Eyvah Eyvah 2

TARİH:  8 Ocak 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün


Aksiyona ne gerek vardı?
Eyvah Eyvah serisinin, Recep İvedik’lerden, Cem Yılmaz’ın Arog ve Gora’sından bence üstün bir yanı var: Sıcaklığı. Cem Yılmaz bu yazıyı okuyorsa dalgasını geçiyordur, bu sözcüğü kullandığım için. Ama öyle; insanilik, sıcaklık güzel şeyler. Cem Yılmaz ve Şahan Gökbakar’ın sevimsiz ergen kahramanlarının yoruculukları yanında, Ata Demirer’in sevimli, çocuksu kahramanı bir vaha etkisi yaratıyor, “oh be!” dedirttiriyor.  Demirer’in canlandırdığı klarnetçi Hüseyin ve Demet Akbağ’ın canlandırdığı bar şarkıcısı Füruzan karakterleri çok sempatikler. Ve bu iki karakter arasındaki dinamik, filmi sürüklüyor. Hüseyin’in platonik aşkına kavuşup kavuşamayacağı filmin temel sorunu. Bir saat kadar çok başarılı ve eğlenceli giden film ne yazık ki ikinci yarısında yalpalamaya başlıyor. Gayet manasız bir kaçak göçmen meselesi filme yamanıyor, aksiyon yapayım derken göz çıkarılıyor. İlk “Eyvah Eyvah”ta da benzer bir sorun vardı. O da yarım bir iyi filmdi, bu da öyle. Fakat sonuçta bu ilkine göre daha iyi bir film.

Güzel Bir Hayat Düşlerken

TARİH:  8 Ocak 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün


Şuursuz bir film

Danis Tanovic’in bu hafta gösterime giren filmi Antalya Film Festivali’nde yabancı film dalında Altın Portakal aldı bu yıl. Ama Tanovic filmiyle değil de Semih Kaplanoğlu’nu Emir Kusturica aleyhine dolduruşuyla festival üzerinde daha etkili oldu. Filmden festival değerlendirmem sırasında da söz etmiştim. Yugoslavya’nın dağılmaya başladığı, iç savaşın çıkmak üzere olduğu günlerde Bosna’da geçiyor film. Yıllardır Almanya’da yaşayan ve gönderdiği paralarla Hırvat milliyetçilerini destekleyen, kışkırtan bir adam genç sevgilisiyle memleketine döner. Eski karısı ve oğluna hayatı zorlaştırır. Oğlu, babasının genç sevgilisiyle işi pişirir. Pislik bir maço olarak çizilen milliyetçi Hırvat, iç savaş başladığında bir kahramana dönüşür, karısını ve oğlunu kurtarır vs, vs.
Emir Kusturica da çok kötü  filmler yaptı ama bu film onlarla yarışır, hatta geçer. Kusturica ne yaptıysa bana göre daha dürüst yaptı. Tanovic’in filmini uzun süre düzgün bir film seyrettiğinizi zannederek izleyebiliyorsunuz. Ama film hiçbir konuda ne dediğini bilmiyor.  Buna aşk, ensest, Ödipal karmaşa, milliyetçilik…, aklınıza ne varsa katabilirsiniz. Tanovic’in şuursuzluğu keşke hiç bize bulaşmamış olsaydı.

Aşk Sarhoşu

TARİH:  15 Ocak 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Hepsi yalan dolan!

Aşk Sarhoşu’nu izlemek için iki neden var. Jake Gyllenhaal ve/veya Anne Hathaway’i bol bol çıplak görmek istiyorsanız, Aşk Sarhoşu’ndan daha iyi bir seçeneğiniz yok. Onun dışında çok kötü bir film bu! Bir de Pfizer firmasının ve onun ürünlerinin, özellikle de Viagra’nın reklamı oluşu iyice sinir bozucu. Üstelik “Kutsal Su” diye yine bir Viagra reklam filmini Malatya Film Festivali’nin yarışmasında seyrettim kısa süre önce. Artık kusacağım Viagra reklamlarından. Sırf o da değil, Pfizer’ın bir antidepresan ilacının adı da bolca geçiyor filmde. Ruhsal tedavi diye, beyne fiziksel/kimyasal müdahale etmeyi, yani ilaç vermeyi, elektroşok tedavisinin, lobotominin daha uygarlaşmış versiyonları olarak görüyorum. Ortada ideolojik ve ekonomik bir yalan var ve bu film de bu yalan dünyasının bir parçası.

