Hırsız Var ve Şans Kapıyı Çalınca

TARİH:  28 Ocak 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Ancak sırıtabiliyorsunuz

“G.O.R.A”da “ürün yerleştirme” diye tabir edilen reklam türünü kıyasıya eleştirmiştim. “G.O.R.A” başlangıçmış. Devamı da hızla geldi. Yaşadığımız kapitalist sistemde reklamın dışında kalmak çok zor. Bazı şeylerin sponsorsuz yürüyemediği aşikar ve püriten bir tavır almaya çalışmak manasız. Film festivali düzenleyecekseniz örneğin, sponsor bulmak zorundasınız. Bu tür festivaller olmasa kültürel ortamımızın çok daha geride olacağı tartışılmayacak bir gerçek. Seyretmeyi istediğim önemli bir sanatçı varsa, etkinliğin sponsorunun kimliği benim için çok da önemli değildir, gidip izlerim. Sonuçta sanat ürünüyle, reklam arasında ayrım yapmak, reklam sanat ürününün içine yedirilmemişse mümkün.
Bir de reklam yapmamanın imkansızlığı var. Blue-jean ya da spor ayakkabımızın üzerinde markası ve logosu yok mu? Kullandığımız bir sürü şeyin bir yandan da reklamını yapmıyor muyuz? Bir sanat eserini reklamdan arındırmak nasıl mümkün olsun, kendimizi arındıramazken? Cevabını bilmiyorum, yani en azından sosyalist olmayan bir düzen içindeki cevabı.

Fakat yine de sanat ürünüyle reklam arasında azami bir ayrım yapmaya çalışmak lazım. “Reklam Yerleştirme” bir Türk keşfi değil elbette ama bu işin -özür dilerim- b.kunu çıkartmak Türk sinemasına nasip oldu. Bu yıl kör gözüm parmağına film içi reklamı Hollywood sinemasında bir tek “Ben, Robot”ta gördüğümü hatırlıyorum. Sonra Türk filmleri sahneye çıktı:”G.O.R.A”, ardından “Hırsız Var” ve şimdi de “Şans Kapıyı Kırınca”. (“Gönül Yarası” da yaptı ama hiç olmazsa usturuplu yaptı.) Bu iki film de utanmazca, işportacı tavrıyla ürünlerini meydana seriyorlar. 
“Hırsız Var” ve “Şans Kapıyı Kırınca” büyük paralar harcanarak ve büyük paralar getirmesi umuduyla yapılmış filmler. İkisi de güldürme amaçlı yapılmış ama Cem Yılmaz gibi bir elemandan yoksunlar. “G.O.R.A”nın çok eleştirilecek yanı vardı ama güldürdü mü sıkı güldürüyordu. Cem Yılmaz’ın Arif karakteri sıkı bir gözlemin ürünüydü. “Hırsız Var”da da birçok güncel Türk insanı tipi var ama hiçbirinde bir soyutlama yok. Haluk Bilginer rolünü olabildiğince iyi oynuyor ama bilinen bir tiplemeye yeni bir şey de katmıyor. Film büyük bir harala-gürele içinde, hiçbir iz bırakmadan ve güldüremeden geçip gidiyor. Sanki mafya mensupları, bazı top modeller ve sosyetik şahsiyetlerin gittiği, zevksiz bir tekno müziğin yüksek volümde çaldığı bir kulübe yanlışlıkla girmişiz ve bir türlü çıkamıyormuşuz duygusuyla seyrettik filmi. 


“Şans Kapıyı Kırınca” “Hırsız Var”a kıyasla daha derli toplu, görsel açıdan daha üslup sahibi bir film. Ama gel gör ki o da bomboş. Birkaç kez sırıttırmayı başarıyorsa da bütün marifeti bunla sınırlı. Küfürler ve “nah” yapma hareketleri filan da “G.O.R.A”nın “düzeyinin” altında. Harcanan bunca paraya yazık.


