Sky Captain ve Yarının Dünyası

TARİH:  24 Eylül 2004

GAZETE/DERGİ: Birgün

SKY CAPTAIN AND THE WORLD OF TOMORROW; Yönetmen: Kerry Conran; Oyuncular: Jude Law, Gwyneth Paltrow, Angelina Jolie; Türü: Bilimkurgu-Aksiyon; Ülke: ABD / İngiltere

Sky Captain’ı özel yapan bir şey varsa o da filmi yazıp, yöneten Kerry Conran’ın geliştirdiği bilgisayar yazılımı. Bu yazılım sayesinde film tamamen stüdyoda , masmavi bir odada çekilmiş. Ne dekor, ne aksesuar kullanmadan; ne de filmin geçtiği Nepal gibi uzak diyarlara gitme gereği kalmadan. Oyuncular dışında her şey bilgisayar ürünü yani. 

Filmin konusu 1930’larda geçiyor, filmin atmosferi de bu dönemin kara filmlerine ve çizgi romanlarına uygun. Bu atmosfer ilk başta bir tat verse de bir süre sonra etkisini yitiriyor. Filmin bilgisayar yazılımı dışında her şeyi zayıf çünkü. Oyunculuk, yani baş rollerdeki Gwyneth Paltrow ve Jude Law zayıf, konu zayıf. Filmin kötü adamı Totenkopf’un (Lawrence Olivier dijital efektlerle canlandırılmış) amacı bile çok manasız. Anladığım kadarıyla insanlık dünyayı yok edecek diye, dünyayı yok etmeye karar veriyor. Ya da öyle bir şey. Bir yandan da bir tür Nuh’un Gemisi inşa edip, türleri kurtarmaya çalışıyor. Pilot Sky Captain’la (Law), gazeteci Polly Perkins (Paltrow) de peşine düşüyorlar. Bu ikili birbirlerine âşık ama arada tabii bir sürü sorun var. Biri de Sky Captain’ın eski sevgilisi Franky Cook (Angelina Jolie). 

Ve olaylar birbirini izliyor. “Sky Captain”ı izlemek için tek bir neden olabilir bence: Yeni bir yazılımın sonuçlarını görmek. 

Madalyonun iki yüzü

TARİH:  24 Eylül 2004

GAZETE/DERGİ: Birgün

Yazı Tura

Yönetmen: Uğur Yücel; Oyuncular: Kenan Imirzalıoğlu, Olgun Şimşek, Bahri Beyat, Engin Günaydın; Türü: Dram; Ülke: Türkiye

Uğur Yücel ilk yönetmenlik denemesinde çok başarılı. Altın Portakal “Yazı Tura”nın olabilir 

İlk uzun metrajlı filminde bu kadar başarılı bir iş çıkartmak çok az yönetmene nasip olur. Bu nedenle öncelikle Uğur Yücel’e tebriklerimi sunarım. “Yazı Tura” askerlikte bir arada olan ve aynı mayının hasarını bedenlerinde taşıyan iki gencin öyküsünü anlatıyor. Askerlik sonrasında bu iki gencin yolları kesişmiyor, bu nedenle de film başlangıç noktası aynı olan iki ayrı film gibi duruyor. 

Hasarın büyüğünü yaşayan ilk öykünün kahramanı Göremeli “Şeytan” Rıdvan (Olgun Şimşek). Lakabından da belli olduğu gibi Rıdvan, futbolcu olma hayalleri kuruyor. Ta ki askerliğini yaparken PKK’nin döşediği bir mayına basana dek. O mayın, Rıdvan’ın bir bacağını koparıyor. Rıdvan bacağıyla birlikte hayallerini de yitiriyor ve önlenemez bir düşüşe geçiyor. Yaptığı fedakârlığın bir karşılığı yok çünkü hayatta. Eksik bacağıyla ve acısıyla baş başa yaşamak zorunda ve bu katlanılabilecek bir şey değil Rıdvan için. Hele Rıdvan’ın öyküsünün sonuna doğru öğrendiğimiz ikinci bir kaybı var ona katlanmak belki daha da zor. Kürt ve Türk milliyetçiliğinin parçaladığı bir aşk öyküsü var bu kaybın arkasında. 

