Pina

TARİH:  20 Nisan 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Dans etmezsek kayboluruz

Pina, Wim Wenders’in koreograf Pina Bausch ve onun Wuppertal Tanztheater adlı grubu üzerine çektiği filmin adı. Pina Bausch’un gösterilerini iki kez İstanbul’da izleme şansına sahip oldum. Bausch’un koreografisi o güne kadar bildiğim hiçbir şeye benzemiyordu. Komikti, dokunaklıydı, estetikti, görkemliydi. Dansçılar konuşuyorlardı ama söyledikleri şeyler bir hikâye anlatmıyor, bir durumu ima ediyordu. Pina Bausch’un hafızada derin bir yer edinmemesi imkânsızdı. Onun koreografisinden kısa bir bölümü Almodovar’ın ‘Konuş Onunla’sında da gördük.

Bausch, yıllarca Wenders’ten işlerinin filmini çekmesini istemiş ama Wenders cesaret edememiş. Ancak ‘U2-3D’yi görünce, üç boyut teknolojisinin istediklerini yapmasını sağlayacağına karar vermiş. Tam işbirliğine başlamışlar ki Pina Bausch hayatını kaybetmiş. ‘Pina’, Bausch’un dört önemli oyunundan bölümler gösteriyor ilk yarısında. İkinci yarısında ise Wuppertal şehrine açılıyor ve dansçıların solo ya da düetler halinde danslarını izliyoruz. Film boyunca dansçılar Pina ile ilgili deneyimlerini de aktarıyorlar. Bana Pina’nın dansçılarına hemen hemen hiçbir şey söylememesi, onların kendilerini ve dansı keşfetmelerini kırk yılda bir, o da belki söylediği bir iki sözcükle yönlendirmesi çok çarpıcı geldi. Pina’yı (Wuppertal Dans Tiyatrosu’nu) sahnede seyretmek en iyisi elbette ama bu şansınız yoksa ‘Pina’ filmini kaçırmayın.

Beni Asla Bırakma

TARİH:  20 Nisan 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Klon melankolisi

İnsanlarIn klonlarının oluşturulması ve bunların yedek parça (organ) deposu işlevi görmeleri sinema için yeni değil. ‘Beni Asla Bırakma’ böyle bir konuya sahip. II. Dünya Savaşı sonrasında İngiltere’de klonlar üretilmiş ve bunlar özel eğitim kurumlarında beyinleri yıkanarak yetiştirilmişler. Bu çocuklar 20’li yaşlarına gelince, asıllarına organlarını bağışlamaya başlıyor ve genellikle üçüncü bağıştan sonra da genç yaşta ölüyorlar. Film bu gençlerden bir grubu anlatıyor. Gençler makus talihlerine asla isyan etmiyorlar. ‘Beni Asla Bırakma’ bize konusunun ima ettiği şeylerin hiçbirisini anlatmıyor. Sınıfsal eşitsizlikler, insan hayatının değersizleştirilmesi, hükümetlerin beyin yıkama ve kitleleri manipüle etme yöntemleri… Bütün bunlardan söz etmek zorunda olan bir konuyu alıp tamamen ‘ölümlülük’ bilinciyle yaşamak gibi fazla genel ve muğlak bir alana çekmek filmin ve muhtemelen ona kaynaklık eden kitabın temel zaafı. Sonuçta ortaya baştan sona aynı tonda giden, iç sıkıcı bir film çıkmış.

Öleceğimizi bilerek yaşıyoruz hepimiz ama bu gerçek üzerine düşünmemiz için farklı bir film yapmak gerekirdi. ‘Torino At’ı da benzer bir şekilde kıyameti bekliyordu. Ama hiç olmazsa onda az buçuk sosyal bir eleştiri vardı. Bunda o da yok.

Tehlikeli Tutkular

TARİH:  20 Nisan 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Babanın yatağı

‘Tehlikeli Tutkular’, babasına âşık 16 yaşında bir kız ve onun ilgisini çekmeye çalışan iki delikanlının trajik hikâyesini anlatıyor.