Gönül Yarası

TARİH:  7 Ocak 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün


ÖLEN BİR KÜLTÜR ÜZERİNE…


Bir Yavuz Turgul filmi, onu başkalarından ayırt eden belirli özelliklere sahip olarak dünyaya gelir. Bu konuda Altyazı dergisinin son sayısında yayımlanan Övgü Gökçe ve Berke Göl’e ait yazıyı sinema meraklısı herkese tavsiye ederim. “Gönül Yarası” da bu özellikleri taşıyan tipik bir Turgul filmi. Kuşaklar, kültürler, dünyalar, hayat görüşleri arasındaki bir çatışmanın filmi “Gönül Yarası”, diğer Yavuz Turgul filmleri “Eşkıya” ya da “Muhsin Bey” gibi. Filmin asıl kahramanı Nazım (Şener Şen) yurtsever, solcu bir sülalenin bu nitelikleri taşıyan son temsilcisidir. Adını kimden aldığı, ailesi hakkındaki bilgiler ortaya döküldükçe netleşir. Nazım hayatını memleketini aydınlatmaya adamış, en uzak Kürt köylerinde ders vermiş (kendisi de Kürtçe’yi öğrenmiş), fişlenmiş, sorguya çekilmiş ama bildiği doğrulardan şaşmamış biridir. Ama tipik bir solcu hastalığından da mustariptir: Nazım çok yakınındakilerin dertlerine duyarsız kalır, ormana bakmaktan, kendi bakımına muhtaç bazı ağaçları göremez. Tarihe ve insanlığa karşı duyduğu sorumluluk, kendi kızının sağlığına karşı sorumsuzca davranmasını engellememiş, hatta bu duyarsızlığının bizzat nedeni olmuştur. Nazım öğrencileriyle kurduğu sıcak ilişkiyi kendi çocuklarıyla kuramamıştır. Oysa onların da kendi dünya görüşüne sahip olmalarını ne çok istemiştir… Çocuklarının isimlerini koyarken de babası gibi Nazım Hikmet’i örnek almıştır ama oğlu Memet (Güven Kıraç) babasının zıddına dönüşmüş, para dışında fazla bir şey düşünmeyen bir beyaz eşya bayii tüccarı olmuştur; kızı Piraye (Devin Özgür Çınar) ise duyarlı kişiliğine karşın Özal – Çiller prensi ruhunda bir bankacıyla evlenmeye niyetlenecek kadar da babasının dünyasına uzaktır. Nazım’ın sülalesinin son kuşağının artık egemen kültürden ayrılan bir niteliği kalmamıştır.
Nazım emekli olup, İstanbul’a döndüğünde ilk buluştuğu kişiler çocukları değil, mahalle arkadaşları olur. Bunlardan Takoz (Sümer Tilmaç) Nazım’a yaşayacağı bir ev kiralar, ayrıca taksisinde geceleri şoförlük yaparak geçinme olanağı sağlar. Takoz’un şahsında somutlanan bir mahalle çevresi tasviri de yapar film. Bu çevre birbirleriyle dayanışma içinde, iyi kalpli, paylaşımcı, temiz insanlardan oluşan ve belli ki bu kuşakla birlikte de yok olacak olan ideal bir çevredir. Bu çevrede farklı dinlerden insanlar bir dönem barış içinde yaşamıştır ama Hıristiyanlar nihayetinde eşyalarını bile bırakarak terk etmişlerdir. Nazım bir Rum’un evinde yaşamaktadır.


Nazım’ın dünyasıyla bir gün kelimenin tam anlamıyla başka bir Dünya (Meltem Cumbul) çarpışır. Dünya, suskun kızı Melek’le (Ece Naz Kızıltan) birlikte, psikopat kocası Halil’den kaçıp (Timuçin Esen), Mardin’den İstanbul’a pavyon şarkıcılığı yapmaya gelmiştir. Beyoğlu pavyonculuğu da ölen bir başka kültürdür. Dünya’nın hayallerini de pavyon değil, bir türkü barda söylemek süsler. Ama Halil, karısını bulmaya İstanbul’a gelince Nazım, Dünya’yı koruması altına alır. Ne kendisine ne de başkasına itiraf etmese de Nazım, Dünya’ya karşı ayıp bulduğu duygular da beslemektedir. Nazım’ın yaşı göz önüne alındığında karşı cinsle yaşayabileceği son aşk, büyük ihtimalle Dünya’ya duyduğu aşktır. Bu aşkın yaşaması da çok ama çok zordur. 


