Canım Babacığım

TARİH:  25 Şubat 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bütünüyle kuşkudayız 

FİLMİN KÜNYESI :Canım Babacığım (Capturing The Friedmans) Yönetmen: Andrew Jarecki Türü: Belgesel Ülke: ABD 

Kitle psikolojisi, babalar ve oğullar, adalet sisteminin işleyişi, Canım Babacığım’ın düşündürdükleri… 

Canım Babacığım”ı seyrederken başka filmler geçiyor insanın aklından: Gerçeğin ne kadar uçucu, ne kadar elle tutulması zor bir şey olduğunu anlatan Kurosawa başyapıtı “Rashomon”, 17. yüzyıl Amerika’sında cadı avını anlatan “Cadı Kazanı”, David Lynch’in banliyö hayatının röntgenini çektiği “Mavi Kadife”. 

Friedman’lar görünüşte mutlu, müreffeh bir Amerikan ailesi. Baba Arnold Friedman hem bir lisede hem de evinde dersler veren bir öğretmen. Anne Elaine ve üç erkek çocuk ya da üç genç (büyükten küçüğe) David, Seth ve Jesse ailenin diğer fertleri. Posta idaresi bir gün baba Arnold’un Hollanda’yla çocuk pornosu alışverişinde bulunduğun keşfeder. Çocuk pornosuyla ilg liyse ve çocuklara evinde özel ders veriyorsa daha başka şeyler yapmış da olabilir düşüncesinden hareket eden polis Arnold’un ders verdiği bütün çocukları sorgular. Bu sorgulamalar tam bir cadı avına dönüşür. Fiziksel kanıt bulunamaz, iddialar saçmalık derecesinde abartılıdır ve büyük ihtimalle çocuklar detektiflere duymak istediklerini söylemişlerdir. Ama cemaat histerisi başlamıştır ve kurban istemektedir. Baba Arnold ve küçük oğul Jesse Friedman’ın çok sayıda çocuğa şiddet uyguladığı ve tecavüz ettiği kanısı hakim olmuştur cemaate. 

HOMOFOBİK REAGAN DÖNEMİ

İddialar saçmadır saçma olmasına ama Friedman’lar da sağlam pabuç değildir. Tam onlara acır gibi olduğumuzda karşımıza karanlık bir başka yüzleriyle çıkarlar. Bütün bu olaylar sırasında kardeşlerin büyüğü David yaşadıklarını filme, küçük kardeş Jesse de teybe kaydeder. Seyrettiklerimizin önemli bir bölümünü bu ev filmleri oluşturur. Ve bu filmler Friedman ailesinin dağılışını saptar. Anne Elaine eşinin masumiyetine inanmaz ve kardeşler tarafından dışlanırken baba Arnold ve Jesse’ye hapis yolu gözükür. Yönetmen Andrew Jarecki filmin akışı boyunca birçok kez bizi tam bir şeye inanmışken öyle başka bir gerçekle karşılaştırır ki kendimizi bütünüyle kuşkuda hissederiz. Baba Arnold küçüklüğünde kardeşi Howard’a tecavüz et mis midir. Jesse’yle arasında neler yaşanmıştır. Jesse ne kadar suçlu ne kadar masumdur vs… O kadar çok şey görmemize rağmen bildiklerimiz yine de o kadar az ki. “Canım Babacığım” bu yıl ya da herhangi bir yıl seyredebileceğiniz en ilginç, en çarpıcı belgesel filmlerden biri. Kitle ya da cemaat psikolojisi, aile ve evlilik, bastırma mekanizmaları, babalar ve oğullar, adalet sisteminin işleyişi, suçluluk duygusunun etkileri filmin düşündürttüğü başlıklardan sadece bazıları. Son olarak Friedman’lerin davasının homofobik Reagan dönemine denk geldiğini ve bu dönemde çocuklara yönelik şiddetin bir anlamda popüler bir tema olduğunu belirtmek gerek. Kadının değişen konumuyla birlikte evi ve çocuklarıyla daha az ilgilenir hale gelmesi muhafazakâr zihniyette (ve elbette bir ölçüde gerçekte de) çocukların savunmasızlaşması anlamına geliyordu. Bu da abartılı korkulara yol açıyordu. Muhafazakârlarla garip bir şekilde uyum içinde olan bir başka çevre de feministlerdi. Onlar da “bastırılmış anılar” mevhumu çerçevesinde, delil yokluğunu delilin ta kendisi sayarak çoğu kadının çocukluğunda babalarının tecavüzüne uğradığını savlamaktaydı. Friedman davasını araştıran detektifler ve yargılayan hakimler o dönemin ve o devletin insanlarıydı. 

