KİRLİ PARA

TARİH:  8 Kasım 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün


Kayıpla baş etmek
Bazı filmler her şeyi doğru yapıyor gibi dursalar da sanat mertebesine ulaşamayabiliyorlar. “Kirli Para”  benim için böyle bir film. İyi bir zanaat var ama yönetmen anlattığı baş karakterin ve onun arzu nesnesi kadının ruhuna o kadar uzak ki, her şeyin başka filmlere referansla yapıldığını sürekli hissediyoruz. Filmin bir twist’i yani bir sürprizi var. Bu sürpriz de filmin asıl karakterine dair. Bu sürprizi açık etmeme çabası, filme dair yazmayı benim için keyifsizleştiriyor.
Filmin beni etkileyen tek karakterinden söz edeyim: James Gandolfini’in canlandırdığı Marv karakteri hayata dair çok önemli bir şey anlatıyor bize: Kayıpla baş edemeyen, bunun bedelini çok ağır öder.  Marv, kaybettiği barının hesabını kesmeye çalışırken insanlıktan çıkıyor ve bir sürü trajediye yol açıyor. Filmin bende kalacak tek karakteri ve tek teması da bu. Gerisi dersini iyi çalışmış bir öğrencinin, ruhsuz ödevi gibi.

SEX&UYUŞTURUCU&ARABESK

TARİH:  15 Kasım 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

Erden Kıral “Vicdan”dan sonra “Gece”yle Zeki Demirkubuz’a yakışan bir dünyaya geri dönüyor.
Bu dünyada insanların sinir uçları sanki açıkta. Her şey uçlarda yaşanıyor, 10 numara ekspresyonist herkes. Batı’nın sex&drugs&rock’n’roll’u varsa bizim de seks, uyuşturucu ve Arabeskimiz var.

FANTEZİ ÇABASI
Ve fakat 72 yaş böyle bir dünyayı anlamak ve anlatmak için biraz geç. Ayıp ettiğimin farkındayım ama maalesef böyle. “Gece” yönetmenin fantezisinin ne kadar canlı olduğunu gösteriyor göstermesine ama bir yandan da sanki o fanteziyi tatmin etmek için yapılmış gibi duruyor. Ama bir de sosyal sorumluluk gereği Kürt sorunu da var filmde.

POLİTİK YANI ZAYIF
Hattı zatında film bir Kürt aileyi anlatıyor. Vildan Atasever ve Nurgül Yeşilçay ailenin apolitik iki kızkardeşi. Ailenin iki erkeği ise politikanın tam içindeler. Film daha çok Yeşilçay’ın canlandırdığı Süsen’in ve onun eşi Yusuf’un (Mert Fırat) hikâyesine odaklanıyor. İşin seks ve arabesk kısmı burada zaten. Ama yan hikâyeler de önemli. İşin Kürt (PKK) politik gençliğini anlatan kısmı o kadar kötü ki, insan perdeye bakmaya utanıyor. Müsamere desen o bile değil. Oysa filmin bu kısmında ölüm orucu var, örgüt içi hesaplaşma var. Bunları hassasiyetle anlatamazsan çok kötü şeyler çıkabilir ve de çıkmış.

OLAMAMIŞ FİLMLER
Filmin seks&Arabesk kısmı ise bir başka filmi hatırlattı bana: “Aşk Kırmızı”yı. O film nasıl olmamışsa bu da öyle olmamış. İkisinde de Nurgül Yeşilçay elinden geleni yapıyor. Türk(iye) sinemasının Jennifer Lawrence’i olarak gördüğüm Yeşilçay bence iyi yönetilemiyor. Kötü ışık, kötü açıların yanı sıra yönetmenlerin aşırılık tutkuları filmleri de oyuncuları da aşağı çekiyor. Erden Kıral’ın kendisini yeniden keşfetme çabası takdire değer ama bu çaba yüzeysel sonuçlar vermeye devam ediyor.

