Kaçış Planı

TARİH:  26 Şubat 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Amerikalı Don Kişot
Kaçış Planı bir Don Kişotluk öyküsü. Karısı haksız yere (aslında bundan filmin sonuna dek mutlak anlamda emin olamıyoruz) hapse atılan bir edebiyat profesörü  karısını hapisten kurtarmak için bir plan yapar. Sıradan bir eğitimcinin son derece iyi korunan hapishaneden bir insanı kaçırması, onu başka bir ülkeye götürmesi, gereken sahte evrakı edinmesi ve maddi kaynakları yaratması pek rasyonel değil. Yel değirmenlerine karşı savaşmak gibi bir şey! Ama yel değirmenlerine karşı savaşanlar insanı insan yapanlar değil mi? Filmin kahramanlarının kaçtığı  ülkenin de bir başka Don Kişot’un Chavez’in ülkesi  Venezuella olması da anlamlı.
Oscar ödüllü Çarpışma’nın yönetmeni (‘Crash’) Paul Haggis oldukça uzun olmasına rağmen merakla izlenen bir film yapmış. Evet, düşününce pek rasyonel değil hikâye ama zaten film irrasyonaliteye, akıldışı davranışa bir övgü. Russel Crowe başrolde.

İz Peşinde

TARİH:  26 Şubat 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

İntikam sakatlar!
‘İz Peşinde’ tarihsel bir dönemeçte yayımlanmış ve klasikleşmiş bir romana dayanıyor.  Charles Portis’in ‘True Grit’ adlı kitabı 1968’de çıkmış ve kısa sürede modern Amerikan klasikleri arasında yerini almış; bir yıl içinde de filme çekilmiş. Yani Coen biraderlerinki aynı kitabın ikinci sinema versiyonu. Fakat Coen biraderler John Wayne’in başrolünde oynadığı ilk filmi kale almamışlar. Tarihsel bir dönemeçte yayımlanan roman, Amerika tarihindeki tarihsel bir başka dönemeci anlatıyor: Vahşi Batı’nın bitmek üzere olduğu, nizam ve intizamın egemenliğini ilan etmeye hazırlandığı 1870’lerin son yıllarında başlıyor film. Bittiğinde ise Vahşi Batı bir panayır varyetesine dönüşmüş, geçmişin acımasız ve sert kahramanları ya palyaçolaşmışlar ya da bütün pırıltısını yitirmiş halde yeniden karşımıza çıkıyorlar.
True Grit sözcükleri bir tür sabit fikirliliği, bir tür inanç dolu cesareti temsil ediyormuş. Filmin basın bültenindeki kötü çeviri Türkçesiyle tam olarak şu: “‘True grit’ kelimeleri, Amerikan ruhunun çekirdeğini oluşturan, bir insanın anlaşılmaz olaylarda görebileceği tek amaçlılığı, kendinden son derece emin bir cesareti temsil ediyor.”
Amerikan ruhu! Coen kardeşler bana uzun zamandır bunun peşindeymişler gibi geliyor. ‘Amerikalılık nedir?’in cevaplarını arıyorlar. Bu filmdeki iyi Amerikalılar baştan sakat oldukları gibi, başladıkları noktanın da gerisinde,  daha sağlıksız bir halde bitiriyorlar filmi. Zaten baştan kötü olanların sonu ise kimseyi pek ilgilendirmiyor. Ki zaten ölüyor çoğu.
Mattie, babası acımasızca öldürülen 14 yaşındaki bir genç kız, hatta bir çocuk. Ama Mattie sıradışı bir kararlılığa ve becerilere sahip. Babasının intikamını  almak için müthiş bir ticari yetenekle gereken maddi kaynakları  yaratıyor, intikam almada kendisine yardımcı olacak silahşörü  kiralıyor ve yola koyuluyor.  Bu ikiliye bir de kendini çok beğenmiş, geveze ama naif bir Teksaslı ‘ranger’ kişisel nedenlerle (daha çok parasal) katılıyor.
Peki intikam iyi bir şey midir? İntikam alan kişi, kendisini sağaltmış mı olur yoksa sakatlamış mı? Kaybedilen yani intikamı alınan kişi geri gelmediği gibi, intikam alan kişi de dönüşür. Bir şeyler kazanmaktan çok bir şeyler yitirir. Geride kan ve yeni kayıplardan başka bir şey kalmaz. İntikam imkânsızdır. Coen kardeşler bu filmi neden bugün çekti? Bize neden Amerikan tarihinin 130 yıl öncesine dair bu hikâyeyi anlattılar? Belki de 11 Eylül’ün intikâmı (en azından görünüşte) peşinde koşmanın Amerikan insanını nasıl sakatladığını anlatmak istediler. Ya da bugünün Amerikan kişiliğinin hangi tarihsel koşullarda şekillendiğini göstermeye çalıştılar.
Filmin iki sahnesi var ki söz etmek gerek (Meltem Gürle’ye selam ederek).  Goethe’in “Der Erlkönig”  adlı şiirine gönderme yapan sahnede silahşör Rooster Cogburn yılanın ısırığıyla zehirlenmiş Mattie’yi önce at sırtında sonra kucağında taşıyarak kurtarmaya çalışıyor. Bu sahnenin olağanüstü etkileyici olduğunu, hatta belki de Coen sinemasının en duygusal, en insancıl sahnesi olduğunu söylemek mümkün. Bir de Teksaslı ranger’in yıldızını gösterdiği sahne var. Teşhircilikle, gururun komik bir bileşimi!
Mattie’yi oynayan Hailee Steinfeld önemli bir keşif. Silahşör rolünde Jeff Bridges, ranger rolünde Matt Damon da başarılılar. Coen kardeşler film yapmışsa, seyredersiniz zaten.