Delikanlılar yakın arkadaşlar ama birbirlerinden çok farklılar. Biri alkolik babasıyla yalnız yaşayan, uyuşturucu ticareti yapan bir genç, diğeri ise efendiden bir delikanlı. Genç kız ise babasıyla yalnız yaşıyor. İki delikanlıyı birbirleriyle rekabete sokarak egosunu tatmin eden genç kızın asıl derdinin babasıyla olduğu sonradan ortaya çıkıyor. Babasının eve gelmemesi, belli ki çapkın oluşu kızı çok fazla etkilemiyor, ta ki babasının yetişkin kadınlar dışında kendi yaşıtı bir genç kızla da yattığını öğrenene dek! İşte o zaman aldatılmış hissediyor kendisini genç kız. Ve ödeşmek için eve erkek arkadaşını atıyor. Ama erkek arkadaşıyla kendi odasında, kendi yatağında sevişmiyor, babasının yatağında sevişiyor! Babanın yatağında sevişmenin ne anlama gelebileceği bence açık.

Babanın eve zamansız gelişi, olayların raydan tamamen çıkmasına yol açıyor. Sonuç:  Seyredilebilir, çok fazla bir şey beklemeden.

Henry’nin Rüyası

….

TARİH:  7 Mayıs 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Suçlu Kim?’in orijinal adı  “Henry’nin Suçu” anlamına geliyor. Ve Henry’nin asıl suçu da sanki, Henry’nin kendisine ait bir rüyası olmaması ve akıntının onu götürdüğü yere gitmesi. Film boyunca Henry’nin bir rüyası olup olmadığı meselesi gündeme geliyor zaten.

Nick Cave’in “Henry’nin Rüyası” adlı albümüyle filmin bir akrabalığı var mı sorusunun cevabını bir miktar aradıysam da bulamadım. Olabilir, olmayabilir de.

Bir aşk ve soygun filmi olmakla birlikte ‘Suçlu Kim?’ büyüme ve yeni bir hayata başlayabilmeye dair bir film. Henry, dünyaya düşmüş bir adam gibi yaşar, otobanda gişe memurluğu yapar (aynı hafta bu mesleğe dair iki filmin vizyona girmesi çok ama çok garip) ve karısıyla vaziyeti idare ederken başına ummadığı bir iş gelir. Liseden tanıdığı birileri onu meşum planlarına alet ederler ve Henry banka soygunculuğundan hapse girer. Çıkınca da kaderin kendisine çizdiği bu rolü oynamaya karar verir. Fakat tiyatro oyuncusu July ile tanışır. July Anton Çehov’un ‘Vişne Bahçesi’ adlı oyununda oynamaktadır. Oyun geçmişle vedalaşıp yeni bir hayat başlayabilmekle ilgilidir. Oyunun kahramanı çocukluk anılarıyla yüklü vişne bahçesini satmak zorundadır.

KENDİ KADERİNİ KENDİ TAYİN EDECEK

Henry de sonunda bankayı soyar ama kaderin kendisini getirdiği bu noktaya iradi bir kılıç darbesi indirmeye karar verecek, dünyaya düşen adam olmaktan çıkıp, kendi kaderini kendi tayin etmeye çalışmaya başlayacaktır.

Filmin temposu bazen düşse de bu büyük sorun teşkil etmiyor. Bu zamana ait olmayan bir hali var ‘Suçlu Kim?’in. Daha çok Çehov dönemine ait gibi duruyor. Be hem çok hoş hem de garip. Vera Farmiga feleğin çemberinden geçmiş, egosu şişkin ama aynı zamanda da hassas ve sevecen tiyatro oyucusu rolünde çok başarılı. Film sırf onun için izlenir. Keanu Reeves de “orada olmayan adam” rolleri için en uygun aktör zaten. Hayır, ‘Suçlu Kim?’ bir başyapıt filan değil ama iyi ki var.