HADİ İNŞALLAH

TARİH:  29 Kasım 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

Pucca’nın maceraları
Pucca, sosyal medya fenomeni ve yazar olarak karşımıza çıkmıştı önce. Şimdi de bir film kahramanı olarak geliyor. Pucca kendisini filmde şöyle tanımlıyor “kariyer mi, para mı diye sorsalar, aşk derim!”. Pucca’ya katılıyorum. Bence de aşk. Aşkla karın doymuyor mu? Ona da bir çözüm bulunacaktır inşallah.

Medyada çalışma koşulları
Pucca ailesinin ittirmesiyle bir televizyon kanalına iş görüşmesi yapmaya gidiyor. Medyada çalışma koşullarının berbatlığıyla karşılaşsa da, kararını vermesinde belirleyici olan başka bir karşılaşma oluyor Pucca için. Haber sunucusu Pekmez pek yakışıklı. Üstelik, Kaltak hanımın (Müjde Uzman) da ilgi alanında. Bu da Pekmez’i iki misli cazip hale getiriyor. Hem Kaltağı yenmek hem Pekmez’i emmek hedefine kitleniyor Pucca. Ve kanalda çalışmaya başlıyor.
Hadi İnşallah orta şeker bir romantik komedi. Daha komik olmalıydı. Yine de Pucca (Büşra Pekin) ve kızkardeşi Zodi (İdil Dizdar) belli bir ilginçliğe sahipler.

Yüzsüz sansürcüler hesap verene dek

TARİH:  6 Aralık 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

1001 Belgesel Film Festivali sayesinde çarşamba akşamı Levent Kültür Merkezi’nde Yönetmen Reyan Tuvi’nin de ‘Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek’ (YAYOD) adlı filmini nihayet izleyebildim. Belki YAYOD’dan niye bu şekilde söz ettiğimi anlamayanlar olacaktır. YAYOD, Antalya Film Festivali’nde yasaklanan, sonra geri alınan ama festival yönetiminin hâlâ bir özür dilememesi üzerine diğer belgesel filmlerin çoğunluğuyla birlikte yarışmadan çekilen Gezi belgeseli.
Evet, YAYOD bir Gezi belgeseli. Gezi’nin tek belgeseli değil, Gezi’nin bütününü de anlatmak iddiasında değil. Bunlara sonra geliriz. Mühim olan YAYOD’un Gezi’yi konu alması. Gezi’yi konu alınca elbette masum insanlara yönelik polis şiddeti de olacak, o insanların polise ve hükümete yönelik öfkesi de olacak. Var da. İşte bütün hikâye bundan ibarettir. Gerisi yalanın daniskası. Yok Reyan Tuvi’yi koruyorlarmış, yok hakaret varmış, yok önseçici kurulun yetkisinde değilmiş yarışan filmleri seçmek, yok soruna çare bulmak için gece gündüz uğraşılmış ama uzlaşmaya yanaşmayan kötü niyetliler yemeyip içmeyip basına “sözde sansürü” jurnallemişler, vesaire vesaire. Bütün bunların yalan dolan olduğuna filmi seyrettikten sonra kesinkes inanıyorum. Çünkü YAYOD’un yasaklanması için tek bir gerekçe olduğunu gözlerimle gördüm: O da Gezi hayaletini iktidarın hafızasında yeniden canlandırması. Onlar zaten unutamıyorlar ama unutturmak istiyorlar. Unutturmak istedikleri halkın dayanışması, direnmesi ve kazanması. Kazanılan bir muharebe de olsa, savaşın kendisi olmasa da zafer zaferdir.

