Teksas Katliamı: Bir Zamanlar Teksas’ta


TARİH:  4 Nisan 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Teksas Katliamı 41 yıl önce vizyona girdiğinde, korku türüne yeni bir yön vermiş. O güne kadar, katilin neden suç işlediğini açıklarmış filmler, Teksas Katliamı ise nedenselliği dert etmiyor. Korku türünde kötülük genellikle dışarıdan gelirmiş, özbeöz Beyaz Amerikalı bir aile bu filmle kötülüğün merkezine oturmuş. Vejetaryenlik yeni yeni popülerleşiyormuş. Filmin “et” karşıtlığı ve insanın da sonuçta et olduğunu göstermesi dönemin ruhuna uymuş. Vietnam Savaşı sonrası kendi içindeki karanlığı gören Amerika’nın da bir yansımasıymış Teksas Katliamı (TK). Tekerlekli sandalyeye muhtaç savaş gazilerinin çokluğu filmin kurbanlarından birinde yansımasını bulmuş.

Filmin yönetmeni Tobe Hooper, TK öncesinde birçok belgesel ve bir de uzun metraj film çekmiş ama asıl işi bir üniversitede hocalıkmış. Hooper 16mm formatında çektiği bu filmle Hollywood’a transfer olmuş ama kariyeri TK’nin ulaştığı noktaya bir daha ulaşamamış. Yine de Hooper bir tek bu filmiyle dahi olsa korku türünün ustaları arasında sayılıyor.

Peki film ne anlatıyor? Çok klasik bir olay örgüsü var filmin aslında. Bir grup genç, taşraya bir yolculuk yapar. Ve taşralı tuhaf insanlarla karşılaşırlar. Felaketleri olur, ağlamaya bile vakit bulamazlar. Teksas Katliamı’nın bana bugün bile şaşırtıcı gelen bir doğrudanlığı var. Ne oldu, nasıl oldu demeden bir sürü insan ölüveriyor. Film kaçma kovalamacayla vakit kaybetmiyor, ta ki finale, geriye bir tek kişi kalana kadar.

Kasabalı tuhaf aileyi oynayan oyuncular çok başarılılar ve filmin bence en büyük kozu da onlar. Valla bütün bunların ötesinde ben filmden çok da etkilenmedim. Korku filmi türüyle ilişkim Suspiria’dan sonra sona ermişti ve yaklaşık 30 yıl korku filmi seyretmedim. Çok korkmuştum çünkü. TK’nin atmosfer yaratmada o kadar başarılı olduğunu düşünmüyorum. Bu sinema klasiğini büyük perdede seyretme fırsatını kaçırmayın. Sinema üzerine yazan, okuyan biriyseniz sürekli karşınıza çıkacaktır.

Hayal mi, gerçek mi?: TEK AŞKIM

TARİH:  18 Nisan 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Tek Aşkım” başrol oyuncuları Mark Duplass ve Elisabeth Moss’un mükemmel performansları nedeniyle seyredilmeli. Ama açıkçası filmin yarısından sonra beni kaybetmeye başladığını da söylemeliyim.

Film, ilişkilerinde eski heyecanı yitirmiş bir çiftin hikâyesini anlatıyor. Erkeğin başından geçen bir maceranın şok dalgaları ilişkide tsunami etkisi yaratmıştır ve çift bir evlilik terapistinden medet ummaktadır. Fantezilerinde kurdukları mükemmel eş gerçekte karşılarına çıksa ne olurdu? Kendilerinin mükemmel ama gerçek olmayan alternatiflerini, gerçek kendilerine tercih ederler miydi? Ne saçmaladığımı merak ediyorsanız filme gidin. Filmin fantastik boyutunu açıklamak hem güç, hem de doğru değil.

Flört ve arkadaşları: TEHLİKEYLE FLÖRT

TARİH: 9 Mayıs 2015
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Flört adlı müzik grubunu çok az biliyordum. ‘Tehlikeyle Flört’te grup elemanları hem başroldeler hem de senaryoda imzaları var. Kendileriyle tanışmış olmaktan mutluyum. Hem sıkı çalıyorlar, hem de kendilerini fazla ciddiye almıyorlar.