Kinsey

TARİH:  25 Şubat 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Muhafazakârların korkulu rüyası 

Kinsey, çok enteresan bir adamı konu alıyor, ama konusunun gerektirdiği kadar cesur bir film değil 

Film, baş karakterinin yani Doktor Alfred Kinsey’nin (Liam Neeson) adını taşıyor. Dr. Kinsey 1940’lann Amerika’sında çok ciddi bir tabu olan cinsellik üzerine yaptığı öncü araştırmalarla tanınıyor. Filmi seyrederken Amerika’da bugün hala 9 eyalette oral seksin heteroseksüel evlilik içinde dahi yasak olduğunu akılda tutmakta yarar var. Zooloji eğitimi alan Alfred Kinsey’nin ilk ilgi alanı eşek arıları. Her arının birbirinden farklı olduğunu saptaması, insanlar üzerindeki araştırmalarına da ışık tutuyor. Alfred Kinsey ile karısı Clara (Laura Linney) evliliklerinin başında cinsel bazı sorunlar yaşıyorlar. Sonra başka bir çift kendililerine bazı cinsel sorunlarını danışıyor. Kinsey çifti seksten büyük tatmin alan ve günde ortalama 3 kez sevişen bir çift. Sonunda kendilerini insanlığı cinsellik konusunda aydınlatmaya vakfediyorlar. Tabii bu kolay olmuyor. Muhafazakârlarla her aşamada mücadele etmek zorunda kalıyorlar ve araştırmalarına destek bulmada güçlük çekiyorlar. Saf heteroseksüel ya da homoseksüel olmanın istisnai, bunların arasında bir noktada olmanın kural olduğu gibi bulguları elbette kolay hazmedilir şeyler olmuyor. 

“Kinsey” çok enteresan bir adamı konu alıyor ama konusunun gerektirdiği kadar cesur bir film değil. Örneğin bir sahnede Kinsey’nin kendisini, sırf nasıl bir his olacağını anlamak için yaraladığını görüyoruz ama bu noktaya nasıl geldiğini anlayamıyoruz. Çocuklarıyla ilişkileri filmin çok başında devreden çıkıyor. 

Film bittiğinde bu acayip adam hakkında epey bilgi ediniyoruz ama bize hâlâ çok yabancı kalıyor. Ama yine de “Kinsey sırf ele aldığı konu ve karakterler açısından seyre değer bir film. 

FİLMİN KÜNYESİ 

Kinsey Yönetmen: Bill Condon Oyuncular: Liam Neeson, Laura Linney, Chris O’Donnell, Peter Sarsgaard Türü: Dram Ülke: ABD, Almanya 

Gelibolu

TARİH:  25 Şubat 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Gelibolu’ya İngiliz kaldık