Çarpıtmak istiyorlar. Kendi vandallıklarını, halkın vandallığı olarak tarihe geçirmek istiyorlar. Yok öyle yağma. Vandal iktidarın ta kendisiydi. Kentin en önemli yeşil alanlarından birini, bir depremde sığınacağımız önemli bir yeri yok etmek, alışveriş merkezine çevirmek istiyorlardı. Halk izin vermedi. Onlar vandallıklarına devam edecek, halk da direnmeye devam edecek. YAYOD’un yaptığı en önemli şey, katı gibi görünen kimliklerin nasıl kırıldığını göstermesi. Homofobiklerin homofobilerinden, ırkçıların ırkçılıklarından, milliyetçilerin miliyetçiliklerinden uzaklaşabildiklerini, değişebildiklerini ve birbirleriyle dayanışma içine girebildiklerini göstermesi. Film bu doğrultuda, daha çok anti kapitalist Müslümanlara, LGBTİ bireylere, Kürt ve Türk miliyetçilere odaklanıyor. Gezi’nin asıl ev sahipleri bu nedenle az varlar filmde. Ama Tuvi’nin de dediği gibi, çok renkli Gezi’nin, olası belgesellerinden, renklerinden sadece biri YAYOD. Yoksa, işte Gezi budur diye ortaya çıkmış bir belgesel değil.

Hakaret iddialarına gelince… Seyreden hemen herkes gibi ben de bir şey duymadım. Ama gerekçe arınırsa elbette bulunur. Tayyip Erdoğan’a yönelik öfke filmin birçok yerinde görülüyor, duyuluyor. Evet ya, bu ülkede Tayyip Erdoğan’ı hiç sevmeyen büyük bir kitle de var! Film işte bunu gösterdiği için yasaklandı. İsteseler sessiz sedasız her sorunu çözebilirlerdi, beğenmedikleri altyazıyı çıkarttırabilirlerdi kanaatindeyim. Ama niyet yoktu buna.

İğneyi de kendimize batıralım. Ben belgeselcilerin festivalden çekilmesini yanlış buluyorum. Reyan Tuvi’nin altyazıda değişiklik dışında başka hiçbir değişikliğe uğratmadan filmini yarışmaya sokma kararını doğru buluyordum. Maalesef bu noktada durulmadı. Tuvi ihanet etmekle, geri adım atmakla suçlandı. Oysa YAYOD çatır çatır gösterilecekti Antalya Festivali’nde. Güzel olacaktı. Diğer filmler de gösterilecekti. Sansürcüler kuyruğu dik tutmak için hâlâ sevimsiz açıklamalar mı yapıyorlar? Yapsınlar, ne olacak? Açıklamaya açıklamayla karşılık verilirdi. İcabında dalga geçilirdi. Aşağılanırdı. Onların hedefledikleri bu açıklamaları yapmak değil, filmleri göstermemekti. Sonuçta da bu oldu. Gelecek yıl daha geri bir noktadan başlayacağız. Bazen sonuna kadar gitmemeyi öğrenmek lazım. Sansürün azı çoğu vardır, vardı.

Kesik: Kayıp ve Arayış

TARİH:  6 Aralık 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

Fatih Akın’ın Ermenilerin 1915’te Osmanlı coğrafyası içinde katlinden, kırıma uğratılmasından söz eden bir film yapması takdire şayan. ‘Kesik’ ele aldığı konuyu olabildiğince yumuşak bir şekilde anlatıyor. Bu bir belgesel değil, dolayısıyla o niye yok bu niye yok demenin de sınırları olmalı.

Filmin derdi bize ırkçılığın, etnik ayrımcılığın insanlara nasıl acı çektirdiğini anlatmak. Ne filmin tek kötüleri Türkler ne de Türklerin hepsi kötü filmde. Ayrıca ırkçılığın milleti olmadığını anlatmaya özen gösteriyor film. Ama bunun dışında filmin söylediği, seyiricisine geçirdiği önemli bir duygu ve düşünce yok ne yazık ki. İyiler ve kötüler, klişelerle dolu davranışlar ve diyaloglarla etkileşiyorlar film boyunca. Anlaşılır nedenlerle Ermenileri İngilizce konuşturmuş Fatih Akın. Amerikalı seyirciye hitap etmenin başka yolu olmadığı gibi, bildiği bir dilde yönetmek istemiş filmini. Ama olmamış. Belki yabancı seyirci için o kadar sorun olmaz. İngilizce konuşan Polonyalılardan rahatsız olmamıştım Piyanist’i seyrederken. Ama bu coğrafyada geçen bir filmde bu coğrafyanın dillerini, Ermenice’yi duymak isterdim.