Gelecek ise susmayı seçmiş Melek’te simgelenir. Her şeye rağmen umut tükenmez. Filmin finalinde Melek, Nazım’ın çabaları ve sıcak ilgisiyle konuşmaya başlayarak geleceğe dair umutları ayakta tutar. Nazım’ın iradeciliği kaderi (gerçekliği) temelinden değiştiremese de, tamamen boşuna değildir. 
“Gönül Yarası” adından başlayarak ve bolca şarkıya yer vererek yerli, Türkiye’ye özgü bir dili oluşturmaya, buralı olmanın sinemadaki karşılığını bulmaya çalışan bir film. Bunu yaparken doğuyla batıyı, geçmişle geleceği, kaybolmakta olanla yeni doğanı kucaklamaya çalışıyor. Kendi adıma filmin biraz daha az duygusal ve biraz daha az kapsayıcı olmasını tercih ederdim. Bu filmin karakterlerine de daha fazla nefes alma imkanı verirdi. 
Oyunculuklara gelince; Şener Şen her zamanki standardında, Meltem Cumbul ise üstünde. Timuçin Esen’in tipinin, kılık kıyafetinin canlandırdığı karaktere çok uymadığını düşünüyorum ama oyunculuğu “Kasap”taki Eric Bana’yı hatırlatıyordu, yani oldukça iyiydi. Peki Yeşilçam geleneklerini alıp bunları geleceğe taşıyacak bir sinemacı kuşağı var mı ya da yetişiyor mu? Şu anın gerçekliğine bakacak olursak, incelediği kültürler gibi Turgul’un kendisi de ölen bir kültürün temsilcisi gibi gözüküyor.

Bulutları Beklerken

TARİH:  7 Ocak 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Buralı olmak ve olmamak

Yeşim Ustaoğlu üçüncü uzun metrajlı filmi “Bulutları Beklerken”in senaryosunu, Yorgos Andreadis’in “Tamama” adlı eserinden etkilenerek yazmış. Ustaoğlu, Altyazı dergisinde “Bir insanın yıllar sonra birdenbire bambaşka bir dili konuşmaya başlaması fikrinin üzerine kendi senaryomu oluşturmaya başladım”, diyor. Bu garip davranışın sırrı ise tarihin trajik olaylarında saklı. 1916’da Karadeniz’de yaşayan Rumlar zorunlu bir göçe tabi tutulmuş. Mersin’e kadar süren bu tehcir sırasında birçok aile paramparça olmuş, çok Rum ölmüş. Mübadeleden yıllar önce gerçekleşen bu olaydan açıkçası filme kadar haberimiz yoktu. İki ülkede de benzer suçlar işlendiğinden kimse sesini çıkarmıyordu muhtemelen. “Bulutları Beklerken”in kahramanı Ayşe/Eleni (Rüçhan Çalışkur) işte bu göçü yaşayanlardan biri. Eleni’nin kardeşi Niko dışında bütün ailesi zorunlu göç sırasında ölür. Niko, Yunanistan’a gönderilirken, Eleni bir Türk aile tarafından evlat edinilir ve Ayşe olur. Ama babasının ölürken kendisine emanet ettiği Niko’yu kaderine terk etmiş olmak Ayşe’nin vicdanını ömrü boyunca sızlatacaktır.
Kendisini evlat edinen ailenin son ferdi de ölünce, Ayşe’nin “Eleni” olduğu zamanların tanığı kalmaz. O zaman Ayşe yeniden Eleni’ye dönüşür çünkü unutmaya karşı yapabileceği başka bir şey kalmamıştır. Sonunda Niko’yu da bulacak ve geçmişiyle hesaplaşmasını tamamlama şansını elde edecektir. 


Ne yazık ki bu iç hesaplaşmanın, Eleni/Ayşe’nin geçmişinde yaşadığı trajik olayların acısının sinemasal karşılığı çok bulunamamış. Filmin ciddi bir inandırıcılık sorunu da var. Birçok sahnede “bu, ama böyle olmaz ki” duygusundan kurtulamıyoruz: Denizde sırılsıklam ıslanan çocuklar öyle okula gider ve sadece çoraplarını kurutarak ders mi yapar; hapishaneden o kadar kolay mı kaçılır, sabahın köründe varılan Selanik’teki adres akşam mı bulunur, bir çocuk diğer çocukları nasıl tekneyle Rusya’ya kaçırır vs., vs.? Ama galiba filmin en büyük zaafı, bizim için değil de Batılı seyirci için yapılmış olduğu duygusunu vermesi. Eleni’nin iç hesaplaşması, belki de bu nedenle izleyiciyi kendi iç hesaplaşmasını yapmaya yöneltmiyor. 


Mübadele daha çok Batı bölgelerinde yaşayan Rumlar için söz konusu olduğuna göre Karadenizli Rumlara ne oldu hakikaten? Yorgos Andreadis’in Türkiye’ye girişi neden yasak? Bunlar da “Bulutları Beklerken”in aklımıza getirdiği sorular. Belki de sırf bunları sordurttuğu için bile filme teşekkür borçlu olmalıyız.