Kir

TARİH:  5 Mart 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün


Toplumsal barış?

Kir çok önemli bir meseleyi ele alıyor: Korucular. Koruculuk denilen müesseseyi Turgut Özal ülkemize armağan etmişti. Büyük Marxist Türk düşünürlerinin de selam durduğu, yurtdışına çıkışta bulundurulabilecek döviz miktarı üzerindeki sınırı kaldırdığı ya da ithalatı serbestleştirdiği için yere göğe konulamayan, özgürlükçü ve sivil, ahir zaman peygamberi Turgut Özal’dı koruculuğu getiren! 12 Eylül’ün ideologu ve başbakan yardımcısı, köşe dönmeciliğin ve hukuksuzluğun amigosu, işçi düşmanı Özal Kürtleri birbirine kırdırmanın, bölüp yönetmenin de yolunu koruculukla bulduğunu düşünmüştü. Zaten devletten maaş almaya teşne, zaten sicili bozuk bir sürü talibi vardı koruculuğun. Talip olmayanlar da, direnenler de tehditle, şiddetle yola getirilirdi. Koruculuk hala var ve AKP döneminde de gelişip serpildi. Korucuların bulaşmadığı kirli iş kalmadı. Bir tür yerel mafyaya dönüştüler ve mafyanın yaptığı her işi yaptılar. Uyuşturucu ve silah kaçakçılığı, kiralık katillik vb… Mardin’de 44 kişinin öldürüldüğü katliamda da korucuların imzası vardı.

Kir bize bütün kötü özellikleri bünyesinde toplamış bir korucunun hikâyesini anlatıyor. Filmin yönetmeni Yusuf Çetin aynı zamanda Rezzak adlı bu korucuyu canlandırıyor. Filmin başında anne ve babası kontr-gerilla tarafından öldürülen Zilan’ın da dayısı Rezzak. Rezzak biraz da ‘yeğenlerimi evime almazsan el alem ne der?’ diye düşündüğü için, genç ve güzel bir kız olan Zilan ve küçük kardeşini himayesine alır. Ama Rezzak bütün kötülüklerin anası içkiye de düşkündür ve sarhoş olduğu bir akşam yeğenine tecavüz eder. Filmde içki içtiğini gördüğümüz tek karakterin, uçkuruna da hakim olamaması, filmin, büyük ihtimalle istemeden, muhafazakar bir mesaj vermesine de neden oluyor (Arınç’ı hatırlıyoruz “hayat içki ve seksten ibaret değildir!’).   