Günah Keçisi

TARİH:  22 Ocak 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün


Porno film yıldızı
Porno sektörünün ünlü  oyuncusu Şahin K. Porno porno sektöründen kurtulmak, kendisine saygın bir yaşam kurmak ister.  Ama yapımcısı altın yumurtlayan tavuğunu tehditlerle işini sürdürmeye zorlar. Şahin K. Soluğu Bodrum’da alır ve burada, sahilde küçük bir işletme açar. Ama Şahin K.’yi “kötü/iyi” şöhreti burada da takip eder. Ayrıca K., Türk Yunan rekabetinin de ortasında bulur kendisini. “Günah Keçisi” birçok şeyle dalga geçmek için çekilmiş bir film: milliyetçilik, ahlakçılık vs. Üç sahnesinde gerçekten komik olmayı da başarıyor. Özellikle Şahin K.’nin bir porno setine gidip, yönetmene tavsiyelerde bulunduğu sahne gerçekten güldürüyor. Ama bu sahneler dışında film için iyi bir şey söylemek zor. Filmin asıl sürprizi ise arkadaşımız Kürşad Kahraman’ı da bir rolde seyretmek oldu! Kahraman bu zor işin altından da kahramanca kalkmayı başarmıştı! Kendisini kutluyor, gelecek projelerde biz fakirlere de küçük bir rol bulmaya çabalamasını rica ediyoruz
 

Kurtlar Vadisi Filistin

TARİH:  29 Ocak 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

KURTLAR VADİSİ FİLİSTİN
Protesto ediyorum!

Kurtlar Vadisi Filistin için filmin yapımcıları bir basın gösterimi  yaptılar. Fakat bu basın gösterimini diğer basın gösterimlerinden ayıran bir yan vardı. Yapımcılar ayrımcı bir tavır koydular ve seçtikleri eleştirmenleri tek tek arayarak davet ettiler. Ben çağrılmadım. Dolayısıyla BirGün gazetesine karşı da bir tavır almış oldu yapımcılar. Başka çağrılmayan yazarlar da vardı.
Filmin yapımcılarının bu ayrımcı  tavrını şiddetle protesto ediyorum. Almanya’da sansüre uğradıklarını  düşünenlerin, oturup kendi uyguladıkları ayrımcılık  üzerine de bir düşünmeleri gerekir. Belki o zaman filmlerinin içeriklerine yapılan eleştirileri de anlamaya başlayabilirler.