‘KÜÇÜK BEYAZ YALANLAR’

TARİH:  14 Mayıs 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Fransız sineması, küçük burjuvaların acı-tatlı hayatlarını anlatmayı sever. Bu sinemanın en güzel örneklerini 70’li yıllarda Claude Sautet yapardı. ‘Sen, Ben Ve Diğerleri’ (Vincent, François, Paul …et les Autres) bu sinemanın en mükemmel örneğiydi. Fransa’da sınıf ayrımları Cannes’daki hiyerarşiye bakılırsa gayet keskin ama bu sinemada işçiyle patron, masör ile müşterisi ve hatta fahişerle “ahlaklı” vatandaşlar bir arada yaşarlar, bir arada eğlenirler. Ama ‘Küçük Beyaz Yalanlar’da Sautet filmlerinin tadı yok, ne yazık ki. Bir arkadaşları ölüm döşeğinde yatarken birlikte tatile giden, sonra büyük pişmanlık duyan, aşk acılarıyla, bağlanma sorunlarıyla cebelleşen bir grup Fransız küçük burjuvanın hayatını anlatan ‘Küçük Beyaz Yalanlar’ Fransa’da eleştirmenlerce yerden yere vurulmuş. Ama yine de hafif bir şeyler izlemek istiyorsanız o kadar da kötü bir seçenek değil.

Sıradan ırkçılıklar

TARİH:  4 Haziran 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Felekten Bir Gece Daha

Amerikan komedisi “Felekten Bir Gece Daha” ile ırkçı telden çalmaya devam ediyor. Bu dizinin ilki olan “Felekten Bir Gece”de de Meksikalılara yönelik aşağılayıcı espriler vardı. Pek sevilen o filmde çok sıkıldığımı hatırlıyorum. Bu kez “sıkılmayacağım, ben de herkes gibi çok eğlenip, güleceğim” diye girdim sinemaya galiba… Baştaki birkaç espriye en yüksek sesle gülen bendim. Ama ne zaman ki filmin mekânı ABD olmaktan çıkıp Tayland oldu, filmden de kötü kokular yükselmeye başladı. İki “Felekten Bir Gece”nin yapısı aşağı yukarı aynı.
Bir arkadaşlarının evlenmesinin arifesinde 3 arkadaş aldıkları uyuşturucunun etkisiyle kopar ve sabah ayıldıklarında kendilerini içinden çıkılması çok zor problemlerin ortasında bulurlar. Yakışıklı, dişçi ve ergen olarak adlandıralım bu üçlüyü. Dişçi Taylandlı bir kadınla evlenecektir ve dolayısıyla düğün de Tayland’da olacaktır. Dişçinin kayınbiraderi de üçlüyle birlikte ABD’den Tayland’a uçar. Düğün öncesi son gece üç arkadaş ve 16 yaşındaki dahi kayınbirader birer bira içer ve… sabah uyandıklarında yine her şey berbat olmuştur. Ne olmuşsa üçlü Bangkok’un kenar mahallelerinden birindedir ve kayınbirader kayıptır. İşin daha da kötüsü genç ve dahi Taylandlının orta parmağı kayıp değildir! Kayıp delikanlının kesik parmağı suyla dolu bir kabın içindedir.