Ramon ölmek istiyor

TARİH:  11 Şubat 2005

GAZETE/DERGİ: Birgün

Kadınların bedensiz bir kafaya aşık olma

Kadınların bedensiz bir kafaya aşık olma potansiyeli, erkeklerin kafasız bir bedene aşık olma potansiyelinden daha mı yüksek acaba? “İçimdeki Deniz”in bu soruyu gündeme getirmek için yapılmadığı gerçeğini belki de hiç gereği yokken saptayarak daha karanlık sulara, filmin asıl meselesine dalalım. 
“Yaşamak bir haktır ama mecburiyet değildir” diyen, ötenazi hakkı için mücadele eden, boynundan aşağısı felçli Ramon Sampredo’nun (Javier Bardem) hayatının son dönemini konu alıyor “İçimdeki Deniz”. Yakışıklı bir gemici olan Ramon, 26 yaşındayken suyun alçalıp yükselmesini hesap etmeden denize balıklama atlar. Aklı o sırada bir kadındadır, dalgındır. Ama bu dalgın dalışın bedeli “o anda ölmeliydim aslında” dedirtecek kadar ağırdır. Ramon belkemiğini kırmıştır; artık vücudunun boynundan aşağısı ona ait değil gibidir, uzuvlarını ne kontrol edebilir ne de bir şey hisseder. Başkalarının bakımına muhtaçtır ki bu açıdan Ramon şanslı sayılabilir. Ağabeyi, onun karısı ve oğulları Ramon’a mümkün olan en iyi şekilde bakarlar. Yine de Ramon bu tarz bir hayatı onursuzca bulur ve ölme hakkını almak için elinden geleni yapar. İntihara teşebbüs bir suç olmadığına ve bu girişimde bulunanlar cezalandırılmadığına göre, Ramon’un ölme isteğine yardımcı olunması da suç sayılmamalıdır. Ramon başkalarının yardımı olmadan intihar bile edememektedir.


Ama mesele o kadar çetrefil bir meseledir ki… İşin dinsel, hukuksal yanlarını bir kenara bırakalım. Ramon yalnız yaşamamaktadır, onu seven insanlarla birliktedir. O insanlar Ramon’un ölümüyle sevdikleri birini kaybedeceklerdir. Bu kayıp intihar şeklinde olursa bir de bunun üzerine kaçınılmaz bir şekilde suçluluk duygusu eklenecektir. Bu da yetmedi, Ramon onlardan yardım istemektedir. Yani yaşayacakları acıyı kendilerinin yaratmalarını istemektedir onlardan.
Ama Ramon da bedeninin kontrolünü ele geçirmek istemektedir ve bunun tek yolu onu yok etmekle olacaktır. Bedeni Ramon”a göre “en özel, en meşru mülkiyetidir”. Doğru ama bir din adamı da şöyle demiş: “Ramon’un gerekçelerini yetersiz buluyorum. İşi, bedenin kişinin özel mülkiyeti olduğunu iddia etmeye kadar vardırıyor. Beden ne bir şirkettir, ne de bir banka hesabı.” 


İntihar etmeye çalışan kişinin ne kadar haklı gerekçeleri olursa olsun, insani refleks onu engellemek yönünde. Yönetmen Alejandro Amenabar anlaşılabilir gerekçelerle Ramon’un aşağılanma duygusunu, bedensel acılarını çok yansıtmamış perdeye. Ramon, gerçek hayatında filmde gördüğümüzden çok daha fazla kadınla çevriliymiş. Amenabar’ın dediklerine göre Ramon’un davasını üstlenen avukat Julia (Belen Rueda) karakteri gerçek bir kadını yansıtmaktan çok Ramon’a aşık olan kadınları sembolize eden bir tür bileşke imiş. Filmde, Julia’dan başka bir aşığı daha var Ramon’un, o da işsiz ve kendi problemlerini başkalarına boca etmeye hazır Rosa (Lola Duenas). Rosa da bir bileşke mi, bu konuda bir şey yazmıyor basın notları. Ama Ramon’a aşık birden fazla kadın var, bu kesin (bakınız baştaki soru). Ramon’un bu kadar sevgiyle ve ilgiyle çevriliyken, ölme isteğinde inat etmesi açıkçası sanki davaya ihanet etmeme isteği gibi gelmeye başlıyor insana. Tabii, ne desek boş ve manasız. Hayat, onun hayatı.