Dün akşam televizyonda KADER’den kadınlar vardı. Kadın cinayetleri, ensest ve tecavüzün nasıl korkunç bir hızla yaygınlaştığından söz ediyorlardı. İnanılmaz bir artış var kadına yönelik işlenen suçlarda. Ensestin yaygınlığı bilinen rakamlara göre ülkenin yüzde 20’sini kapsıyormuş. Bu tam ne anlama geliyor bilmiyorum. Fakat anladığım en az beş aileden birinde, bir ensest mağduru olduğu. Bu bilinense, bir de bilinmeyen vardır ki onu tahmin bile etmek istemiyorum. Kir yeğenine tecavüz eden dayı figürüyle bu konuya da dokunmuş oluyor.

Ama filmde her şeyin fazla şematik olduğunu söylemek zorundayım. Teknik aksaklıkları bir yana bırakalım; bunlar parayla ilgili konular ve paranız yoksa da yapamıyorsunuz, bu kadar basit. Mizansenler, diyaloglar, karakterler hepsi fazla yüzeysel, müsamereden hallice. Ve gelelim asıl meseleye: ‘İz Peşinde’ filminde intikamın intikam alana neler yaptığını gördük. İntikam alan, intikamı ne kadar haklı olsa da, bir şeylerini yitirir. İnsanlığı biraz daha azalır. Şiddete şiddetle, yargısız infaza yargısız infazla cevap veren artık eski insan değildir. İnsanlığından biraz kaybetmiştir ve bu onu daha da kanlı eylemlere götürecektir. Bunları söylemenin bir manası yok biliyorum ama ben ablası PKK tarafından öldürülmüş bir insanım. Ablam ve Onat Kutlar PKK tarafından ‘turizmi baltalamak’ için  öldürüldü. PKK özür dilemedi. Sorumluluğu mahkemede kanıtlandı, buna da itiraz etmedi.  Onun için bana dağa çıkmanın toplumsal barışa hizmet ettiğini söylemeyin lütfen. Filmin sonundaki görüntüler, çözümün dağda olduğunu açıkça söylemiyor mu? Basın bülteni ise toplumsal barıştan dem vuruyor. Ne diyeyim, bir şey söylemenin manası da kalmadı.

Saklı Hayatlar

TARİH:  12 Mart 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün


Mezhep meselesi

Çorum katliamı gibi tarihimizin kanlı olayları sinemada anlatılmadı. Çorum’da Aleviler, faşistler ve onlarla işbirliği yapan sıradan Sünni vatandaşlarca katledilmişti. Bu acılar, konuşulmadı, tedavi edilmedi. Bunların yeniden yaşanmaması için bir şey yapılmadı. Zaten yeniden yaşandı da Sivas’ta. Aleviler hâlâ ikinci sınıf vatandaş. Alevilerin önemli bir kısmı hâlâ korkudan kimliğini gizliyor. Sünniler gibi davranıyor, oruç tutuyor, başını bağlıyor vs.
Saklı Hayatlar bu konuları gündeme getirmekle çok önemli bir iş yapmış. Çorum’daki katliamdan kaçan bir Alevi  bir ana kızın öyküsü bu temelde. Genç kız tıp okuyor ve makine mühendisliği okuyan ama fotoğrafçı olmak isteyen devrimci bir gence abayı yakıyor. Ama devrimci genç hem Sünni hem de bir emekli komiserin oğlu.
Aleviler de Sünniler de birbirlerine karşı önyargılarla dolular ve aileler gençlerin birleşmelerine karşı çıkıyorlar. Romeo ve Juliet hikâyesi yani. Film mezhep çatışması ve travmalarımız konusunda söylenmemiş şeyleri söylemesiyle artı puan alırken, bu klasikleşmiş aşk ilişkisine yeni bir şey katmayarak ve klişelere başvurarak etkisini kaybediyor. Genç kız rolündeki Ceren Hindistan ise akıllarda kalacak özel bir fiziğe sahip.