AMERİKALI AĞEBEYLER EŞLİĞİNDE ERGENLEŞME TÖRENİ
Şimdi burada bir duralım. 16 yaşında şahane çello çalan, tıp fakültesine erkenden girmiş ve muhtemelen cerrah olacak bir gencin parmağı kopmuştur ama bu çok önemsiz bir şey gibidir film boyunca. Taylandlı genç bile umursamaz durumu. Oysa artık ne eskisi gibi çello çalabilecek ne de belki idealindeki mesleği icra edebilecektir.  Ama bu üçüncü dünyalıların ne hayatları ne de uzuvları pek önemli değildir. Önemli olsaydı böyle sapır sapır ölmez ve öldürülmezlerdi herhalde! Aslında Taylandlı genç Amerikalı ağabeyleri eşliğinde bir erginleşme (inisiasyon) töreninden geçmiş, sembolik olarak kastre edilmiş ve erkekliğe adım atmıştır.
Delikanlının kesilen parmağı sanki kesilen penisidir, sanki gerçekleşen bir sünnet törenidir. Ki zaten filmde bu kesik parmağa bir iki defa penis muamelesi yapılır. Yetişkinler Amerikalıdır, üçüncü dünyalılar ise çocuk! Uğur Kutay’ın Documentarist’te düzenlediği atölyede anlattığı tam da buydu. Batılı sinema tarihinin başından beri üçüncü dünyalıya en fazla “çocuk” gözüyle bakar. Eğer, yaratık gözüyle bakmıyorsa! Gerçi filmin sonunda dişçi de Taylandlı kayınpederinin gözünde erkeklik sınavını vermiş gözükür ama Amerikalı kahraman babaya posta koyarak, söke söke alır hakkını, Taylandlı delikanlı gibi biat ederek değil.
Tayland’daki çocukların seks objesi olarak alınıp satılması filmde bir espriye malzeme edilir. Eğer seks ticaretine konu olan Amerikalı ya da Batılı  bir çocuk olsaydı bu espri aynı rahatlıkla yapılabilir miydi? İmkanı, ihtimali yok! Yine filmde üç kafadarın çektirdiği fotoğrafları görürüz. Fotoğrafların birinde filmin kahramanları Vietnam’da yapılan bir infazı yeniden canlandırır. O korkunç fotoğraf çok iyi bilinir. Ölen de öldüren de Vietnamlı’dır, biri diğerinin kafasına silahı doğrultmuştur. Ölecek olan kafasını yana eğmiş, gözlerini kısmış dehşet içinde tetiğin çekilmesini bekler. Öldüren Amerika yanlısıdır, ölen bağımsızlık. İşte filmin sonunda bu acı olayla da dalga geçilir! Filmin Amerikalı yakışıklısı Taylandlı arkadaşının kafasına silahı doğrultmuş, o da gözlerini kısmış ve başını yana eğmiştir. O fotoğrafın aslında yani gerçeğinde öldürülen bir Amerikalı asker olsaydı bugün o resimle dalga geçilebilir miydi? İmkânı, ihtimali yok!
Tayland’da düzeni sağlamaya çalışan tek kişi ise Amerikalı bir Interpol polisidir! Filmde hayvanlara yapılan kötü muamele de rahatsız ediciydi. Ama yazının başında da söylemiştim, film fena başlamadı. Zach Galifianakis, ergen kalmış yetişkin rolünde çok komikti hakikaten. Ama komedi erken bitti.

Kadının Fendi

TARİH:  25 Haziran 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün  


Eşit işe eşit ücret!

Kadın işçilerin grevi, erkeklerin de çalışamamasına neden olunca, cinsiyet bazında bir bölünme başlar.

“Kadının Fendi” hoş ve de üstelik boş olmayan bir film. Ama derin bir etki bırakmak için fazla basit, fazla karikatürize ne yazık ki. 1968 Mayısının püfür püfür esen özgürleştirici rüzgarı, Birleşik Krallık’ta, Dagenham’daki Ford fabrikalarının boğucu derecede sıcak atölyelerinde kendini içten içe hissettirmiştir. Ford otomobil fabrikalarında 50,000’in üzerinde erkek işçi çalışırken, kadın işçilerin sayısı 200’ü bile bulmaz. Boğucu sıcak atölyelerde elbiselerini çıkararak koltuk döşemeleri diken kadınların emeği “niteliksiz emek” olarak değerlendirilmekte ve kadınlara en düşük düzeyden maaş verilmektedir. Kadınlar, nitelikli emekçi olduklarını ve erkek işçilerle aynı işi yapıyorlarsa aynı ücreti almak istediklerini söylerler. Kısacası “eşit işe eşit ücret” isterler!  Kendilerine destek olan erkekler vardır. Ama her sınıftan ve her seviyeden erkeğin de tepkisini çekerler. Kadın işçilerin grevi, erkeklerin de çalışamamasına neden olunca, cinsiyet bazında bir bölünme başlar. Sarı sendikacılar, işveren temsilcileri, kadın işçilerin kocaları, kısacası akla gelebilecek her türlü kaynaktan gelen direniş kadınları yıldırmaz. Öte yandan sınıfları aşan bir kadın dayanışması da yaşanır. Ford’un bir üst düzey yöneticisinin eşi, hükümette görev alan bir kadın bakan da işçi kadınlara kendi çaplarında destek verirler. Kapitalistler o dönemlerde yönetim becerilerini henüz bu kadar inceltmiş ve yetkinleştirmiş değiller galiba. Ya da film her şeyi fazlaca basite indirgemiş. Her şey nihayetinde yağdan kıl çeker gibi gerçekleşiyor, evdeki eşyaların yoksulluk nedeniyle satılmasından, bir işçinin intiharına kadar son derece ağır olaylar bile fazla iz bırakmasına izin verilmeden geçip gidiyor. İşçi lideri Rita (Sally Hawkins) dışında karakterler de bir derinlik kazanmıyor, karikatürün ötesine pek geçemiyorlar.  Film “kendini iyi hisset filmi” kategorisinden ayrılmamak için elinden geleni yapıyor. Başarıyor da. İçinde Marx’tan alıntılar yapılan, işçi sınıfı mücadelesini ve kazanımlarını yücelten bir film zaten insana kendini iyi hissettirirdi, bu kadar ekstra çabaya gerek yoktu. Sonuçta: Gidin ve kendinizi iyi hissedin! Yaşasın işçi sınıfının haklı mücadelesi!