Filmde, Flört dikiş tutturamayan bir rock grubunu canlandırıyor. Yaptıkları müzik ne düğün derneklerde beğeniliyor ne de yapımcıların hoşuna gidiyor. Başarısızlık ve parasızlıktan bıkan ekip nihayetinde bir banka soymaya karar veriyor. Hem bilindiği üzere banka soymak, banka kurmanın yanında son derece masum bir eylemdir. Tabii ki işler planlandığı gibi gitmiyor ve olaylar gelişiyor.

Yönetmen Murat Şenöy daha önce Ezel Akay’ın asistanlığını yapmış. Bu filmde de Ezel Akay’a yapımcı rolü vermiş. Şenöy’ün reklamcılık deneyimi filme yaramış, filmin prodüksiyonu pırıl pırıl. Ama bazen reklamcı alışkanlıklarının zararını da görmüyor değil film. Tehlikeyle Flört sonuç olarak belirli bir çizgiyi tutturuyor, grup elemanları sempatik kaybedenleri başarıyla canlandırıyor. Çok değil ama arada sırada güldürüyor da. Kısa günün kârı da bu oluyor.

Katil anneler vb.: PEŞİMDEKİ ŞEYTAN

TARİH: 9 Mayıs 2015
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Peşimdeki Şeytan (It Follows) iyi bir korku filmi ve abartıldığı kadar büyütülecek bir film değil. Film bir Amerikan banliyösünde geçiyor. İç çamaşırlarıyla evinden çıkıp göremediğimiz bir şeyden kaçan genç bir kızın görüntüleriyle başlıyor film. Kız bir süre sonra kaderine razı oluyor, adeta bir suçluluk duygusuyla ailesine telefonda veda ediyor ve…

Bir süre sonra anlıyoruz ki takip eden şey,  sadece takip ettiği kişilere görünüyor. Görüntüsü değişiyor ama çoğunlukla tanıdık, aileden biri oluyor bu “şey” (filmin orijinal adındaki “it” yani “o”). Bu şeyi bir kez cinayet işlerken görüyoruz. “Şey”in, o cinayet sırasındaki kimliği oldukça açıklayıcı: “Şey”, annesinin kılığında oğlunun karşısına çıkıyor ve delikanlıyla sevişiyor. Ve sevişme sırasında oğlunu boğuyor. Buyrun Ödipal karmaşaya!

Filmdeki “şey”, her zaman olmasa da bu örnekte netleştiği üzere, gençlerin suçluluk duygularının bir sembolü. Yakın akrabalara duyulan yasak arzuların ve bu arzuların yol açtığı korkuların karşılığı olarak var o “şey”. Peki, neden bağımsız bir şekilde farklı bireylerde ortaya çıkmıyor da, bir gençten diğerine cinsel ilişkiyle geçiyor? Yoksa “şey” cinsellikle bulaşan, AIDS gibi hastalıkların bir metaforu mu? Çoğunluğun paylaştığı bu görüşe katılmıyorum. Gençler riskli denebilecek, rastgele, tanımadıkları yabancılarla ve abartılı bir seks hayatı yaşamıyorlar. Aynı mahallenin çocuklarılar ve aşk ilişkilerinin sonucunda sevişiyorlar birbirleriyle. Ayrıca eroin filan da vurmuyorlar. Bu camiada AIDS gibi bir hastalığın yayılmasını beklemek abes, dolayısıyla. Cinsel ilişkinin gençlerde uyandırdığı korku, çok daha ruhsal, çok daha derinde bir korku. Tabuların, yasakların, ayıpların, günahların korkusu bu korku ve film bu korkuya işaret ediyor. Peşimdeki Şeytan’ı seyrederseniz pişman olmazsınız, kaçırırsanız da çok şey kaybetmezsiniz.  

POLTERGEİST: KÖTÜ RUH

TARİH: 30 Mayıs 2015
GAZETE/DERGİ:
 Birgün

Kriz var, kriz var
 
Top Hooper’ın yönettiği orijinal Poltergeist (1982; Kötü Ruh) filmini görmedim. Dolayısıyla yeni filmi eskisiyle kıyaslayacak durumda değilim. Yeni Poltergeist’ın yani “gürültücü ruh”un Zeitgeist’la yani “dönemin ruhu”yla çok ilişkili olduğunu söyleyebilirim ama. İşini kaybetmiş beyaz yakalı bir aile babasının kâbusları olarak da okumak mümkün filmi. Belli ki işini kaybetmenin kapitalizmin son kriziyle büyük alakası var. Ayrıca emlak krizi ve hiçbir şeye saygısı olamayan çevresel dönüşüm de bu kâbuslarda rol sahibi. Filmdeki krizdeki aile, evin temel direği babanın işini kaybetmesiyle, daha kötü ve tabii ki daha ucuz bir bölgede ev tutmak zorunda kalıyor. Yüksek gerilim hatlarının altındaki bu yeni yerleşimin tek kusuru bu da değil. Bu yeni villa kompleksi eski bir mezarlığın üzerine kurulmuş. Mezarların taşındığı söyleniyor ama …