İki Kadın Bir Erkek

TARİH:  12 Mart 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün


Yeni /eski bir aile modeli

Aile! Ne yapacağız bu aileyle; bu, neredeyse her zaman işlevsel olmayı başaramayan kurumla?  Solcu, ilerici yani kafa dengi arkadaşlarımın ‘İki Kadın, Bir Erkek’le ilgili yazdıklarını okudukça, kendimi  muhafazakâr hissediyorum. Çünkü her şeye rağmen, ailenin alternatifi olmadığını düşünüyorum ve bu açıdan ayrılıyorum onlardan. Çok anlamıyorum artık, muhafazakâr aile denince ne kastedildiğini. Bir ilişkiyi muhafaza etmek isteyen kişi, belirli kurallara uymak zorunda kalır. En yaygın kural da birbirini yanıltmamak, aldatmamaktır. Kurallar içinde çok eşlilik varsa, itirazım yok.  Yeter ki birbirini yanıltmasın insanlar. Aldatmak elbette insani bir şey, hatta belki hiç aldatmamak imkânsız ama aldatılmak da her zaman acı verici, her zaman yıkıcı. Aldatılan açısından aldatmayı sakin ve tepkisiz karşılamak insani değil.
Aile meselesine dönersek, çocuk yetiştirmek için elimizdeki en iyi seçenek, anne ve babanın olduğu ve çocukla yakın bağ kurduğu seçenek. İki kişi olmuyorsa, hiç olmazsa bir kişiyle çocuğun yakın ve güvenli bir ilişki kurması şart. Bu ilişkiden yoksun çocuklar daha mutsuz, daha korkak, daha yalnız ve daha başarısız oluyorlar hayatta. Komünal ortamlarda yetişen çocuklar daha mutsuz oluyorlar. Sahiplenilmek ve sahiplenmek, belirli kurallar ve sınırlar içinde yaşamak istiyorlar. Ama çekirdek aileler de nerdeyse her zaman işlevsiz aileye dönüşüyor, o da başka bir konu.
Neyse bu mesele daha çok su kaldırır. Fakat kısacası şunu çok anlamıyorum. Bir çiftin bir üyesi diğerini aldatıyor, sonra da pişman oluyor ve eski eşine dönüyor, film de bunu kutsuyor. Şimdi, film kutsal aileyi savunuyor, muhafazakârlıktan yana tavır koyuyor demek şart mıdır? Ya yeni bir ilişki kurulacaktı ya da eskisi tahkim edilecekti. Biri diğerinden üstün değil, benim gözümde. Tabii, eğer ikili ilişkinin üçlü-dörtlü-beşli bir ilişkiye evrilmesini beklemiyorsak …  Hiçbir kural olmasın diyorsak, ormana dönmemiz gerekiyor ama o da imkânsız.
‘İki Kadın Bir Erkek’, lezbiyen bir çiftin, onların suni dölleme yoluyla edindikleri biri erkek diğeri kız iki çocuğun ve bu çocukların girişimleriyle hayatlarına katılan sperm donörü babanın hikâyesini anlatıyor. İki kadının ilişkisi aslında çekirdek aile modelini taklit ediyor. Kadınlardan biri yani Nic (Annette Bening) erkeksi ve baba rolünde. Diğeri yani Jules (Julianne Moore) ise kadınsı ve anne rolünde. Nic, kızın yani Joni’nin annesi, Jules ise oğlanın yani Laser’ın annesi. Yani çocukların birini bir kadın diğerini diğer kadın doğurmuş. Fakat Joni için annesi Nic yine de bir baba olarak tatmin edici değil, ne de olsa Nic bir kadın! Joni, gerçek babası Paul’u (Mark Ruffalo) bulduğunda derhal ona yoğun bir ilgi geliştiriyor. Laser ise babayla temkinli, rekabeti de içeren bir ilişkiye giriyor. Fakat Paul’un hayatlarına girmesi en çok Jules’u etkiliyor. Her anne gibi oğluna biraz aşık olan Jules, Paul’de oğlunu görüyor. Jules’un, Paul’e oğlu Laser’a benzediğini söylemesiyle,  Paul’ün dudaklarına  yapışması arasında fazla süre geçmiyor ve ikili bir ilişkiye başlıyor. Tabii dengeler dağılıyor ve tabii yeniden kuruluyor. Evet, film, Paul’e çok haksızlık ediyor. Kabul ama diğer başka söylenen bir sürü şeyin konuşulması gerektiğine inanıyorum. İki Kadın, Bir Erkek derinliksiz bir film ama keyifle izledim. Akılda kalıcı değilse de, söylendiği kadar da kötü değil.