Tron Efsanesi


Paralel evrenler, kötü  ikizler

Neredeyse 30 sene önce Tron adlı bir film yapmış Walt Disney firması. Zamanına göre özel efektleri çok gelişkin bir filmmiş bu. Fakat ne eleştirmenler filmi çok beğenmiş ne de film masrafını çıkarabilmiş. Yine de film kült mertebesine ulaşmış az çok. Yani filmin hastası, sadık bir kitle oluşmuş. Yıllar sonra şimdi bu filmin devamını çekti Walt Disney firması. Tron Efsanesi işte bu film.
Fazla gecikmeden söyleyelim, çok sıkıcı bir film var karşımızda. Ne konusu insanı sarıyor, ne oyunculuklardan bir keyif alınıyor ne de akılda kalıcı karakterler var filmde. Yine de anlatmaya çalışayım filmin konusunu. Büyük bir bilgisayar oyunları yazılım firması olan Encom’ın sahibi Kevin (Jeff Bridges) birdenbire ortadan kaybolur. Zaten annesiz olan oğlu Sam, çok zengin fakat yetim bir çocuk olarak kalakalır. Yıllar geçer, artık Encom’ın yönetiminde paragöz adamlar başrolleri ele geçirmişlerdir (bu şirketlerin başına da hep böyle kötü adamlar gelir nedense, anlaşılır şey değil!). Bu kötü yeni nesil yöneticiler telif haklarını sıkı sıkıya koruyarak, şirketin geçmişteki özgürlükçü tavrını terk etmişlerdir. Artık afili bir genç olan Sam, teknoloji hırsızı kılığında kendi şirketine gizlice girip, lisanslı programları herkesin kullanımına açarak kendi kendini eğlendirir (Walt Disney de böyle kahramanlar yaratabiliyor işte, oysa kendileri de telif haklarının en sıkı savunucularındandırlar).
Derken bir gün Sam’in 20 yıldır kayıp olan babasından bir telefon mesajı gelir. Sam babasını bulmaya çalışırken de hoop, başka bir paralel evrene geçer. Burasını anlatmak biraz güç… Bu paralel evren dijital bir oyun dünyası gibi bir şeydir. Burada insan kılığında programlar hüküm sürmektedir. Başlarında da Kevin’in bir zamanlar kendi suretinde yarattığı Clu adlı insan kılıklı bir program vardır, yani Kevin kendisinden bir tane daha yaratmıştır. Sam’in babası Kevin de bu dünyaya emilmiş ve orada kapalı kalmıştır. Clu tıpkı Kevin’in 20 yıl önceki haline benzer. Kevin ise yaşlanmıştır. Bu paralel dünyada gladyatör dövüşleri yapılmaktadır, insan benzeri programlar birbirlerine bir nevi frizbi atarak savaşırlar. Bu frizbiler aynı zamanda önemli bir ‘hard disc’tir, diyelim. Bu disc’lerde, disc’in sahibinin bilgileri yüklüdür. Paralel evrene geçen herkesin bir programa dönüştüğünü söylüyor, ilk Tron’u seyredenler. Tamam iyi de dijital kopyası Clu 20 yıl önceki halinde kalırken, Kevin niye yaşlanıyor, o zaman? Programlar ihtiyarlar mı? Yok, eğer Kevin program değil insansa, bir insan bu bilgisayar evreninde ne yer ne içer? Bu tür sorulara filmin-bana göre- iyi bir cevabı yok.
Konumuza dönelim. Kevin’in kötü ikizi Clu kusursuzluğu gerçekleştirmeye programlanmıştır. Ama bu da onu bir nevi Hitler’e dönüştürmüş, kusurlu olan her şeyi yok etmeye yönlendirmiştir. Bu uğurda bir soykırım gerçekleştirmiş, yeni bir tür olan ve kendiliğinden peydahlanan isomorfları katletmiştir. İzomorflardan sadece biri kurtulmuştur. Bu Quorra adlı güzel bir hatundur. Quorra Kevin’in odalığı mıdır, kızı mıdır, nedir pek anlaşılmaz ama ikili birlikte yaşarlar.
Clu’nun yeni hedefi ise, bu dijital dünyadan gerçek dünyaya geçmek ve kusurlu olan her şeyi yok etmektir. Yani Clu başarılı olduğu takdirde dünyayı büyük bir tehlike daha doğrusu yeni soykırımlar beklemektedir. Dünya kusurlularla doludur çünkü. Sam bir yandan babasını alıp gerçek dünyaya dönmeye çalışırken, bir yandan da Clu’nun SS’lere benzeyen ordusuyla savaşmak durumun da kalır.
Filmin gayet karışık  öyküsü böyle ilerler. Tabii bu öyküden soyutlanabilecek temalar var. Burada hem bir Frankeştayn öyküsü ya da kötü kalpli ikiz teması bulmak mümkün. Ya da hem iktidarını hem de kadınını oğluna devreden bir babanın evladını yetiştirme öyküsünden de söz edilebilir. Öte yandan politik yanları da var filmin. Mükemmeliyetçilik ile faşizm arasında paralellikler kuruluyor, yazılımların telif hakkı olmaksızın paylaşılmasından söz ediliyor. Fakat burada soylu ve asil kapitalistlerle, onların hizmetindeki soysuz küçük burjuvalar gibi bir ayrım yapıldığını söylemek mümkün. Gerçek dünyadaki asıl kötüler şirketin sahibi değil yöneticileri. Paralel bilgisayar dünyasındaki durum biraz daha karışık. Orada Frankeştayn ya da kötü ikiz durumu var.
Bütün bunlar Tron’u ilginç bir film yapamıyor fakat. Üzerinde düşünme isteği uyandırması için bir filmin çok daha fazla şeye ihtiyacı  var. İyi oyuncular, karakterler ve tutarlı bir iç dünya, öykü gibi. Onlar da Tron’da yok.
Filmin bir kötü  karakteri daha var son olarak değinmek istediğim. David Bowie’in 70 başlarındaki en travesti haline benziyor bu karakter. Niye acaba, diye düşünmekteyim.