Utancın ve öfkenin sembolleri mi?
Çocuklarının ihtiyaçlarını karşılayamamanın utancını yaşayan baba, acaba onlardan kurtulmayı düşlüyor olabilir mi? Filmde gördüğümüz kâbus gibi olaylar atalarımızdan ve torunlarımızdan duyduğumuz hem utancın hem de öfkenin sembolleri olabilir mi? Bize kötü bir dünya bıraktıkları ya da onların beklentilerini karşılayamadığımız için atalarımızla süren hesaplaşma bir yanda, bitmek tükenmek bilmeyen ihtiyaçları ve şikâyetleriyle başımızın etini yiyen ufaklıklar diğer yanda… Yeni Poltergeist doğrusu ilginç bir arka plana sahip ama filmde işlemeyen bir şeyler var. Yeterince duygusu yok. Yeterince heyecanı yok. Benzer bir işsiz babanın kâbuslarını anlatan Lanet (1982; Sinister) çok daha iyiydi.

OHA: Oflu Hocayı Aramak

TARİH:  30 Mayıs 2015
GAZETE/DERGİ: 
Birgün

Armudun iyisini…
“OHA: Oflu Hocayı Aramak” son yılların en komik ve en anarşist filmlerinden biri. Filmin konusunun aslında pek önemi yok. Konu aslında sadece araç; amaç, muktedirlerle dalga geçmek ve eğlenmek. Film bir sahte belgesel, yani sanki belgeselmiş gibi yapan bir kurmaca film. Her haliyle Ali Ağaoğlu’nu andıran bir işadamı, Karadeniz’in içine edecek dev bir yapı kompleksi inşa ettirecektir ve projeye destek olması için yöreyle ilgili bir belgesel hazırlatmak ister. Belgeselciler, konuyu araştırırken Oflu Hoca efsanesiyle ilgilenmeye ve bu şahsiyeti aramaya başlarlar. Ekibe, işadamının özenti sevgilisi de katılır. Fakat tabiatın da eli armut toplamamaktadır ve olaylar gelişir.

Ben filmin basın gösteriminde çok güldüm. Darısı başınıza.

Merhaba hüzün!: TERS YÜZ

TARİH:  20 Haziran 2015
GAZETE/DERGİ: 
Birgün

“Ergenlik hüzün demektir. Giden ve bir daha geri gelmeyecek olanın hüznüdür. Giden çocukluktur, biseksüalitedir, anne babayla kurulmuş olan yoğun bağdır. Gidenlerin yasını tutmak gerekir. Ergenlik bir yas sürecidir ve ‘mutlu ergen yoktur’. Hüzün, yas ve mutsuzluk…”

Talat Parman, adını kısmen Françoise Sagan’ın romanından alan “Ergenlik ya da Merhaba Hüzün” adlı eserinde söylüyor bunları. “Ters Yüz” filminin konusu tam da bu: Çocukluktan çıkış ve ergenliğin sancılarının başlangıcıyla birlikte hüznün belirleyen duygu haline gelişi…

“Ters Yüz” bir çizgi film ama “Başlangıç”tan (Inception) bu yana seyrettiğim en karmaşık olay örgüsüne sahip film diyebilirim. Tıpkı “Başlangıç” gibi “Ters Yüz” de iki dünya arasında gidip geliyor; iç ve dış dünya. Zaten filmin orijinal adı da buna gönderme yapıyor (“inside out” tam olarak için dışarı çıkması demek).