Yine militarist propaganda

TARİH:  19 Mart 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

DÜNYA İSTİLASI: LOS ANGELES SAVAŞI

Los Angeles Savaşı bu yıl seyredeceğimiz en militarist, en gerici, en sevimsiz propaganda filmi olabilir. Ama siz niye seyredesiniz ki, ben sizi kurtarmak için o acıya katlandım (Hz. İsa kompleksi)! Western sinemasının hüküm sürdüğü yıllarda bu gerici, milliyetçi, şoven eğilim John Wayne’de vücut buluyordu. Pis Kızılderililer ve hatta bazen Sarı Adamlar (Vietnamlılar) John Wayne’in gazabından kurtulamıyordu. Los Angeles Savaşı, John Wayne’e bir selam çaktıktan sonra, II. Dünya Savaşı’ndan sloganlaşmış bir savaş narasını da devralıyor (“Çekilmek mi? Hadi Lan!”)
Filmin hikâyesi ‘Yukarıdaki Tehlike’yi andırıyor. Uzaydan yaratıklar gelir ve ABD’yi (dünyayı) işgal ederler. ABD, dünyevi bir gücün işgal edemeyeceği kadar güçlü. ABD işgal edilemez ama işgal eder ve etmeye devam edecek. Ederken de, kendi özelliklerini başkalarına yansıtarak, saldırganlığını meşrulaştıracak. Irak’ı işgal ederken ‘kitle imha silahları’ masalı yutturulmuştu, oysa kitle imha silahı kullanmış tek ülke ABD’nin kendisiydi. Bu filmde de benzer bir yansıtmanın izlerini görmek mümkün. Uzaylılar kolonileştirme harekâtı yapıyorlar. Bu, insanları öldürüp doğal kaynaklara el koymak demek. Yani ABD’nin Irak’ta yaptığına benzer bir şey. Uzaylılar ‘su’ya el koymak için gelmişler! Uzaylılarda akıl olsa AKP’yle işbirliği yapar ve HES kuruyoruz diye, suya el koyarlardı. Kansız olurdu. Ama onlarda akıl olmadığını görüyoruz zaten.
Uzaylılar defalarca hayvanlarla özdeşleştirilir film boyunca. Beyinleri yoktur. Vıcık vıcıklıkları, dişi oldukları  izlenimini yaratır (Julia Kristeva ve Camille Paglia bedensel sıvılarla dişilik arasında kurulan özdeşlik üzerine yazmışlardı). Gerçi uzaylıların bedensel sıvıları tatsız bir espride meniye de benzetilir (kadın askerin ağzına yaratıktan fışkıran sıvılar dolar. Erkek asker ona takılır ‘ilk buluşmada da bu kadar ileri gidilmez ki!’ ) Beyinsiz, hayvani ve kadın bedeni gibi kaygan sıvılar içeren bedenlere sahip bu yaratıklar, günümüzde hangi düşmanı sembolize edebilir? ABD’liler günümüzde kimi düşman olarak görüyorsa onu, elbette. O da belli bence.
Film biter ama savaş bitmez. Bir tür baba figürü olan subayın, sarsılan güvenilirliği yeniden tesis edilir ve değişik etnik kökenlerden gelen bütün çocukları Beyaz babalarını yeni savaşlara katılmak için takip ederler. Babanın iktidarı artık eskisinden de sağlamdır film bittiğinde. Filmin, son derece erkek, son derece saldırgan, son derece Hıristiyan (İncil de görülür elbette filmde) ve son derece Beyaz (bütün renk skalanın varlığına rağmen) propagandasını yeni Hollywood  bockbuster’larının sürdüreceği kesin.
İdeolojik okumaları bırakırsak çok kötü anlatılmış bir hikâye var filmde. Ne doğru dürüst karakterler, ne anlaşılabilir ve takip edilebilir aksiyon sahneleri, ne de gerçekten korkutucu olan düşmanlar var (40. dakikaya kadar görünmüyorlar bile). Bir harala gürele içinde geçip gidiyor, beyninizi iğfal ediyor film. Her açıdan.
Solcu, devrimci rap/metal grubu Rage Against the Machine’in “Battle of Los Angeles” (1999; “Los Angeles Savaşı”) diye bir albümü vardı. O albüm devrimi temsil ediyorduysa, bu film de karşı devrimi temsil ediyor. Albümü, panzehir olarak filmden sonra dinlemekte yarar olabilir.