Son bir not: Film koskoca Büyük Britanya’nın büyük patron ABD’nin dümen suyundan ayrılmakta nasıl güçlük çektiğini de gösteriyor. Kısacası parayı veren düdüğü çalıyor. 

Tanrılar ve İnsanlar

TARİH:  2 Temmuz 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün  


Gitmek mi zor, kalmak mı?
Varlığımı  Amerikalı misyoner bir doktora borçluyum. Babam, kendisine sıtma teşhisi koyan ve inatla yanlış tedavide ısrar eden doktorların elinden paçayı yalan söyleyerek kurtarmış. Onları iyileştiğine inandırmasa, ölecekmiş. Bu dediklerim 1930’ların sonu ya da 1940’ların başlarında Tarsus’ta bir hastanede yaşanmış. Hastaneden kurtulan babamın hastalığının zatürre olduğunu Amerikalı misyoner bir doktor teşhis etmiş. Babam Amerikalı doktor tarafından tedavi edilmese ve ölseymiş, ben de doğmuş olmayacaktım. Bu olayı tek başına bir filmde anlatsam, çıkacak anlam farklıdır, olayları tarihsel bir perspektif içinde, öncesi ve sonrasıyla anlatsam çıkacak anlam farklı. Mesela yıllar sonra ABD’nin desteklediği bir darbenin ben ve benim gibilerin üzerine kâbus gibi çöktüğünü de anlatırsam filmin anlamı çok değişir. Ama yapılan iyilikler de, kötülükler de aynen kalırlar. Yaşanan, yaşanmıştır bir kere.

Fransa ile Cezayir arasındaki ilişkilerin bütününü anlatması bir filmden beklenemez. ‘Tanrılar ve insanlar’ Cezayir’de 1996’da öldürülen bir grup misyoner rahibin son günlerini anlatıyor. Film İslam’a yönelik anlayışına, yönetmeninin ‘laik’lik iddialarına rağmen, sonuçta bir grup ‘gerçek’ Hıristiyan’ın fedakârlığı ve radikal İslamcıların vahşetine dair bir hikâye anlatıyor.

Cezayir ile Fransa ilişkisinin tarihini anlatmak bu yazıyı da, beni de aşar. Ama kısaca: bir zamanlar “Cezayir Fransa’dır” dermiş Fransız sömürgeciler. Fransa 600.000 Cezayirliyi öldürmüş ama Cezayir yine de bağımsız olmuş. Fransa elini eteğini çekmemiş Cezayir’den. 1991’deki seçimlerin ilk aşamasını İslami Cephe kazanınca, laik Cezayir ordusu darbe yapmış. Fransa ve uluslararası toplum bu darbeye alkış tutmuş, kimsenin aklına “seçilmiş hükümet” falan demek gelmemiş. Çünkü İslami Cepheciler ‘ılımlı’ değillermiş. Bu darbeyi 2000’e kadar süren bir tür iç savaş izlemiş. 150 ila 200.000 kişi bu iç savaşta ölmüş. Yıllarca İslamcıların katliam haberleriyle çalkalanan ‘dünya’ sonunda radikal İslam’ın ezilmesiyle rahatlamış.