BÜYÜME SANCILARI
Film, kahramanı 11 yaşındaki kız çocuğu Riley’ye hüzünlenmek ve yas tutmak için somut bir neden veriyor: Riley, çok mutlu bir çocukluğun ardından ciddi bir travma yaşıyor. Riley, çocukluğunun geçtiği Minnesota’dan ayrılıp, ailesiyle birlikte San Francisco’yo göç ediyor. Riley, evini, odasını, arkadaşlarını, hokey takımını, kısacası sevdiği her şeyi geride bırakıyor. Üstelik, ailesinin maddi durumu da kötüye gidiyor ve bir taşımacılık sorunu nedeniyle eşyaları bir türlü yeni evlerine ulaştırılmıyor. Riley’nin kaybı ve dolayısıyla yasının nedeni çok somut görünüyor ama aslında Riley birçok ergenin yaşadığı bir şeyi yaşıyor. Riley aslen çocukluğunu kaybediyor, büyüyor ve yeni birine dönüşürken bocalıyor. Buluğ çağı, blues çağına dönüşüyor. Çünkü hüznün rengi mavi (blue)ve Riley’nin temel beş duygusundan bu dönemde öne çıkanı hüzün. Filmde Riley’nin beş temel duygusu neşe, öfke, tiksinti, korku ve hüzün. Bu beş duyguyu karakterler olarak filmde görüyoruz çünkü dediğim gibi film Riley’nin içinde de dolaşıyor. Film, Riley’nin rüyalarına ve bilinçaltına giriyor: Bu dünyada çekirdek anılar birer eğlence parkı olarak temsil ediliyor. Yine “Başlangıç”ta olduğu gibi bazı yapıların çöktüğünü de izliyoruz. Çünkü anıların anlamları ve duyguları değişiyor. Bir zamanlar Riley’nin neşeyle sahip çıktığı anısı, hüzünlü bir anıya dönüşüyor. Fakat hüznün de çok yapıcı bir işlevi var: Başkalarına ihtiyaç duyduğumuzu fark ettiriyor.

GÖNDERMELER DE VAR
“Ters Yüz” bırakın çocukları birçok yetişkinin de anlamakta güçlük çekebileceği göndermeler içeriyor. Bir sahnede resim sanatının somuttan soyuta geçişini izliyoruz örneğin. Düzgün figürler, bozuluyor, kübikleşiyor ve sonunda iki boyutlu temel renklere indirgeniyor. Yine bir başka sahnede Polanski’nin “Çin Mahallesi”ne gönderme yapılıyor. Bu filmin (Çin Mahallesi), kritik repliklerinden biri: “Boş ver Jake, Çin Mahallesi’ndeyiz” diyedir. Filmde bu “Boşver Jake, Bulut Kasabası”ndayız şeklinde. Tabii mahalle yerine kasaba sözcüğünü seçmek bir çeviri ya da sinema kültürü hatası ve “filmi keşke orijinal dilinden seyretseydik”, dedirtiyor. Çünkü zihinde kasaba yerine mahalleyi koyup, neye gönderme yapıldığını anlamak zaman alıyor. Ve belki başka göndermeleri kaçırdığımız duygusunu veriyor.

“Ters Yüz”den 11 yaşından küçük çocukların ne anlayacağını bilemiyorum. Ben, ikinci defa seyretme gereğini duyuyorum. Fakat her hâlükârda filmi tavsiye ederim. “Başlangıç” karmaşık konusuna rağmen çok kişinin ilgisini çekmişti, belki bu durum “Ters Yüz” içinde geçerlidir. Umarım öyle olur.

Bu kış komünizm gelir mi Kutluğ?

TARİH:  27 Haziran 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Kutluğ Ataman Milliyet’e demeç vermiş. Başlığı şöyle: “Doğru Bildiğimi Söylediğimde Kimse Karışamaz” (http://www.milliyet.com.tr/-dogru-bildigimi-soyledigimde-/pazar/haberdetay/21.06.2015/2076782/default.htm). Bizim de söyleyebileceği doğrulara karışmak gibi bir niyetimiz yok ama Ataman yanlış biliyor, yanlış söylüyor. Hemen hemen her zaman.
Tipik Türk sağcı politikacılar gibi insanları “komünizm öcüsü”yle terbiye etmek istiyor. Bu kış komünizm gelir mi dersin Ataman? Neyse ki TOMA’lı polisi var Ataman’ın; korkmasına gerek yok. “İstanbul’un en büyük meydanı üzerinde Stalin posterlerini TOMA’dan daha korkutucu buluyorum” diye buyurmuş Ataman bey.