PRESS

TARİH:  19 Mart 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

      
Türkiye’de gazeteci olmak

‘Press’ son Antalya Film Festivali’nde yarışan filmlerden biriydi ve ikincilik anlamına gelen bir jüri özel ödülüyle de döndü festivalden. Filmin festival gösteriminde göze batan teknik sorunları da halledilmiş galiba. Filmi daha sonra izlemediğim için bu konuda bir şey söyleyemiyorum ama Antalya’da bu sorunlarını çözmüş olarak yarışsaydı keşke. O zaman, rahatlıkla yarışmanın en iyisiydi diyebilirdim.  Film hakkında şunları yazmışım:
“’Press’ teknik olarak yetersiz olmasına rağmen iyi bir film. Özgür Gündem gazetesinin Diyarbakır bürosu çalışanlarının yaşadıklarını anlatıyor ve 1990’ların başlarında geçiyor. Diyarbakır’da gazetecilik yapmanın son derece güç olduğu bir dönem bu. Türkiye o yıllarda gazeteci ölümlerinde dünyada hep başa oynuyor. Faili meçhul cinayetler özellikle Güneydoğu’da sıradanlaşmış durumda. Jitem ve Hizbullah terör estiriyor güney-doğuda. İkisi de devletin örgütleri. Devlet işlediği suçları teşhir edenlere karşı da suç işlemeye devam etmiş. Karanlık güçler önce dayak ve tehditle Kürt gazetecileri sindirmeye çalışmış. Başarılı olamadığı zamanlarda da enselerine kurşunu sıkmış. […..] ’Press’ bu karanlık dönemi anlatırken, kimi zaman seyirciyi güldürecek kadar komik de olabilmiş. Trajedinin en koyusunun ortasında yine de güldürmeyi başarabilmek çok müthiş bence. Gazete çalışanları çelişkileri olan farklı karakterler olarak ete kemiğe büründürülmüş. Yan rollerdeki bazı oyuncular (yaşlı büfeciyi ve polis komiserini canlandıran sanatçılar) göze batan bir teatrallikten kurtulamamışlar ama diğer oyuncular gayet iyiler.  ‘Press’in ödül alacağını sanmıyorum ama hak ettiğini düşünüyorum.”
Bugün gazeteciler sokak ortasında kurşunlanmıyor. Neyse ki hukuk devleti olduk. Şimdi ‘bağımsız yargı’ uygarca yok ediyor, yok etmek istediklerini. Ne ilerleme! Press’i kaçırmayın!
 