Kars’ta SERKA’nın film yarışması vardı

TARİH:  20 Aralık 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

Kars, Türkiye’nin en değişik kenti galiba. Dördüncü kez gidiyor olmama karşın değişik mimarisi, erken inen akşamı, melankolik havası ve Ani antik kentiyle beni yine büyüledi. Mimari, tabii ki Ermenilerden ve Ruslardan kalma mimari… Kars’ı değişik kılan da temelde bu mimari. /Geçen hafta sonu yönetmen Pınar Şenel ve akademisyen Enver Özüstün ile birlikte Kars’ta düzenlenen Serhat Kalkınma Ajansı’nın (SERKA) Kurmaca Kısa Film ve Belgesel Yarışması’nda jüri olarak görev aldık. Belgesel dalnda Onur Demir ‘Çayır Zamanı’yla, kısa film dalında ise Aziz Çapkurt ‘Topaç’la birinci oldular. Aziz Çapkurt’un ismini Antalya Film Festivali’nde aldığı en iyi yardımcı oyuncu ödülüyle de duymuştuk. Aziz Çapkurt belgesel dalında ‘Aras’ın Kuşları’yla da ikincilik ödülünü aldı. Belgesel dalında üçüncülüğü İlknur Yılmaz ‘Malakanlar-Molokonlar’ ile elde etti. Kısa film dalında ikinciliği Cengiz Tapan ‘Mülk’, üçüncülüğü Özer Kesemen ‘Küçük Kara Balık’ ile kazandı. Ağrılı lise öğrencileri Zeynep Kotan ve Emre Demir ise kısa film çalışmalarıyla teşvik ödülüne hak kazandılar. Gençlerden gelecek yıllarda daha iyi filmler bekliyoruz ama!

Yarışmada emeği geçen herkese teşekkür ederim. Keyifli 2 gün geçirdik Kars’ta. Sadece yörede çekilmiş filmlere açık bu yarışmanın iyi bir fikir olduğunu düşünüyor ve sinema üretimine hem nicelik hem de nitelik olarak katkıda bulunacağını umuyorum.

Ecdadımızı kestiler

TARİH:  20 Aralık 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

Kahramanlık hikâyeleri temelde doğru şeyler söyler. Kötülere karşı savaşacaksın! Ama en önemlisi kendin de bir kötüye dönüşmeyeceksin! Bencilliğini, açgözlülüğünü, intikamcılığını dizginleyeceksin. (İntikamcılık konusunda aslında mesajlar genellikle karışıktır. Kötüye gösterilen hoşgörü genellikle daha fazla kötülükle ödüllendirilir.) Yani aslında dışındaki kötülükle mücadele derken asıl zaferi kendi benliğine karşı kazanırsın, asıl yolculuk içte yapılan yolculuktur. Hobbit filmleri de özünde bunları söylüyor. İyi, güzel.

Ama kardeşim bunları 2, bilemedin 3 saatlik bir filmde anlatırsın. Her biri 2,5 saatlik 3 film yapmanın tek anlamı var: Yaptığın filmlerin mesajını kendin almamışsın! Peter Jackson’ın gözünü hırs ve para bürüdüğü için Hobbit’i sündürdü de sündürdü, uzattı da uzattı. Jackson, ejderha Smaug’un ta kendisine dönüştüğünün farkında mı acaba?

Hobbit ve dolayısıyla Yüzüklerin Efendisi’nin Türkleri ilgilendiren bir yanı da var. Ork sözcüğü belli ki Türklerden, Orkların sonu “abad”la biten kent isimleri de belli ki Aşkabad gibi Türkmen kentlerinden esinlenmiş. Tamam Batı ırkçı da, ecdadımız da kendisini nasıl bu kadar korkunç tanıtmış oturup düşünmekte fayda var. Ecdadımız ecdadımız diye böbürlenip duranlar buna da bir cevap verse…


 