Stalin de nerden çıktı şimdi? Öleli 62 yıl olmadı mı Stalin’in? Ölür ölmez de SSCB’de hızla gözden düşmeye başlamadı mı? Gorbaçof döneminde bu süreç tamamlandı. Artık sosyalizm ya da isterseniz komünizm yok kapitalizm var. Yıl da 2015, 1950’lerde yaşamıyoruz.

Stalin ve Stalinizm, bir döneme aitti. O dönemde Hitler vardı, Mussolini vardı, General Franco vardı, Mareşal Pétain vardı, senatör McCarthy vardı. Var oğlu vardı kısacası. Faşizm ve emperyalizmin özellikle saldırdığı bir SSCB vardı. Bu dönemden tek öcü olarak Stalin’i bulmak için özel bir bakış ve bu bakışın da anakronik olması da gerek. Ben, o dünyanın tümünde katiyen yaşamak istemem: Almanya’da, ABD’de, Fransa’da, İspanya’da, Büyük Britanya’da, İtalya’da yaşamak istemem, sadece Stalin’in SSCB’sinde değil… Ama bugünün Rusya’sı o dönemi de aratıyor. 2012 yılında Hrant Dink Vakfı’ndan ödülünü alırken Uluslararası “Memorial” Hareketi’nin başkanı Alexander Cherkasov’un yaptığı konuşmada çok çarpıcı bir bölüm vardı: “Eskiden SSCB’de muhalifler tutuklanıyorlardı. Bugün Rusya’da muhalifler şiddet içermeyen eylemlerinden dolayı sistematik bir biçimde öldürülüyorlar.” (bkz.https://www.youtube.com/watch?v=UclgueXZiU8&list=PLbqvjoscZiLgK24vNK57PGWSkGSakXv8-&index=8; 13. Dakika civarı)

Pussy Riot üyeleri şanslılardandı mesela, hapse atıldılar sadece. Çok göz önünde olmasalardı muhtemelen yaşamıyor olacaklardı. Eşcinsellerin hali ise Rusya’da tam bir felaket. Muhalif olmamak da devletin gazabından kurtaramıyor insanları. Etnik (Çeçen olmak gibi) ve cinsel kimlikler de ölümcül sonuçlar doğurabiliyor. Komünist Stalin 1940’larda, 1950’lerdeydi. Kapitalizmin Putin’i, 2010’larda hüküm sürüyor. Hala öcü komünizmden söz etmek nasıl bir akıl? Söyleyelim, göbeğinden sermayeye bağlı bir akıl. Bu konuda Çağdaş Günerbüyük’ün Evrensel Kültür’de çıkan yazısı “Sahibin Kuzu’su: Kutluğ Ataman” yazısına bakınız (http://www.evrenselkultur.com/2015/06/sahibinin-kuzusu-kutlug-ataman/). Ataman’ın bir zamanlar Dev-Sol’cu olması aslında enteresan değil; zatı şahaneleri 12 Eylül sonrasının “eski solcu” kategorisine cuk oturuyor.

Peki İstanbul’un en büyük meydanı üzerindeki Stalin posterleri nedir? Taksim’de elbette Stalin posteri taşıyanlar olmuştur ama “meydanın üzerindeki poster” söylemi Gezi sırasında AKM’ye asılan pankartları akla getiriyor. Zaten Milliyet’teki söyleşinin bağlamında Gezi direnişi de var. AKM’ye Stalin posteri asıldı mı? Ben görmedim. Çekilen fotoğraflarda da yok. Deniz Gezmiş’i Stalin diye görmüş olabilir mi Ataman? Devlet şiddetinin mağduru, gencecik yaşında asılmış olan Gezmiş’i? Ondan mı korkmuş acaba? Korkma Ataman, sevgili polisin Gezmiş’i tutukladı ve sevgili devletin de astı. Tabii hayaletlerden korkuyorsan, o başka. Ne demişti Marx: “Avrupa’nın üstünde bir hayalet dolaşıyor.”

NOT: Bahsedilen videonun linkine yazının internet versiyonundan ulaşabilirsiniz.

MANGLEHORN: KİLİTLER VE ANAHTARLAR

TARİH:  22 Ağustos 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

David Gordon Green, yine filmdeki bir karakterin ismini verdiği ilk filmi “George Washington”la yeni Terence Mallick olarak selamlanmıştı. Green, bir Mallick olamasa da son yıllarda hemen her filmiyle büyük festivallerden birinde boy gösteriyor. Hatta “Prince Avalanche” (2013) filmiyle Berlinale’de en iyi yönetmen ödülü almışlığı da var. “Manglehorn”da Venedik’te yarıştı, ödül alamadı.

