en asi çocuklar, tuhaf biçimde hem maddi hem de manevi açıdan aileye en bağ(ım)lı olanlar olarak kalırlar. ‘Yolda’nın yazarı Kerouack’ın annesiyle yaşaması gibi Lillian da annesine bakacak olan kişidir. En isyankârın, en sadık olmasının, hayatın garip diyalektiğinin örneklerinden biri olduğunu düşünüyorum.

‘Unutma Beni’ güzel bir film. İyi oynanmış, iyi yönetilmiş. Julianne Moore bu filmle en iyi kadın oyuncu dalında Oscar kazanabilir. Kristin Stewart’a ise her geçen filmle birlikte daha çok âşık oluyorum. Önerilir.

‘Aşk Başkadır’: Bazen Sevgi Vardır

TARİH:  28 Şubat 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Ira Sachs’ın adını ilk kez Sundance’te en iyi film ödülünü kazanan Mavinin Kırk Tonu (2005) adlı filmiyle tanıdım (evet Gri’den önce Mavi vardı). O zamandan beridir de yönetmenin kariyerini keyifle izliyorum. Son filmi ‘Aşk Başkadır’ da beni hayal kırıklığına uğratmadı. Biraz Mike Leigh’nin ‘Another Year’ filmini hatırlayarak izledim ‘Aşk Başkadır’ı. Bu iki filmin ortak özelliği ender bulunan bir şeyi, birbirini seven çiftleri ikna edici bir şekilde anlatabilmek. Birbirini seven çift denince akla pek sanat filmi gelmez. Ya romantik komedi olur, ya gençlik filmi. Aşk Başkadır ise yaşlı bir eşcinsel çiftin hikâyesini anlatıyor. İki insan bu kadar da iyi anlaşır mı dedirtmiyor değil film bazen. Üstelik de oldukça zor bir dönemden geçiyor çiftimiz. İşsiz ve dolayısıyla evsiz kaldıkları bir dönemi de anlatıyor. Başkalarının evinde kalmak zorunda kalan çift, yine de ne kendilerine ne de birbirlerine saygılarını yitiriyorlar. Hem içinizi ısıtan, hem de hayatın acımasızlığına değin düşündürten güzel bir film “Aşk Başkadır”. Bir haftada vizyondan kalkar; bu hafta izlediniz, izlediniz, yoksa kaçar.

Whiplash

TARİH:  28 Şubat 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bu film üzerine yazmaktan kaçınmıştım. Şimdi bir Oscar ödülü de alınca yazmaya karar verdim. Etkileyici temposu, müziği ve oyunculuklarıyla filmin etkisi altına girmesine girmiş ama sonunda fiziksel şiddet de içeren faşizan bir eğitim modelini yücelttiğini düşünmüştüm. Sonra bu düşüncemden emin olamadım. Hâlâ filmin çok sorunlu bir hikâyesi olduğunu düşünüyorum. Bir defa gencimizle öğretmeninin yeniden buluşmasından sonra yaşanan hiçbir şeyi inandırıcı bulamıyorum. Peki bu final bölümü fantezi mi? Onu da söylemek zor. Öğretmenin, öğrencisini rezil etmek için kendisini de rezil etmeyi göze alması olacak şey değil. Mükemmeliyetçi öğretmeninin kendisini bu konsere çağırmasına, öğrencinin inanması mümkün değil. Peki, o zaman bu bölüm fantezi mi? Öğrencinin kafasında filan mı yaşanıyor? Ona yönelik bir işaret de yok. Bu bölümün fantezi koktuğuna bir tek Mehmet Açar’ın değindiğini gördüm.

Peki, bunu boşverelim, gencimiz ne öğrendi bu süreçte? Ne oldu da, başarıyı yakaladı? Yılmamayı mı öğrendi? Hıncal Uluç’un dediği gibi, başkalarıyla rekabet etmeyi değil de kendini aşmayı mı öğrendi? Ya da asıl hikâye müzikten çok baba figürleriyle bir hesaplaşma mıydı? Gencin gayet mülayim, gayet eşitlikçi, gayet barışçı bir babası var. Fakat belli ki bu baba figürü genç davulcuya yeterince erkeksi gelmiyor. Onu kendisine örnek almıyor. Onun bir alfa erkek modeline ihtiyacı var. Onu da okuldaki davul hocasında buluyor. Öğretmen tam anlamıyla sürünün lideri, tam anlamıyla alfa erkek. Genç davulcu da onun gibi bir erkek olmak istiyor. Finalde öğrendiği belki de bu erkek modelini pek fazla takmamak, ondan korkmamak gerektiği. Belki de genç davulcu, kendisini de pek takmamayı öğreniyor. Kastre edilmişliğini kabul mu ediyor, baba figürüyle rekabeti mi bırakıyor? Her halükârda kafamı bu kadar meşgul ettiyse, belki de bu filmi takdir etmem gerekiyor sadece.