CEZAYİR’DE KALMANIN BEDELİ
‘Tanrılar ve İnsanlar’ kanlı iç savaşın ortasında, 1995’te başlıyor. Vahşi cinayet haberleri geliyor her yerden. Genç kızların tesettüre (hicaba) girmedikleri için öldürüldüğünü söylüyorlar. Filmde işlenişini gördüğümüz tek cinayet(ler) radikal bir İslami örgütün, sırf Hıristiyan oldukları için Hırvat işçileri öldürüşü oluyor. Bu haberi alan misyoner Hıristiyan rahip grubu sıranın kendilerine geleceğini düşünmeye başlıyor. Bazıları Cezayir’i terk etmeleri gerektiğini düşünüyor, bazıları ise kalmaları gerektiğini. Sonunda kalıyorlar ve korkulan başlarına geliyor.

Film, İslamı söylem düzeyinde şeytanileştirmiyor. Filmin kahramanı rahipler her zaman Kuran’a ve İslam’a içten bir biçimde saygılı olduklarını ifade ediyorlar, öyle de davranıyorlar. Arıcılık yapıyorlar, tarım yapıyorlar ve hasta köylüleri tedavi ediyorlar. Bunun dışında bol bol da dua ediyorlar. Azizler nasıl yaşarsa öyle yaşıyorlar, tamamen arınmış tamamen saf ve temiz bir şekilde. Hayatları tehlikeye girince, bir miktar tartışıyorlar gitme seçeneğini. Sonunda çok ikna edici argümanlar geliştirmeden kalmayı ve ölmeyi seçiyorlar. Halk çekiyorsa, biz de çekeriz aynı kahrı diyorlar. Hatta çok daha fazlasını… Çekilemeyecek kadar fazlasını…

Her şeyi damıttığımızda geriye kalan, altın kalpli Hıristiyanlar ile onları öldüren vahşi Müslümanlar oluyor. Çünkü bize gösterilen bu. Ne Fransız hükümeti destekli ordunun katliamlarını ne de doğrudan Fransız ordusunun yapmış olduklarını görmedikçe, bağlam oturmuyor. (Benzer bir tavrı birkaç yıl önce Cezayir Savaşı sırasında geçen “İçimizdeki Düşman- L’Ennemi intime”  filminde de görmüştük.) Evet, film sözel olarak değişik karakterler aracılığıyla bu aktörlerin işlediği suçlardan da söz ediyor ama nihayetinde bu suçları göstermiyor. Geriye çocuklarının günahları için ölen Fransız Hıristiyan baba figürleri kalıyor. Liberation gazetesinin eleştirmeni bu tavrı boşuna yumuşak pederşahilik olarak nitelendirmemiş.

SERSERİLER

TARİH:  9 Temmuz 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün  

Lümpensin sen, lümpen kal!
 
1970’lerin Glasgow’unda (İskoçya) geçen filmi belli bir ilginçliği olmakla birlikte tatmin edicilikten uzak bulduğumu baştan söyleyeyim.

Haftanın ikinci oyunculuk kökenli yönetmeni Peter Mullan. Mullan’ı yönetmen olarak en son ‘Günahkar Rahibeler’ filminde görmüştük. Mullan yönetmenliğiyle çok takdir ediliyor, her filmi  ödüller kazanıyor ya da en azından ödüllere aday gösteriliyor. ‘Serseriler’ de önemli film festivallerinden San Sebastian’dan en iyi film ve en iyi oyuncu ödülleriyle dönmüş. 1970’lerin Glasgow’unda (İskoçya) geçen filmi belli bir ilginçliği olmakla birlikte tatmin edicilikten uzak bulduğumu baştan söyleyeyim.