İkinci öykünün kahramanı ise, Rıdvan’ın bacağını koparan mayının patlaması sırasında, bir kulağı sağır olan “Hayalet” Cevher (Kenan İmirzalıoğlu). Cevher siyasi görüşleri net olarak belirtilmese de “ülkücü mafya” denilen tipte biri. Bir yandan bir büfe açmaya çalışırken diğer yandan çek-senet tahsilatı işleri yapıyor. Cevher, resimli roman kahramanı “Kinowa” gibi kafa derisi yüzecek kadar korkutucu bir tip, tam bir “maço”. Güneydoğu’da yaşadığı savaş onu daha da acımasız hale getirmiş. Ama 17 Ağustos depreminde babasını enkazdan kurtardıktan sonra beklemediği kişilerle tanışacaktır: Babasının eski Rum sevgilisi Tasula (Eli Mango) ve oğlu Teo’yla (Teoman Kumbaracıbaşı). Teo’yla Cevher aynı babanın çocuklarıdır, yarı kardeştirler. Maço Cevher için eşcinsel bir kardeş kabul edilebilecek bir şey değildir. Ama Teo için İstanbul’dan bir kere kovulmuş olmak yeterince acıdır, ikinci bir kovulmayı kaldıracak değildir. İki kardeş, iki farklı cinsel ve ulusal kimlik için çatışma kaçınılmazdır. “Yazı Tura” her şeyden önce milliyetçiliğin ve cinsiyetçiliğin saçmalığı üzerine bir film. Başta Olgun Şimşek ve Kenan İmirzalıoğlu olmak üzere oyuncular çok başarılı. Antalya Film Festivali’nin birincisi galiba şimdiden belli oldu. 

Bilge Türk bakkaldan Yahudi delikanlıya hayat dersleri

TARİH:  17 Eylül 2004

GAZETE/DERGİ: Birgün

Paris’te bir sufi

İBRAHİM BEY VE KURAN’IN ÇİÇEKLERİ; MONSIEUR IBRAHİM ET LES FLEURS DU CORAN; Yönetmen: François Dupeyron; Oyuncular: Omar Sharif, Pierre Boulanger, Gilbert Melki; Türü: Dram; Ülke: Fransa 2003 

İbrahim Bey ve Kuran’ın Çiçekleri yaşlı bir Türk bakkalla, Yahudi bir delikanlının Paris ve Türkiye’de geçen öyküsünü anlatıyor. İbrahim Bey (Ömer Şerif), Paris’in yoksul mahallelerinden birinde küçük bir dükkan işletir. İbrahim Bey duldur ve Türk olmasına rağmen uzun saatler çalıştığı için çevrede “Arap” diye tanınır. Momo (Pierre Boulanger) ise babasıyla yaşayan bir Yahudi gençtir. Annesi evi Momo daha çok küçükken terk etmiştir. Momo babasından hiç sevgi görmez ama neyse ki oturduğu sokak altın kalpli hayat kadınlarının (klişe!) mekanıdır. Momo da duygusal eğitimini, cimri (bir Yahudilik klişesi!) babasından tırtıkladığı paralarla fahişelerin elinde gerçekleştirir. İbrahim Bey de Momo’ya her açıdan destek olur. Ama bir gün babası da Momo’yu terk eder, sonra da ölüm haberi gelir. Momo’nun annesi oğlunu bulmak için geri döner ama Momo annesinden gerçek kimliğini gizler. Eve gelen annesine kendisini başka biri olarak tanıtır ve Momo’nun gittiğini söyler. Annesi de herhalde oğlunu bulmaya çok hevesli değildir ki başka kimseye Momo’yu sorma dan mahalleden ayrılır. 