İspanyol sinemasının en iyi yönetmenlerinden biri olduğunu “Diğerleri” ve “Aç Gözlerini” ile kanıtlayan Amenabar filmin acıklılık dozunu doğru ayarlamış. Ama Bardem’in çok iyi oyunculuğuna rağmen filmde bir şeyler eksik. Ramon’un hayallerinde uçarak Julia’nın yanına gitmesi ve sevişmeleri, inanılmaz dokunaklı. Bir öpüşme, bir dokunma bu kadar güzel çekilebilir denilen türden sahneler bunlar. Keza Ramon’un denize atladığı sahne çok etkileyici. Ama filmin bütününde bir yüzeysellik var. Karakterler yerlerine tam oturmuyor, ötenazi hakkı sorunu yakıcılığını nedense çok hissetiremiyor. Ve filmin sonunda, yazının başındaki gereksiz soru akılda kalan tek soru olabiliyor.

Sinemacılar ne düşünüyor?

TARİH:  25 Temmuz 2012

GAZETE/DERGİ: Birgün

Jüri başkanı Avşar sessizliğini korurken, AKSAV ‘reklama ihtiyacımız yok’ dedi. Kırca ise tavrını koydu: Hülya varsa ben yokum.

Cüneyt Cebenoyan (Birgün sinema yazarı) Hülya Avşar hem ulusal hem de uluslararası yarışmalarda ödüller almış bir oyuncu. Benim üyesi olduğum SİYAD da Avşar’ı ödüllendirmiş. Avşar, uluslararası başanları olan yönetmenlerimiz Kutluğ Ataman ve Ali Özgentürk’le çalıştı. Reha Erdem onun için bir proje yazmıştı, gerçekleşmedi. Film oyuncuları jürilere başkanlık ederler. Mesela Cannes 2011’de Jüri Başkanı son 15 yılda iyi bir performansı pek de görülmeyen Robert de Niro’ydu. Hülya Avşar’ın adının fazlasıyla magazinel olması başka bir konu. Magazinelliği nedeniyle Jüri Başkanı olamaz demek yanlış. Kanımca oldukça cesur ve akıllı biri. Berlin in Berlin’de mastürbasyon yapmayı göze alacak kadar cesurdu. Kürt meselesinde de düzgün bir tavır sergilemişti. Belki de bu kadar tepki görmesinin arkasında bunlar da vardır. 

Antalya Film Festivali belden aşağı saldırılara da sıkça uğrayan bir festival. Emir Kusturica’yı Bursa’nın AKP’li belediyesi davet ettiğinde bağrına basanlar, Antalya’ya davet edildiğinde çıngar çıkarmışlardı. Kusturica’nın eleştirilmez olduğu değil iddiam, mesele çifte standart. Altın Portakal’a yönelik çok eleştirim var, hatta bu nedenlerle geçen yıl gitmedim. Ama bu toz duman içinde şu anda bu eleştirilerimi gündeme getirmemin bir manası yok diye düşünüyorum. 

Cüneyt Cebenoyan: Haksız rekabet ve tekelleşme var

TARİH:  7 Aralık 2012

GAZETE/DERGİ: Taraf

İlk sorun tekelleşme. Sinema salonlarında bir tekelleşme var. Fakat iş burada da bitmiyor. Bildiğim kadarıyla sinema salonlarında büyük egemenliği olan Mars Grubu film ithalatına bal ve yapımına da girdi. Ne kadar doğru bilmiyorum ama başka film ithalatçısına 35 mm yani pahalı gösterim koşullarını ezi dayatırken kendi filmlerini dijital formatta yani ucuza ithal ediyormuş. Yani film ithalatında da haksız bir rekabete doğru gidiliyor. 

İkinci sorun seyirci. Seyirci hakikaten de sanat filmlerine gitmiyor. Tepenin Ardı çok salonda gösterilse elbette seyirci sayısı artar ama çok da fazla artmaz. Yani sinema işletmeleri açısından hakikaten de karlı bir iş değil. Seyirci neden böyle? Neden bu kadar yüzeysel? 12 Eylül’den başlayıp, pop kültürden geçip, alışveriş merkezlerinden çıkabiliriz. Sanat sineması sadece yaşayabilecek kadar destek görse yeter aslında. Sorun bu kadarının bile tehlikede olması.

Üçüncü sorun sanat filmlerinin kendileri. Birçoğu gerçekten de çok sıkıcı. Seyirci neden gitsin? Sözüm meclisten dışarı elbette. Festival dediğimiz baloncuklar dışında da var olmak isteniyorsa, sinemacıların sanattan taviz vermeden eğlendirici olmanın yollarını bulmaları gerekiyor. Eğlendirici olmaktan kastım güldürmek falan değil. Sıkmamak diyeyim en geniş haliyle.