Hayatım Yalan

TARİH:  26 Mart 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün


Eski ve yeni ötekiler

Bazı filmler beni hak etmedikleri kadar sinirlendiriyor ya da hak ettikleri kadar sinirlendirmiyor olabilir, ne yapalım, hayat… “Hayatım Yalan” beni çok sinirlendirdi!
Adam Sandler filmde Yahudi bir doktoru canlandırıyor. Yahudilerin Amerikan toplumunda aşağılanmaları, ikinci sınıf vatandaş sayılmaları çok yakın zamana kadar sürmüş ve hâlâ da herhalde bir düzeyde sürüyordur. Bugün bir komploymuşçasına önümüze sürülen Hollywood’daki Yahudi egemenliğinin kökeninde, Yahudilerin dışlanmışlığı yatar. 1900’lerin başlarında avam eğlencesi sayılan ve aşağılanan sinemalara, WASP’lar (Beyaz Anglo Sakson Protestan) değil Yahudiler yatırım yapmıştır çünkü!
Adam Sandler’ın filminde (Sandler, sadece başrol oyuncusu değil, yapımcı da) gözüme batan bir insan sevmezlik var. Seinfeld dizisinde de vardı bu insan sevmezlik ama o dizide alay edilenler daha çok filmin kahramanlarıydı. Dolayısıyla dizi seyirciye, kendisiyle alay etme fırsatı veriyordu. Ya da ben öyle hatırlamak istiyorum!
Hayatım Yalan’da alay edilenler ise İngilizceyi İngiliz aksanıyla konuşanlar, Alman ya da İsveçliler, Meksika kökenli yoksul hizmetçiler, doğal bir güzelliğe sahip olmayanlar, yaşlılar, şişmanlar ve homoseksüeller. Bunların karşısında Amerikan aksanıyla – yani ‘doğru’ aksanla – İngilizce konuşanlar, doğal güzeller ve heterolar var. Komik olan tümüyle diğerleri. Bütün filme sinmiş bir asıllar ve ötekiler bakışı var. Müslüman ve Ortadoğuluların mutlak öteki haline getirilmesi, Amerika’nın bütün geleneksel ötekilerine, asıl Amerikalı olma keyfi ve kendini beğenmişliği yaşatıyor sanırım. Adam Sandler’ın canlandırdığı Yahudi doktor karakterinin yaşadığı sendrom bu olabilir. Ya da bu genel geçer bir Amerikan ruh hali, bu günlerde.
Bunun ötesinde bildik formüllere yaslanan, zaten çokça kullanılmış bir metne dayanan bir film var karşımızda. Formül (Yeşil Kart vs.): Kandırmaca gerçeğe dönüşür ve “mış gibi yapan” çift gerçek bir çift olur! Formül (Harry Sally İle Tanışınca vs.): Eski arkadaşlar aslında mükemmel bir çift oluşturduklarını fark ederler. Romantik komedinin çiğnene çiğnene sakız ettiği şablonlar bunlar!
Sandler’ın canlandırdığı doktor, genç bir kadını tavlamak için evli numarası yapmak durumunda kalır (hiç inandırıcı değil ya, neyse). Eşi rolünü de sekreteri (Jennifer Aniston) üstlenir. İki çocuklu yalnız bir kadın olan sekreter aslında patronu olan doktora aşıktır. Kadının çocukları da oyuna dahil olurlar. Doktorun kardeşi de zorla oyuna kendini katar. Hepsi birlikte Hawaii’ye tatile giderler. Komik durumlar yaşanır. Doktor, sekreterinin de güzel bir kadın olduğunu fark eder. Ve saire.
 
 

Mutluluğun Peşinde

TARİH:  20 Nisan 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Geçmiş geçmez!

‘Mutluluğun Peşinde’ evlat acısı yaşayan bir çifte dair ince gözlemlerle dolu, iyi oynanmış bir film. Keşke biraz daha duygusal olmayı göze alsaydı…

Evlat acısı temasını  ele alan çok sayıda filmden Von Trier’in ‘Deccal’iyle ilgili yazımda söz etmiştim. Neredeyse bütün büyük yönetmenler bu büyük acıyla bir şekilde uğraşmışlar. ‘Mutluluğun Peşinde’nin çifti dört yaşındaki oğullarını kaybedeli sekiz ay olmuş. Ama ister sekiz ay, ister seksen sekiz ay olsun, geçmiş hiçbir zaman geçmez. Üstelik sekiz ay çok kısa bir süre. Yani sıcağı sıcağına olmasa da, oldukça yakın tarihli bir acının pençesindeki bir çiftten söz ediyor film.