Beşiktaş Belediyesi’nden talebim var

TARİH:  27 Aralık 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

Levent’te Beşiktaş Kültür Merkezi Onat Kutlar Sineması adlı bir merkez var. On beş yıllık Leventli olarak benim hayatımda da yeri olan bir merkez burası. Belediye CHP’ye geçtikten sonra bu kültür merkezi çok uzun süre atıl kaldı. Neyse ki son yıllarda yeniden canlandı. Her çarşamba belgesel gösterimleri, her hafta bir Türk filmi gösterimiyle yeniden eski seyircisine kavuştu. Cuma akşamları bu yerli filmlerin gösterimine yönetmenler de katılıyor ve seyirciyle sohbet ediyorlar. Bütün bunlar çok güzel, üstelik ücretsiz.

Fakat yetersiz. Beşiktaş büyük bir belediye. Onat Kutlar Sinema Salonu adını verdiği yerde kuşkusuz çok daha iyi koşullarda film gösterebilir ve göstermeli de. Oysa merkezdeki gösterimlerin, evde blu-ray çalardan film seyretmekten farkı yok. Merkezde profesyonel bir sinemanın sahip olması gereken DCP gösterici yok. Filmler blu-ray’den gösteriliyor. Ses sistemi de kötü. Sonuç olarak da hem ses hem de görüntü kalitesiz. İstanbul’un en değerli yerlerinden birinde böyle bir merkezi bu koşullarda işletmek, eldeki fırsatı heba etmektir. Ayrıca Onat Kutlar’ın anısına da yakışmıyor.
Bir sorun da merkezde wi-fi olmaması. İnternet şifresi sorduğumda, müşterilere vermiyoruz dendi. Çevredeki cafeler, lokantalar bile bu hizmeti sağlayabilirken, belediye de kuşkusuz bu hizmeti sağlayabilir. Arz ederiz.

İki gün ve bir gece

TARİH:  27 Aralık 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

Umutsuzca umutlu
Dardenne Kardeşler tıpkı Ken Loach gibi sinemanın toplumsal vicdanı olmayı sürdürüyorlar. Bu iki yönetmen her zaman ezilenlerin yanında ve onların hikâyelerini anlatarak, yaşadığımız kapitalizm cehennemine karşı mücadeleyi sürdürüyor. Umutsuzlar aslında ama umudu yine de elden bırakmıyorlar.

‘İki Gün ve Bir Gece’ (2G1G) basit bir konuyu işliyor. Depresyon nedeniyle işinden epeyce uzak kalmış olan Sandra’nın (Marion Cotillard) kaderi hakkında patronu işyerinde bir oylama yaptırıyor. Ya Sandra işine devam edecek ve işçiler prim alamayacaklar ya da patron Sandra’yı işten çıkaracak ve geride kalanlar biner avro prim alacaklar. Oylamada işçilerin ezici çoğunluğu biner avro prim almayı seçmiş ve işten çıkarılacağı Sandra’ya bildirilmiştir. Film bu noktadan sonra başlıyor.

İnsan kalmak
Ama işyerinden bir arkadaşının ve kocasının ısrarıyla Sandra, patronunu yeni bir oylama yaptırmaya ikna eder. Ve Sandra kendisine her açıdan çok zor gelen bir misyona soyunur. İş arkadaşlarını tek tek dolaşacak ve onları biner avrodan vazgeçirip, kendisinin işte kalması yönünde oy kullanmaya ikna etmeye çalışacaktır.
Bu süreçte Sandra her tip sorunla ve karakterle karşılaşacak, bazen heyecanlanıp, bazen depresyona düşecektir. Bin avro her çalışan için önemlidir. Sendika falan söz konusu değildir. Her koyun kendi bacağından asılacak duruma getirilmiştir. Kapitalist sınıf, işçi sınıfı karşısında zafer kazanmıştır. Ama yine de mücadele etmek gerekir. İnsan kalmak için bile bu asgari koşuldur.
2G1G, Dardenne’lerin en iyilerinden değil. Sandra’nın kocasıyla ilişkisinin iniş çıkışsızlığı, karşılaşmaların her birinin değişik olmakla birlikte yine de benzerliği filmi zayıflatıyor. Fakat film yine de kaçırılmaması gereken filmlerden. Cotillard özellikle çok iyi.