Uluslararası Datça Film Festivali

TARİH:  3 Mayıs 2014

GAZETE/DERGİ: Birgün

Datça’da karnaval havası

FESTİVALLE ilgili yazımı İstanbul’dan ayrılmadan gönderdiğim e-postaya eklemeye unuttuğum için, bu yazıyı İsveç’ten alelacele yazıyorum. Datça Festivali ile ilgili asıl yazımı önümüzdeki günlerde yayınlayacağız. Şimdilik kısaca festivalin çok başarılı geçtiğini, festivale katılan gençlerin 13 gün içinde 18 kısa film üretip sergilediklerini, festivale gönüllü olarak katılan sinema profesyonellerinin gençlere bu süreçte yol gösterdiklerini, şahane dostlukların kurulduğunu, sıkı kavgaların yaşandığını ama barışıldığını, Datça’yı şenlendiren bir karnaval yürüyüşü gerçekleştirildiğini belirteyim. Güler Yücel’le tanıştım, Can Baba’nın evinde bulundum, Güler’in resimlerini görüp, kısa filmini seyredip, şiirlerini dinledim. Tanrının (varsa) şanslı bir kulu olduğumu düşündüğüm anlardan biriydi bu hayatımda. Festival yazısını başka bir gün yayınlarız. Bu bir girizgâh olsun. 

Tarkan

Tarih: 25 Eylül 1994

Gazete/Dergi: Yön

Zamanın Çocuğu

Tarkan’ın kötü bir kaderi var. İki hit şarkısı da Türkiye’de 12 Eylül sonrasının bütün olumsuzluklarının simgesi oldu. Kim Türkiye’de değerlerin yok olmasından yozlaşmadan söz açsa -Yaşar Kemal’den Derya Köroğlu’na- sözünü ‘sonunda şıkıdım şıkıdımlara geldik’ diye bitiriyor.

Kimi geçmişe özlemle bakıyor. Cahit Berkay ‘Seyircilerimiz çığlıklar atmazdı. Coştukları zaman el çırparlardı, en fazla da ayağa kalkar, hafifçe tepinirlerdi’ diyor. Attila İlhan, Tarkan’ın ‘Amerikancı gençliğe hitap ettiğini söylüyor. Ahmet Oktay, Tarkan’ı Nokta yazarı Baki Koşar Tarkan’dan yola çıkarak ‘…geniş bir tabakanın… odağında bir kültür emperyalizminin bulunduğu ‘müzikal’ bir cinnetin ritmik girdabında, ilkesizlikle, ‘yarınsızlık’la, duyarsızlıkla örülü dehşet verici ‘lumpen transını’ yaşıyordu’ diye yazıyor. Durum gerçekten bu kadar vahim mi? Tarkan hepten bir yozlaşmayı mı temsil ediyor?

Türk popu diye bir olgu 60’larda 70’lerde de vardı. Ama Türk popunun gerçekten bir sanayi boyutlarını alması 80’lerden sonra gerçekleşti. Eskiden bir avuç insandı pop müzik yapanlar. Şimdi hepsini birden izlemek neredeyse yalnızca bu işle profesyonelce ilgilenenlerin altından kalkabileceği bir uğraş oldu. Birçoğu kısa zamanda unutulacak elbette. Üretilen yapıtların çoğu Ahmet Oktay’ın dediği gibi ‘sisteme eklemlenmiş, kaçışçı ve tüketime açık’ olacak. Ama bu süreçte nitelikli yapıtlarda üretilecek. 

Türk popu şu anda gerçekten de sisteme eklemlenmiş bir görüntü sergiliyor. Ama Tarkan bunun tipik bir örneği değil. Hatta önemli sapmalar gösteriyor. Türk pop müziğini Batıdaki pop müziğiyle karşılaştırmak çok zor. Türk pop müziği henüz yeni endüstrileşmeye başlıyor. Ama bir yandan da Batı’nın bugünkü düzeyini izleme olanağına sahip. Bu yüzden de ne tam 50’lerin ABD’si ne de tam 90’ların Batısı; hem Burası Türkiye. Ama Tarkan’ın bir yönüyle 1950’lerin Elvis Presley’siyle çok benzeştiği söylenebilir Elvis de 50’lerde ortaya çıktığında tepki ile karşılaşmıştı. Kabul edilmesi 60’lar ve 70’lerde oldu.