İbrahim Bey Momo’yu evlat edinir. Kırmızı bir spor araba satın alır, araba kullanmasını bilmemesine rağmen ve Türkiye’ye yola çıkarlar. Şiş kebap ve lokum kadar klişeleşmiş Kapadokya ve Mevlevi şov grupları eşliğinde (parayı bastıran herkese dans eden bu Mevlevilere kim dur diyecek?) Türkiye’yi de gezerler biraz. 

İbrahim Bey bu arada sufidir ve bilgece laflar edip durur. Bütün bilgeliğini borçlu olduğunu söylediği Kuran’ını da sonunda Momo’ya miras bırakacaktır. Müslüman nüfusuyla ciddi bir sorun yaşayan Fransa’da, İslama ve Kuran’a böylesine olumlu bakan bir film yapılması hoş. Hele 11 Eylül’den sonra böyle yaklaşımlar daha da anlamlı. Ama gelin görün ki film hiç inandırıcı değil. Karakterlerle de pek özdeşleşilemiyor açıkçası. O çok göklere çıkarılan Ömer Şerif’in oyunculuğu da bizce başarılı değil. Belki rolün inandırıcı olmamasından, her an bir pedofille karşılaşma beklentisi içinde seyrettim filmi. Belki de filmin geçtiği dönemin (60’lar) masumiyetinin çoktan yittiğindendir. İbrahim Bey’in sufi bilgelikleri ise tasavvuf hakkında aydınlatıcı olmaktan uzak, beylik hayat derslerinden ibaret. Bir de tabii Kuran’dan sadece kurumuş çiçeklerin çıkmadığını gayet iyi biliyoruz. 

Dikkat kedi var!

TARİH:  10 Eylül 2004

GAZETE/DERGİ: Birgün

KEDİKADIN

CATWOMAN; Yönetmen: Pitof; Oyuncular: Halle Berry, Benjamin Bratt, Sharon Stone; Türü: Fantastik – Aksiyon; Ülke: ABD 2004

Sürekli insanları mutlu etmek için çırpınan Patience Philips (Halle Berry), kayda değer yeteneğini, Hedare Beauty kozmetik şirketinde grafik tasarımcısı olarak çalışarak heba etmektedir. Dev şirket, despot George Hedare (Lambert Wilson) ve soğuk görünüşlü süper model karısı Laurel (Sharon Stone) tarafından yönetilmektedir. Ürünün gerçek olamayacak kadar güzel olduğuna kulak misafiri olan Patience, Hedare’in sırrının güvende olması için öldürülür. 

Ama her şey bitmemiştir. Gizemli güçler tarafından hayata döndürülen Patience, kendine geldiğinde artık tek bir kişi değildir. Birdenbire güç, çeviklik ve aşırı hassas duyulara kavuşmuştur. Artık sadece Patience değil, iyi ile kötü arasındaki tehlikeli çizgide hassas dengeyi koruyan çekici bir yaratıktır: Kedikadın’dır. Ama Kedikadın’ın kahramanlıkları kısa sürede Patience’ın yakışıklı dedektif Tom Lone’la (Benjamin Bratt) filizlenmeye başlayan ilişkisini karmaşık hale getirir.

Önyargısız bir dünya mümkün mü?

TARİH:  10 Eylül 2004

GAZETE/DERGİ: Birgün

TERMİNAL

THE TERMINAL; Yönetmen: Steven Spielberg; Oyuncular: Tom Hanks, Catherine Zeta-Jones; Türü: Komedi-Dram; Ülke: ABD 2004 

Başrol oyuncusu Tom Hanks, The Terminal’in 11 Eylül sonrası üzerinde durulması gereken bir fikri son derece etkileyici bir sinema anlatımıyla dile getirdiğini söylüyor

Philadelphia ve Forrest Gump filmleriyle iki kez Oscar alan Tom Hanks, Saving Private Ryan, Cast Away, Road to Perdition, Sleepless in Seattle, Apollo 13, Toy Story 1 ve 2. gibi filmlerle karşımıza çıktı. Hanks’in en son filmi The Terminal, yönetmen arkadaşı Steven Spielberg ve diğer başrol oyuncusu Catherine Zeta Jones ile bir araya geldiği dramatik bir komedi (ya da komik dram). Filmde Hanks, New York’a indiğinde ülkesinde bir askeri darbe oldugunu ve pasaportunun geçersiz kılındığını öğrenen hayali Doğu Avrupa ülkesi Krakozhia’nın vatandaşı Viktor Navorsi rolünde. Ülkeye geri dönemeyeceği ve ABD’ye de giremeyeceği için tek bir seçeneği kalan Victor, havaalanında yasamak zorunda kalır. Hanks, senaryo seçmek. Steven Spielberg ile çalışmak ve sinema kariyeri üzerine konuştu.