KARISINI DÖVEN, ALKOLİK BİR KAYBEDEN
John McGill’i şiddet dolu yoksul bir aileye doğmuş, zeki ve hırslı bir çocuk olarak tanıyoruz önce. Derslerinde başarılı olup, kaderini değiştirmeye kararlı bir delikanlı John. John’un abisi ise mahallenin en namlı, en korkulan serserilerinden biri. John bunun hem faydasını, hem de zararını görüyor. Abisinin saçtığı korku onu diğer serserilerin teröründen koruyor ama bir yandan da okul yönetiminin ona ekstra zorluklar çıkarmasına neden oluyor. Yine de bütün engelleri aşacak gibi görünüyor John, ta ki bir gün en yakın arkadaşı tarafından terk edilinceye kadar. Zengin bir ailenin çocuğu olan arkadaşı, biraz annesinin de baskısıyla John’u kolayca terk ediveriyor. John’un sigortalarının attığı ve vahşetin çağrısına kulak verdiği an da bu an oluyor. O ana dek sınıfının en başarılısı olmaya çalışan John, o andan sonra sokakların en korkulan delikanlısı olma yolunda bir kariyer izlemeye başlıyor. John’un abisinin olduğu gibi, babasının da psikopatik bir yanı olduğunu söylemek gerek. O da karısını döven, alkolik bir ‘kaybeden’. John’un kıstırılmışlığı çift yönlü, hem sınıfsal, hem de aileden gelen bir psikopatlık var, öğrenilmiş ya da doğuştan edinilmiş. John en iyi zamanlarında bile anti-sosyal özellikler gösteriyor. Başarılı bir öğrenciyken de belirgin bir şekilde sınıf arkadaşlarına karşı saygısızca davranıyor. Fakat John’un değişimleri yine de çok ani ve keskin oluyor filmde. Keza John’un ailesi hakkında yeterli bir kavrayışa ulaşamıyoruz gördüklerimizden. John’un ne annesi, ne küçük kız kardeşi, ne abisi ne de babası ete kemiğe bürünebiliyor, iki boyutluluktan çıkabiliyor. Nihayetinde kaderinin sınırlarını zorlasa da kıramayan bu trajik kahraman için üzülmek bile pek mümkün olmuyor. Filmin içerdiği eğitim sistemi ya da sınıfsal ayrım eleştirileri de pek bir derinliğe kavuşmuyor. ‘Serseriler’ yine de 1970’lerdeki İskoçya’da yoksul sınıfların içinde bulunduğu durum hakkında bir fikir veriyor.
 

YAŞAMIN RİTMİ

TARİH:  30 Temmuz 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün  

Müziksizlik Özlemi

Kendisinden beklenenleri gerçekleştirememek Amadeus Warnebring’in ömrü boyunca kâbusu olmuş. Ailesinde herkes müzikal açıdan bir dehayken, erkek kardeşi ülkenin en ünlü orkestra şefiyken Amadeus müzikte tam bir yeteneksizlik sergilemiş. Ola ola da bir polis komiseri olmuş.

Öte yanda ise bir grup uyumsuz müzisyen var. Onların başını da egemen müzik anlayışına başkaldırdığı için konservatuvardan atılan Sanna çekiyor.  Sanna çevresine topladığı perküsyoncularla sıradışı dört eylem/konser düzenliyor. Bunlar tamamen anarşist eylem/konserler. Mesela birinde bir hastaneye girip ameliyat olmak üzere olan bir hasta ve odasında bulunan tıbbi malzemeyle müzik yapıyorlar. Bir diğerinde bir bankayı basıp oradaki alet edavatla konserlerini gerçekleştiriyorlar.  Amadeus onları yakalamaya çalışırken bir şey keşfediyor: Bu grubun bir şekilde temas ettiği insanların ya da şeylerin sesini duymaz oluyor. Müzik konusundaki yeteneksizliği ve kendisinden beklentileri karşılayamamış olması nedeniyle müzikten nefret eden Amadeus için bu müziksiz bir dünyaya açılan kapı anlamına da geliyor.

Müzikten kaçmanın iyice güçleştiği ve ses kirliliğinin her yeri sardığı şu günlerde “Yaşamın Ritmi” duygularınıza karşılık gelebilir.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com