Elvis’in de öne çıkardığı yanı, bugün Tarkan’ın yaptığı gibi cinselliğiydi. Elvis’in görüntüleri 50’lerdeki televizyon programlarında sansürlü olarak gösterilirdi. Çünkü kalça hareketleri fazla erotikti, cinsel çağrışımlarla yüklüydü. Bu nedenle TV’de Elvis gösterilirken kalçasının bulunduğu bölge siyah bir bantla karartılırdı. Elvis hiçbir zaman gerçek bir asi olmamıştı, politik de değildi. Gönüllü olarak askere yazılan, uslu bir Amerikan vatandaşıydı, o kadar. Ama cinsellik konusunda önemli bir dönüşümün habercisi, simgesi oldu. Bir keresinde şöyle demişti:

 ‘Eleştirmenler benim bir seks manyağı olduğumu düşünüyor. Bunu söyleyenler tatminsiz yaşlı tipler. Ben doğalım o kadar.’ Tarkan da bir röportajında ‘Ben sahiciyim’ demek gereğini duymuş. Tarkan da Elvis de kadınsı bir güzelliğe sahipler, ama bir yanlarıyla da kendilerinden önce kimsenin olmadığı kadar erkekler. Erkek imajında bir dönüşümün öncülüğünü yaptılar yapıyorlar.

Türkiye’de cinsellik, kadın-erkek ilişkileri değişiyor. Tamam 60’larda, 70’lerde daha politik bir pop vardı ama cinsellik konusundaki yaklaşımı ile ilerici kesimlerin sisteme eklenmemiş olduğunu kim söyleyebilir? Bugün Tarkan’ın imajını beğenmeyen devrimci Ahmet Kaya’nın ise bu alanda Tarkan’ dan çok daha gerici olduğu rahatlıkla söylenebilir. Elbette Tarkan’ın yansıttığı cinsellik tüketim toplumunun rekabetçi bireyinin değerlerini içeriyor. Ama bunun feodal değerlerden daha ileride olduğu kesin.

Müziğe gelince; Elvis de müziğinin temellerine zenci müziğinin temellerini almış, Batı müziğinin melodileriyle bir sentezini oluşturmuştur. Bir Doğu-Batı sentezidir pop müzik. Tarkan’ın arabeskten yararlanmasına neden kızılır anlamak mümkün değil. Türkiye’nin sanatında elbette Doğu da olacak Batı da; Arap müziğinden de Amerikan müziğinden de izler taşıyacak. Üstelik Arap kültürü yabancı değil, bu ülkenin halkın bir kesimini de Araplar oluşturuyor. Safkan bir sanat nerede ne zaman olmuş ki? Olsa da bunun nesi iyi? Tarkan konusunda en doğru sözü Sezen Aksusöylüyor: (Bu çocuklar) kendi zamanlarının şarkılarını söylüyorlar o kadar. Bizler gibi .’

Transkripsiyonlasak da mı saklasak?

Tarih: 1 Mart 1995 Çarşamba

 Gazete/Dergi: Yeni Tanin

Konuştuğumuzda mangalda kül bırakmıyoruz. Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar Türk dünyası ilan ediyor, Bakü-Ceyhan Boru Hattı’nın döşenmesiyle (Amerika kısmet ederse) dünya petrol piyasasında önemli bir aktör olma hayalleri kuruyoruz. Türki Cumhuriyetler mi desek yoksa Türk Cumhuriyetleri mi desek diye derin tartışmalara gark oluyoruz. Ama tarihsel kültürel bağlarımız olan milletlerin kurumlarının, insanlarının vs. adları söz konusu olunca başvuracağımız kaynaklar yine Batı oluyor.

 Hürriyet gazetesinin pazar dergisi Show’da Murat Bardakçı bu konuya değinmiş. Cehar Dudayev diye bildiğimiz Çeçenya (yoksa Çeçenistan mı?) Cumhurbaşkanı’nın adının aslında Cevher Dudai olduğunu yazan Bardakçı şöyle devam ediyor: ‘…Cevher’i Cehar yapan ne eski Komünist rejimdi, ne çoluk çocuk bütün Çeçenler’i Orta Asya’ya süren Stalin, ne de Bulgaristan’ın sabık ve ‘sakıt’ Jivkov’unun Türklerin adını değiştirmekte birbiriyle yarışan hempaları… Biz becermiştik bu işi…’ Bardakçı başka ilginç örnekler de vermiş.