Steven Spielberg bu film için bir uçak hangarının içinde gerçek bir terminal inşa etti değil mi? 

Evet hayret verici bir şeydi. Maketini görmüştüm ve çok etkileyici bir şey olacak diye düşünmüştüm. Ama gerçeğinin içine girince “aman tanrım, ne müthiş” dedim. Dört katlı, yürüyen merdivenler çalışıyordu ve bütün dükkanlar ve restoranlar gerçekti. Burayı çok sevdim çünkü her zaman oturacak rahat bir yer ve bedava Çin yemeği bulabiliyordunuz. 

Terminal filminde oynamayı neden kabul ettiniz? 

Uygun zamanda geldi. İlk taslağı 11 Eylül saldırısından bile önce okumuştum. Ayrıca, Victor’un içinden geçtiği duygusal çember hepimize tanıdık gelebilecek bir durum. Ben bir Amerikalıyım ama yine de Victor’un yaşadığı her şeyin benim de başıma gelebileceğini hissettim. 

Bu noktada, havaalanlarıyla ilgili sadece güzel anılarınız olmalı. 

Bu sizi şaşırtır. Bagajınızı kaybetmezler, ama örneğin Moskova’dan ayrılmak, kim olursanız olun her zaman kolay bir şey değil. Terminal’le ilişkilendirecek olursak, dilini bilmediğiniz, konuşamadığınız bir yabancı ülkede olmak zordur. Her şeyden ürkersiniz, bocalarsınız ve kendinizi kaybolmuş hissedersiniz. 

Steven Spielberg’le birkaç defa çalıştınız. Bir aktör olarak bakarsanız onu özel yapan nedir? 

Düşünme tarzı. Filmlere bakış tarzı. Yapmak istediğinden onu koparamazsınız, uzaklaştıramazsınız. Bir sahnenin dramatik kalbine görsel olarak inmeyi, başkalarının aylarını alabilecek bu işi hemen ve kolaylıkla başarır. Sadece bir bakar ve hemen fikrini söyler: “Şuradan aşağı doğru bakmalıyız, kamera şurada durmalı” vesaire… 

Bu noktada kariyeriniz üzerin de herhangi bir baskı hissediyor musunuz? Geçenlerde bir dergi sizi tüm zamanların en iyi on beşinci büyük sinema yıldızı olarak gösterdi. Yani, başka hiç film yapmasanız da tarih kitaplarında yeriniz garanti. 

On beşincilik fena değil! Çift haneli rakamların başlarında geliyor. Her filmde benim için bir risk var ve bu parasal bir risk değil. Benim için bu risk, acaba herkes benim etkilendiğim şekilde etkilenecek mi kaygısı. İşte bu risk, sinir bozukluğu, uykularımın kaçması ve telefonları çarpmalarla sonuçlanabiliyor. 

The Terminal kısmen komedi, kısmen dram. Herhangi bir mesajı olduğunu düşünüyor mu sunuz yoksa sadece iyi bir gece geçirmek için mi? 

Terminal’de iyi bir gece geçirttirmekten fazlasını bulacaksınız. Terminal hoş ama boş filmlerden değil. Bir seyret – unut filmi hiç değil. 11 Eylül sonrası ön plana çıkması gereken bir fikri son derece etkileyici bir sinema anlatımıyla dile getiriyor. Sanırım şu soruyu soruyor: Ne zaman başka ülkelerin insanlarına, bize benzemeyen insanlara, dış görünüşlerine, ekonomik durumlarına, ırklarına ve dinlerine bakmadan, bizimle eşit birer birey olarak bakabileceğiz ve davranabileceğiz? Ben bunun günün birinde gerçekleşeceğine inanıyorum ve bu hayalimin gerçeğe dönüşmesini umuyorum. 