Kadının adı Becca (Nicole Kidman), adamınki Howie (Aaaron Eckhart). Film bize on beş dakika kadar geçmişte tam ne olduğunu söylemiyor. “Daha iyi Bir Dünyada” için merhamet pornosu demiştim , ‘Mutluluğun Peşinde’ için yas ya da hüzün pornosu demek mümkün değil (hoş, diyen Amerikalı bir eleştirmen var). Film, bize trajedinin bilgisini sadece geç vermiyor, çocuğun ölümüne neden olan kazayı da göstermiyor. Melodramdan kaçınmak için elinden geleni yapıyor. Bu kadar mesafeli bir tavır filmin en büyük kusuru. Duygu sömürüsü yapmaması bir erdem elbette ama yönetmenin/filmin fazla mesafeli tavrı, seyircinin az etkilenmesine yol açıyor. Sinema dergisindeki yazıda yönetmen Mitchell’in filmi kimin çektiğinin anlaşılmamasını istediği yazıyor. Kısacası yönetmen kendisine karşı da bir mesafe koymaya çalışmış.

HAYAT DEVAM EDİYOR
Karı kocanın ölüm karşısındaki yas süreçleri farklı işliyor. Becca, mümkün olduğu kadar oğluyla ilgili nesnelerden uzaklaşmaya çalışırken, Howie tam tersine oğlunun anılarıyla sürekli baş başa kalmak ihtiyacı duyuyor. Bu farklılık ikilinin arasında bir çatlak oluşturuyor. Becca, oğlunun ölümüne neden olan delikanlıyı oğlunun yerine ikame ediyor ve onla kimi zaman flörtöz denilebilecek bir ilişki kuruyor. Howie ise o delikanlıyı görmeye katlanamıyor. Becca’nın ailesinde bir kayıp daha yaşanmış geçmişte. Becca’nın erkek kardeşi uyuşturucudan ölmüş 30 yaşındayken. Becca’nın annesi oğluyla, torununun kaybı arasında paralellik kuruyor ama bu Becca’yı daha da çıldırtıyor. Becca kendi acısının biricik ve benzersiz olduğunu düşünüyor ve kimseyle paylaşmak istemiyor.

Fakat hayat devam ediyor ve çift birlikteliklerini yine de ayakta tutacak iradeye, sonradan pişman olacakları maceralara girmeyecek dirayete sahipler. ‘Mutluluğun Peşinde’ evlat acısı yaşayan bir çifte dair ince gözlemlerle dolu, iyi oynanmış bir film. Keşke biraz daha duygusal olmayı göze alsaydı. Evet, biz eleştirmenler de bir garibiz. Film biraz acılı olsa duygu sömürüsü yaptı diye suçlarız, yapmasa da mesafeli diye kızarız. ‘Mutluluğun Peşinde’ ilgiyi hak ediyor, kaçırmayın.

İçimdeki Yangın

TARİH:  20 Nisan 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Kaçak oynamak

Polİtİk konulara yarım ağız dokunan, utangaçça bir şeyler söyleyen filmlerle dolu sinemalar. Açık açık tavır almak çok zor demek ki; ister Avrupa’da ister Amerika kıtasında olun durum değişmiyor. Jerzy Skolimowski kaçak Talibanıyla, Christopher Boe ise paranoyak yazarıyla Ortadoğu’da günümüzde yaşananlara dair bir şeyler söyler gibi yapıyorlar ama ne yapıp edip kendi kendilerini ayaklarından vurmayı ve etkisizleşmeyi başarıyorlardı.  “İçimdeki Yangın” da, Lübnan-Filistin-İsrail’e dair bir şeyler anlatıyor ama bunu ülkelerin adlarını bir kere bile anmadan anlatmaya çalışıyor. Sorunun temelde İsrail’e dair bir eleştiri getirmekle ilgili olduğuna inanıyorum. İsrail’den eleştirel bir dille söz etmek, derhal anti-semitist olmakla suçlanmanıza ve aforoz edilmenize neden olabilir. Yönetmen de bundan kaçmak için her şeyi belirsizleştirmiş. İsrail’in Lübnan işgalinin adını koymazsanız, Sabra ve Şatila katliamlarını belirsizleştirirseniz, ne dediğiniz anlaşılmaz. Nitekim konular hakkında bilgi sahibi olmayanların, her şeyi yanlış anladıklarını gözlemledim. Filmin bir de annesine tecavüz eden ve kardeşlerinin babası olan oğul öyküsü var. Oraya girmek de içimden gelmiyor doğrusu.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com