Ayin

TARİH:  12 Şubat 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün


Ortaçağ’da inecek var

Ayin gibi bir filmi izledikten sonra insan ne kadar geri bir çağda yaşadığını daha iyi anlıyor ve karamsarlığa düşüyor. Hurafelere, cinlere, perilere hâlâ nasılda inanılıyor, bu gibi filmler nasıl da gişede birinci sıralara çıkıyor. Acıklı, korkunç, utanç verici, zavallıca… Vatikan hâlâ nasıl olur da şeytan çıkaran rahipler yetiştirir? Şeytan çıkarmak ne yahu? Hem ne aciz şey şu şeytanınız, adını söyle deyince sonunda söylüyor ve işi bitiyor? Şeytan belalarını versin.  Hem bu sefer karşımızda bilimsellik kisvesinde bir şeytan çıkarma filmi var. Öyle 360 derece dönen kafalar, kusulan yeşil sıvılar filan yok. Keşke olsaymış, daha çok eğlenirdik hiç olmazsa. Anthony Hopkins’e bu filmden kazandığı paralar haram olsun! Dünyanın en ileri ülkesi bu haldeyse, ne olacak bu dünyanın hali? İnsanlıktan ümit var mı? Ortaçağdan ne kadar uzaklaştık? Beni, bütün bu iç karartıcı sorularla yüzleştirdiği için belki de filme teşekkür etmeliyim… ama etmiyorum.
 

Çalgı Çengi

TARİH:  19 Şubat 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün


Düğün çalgıcıları

Çalgı Çengi bize Ankaralı teyzeoğlu iki düğün müzisyenini tanıtıyor. Bağcılar- Güneşli hattında sünnetlerden, düğünlere koşan bu iki ezik teyzeoğlu bir gün Tarkan gibi yırtmanın hayalini kurarken, mesleklerinde ilerlemek bir yana battıkça batmaktadırlar aslında. Bir de başları durup dururken mafya ile belaya girer günün birinde. “Çalgı Çengi”nin konusu kayda değmez, açıkçası. Filmin kurgusu (özellikle yoğun kullanılan flash forward’ları) bazen aksıyor, mafya babasının tiyatrocu diksiyonuyla konuşması kulak tırmalıyor, falan. Ama Murat Cemcir ve Ahmet Kural’ın canlandırdığı müzisyen yeğenler hiç de görmezden gelinecek karakterler değiller. Film varoşların bu kaybetmeye mahkum, yoksul, sosyal güvencelerden yoksun iki sanatçısına sempati ve empatiyle yaklaşıyor ve açıkçası onları bize sevdirmeyi başarıyor. Eni konu dokunaklı bir film Çalgı Çengi, komediye yaslanmasına rağmen. Çok değil ama güldürüyor da film. Ben seyrettiğime memnunum Çalgı Çengi’yi. Yönetmen –senarist Selçuk Aydemir diyalog yazmada özellikle başarılı, iki başrol oyuncusunu tanımaktan da memnunum. 