Herkes susarken o konuştu

TARİH:  10 Eylül 2004

GAZETE/DERGİ: Birgün

FAHRENHEIT 9/11; Yönetmen: Michael Moore; Türü: Belgesel; Ülke: ABD 2003 

Hollywood’da kimsenin yapamadığını gerçekleştiren Michael Moore’un filmi Fahrenheit 9/11, Bush’un en büyük kâbusu oldu. 

Michael Moore’un son filmi Fahrenheit 9/11 o kadar çok yankı yaptı ki sırf bu özelliği bile sinema tarihine geçmesine yetecektir. O kadar çok şey söylendi ki film hakkında yeni bir şey söylemek de mümkün değil artık bu saatten sonra. Zorluk sırf buradan da kaynaklanmıyor. Moore birçok açıdan görüşlerini paylaştığım bir yönetmen olmasına rağmen sinemasını sevdiğim bir yönetmen değil. Ama onu eleştirmek bir yandan da bindiği dalı kesmek gibi geliyor insana. Öyle ya bir yönetmen çıkmış, Hollywood’da herkes susarken Bush’u eleştirmeyi göze almış, sonra herkes Bush’u eleştirmeye başladığı bir dönemde de hak ettiği ilgiyi görmüş. Kimsenin söylemediği şeyleri Amerikan halkına, özellikle onlara, anlatmayı becermiş. 

Ama mesele bu değil. Bir filmin söylediği şeylerle yüzde yüz uyuşup yine de filmi beğenmemek mümkün olduğu gibi, söylediği şeylere katılmadığınız bir filme hayran olabilirsiniz. Etik ile estetik her zaman el ele dolaşmaz. Ayrıca filmin hedef kitlesi içinde görmüyorum kendimi. Moore’un derdi haklı olarak kendi halkıyla, ortalama Amerikalıyla öncelikle. 

Filmin neler anlattığı biliniyor: Son başkanlık seçimlerinde Florida’da yapılan üçkağıtlar, Bush’un gerzeklikleri ve Bin Ladin ailesiyle ilişkileri, Afganistan ve Irak’taki petrole yönelik Amerikan çıkarları, Irak Savaşı ve en önemlisi Amerikan’ın sınıf sistemi ve bu sistemin yoksulları nasıl harcadığı. Fahrenheit 9/11 derdini güldürerek anlatmayı tercih ediyor çoğunlukla. Bu yüzden filmin fonundaki şarkıları, neredeyse Amerikan durum komedilerindeki kahkaha efektleri benzeri bir biçimde kullanıyor. Bin Ladin ailesi Amerika’dan özel jetleriyle ayrılırken Animals’ın “We Gotta Get Out of This Place” (Buradan Çekip Gitmemiz Lazım) çalıyor örneğin. ABD’nin önceliğindeki koalisyondan söz edilirken küçük ülkeler en komik özellikleriyle perdeye yansıtılırken, İspanya, İtalya ve en önemlisi İngiltere’den hiç söz edilmiyor. Bush’un cahil bir kovboy olduğu (aslında Amerikanın asilzadelerinden) imaji Bonanza dizisinin görüntülerine Bush ve şürekâsının kafaları monte edilerek destekleniyor. Wolfowitz’in saçını taramadan önce tarağını yalaması ise iğrenç ve komik. Bu sevimsiz politikacının Türkiye’yi nasıl tehdit ettiğini hatırladığımızda, tiksintimiz ikiye katlanıyor. 