 Becerdiklerimiz Bardak’çının örnekleriyle sınırlı değil elbette. Yıllardır Bakü-Ceyhan Boru Hattı’nın hayaliyle yaşıyoruz. Bu hat gerçekleştiğinde milletçe refaha erişeceğimize olan inancımız tam. Bu hayalin saçmalığı bir yana, bu kadar önem verdiğimiz bir konuda bile Azerbaycan Devlet Petrol Şirketi’nin adı söz konusu olduğunda (Gazetemiz de dahil olmak üzere) basınımızda SOCAR diye bir kısaltmanın geçmesi dünyaya nereden baktığımızı iyi bir göstergesi. Eğer Azerbaycan Cumhuriyeti Devlet Petrol Şirketi’ne Azerbaycan’da kısaca Azneft (Azerbaycan’ın Az’ı ve neft yani Azericede Petrol) dendiğini biliyorsanız, bu SOCAR’ın neyin nesi olduğu konusunda biraz kafa patlatmanız gerekiyor. Sonunda bilmece çözülüyor: SOCAR,  State Oil Company of Azerbaidjan Republic’in yani Azerbaycan Cumhuriyeti Devlet Petrol Şirketi’nin İngilizcesinin baş harflerinden oluşuyor. İngiliz ya da Amerikalıların bunu yapmak için haklı gerekçeleri var. Ne de olsa İngilizce konuşuyor adamlar. İyi de biz niye Azneft demek ya da ACDPŞ gibi bir kısaltma kullanmak yerine SOCAR diyoruz orası meçhul.

 Bir başka örnek de Fenerbahçe’nin UEFA kupasının ilk turunda karşılaştığı Azeri ekibi Gazetelerde Fenerbahçe’nin FC Touran diye bir Azeri takımı ile eşleşti yazıldı. Touran’ın bildiğimiz Turan olduğu neyse ki birkaç gün sonra keşfedildi.

Turan, Fransızca ya da İngilizce transkripsiyonda Touran olmuştu. Ya baştaki FC ne ola ki? O da olsa olsa football club’dür. Bunu da çözdük. Türkiye’de okur olmak öyle kolay değil. Yazarlarımız okurlarının pasif kalmalarını istemiyorlar, okurken düşündürmek de istiyorlar. Sağ olsunlar.

 Bir başka örnek de Çin’in Uygurların yaşadığı Sincan Bölgesi. Bu da Xingxian gibi Türkçede okunamaz bir halde yazılıyor sık sık. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Ayzenştayn’ı Eisenstein, Çaykovski’yi Tchaikovsky diye yazmak gibi. Biz zoru seven bir milletiz kısacası.

TARİHİMİZİ BİLELİM Mİ?

Tarih: Ağustos 2006

 Gazete/Dergi: Torlak, Karaburun 

Bir zamanlar koca burunlu kapkara bir zenci varmış. Zanzibar Adası’ndan getirildikleri için kara derililere Zencidenirmiş. Çünkü adanın bir adı da zenci imiş. O da İzmir’in ucundaki bu bölgeye zenciden gelmişmiş. Bu koca burunlu kapkara derili köle, yörenin beyinin kızına aşık olmuş. Bir fırsatını bulup kıza açılmış. Kız kahkahalarla gülmüş ”Sen kendini ne sanıyorsun koca burunlu, kara adam” demiş. Adamımız üzüm üzüm üzülmüş. Üzüntüsünden 10 Salkım ”enfes” üzümü yemiş. Mevsimlerden yazmış. Kara derili ”enfes” üzümlerinin bağbozumu mevsimiymiş ve akşama şenlik varmış. Şenliğe taa başkentten ”Baba Zula” diye bir grup gelmiş. Bizim koca burunlu kara adam, Baba Zula’yı dinleyince kendinden geçmiş, fırlamış sahneye. Koca burnuyla kah davul çalmış, kah zurna üflemiş, kah elektro sazın tellerini titretmiş. Bey’in kızı bu performans karşısında erimiş, koca burunlu, koca adama ”Artık seninim, al beni koca kara burunlum” demiş. Koca kara burunlu adam ise acı acı gülümsemiş ve o gece tanıştığı Torlak Kemal’le doğan güneşe doğru atını sürmüş. Beyin kızı günlerce ”koca kara burunlu adamım” diye ağlamış. Yörenin adı, koca kara burunlu adam olmuş. Gel zaman git zaman ”Karaburun” olarak kısalmış ve bugünlere gelmişiz. Burunla enstrüman çalmak da gelenekselleşmiş ve 20. yüzyılda Rıza Silahlıpoda gibi isimler ülke çapında sansasyon yaratmışlar… 

© 2020 -CuneytCebenoyan.com