Bu akşam Salon’da bebek seveceğiz!

TARİH:  28 Mart 2015
GAZETE/DERGİ:
 Birgün

BABY DEE KONSERİ

Baby Dee bu akşam saat 9’da Salon İKSV’de! Birkaç yıl önce Salon’un programcısı Bengi Ünsal, kimi bu sahnede görmeyi istersin diye sorduğunda Baby Dee demiştim. Ama, Baby Dee’nin o sıralarda İstanbul’da konser vermesi zor gözüküyordu. O kadar az tanınıyordu ki! Konsere kimse gitmeyebilirdi. Baby Dee, şimdi de büyük bir şöhret değil elbette ama demek ki şansımız artmış. Umarım bu koca bebeği bu akşam yalnız bırakmayız. Zaten kaybeden gitmeyenler olur, biz gidenler koca bebeğimizle güzel bir akşam geçireceğiz.

Baby Dee’nin asıl adını bilmiyorum, ararsam bulunur ama o öyle tanınmayı seçmiş. Benim kendisini müzikal anlamda tanımam çok sevdiğim bir başka müzisyen üzerinden oldu. Will Oldham yani sahne adıyla Bonnie Prince Billy, bir dergide en çok etkilendiği isimler arasında Baby Dee’yi saymıştı. Ama Baby Dee’nin albümlerine ulaşmak imkânsızdı. Baby Dee bir zamanlar, sokak müzisyeni olarak New York’ta gayet mutlu ve mesut bir hayat sürermiş. Modifiye bisikletine (3 tekerlekli) yüklediği arpıyla sokakları şenlendirir, hayatını kazanırmış. Sonra besteler yapmış ve bunları Antony and the Johnsons’ın Antony Hegarty’sine kayıt etmesi için vermiş. Antoni besteleri çok beğenmiş ama Dee’ye bunları kendin kayıt etmelisin demiş ve kendisini de keşfeden prodüktör/müzisyen arkadaşı David Tibet’e yönlendirmiş. Dee, Tibet’in Durtro adlı şirketiyle albümler yapmış, Antony için arp çalmış. Ama başarı kapıyı çalmamış.

Dee de memleketine dönüp ağaç doktoru (?) olarak çalışmaya başlamış. Ama, bir kaza sonucu tedavi ettiği bir ağaç, bir evin üzerine devrilince kendisine yeni bir meslek edinmesi gerekmiş. Neyse ki bu sırada Will Oldham ve Matt Sweeney yardımına koşmuşlar, Dee’yi kendilerinin de parçası oldukları Drag City firmasının kanatları altına almış ve “Safe Inside the Day” (SID) adlı yeni albümünün prodüksiyonunu üstlenmişler.  Bu arada Durtro’dan çıkan iki Baby Dee albümü, Drag City etiketi altında “The Robin’s Tiny Throat” (RTT) adıyla yeniden yayınlanmış.    

İşte ben de Baby Dee’yi 2007’de yayınlanan bu albümle tanıdım. Müziği nasıl anlatır insan? Hele hele bir kalıba sokulamayacak bir müziği? Baby Dee’yi piyano, arp ve kuş sesleri eşliğinde kendine özgü şarkılar söylediği RTT albümüyle çok sevdim. Ardından yaptığı SID çok zengin bir orkestrasyon içeriyordu ve oldukça farklıydı. Kurt Weill – Bertolt Brecht çizgisinde bir albümdü. Başka bir güzellikti. Baby Dee’nin son albümü ‘Regifted Light’ da çok iyi eleştiriler aldı ama çoğunlukla enstrümantal olan bu albümü yeterince dinlemedim.  
Dee’nin trans kadın olduğunu söylemeyi unuttum. Söylüyorum: Dee bir trans kadın ve koca bir bebek. Bu akşam bebek sevmeye Salon’a gidiyoruz.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com