Erkeğin cismi yok

TARİH:  17 Eylül 2004

GAZETE/DERGİ: Birgün

KIRMIZI IŞIKLAR 

FEUX ROUGES; Yönetmen: Cédric Kahn; Oyuncular: Jean-Pierre Darroussin, Carole Bouquet, Vincent Deniard; Türü: Dram; Ülke: Fransa 2004 

Başarılı bir Simenon uyarlaması olan Kırmızı Işıklar, erkeklik durumu üzerine bir film 

Fransız yönetmen Cedric Kahn’ın yönettiği “Kırmızı Işıklar” Belçikalı yazar Georges Simenon’un romanından uyarlanmış son derece başarılı bir gerilim filmi. Karakter temelli bu gerilimin başarısında büyük pay ise başrol oyuncusu Jean Pierre Darroussin’e ait. Bunuel’in “Arzunun O Gizemli Nesnesi”nin oyuncusu Carole Bouquet de hâlâ gizemli, hâlâ bir arzu nesnesi. 

Kırmızı Işıklar için erkeklik durumu üzerine bir film de denilebilir. Antoine (Darroussin) bir sigorta şirketinde çalışan silik, cazibesiz bir adam; karısı Helene (Bouquet) ise çekici, kendinden emin bir avukat. Antoine, Helene karşısında kendisini belki de hep ezik hissetmiş. Ne ekonomik anlamda ne de fiziksel olarak karısı karşısında bir üstünlük yaşıyor. Ama kadınlardan güzel olmalarının beklenmesi gibi erkeklerden de güçlü olması beklenir. Antoine da bu beklentinin altında eziliyor ve kıskançlığının etkisi ve erkekliğini kanıtlama çabası içinde başını ciddi derde sokuyor. 

Çift, çoğu Fransız gibi tatile çıkıyor bir yaz akşamı. Önce çocuklarını tatil kampından alacaklar, sonra Helene’in anne babasının yanında iki hafta dinlenecekler. Ama karı koca arasındaki gerilim daha yola çıkmadan başlıyor. Bekletilmekten yorulan Antoine, gerçek bir erkek gibi duble viskileri yuvarlamaya başlıyor. Bu erkeklik gösterisi, sıkışık trafikte otobanı terk edip, aktığını varsaydığı yan yola saparak, haritaya bakmayı ve eşinin sürmesine izin vermeyi reddederek devam ediyor. Sapağı atlayınca geri dönmemek de Antoine’ın erkeklik gösterisinin bir parçası. Ama tabi bu duruma Helene sonunda itiraz ediyor ve Antoine’ı bir mola sırasında terk ediyor. Antoine önce panik halinde Helene’i arıyor, bulamayınca da içmeye devam ediyor. Yolu hapisten kaçmış bir katille kesişecek ve nihai anlamda erkeklik sınavından geçecektir. Bu arada Helene de erkeğinden daha güçlü olmanın bedelini ödeyecektir. 

“Kırmızı Işıklar” acaba bu haliyle tutucu bir şeyler mi söylüyor? Kadınlara çok güçlü olduğunuzu sanmayın derken, erkeklere de potansiyelinizin farkına varın gibisinden. Bunun net bir cevabı yok. Filmin sonu, yaşanan onca acıdan sonra inandırıcı olamayacak kadar hafif. Ama bu muğlak mutlu son, filmin etkisini hafifletse de düşündürücülüğünü azaltmıyor. 

Babalar ve kızları…

TARİH:  3 Eylül 2004

GAZETE/DERGİ: Birgün

MAVİ YALANLAR

AMNESIA; Yönetmen: Gabriele Salvatores; Oyuncular: Diego Abatantuono, Sergio Rubini, Martina Stella; Türü: Komedi-Dram; Ülke: İtalya-İspanya 2001 

Bir ay içinde gösterime giren ikinci Gabriele Salvatores filmi “Mavi Yalanlar”. “Hiç Korkmuyorum” aslında kronolojik olarak daha sonraya ait olmasına rağmen daha önce sinemalarımıza gelmişti. 