Gelibolu” neden yapıldığını anlamakta güçlük çektiğim bir belgesel. Savaş, savaşan her iki tarafın askerleri için de korkunç bir şey elbette. Ama bunu söylemekle herhangi bir savaş hakkında önemli bir şey söylemiş olmazsınız. Sadece doğru ve insani bir şey söylemiş olursunuz. “Gelibolu” filminin bülteninde şu yazıyor: “Bu filmde düşman savaşın kendisidir”. Ne demek şimdi bu? Savaş da trafik canavarı gibi bir tür canavar mı? Muharebeye elverişli alanlara “Savaş Canavarı Olmayın” tabelaları mı asmalı? Eğer emperyalizmden, kapitalizmden hiç söz etmeyecekseniz, 1. Dünya Savaşı hakkında da söyleyecek fazla bir şeyiniz olamaz. “Gelibolu” filminin de böyle bir perspektifi, bir tarih bilinci yok. Lise tarih kitapları ve National Geographic kanalının belgeselleri düzeyinde bir bakış açısı var. Hamasi bir milliyetçilik yapmaması, Osmanlı’yı kötü göstermemesi, Türklerin de insan olduğunu vurgulaması filmin artı puanlarından biri. Pardon, bir an bunun bir İngiliz belgeseli olduğunu sandım; tersini söylemek istemiştim. Fakat “Gelibolu’nun bir Türk filmi olduğunu gösteren bir bakış açısı da yok. Savaşın insani boyutunu vurgulamak için yapılan dramatizasyon çalışmasında kahramanların çoğu Avustralyalı ya da İngiliz. Yani, mektuplarını okuduğumuz, anılarını takip ettiğimiz insanlar çoğunlukla Türk değil. Bunun neden böyle olduğunu anlamak güç değil: Okur yazar asker sayısı çok az olduğundan ve başka nedenlerden Türk tarafında belge yok. O zaman, sözlü tarihe başvurmaya çalışılabilir ya da bu tür dramatizasyondan vazgeçilebilirdi, 

SAĞLIK KOŞULLARI 

Geçmişten anı yoksa bugünden uzman, tarihçi de mi yok? Filmde görüşüne başvurulan uzmanlar da ağırlıkla yabancılar. Sonuçta seyrettiğimiz film savaşa Türkiye açısından bakamayan bir film olmuş. Savaşta sağlık koşullarının çok kötü olduğu dışında akılda kalıcı bir yanı yok. Sinemasal anlamda ise çok başarılı planlar var. Teknik düzeyi dünya standardında. Hatta tarihe bakışının da dünya standardında olduğu söylenebilir. Ama ne yazık ki bu standardı belirleyenler, mazlumlar değil dünyanın egemenleri, emperyalistler. “Gelibolu” filmi de egemenlere yaranma çabasından öteye gidemiyor.

Ray

TARİH:  25 Şubat 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Ray Charles’ın müziği Foxx’un oyunu

“Ray” klişelerle dolu, Hollywood büyük film geleneklerinden zerre sapmayan pırıl pırıl, iyi cilalanmış klasik bir Oscar adayı hüviyetinde. Ama filmin kahramanı, büyük müzisyen Ray Charles’ın hayatı her zaman bu pırıltıyı içermiyor. Charles, yoksul, sakat (altı yaşında kör oluyor) ve zenci olarak başlıyor hayatına ve buna ilerde eroin alışkanlığını da ekliyor. Bu iptilasının arkasında da başka bir sakatlık, bir ruhsal travma var: Küçük erkek kardeşinin boğularak ölümü ve Ray’in bundan duyduğu suçluluk. Ray Charles’ın Amerikan kabusuyla Amerikan rüyası arasında yalpalayan hayatını Jamie Foxx müthiş bir oyunculukla perdeye taşımasa filmde yaratıcı hiç bir parıltı yok diyeceğiz. Ama Foxx’un oyunculuğuyla Ray Charles’ın müziği filmi bütün klasik numaralarına, yüzeyselliğine rağmen ayakta tutuyor. Yoksa hayali erkek kardeşin “senin suçun değildi” demesiyle Ray’in ruh sağlığına kavuşması (bakınız “Good Will Hunting” vs.) gibi bayatlıkları yutmak gerçekten zor. Taylor Hackford sineması ama böyle bir şey: “Subay ve Centilmen” mesela militarist içeriğine rağmen, Debra Winger faktörü nedeniyle göz ardı edilemez. Ya da “Dolores Claiborne” sırf Kathy Bates’in iyi oyunculuğu nedeniyle akılda kalır. O zaman Hackford’a iyi oyuncu yönetmenliği, Foxx’a oyunculuğu, Charles’a müziği için, Ahmet Ertegün’e (Curtis Armstrong) de Atlantic firması aracılığıyla müziğe yaptığı katkılar için şapka çıkaralım. Ama Charles’ı dinlemek için en uygun ortamın da bu filmde olmadığını, çünkü şarkıların çoğunlukla kısa bölümler halinde verildiğini belirtelim.