“Manglehorn” filmin başkarakteri olan ve Al Pacino’nun canlandırdığı anahtarcının adı. Bu yaşlı ve asosyal adamın bir zamanlar Clara adında bir sevgilisi varmış. Manglehorn, yıllardır bu kadına aşk mektupları yazarmış ama mektupları iade edilirmiş. Manglehorn her nedense zamanında Clara’ya sahip çıkamamış; Clara yerine sevmediği bir kadınla evlenmiş, o kadın da ölmüş, geriye Manglehorn’dan da sevimsiz bir finansçı (yani üçkağıtçı) oğlan kalmış geriye.

Bir de banka kasiyeri Dawn (Holly Hunter) var. Bu kadın, çok anlaşılır bir nedeni olmadan Manglehorn’dan hoşlanır ama Manglehorn hayal kırıklıkları içinde yaşamayı, şimdi ve burada olmaya tercih etmektedir. Ama her kilidin bir anahtarı da vardır, dır, dır, dır…

Green, yine Mallickyen bir şekilde dış ses kullanmış ve güneşe karşı çekimler yapmış. Pacino ve Hunter ellerinden geleni yapmışlar. Ama ne karakterler ne de hikâye ilginç. İkna edici de değil. Bu günkü “İnsanlıktan Uzakta” yazımda, iyilikten söz eden sanat filmi azlığından söz etmiştim. Bu film de iyilikten söz ediyor ama olmamış işte.

Tuhaf bir vaka: “Manglehorn”un basın gösterimi 17 Ağustos’ta yapıldı. Ve filmde hiçbir yere bağlanmayan bir deprem sahnesi vardı. Yani olmasa da olacak bir sahne. Hayat, ne kadar garip tesadüflerle dolu.

KÖTÜ BİR BABA KÖTÜ BİR PATRON: STEVE JOBS

Son sürat bir laf dalaşıyla açılan bir film hatırlıyor musunuz? Ya da dahi olduğu söylenilen ama aslında kendisinin keşfettiği hiçbir şey olmayan; sahip olduğu şirketlerle dünyanın en zengin adamları arasına giren ve iletişim biçimimizde yaşadığımız değişikliklere damgasını vurmuş ama kendisi kimseyle sağlıklı iletişim kuramayan birisine dair bir film hatırlıyor musunuz? Sosyal Ağ filmi aklınıza gelmiştir. Facebook’un patronu Mark Zuckerberg hakkındaki film. Steve Jobs filminin senaristi Aaron Sorkin, hem “Steve Jobs”ın hem de “Sosyal Ağ”ın senaristi. Bu iki filme de damgasını vuran filmlerin yönetmenleri Fincher ve Boyle değiller, senarist Sorkin. İki film de Amerika’da çok beğenildi. Sosyal Ağ bizde tutmadı. Steve Jobs’ın da tutacağını sanmıyorum.

Bir defa anadili İngilizce olmayanlar için bu söz düellolarını izlemek son derece güç. İkincisi Steve Jobs, Sosyal Ağ’dan daha kötü bir film. Filmde gördüğümüz insanlar derinliksiz, ilgimizi çekecek özelliklerden yoksunlar. Hele Steve Jobs nefret edilesi bir karakter. Film son anda ona bir sempati halesi örmeye çalışıyor ama bu sevimsiz heriften nefret etmekten çoktan yorulmuş oluyoruz. Filmde, Jobs’ın evli ve üç çocuklu bir adam olduğunu hiç göstermemesi, kadınlarla ilişkisi geçmişte kalmış bir adam gibi çizilmesi de anlaşılır gibi değil. Evlatlık verilmiş olmasıyla, eski bir ilişkisinden olan kızını reddetmesi arasında bir ilişki olduğu kesin ama film bu konuda da pek derine inemiyor.

İpodlar ve iphone’lara ise hiç gelmiyor. Fakat Facebook ve Apple’ın patronlarının hikâyeleri biraz doğruysa, kapitalizm kötü ve acımasız insanları, sosyopatları ödüllendiriyor. Bu da kıssadan hissemiz olsun!

© 2020 -CuneytCebenoyan.com