127 Saat

TARİH:  19 Şubat 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün


Çocuklar, sosyalleşin!

Genç bir adam bir sabah,  annesinin telefonuna bile cevap vermeden evinden çıkar, cipine atlar ve Utah’ın kanyonlar ve vadilerle dolu vahşi doğasına kendini atar. Kimsenin Aaron’un nereye gittiğinden haberi yoktur. Aaron bisikletini özgürce sürer, sonra trekking yapmaya başlar. Yolunu kaybetmiş iki genç kıza rastlar, onlarla güzel vakit geçirir, saklı bir gölde yüzer ve sonra tekrar yalnız başına yoluna devam eder ve sonra başına bir kaza gelir. Bir yarığa düşer. Onla birlikte düşen bir kaya Aaron’un kolunu duvara sıkıştırır. Aaron kısıtlı su ve yiyecekle kimsenin kendisini görmeyeceği ve duyamayacağı bir kapana kısılmıştır. Kimse nereye gittiğini de bilmiyordur zaten. Filme adını veren “127 Saat” işte Aaron’un bu kapanda geçirdiği süreye işaret ediyor.

Film yaşanmış bir öyküye dayanıyor. Dolayısıyla filmin nasıl bittiği de bilinen bir şey. Aaron uyduruk bir çakıyla kemiğini kırıyor, kolunu kesiyor ve kendini kısılıp kaldığı yarıktan kurtarıyor. Her babayiğidin harcı değil! Böylesine kısıtlı bir mekanda, sonu bilinen bir öyküyü merakla izlettirmek de her babayiğidin harcı değil ve Danny Boyle bu açıdan becerikli bir yönetim sergiliyor. Fakat film, daha fazla bir şey söylemiyor. Aaron niye böyle biri olmuştur, neden bu kadar yalnızdır, ne ispat etmeye çalışmaktadır ve nasıl bu kadar güçlü bir iradeye sahiptir? Ayrıca Aaron nasıl bu kadar az acı çeker ve hiç bayılmaz? Filmin bütün söylediği, “siz, siz olun sevdiklerinizi ihmal etmeyin!”den ibaret. Benim bu mesajla bir sorunum yok ama bu şekilde sunulmasıyla var. Filmin sonunda bu mesaj neredeyse bir ders gibi sunuluyor seyirciye. Ama belki de Danny Boyle dalgasını geçmiştir, onu bilemiyorum.

Yeşil Yaban Arısı

TARİH:  19 Şubat 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

YEŞİL YABAN ARISI
Sevimsiz kahraman

Michel Gondry’nin bir süper kahraman filmi çevirmesi beklenen bir şey değildi. Ama tabii ki karşımızda oldukça farklı bir süper kahraman filmi var. Britt Reid (Seth Rogen) zengin bir gazete patronunun (Tom Wilkinson) babasından nefret eden oğlu. Babası bir yaban arısı tarafından sokulup ölünce, Britt kendini birden gazete patronu konumunda bulur. Babasının elemanlarından Çinli Kato’nun (Jay Chou) yardımıyla kendisine “suçlu kılığında suçla mücadele eden” bir kahraman tipi yaratır. Britt bütün film boyunca sevimsizliği elden bırakmaz. Sekreterine (Cameron Diaz) sarkar, kendisinden çok daha yetenekli olan Kato’yla rekabete girer ve parasının gücünü sürekli sadık elemanının gözüne sokar vs. Sonuçta her şey yoluna girecek, hatta Britt babasında yaşarken görmediği erdemleri keşfedecektir. Filmin yaymaya çalıştığı, gazetelerin politik hayatı değiştirme kapasitesine inanç bu çağa ait değil, 70’lerde kaldı. Kato tiplemesiyle “Karanlıkta Bir Çığlık” ve Pembe Panter filmlerine selam çakan Yeşil Yaban Arısı ciddiye almadan seyredilebilen ve kalıcı bir etkisi olmayan bir film.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com