“Mavi Yalanlar” bu kez bir İtalyan adasında değil, İspanya’nın meşhur tatil adası Ibiza’da geçiyor. Ibiza 60’larda hippie kültürünün merkeziymiş. Bugün ise daha çok clubber’ların adası haline geldi, eskinin izleri hâlâ sürse de. Film iki bölümden oluşuyor. Birinci bölümde porno yapımcısı (“Boogie Nights” ve “Komşu Kızı”ndan sonra artık iyice hayatımıza girdiler) Sandro (Diego Abatantuono) ile kızı Luce’nin (Martina Stella) ilişkisi merkezde. Bu bölüm daha komedi tarzında ikinci bölüm ise polis şefi Xavier (Juanjo Puigcorpe) ile oğlu Jorge (Ruben Ochandiano) baş role çıkıyorlar. Bu bölüm daha dram ağırlıklı. Aynı olaylar çevresinde ve aynı zaman diliminde geçiyor iki bölüm de. İkisinde de cafe işletmecisi Angelino’nun bulduğu kokaini satma çabası ortak tema. Filmin orijinal adı Amnesia ise finalde bütün kahramanların buluştuğu kulüpten geliyor. 

Güldürmeyi hedefleyen ilk bölüm pek başarılı olamıyor. Sandro’nun kızına kendisini pornocu değil de tekstilci olarak tanıtmaya çalışması başlıca güldürü unsuru. İkinci bölümün karakterleri ise çok daha inandırıcı ve ilginç. Ne de olsa babalar ve kızlar değil babalar ve oğullar arasındaki sevgi/nefret ilişkisi her zaman daha fazla dramatik öğe içermiştir. Bu bölüm filmi kurtarıyor ama keşke ilk bölüm hiç olmasaymış ve Salvatores ikinci bölümü daha derinlemesine ele alsaymış. 

Sevimli bir zebani

TARİH:  3 Eylül 2004

GAZETE/DERGİ: Birgün

HELLBOY; Yönetmen: Guillermo del Toro; Oyuncular: Ron Perlman, Selma Blair, Jeffrey Tambor; Türü: Aksiyon-Bilimkurgu-Gerilim; Ülke: ABD 2004 

Bir çizgi roman uyarlaması olarak “Hellboy”, türün başarılı örnekleri arasında. Ancak hiç de boş verilmemesi gereken dinsel içeriğe sahip 

Çizgi romanlara meraklı değilseniz uyarlamalarına da çok meraklı olmanız için bir   gerekçe yok. Ne kadar iyi yapılırlarsa yapılsınlar, sonuçta bol miktarda kavga dövüş seyretmekten kaçamıyorsunuz. Hellboy da istisna değil Filmin yarısı istakoz gibi kırmızı ve asimetrik kollara

sahip bir zebaniyle, ahtapot benzeri yaratıkların kavgalarını seyretmekle geçiyor. Fakat kavga olmayan sahneler genellikle esprili ve hoş. Tabii Hıristiyanlıkla ilgili öğeler midenizi bulandırmaz ve Kaosun Yedi Tanrısı’nın adının neden Cihad’ı çağrıştıran Ogdru Jahad (Cahad okunuyor) olduğuna kafayı takmazsanız. Batılı medyada okuduğum hiçbir yazıda bu Cahad-Cihad benzerliğinin sözü edilmemiş. Oysa bayağı açık Katolik imgeler içeren bir filmde kötülüğün ya da “öteki”lerden en azından biri ve belirleyici olanının İslam olması da kaçınılmaz. Diğer kötüler ise Naziler ve Rasputin (Ortodoks ve Rus). Anti-semitizm misyonunu da Mel Gibson “İsa’nın Çilesi”yle yerine getirmişti zaten. Ama Mel Gibson’ın filmindeki Yahudi karşıtlığı herkesin dikkatini çekerken, “Hellboy”daki mücahit cehennem tanrıları kimsenin dikkatini çekmedi, sanırım da çekmeyecek. 