ÇEKMECELER: Nemfoman, yeniden

TARİH:  7 Mart 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Çekmeceler çok zor bir işe soyunmuş. Antipatik kahramanları seyretmek seyircinin çok sevdiği bir şey değil. Çekmeceler’in biri (Ayşe) hariç, bütün karakterleri antipatik. Sevimli olan karakter de işin kötüsü fazla sevimli, fazla naif. Giderek filmin en antipatik karakteri olmaya aday.

Çekmeceler, Lars Von Trier’in Nemfoman’ına benziyor. Çekmeceler’in kahramanı Deniz’e (Ece Dizdar) nemfoman denilebilir sanırım. Bu tür etiketler sevimsiz olsalar da bazen iletişim kurabilmek açısından yararlılar. Nemfoman’da nasıl Joe bir adama hikâyesini anlattıysa, Çekmeceler’de de Deniz bir terapiste hayatını anlatıyor.

TRAVMATİK BİR İLİŞKİ
Joe’nun babasıyla ilişkisi önemliydi, Deniz’in babasıyla ilişkisi ise çok daha travmatik, çok daha belirleyici. Deniz’in babası Ayhan (Taner Birsel)bir tiyatro oyuncusu. Ayhan, kızına yönelik yoğun cinsel arzular duyuyor. Bu arzularını, kızının cinselliğini kontrol etme kisvesi altında saklıyor. Kızını röntgenliyor mesela. Ya da kızının külotunun ıslak olup olmadığını kontrol ediyor. Ayhan, bütün bunları, kızının “namuslu” biri olması için yapıyormuş gibi davranıyor. İşin kötüsü film de buna inanıyor. Ayhan’ın davranışlarını, adamın kızına yönelik cinsel arzularının dışavurumu olarak değil, aşırı kontrolcü bir babanın davranışları gibi gösteriyor. Babanın kızına yönelik cinsel ilgisi, kızında da karşılığını buluyor. Ama tabii ki suçluluk duygularıyla, öz yıkımcı davranışlarla, seçici olmayan bir cinsel hayatla karşılık buluyor. Kısaca Deniz, babasına duyduğu yasak arzularla baş edemiyor, dağılıyor.   

ZOR BİR KONU
Filmin bütün bu süreci iyi anlatabildiğini söyleyemeyeceğim. Terapistle ilişki son derece yüzeysel, babayla ilişkininin niteliği iyi saptanmamış ve filmin çoğu zaman sansasyonel bir üslubu var. Deniz’in nihayetinde çoklu kişilik bozukluğu yaşadığının ortaya çıkması ise havada kalıyor, bu durumu sindirmemize olanak vermiyor film. Çekmeceler’in çok zor bir konuyla cebelleşmesini takdir ediyorum. Ama bu zorluğun altından kalkabildiğini düşünmüyorum. Bir de benim çocuk cinselliğinin istismarına dair filmlere yönelik genel bir itirazım var. Bu konunun çizgi filme, edebiyata, resme filan bırakılması gerektiğini düşünüyorum. Gerçek çocukların bu tip rollerde oynatılmasını, çocukların ruhsal sağlığı açısından son derece riskli buluyorum. Ne kadar özen gösterilirse gösterilsin, bir tehlikenin var olduğuna inanıyorum. Bu tehlike, filmin çekiminde çıkmaz da, başka bir şekilde çıkabilir. Filmi seyreden bir arkadaşın yorumunda, şunda bunda çıkabilir. Ne yani bu konuda film yapılmamalı mı? Animasyon ne güne duruyor? Gerçek insanları, çocukları riske atmaya değmez hiçbir film.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com