Ama bunun bir nedeni de “Hellboy’daki dinselliğin o kadar da kör gözüm parmağına olmayışından. Filmin hikayesi şöyle: 1994 yılında Naziler savaşı kazanmak için şeytani güçleri de devreye sokmak isterler. Rasputin önderliğinde, Kaosun Yedi Tanrısı Ogdru Jahad’ın hüküm sürdüğü cehenneme bir kapı açarlar. Amerikan askerleri, Profesör Trevor Bruttenholm (John Hurt) eşliğinde olaya müdahale eder ve Nazileri yenilgiye uğratır. Ama cehennemin kapısı açıkken içeri bebek bir zebani yani Hellboy (Ron Perlman) sızar. Hellboy kuyruğu ve boynuzlarıyla tam bir cehennem zebanisidir ama bebektir ve profesörü babası beller. Ve büyüyünce Normal Ötesi Araştırmalar ve Savunma Bürosunda iyiler için savaşan bir kahraman olur. Bu büroda insan balık karışımı, efemine Abe Sapien (Doug Jones) ve piro-kinetik (yüksek ısı üreten) Liz Sherman (Selma Blair) de görev almaktadır. Liz tamamen normal görünümlü bir kadınken, Hellboy boynuzlarını törpülese de bir zebanidir. Bu nedenle de Liz’e olan aşkında Hellboy fazla umutlu değildir. Yazdığı mektupları göndermeye cesaret edemez bir türlü. Bir de Liz’e kesik bir devlet ajanı daha vardır. Bu çaresiz gibi görünen aşk hikayesi bir yandan sürerken Rasputin ve eski Naziler de boş durmamaktadır. Dertleri Ogdru Jahad’ı dünyaya egemen kılmaktır. Hellboy, bir yandan yaradılışı itibarıyla cehennemin kapısını açmakla yükümlüdür ama diğer yandan da iyi bir Hıristiyan olarak yetişmiştir. İnancı ve yaradılışı arasından hangisinin galip çıktığı dünyanın kaderini belirleyecektir. 

Yönetmen Guillermo del Toro bir cehennem zebanisinden sevimli bir kahraman çıkartmış. Bir çizgi roman uyarlaması olarak “Hellboy” türün başarılı örnekleri arasında yerini alacak. Ama benim gibi türe meraklı değilseniz kavga dövüşten sıkılmanız kaçınılmaz. Bir de hiç de boş verilmemesi gereken dinsel içeriği var ki “Hellboy’un, Müslüman muadili olsaydı ne gibi tepkilerle karşılaşırdı, hayal edemiyorum. 

İki Yabancı

TARİH:  27 Ağustos 2004

GAZETE/DERGİ: Birgün

DECALAGE HORAIRE; Yönetmen: Daniéle Thompson; Oyuncular: Juliette Binoche, Jean Reno, Sergi Lupez; Türü: Romantik-Komedi; Ülke: Fransa-İngiltere 2002 

Juliette Binoche ve Jean Reno’nun rol aldığı film, oyuncuları için seyredilebilir. 

Filmin diyalogları mı kötü yazılmış yoksa Türkçe çevirisi mi çok kötü bilemiyorum. Ama İki Yabancı’da kahramanların ilişkisinin gelişim aşamalarını takip etmekte açıkçası güçlük çektim. Üstelik ortada çok derin tartışmalar filan da yok. Olması da mümkün değil çünkü filmin kadın kahramanı Rose (Juliette Binoche) bir güzellik uzmanından bekleneceği kadar yüzeysel biri. Rose’u belki de yüzeyselliğe ve basit heveslere itenin komünist anne ve babasına muhtemel tepkisi oluşu, onun tek ilginç yanı. Filmin erkek kahramanı Felix ise donmuş gıda sektöründe zengin olmuş bir işadamı. Felix eski bir şef (aşçı yani) ve onun da babasıyla kapanmamış bir hesabı var. Ama bunlar ayrıntı; film bu iki kişinin grevler ve hava koşulları nedeniyle Charles de Gaulle Havaalanı’nda mahsur kalmaları ve sonunda aynı otel odasını paylaşmalarıyla birbirlerine aşık olma süreçlerini anlatıyor. Filmin çok akılda kalıcı bir yanı yok ama oyuncuları için seyredilebilir. 

© 2020 -CuneytCebenoyan.com