Milyonluk Bebek

TARİH:  25 Şubat 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

KAZANANLAR VE KAYBEDENLER
Aykut Kocaman Türk futbol tarihine Fenerbahçe’nin Trabzonspor’u yenerek şampiyonluğunu ilan ettiği maçtan sonra söylediği sözlerle geçti. Zafer çığlıkları atmak yerine, Trabzonspor’un başarısının göz ardı edilmesine ve şampiyon olan her şeyi alırken ikincinin başarısız sayılmasına isyan etmişti Kocaman. “Milyonluk Bebek” sporla, özel olarak da boksla ilgili bir film. Başlıca üç karakteri var: Boks salonu sahibi ve antrenör-menajer Frankie (Clint Eastwood); onun çalıştırdığı garson-boksör Maggie (Hillary Swank) ve Frankie’nin yardımcısı eski boksör Scrap (Morgan Freeman). Maggie Amerikan tabiriyle “beyaz çöp” zümresinden 30’larında yoksul bir kadın. Boksör olmak için yaşlı ama Frankie’yi ikna edecek kadar da inatçı. Çünkü hayatta ona zevk veren ve gelecek vadeden başka bir etkinlik yok. Maggie rakiplerini daha ilk raundda sağlı sollu kroşeleriyle perişan etmeye başlayınca, mecburen tarafını tuttuğum Maggie için bir yandan sevinirken bir yandan da Kocaman’ın sözlerini düşünüyordum. Acınacak koşullarda yaşayan ve çok çalışan Maggi başarıyı hakkediyordu, film öyle göstermişti. Peki ya kaybedenler? Onlar nasıl koşullarda yaşıyorlardı, ne kadar çaba harcamışlardı, canları Maggie’nin yumruklarından çok yanmış mıydı, kariyerleri orada bitmiş miydi? Onlar konumuz dışındaydı, onlar yenilmesine ve başarısızlığına sevinmemiz gereken figüranlardı. 
“Milyonluk Bebek” sinemada Kocaman’ın futbolda yaptığını yapmaya soyunan bir film değil. O, sonu trajik biten bir başarı öyküsünü çok fazla derine inmeden anlatan ve gözünü birinci olmaya dikmiş bir film. Ama işini iyi yapıyor ve Oscarlarda birinci olması şaşırtmayacak. Çünkü öncelikle birbirleri vasıtasıyla hayata tutunan üç karakterin öyküsü oyuncularının da başarısıyla etkiliyor. Ve daha da önemlisi başta batan klişeciliğini (Scrap’in bilgece aforizmaları, finalde karşılaşılan boksörün “Rocky III” filmindekine benzer bir şekilde Doğu Bloku’ndan, üstüne üstlük eski fahişe oluşu) sonra kendi kendine sıfırlıyor: Filmin finalinde o boks maçlarını kazanmak ya da kaybetmek artık tamamen konu dışı hale geliyor. Ama bunun neden böyle olduğunu söylemek çok fazla şeyi açığa vurmak olacak. “İçimdeki Deniz”de ağlamadıysanız bir şansınız daha var.

Gümüş Şehir

TARİH:  25 Şubat 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

KAPİTALİZM NASIL İŞLER?
“Gümüş Şehir” Amerika’daki güç ilişkilerine doğru pencereden bakan bir film. Yani nedir: Sermaye sahipleri politikacıları perde arkasından yönetir, bunu yaparken çevreyi talan eder, üçüncü dünyanın ucuz işgücünü sömürür ve o insanların hayatını hiçe sayar; yuppie’ler acımasız ve ruhsuzca kapitalistlere hizmet eder, polis de bu düzenin bekçiliğin yapar vs. Kapitalizm üzerine söylenebilecek klasik doğruların hemen hemen hepsi “Gümüş Şehir”de söyleniyor. Bush benzeri İngilizce özürlü bir politikacının varlığı filmin neyi eleştirdiği konusunda şüpheye yer bırakmıyor. Ama bütün bunlar, bir de emlak spekülasyonu, medya entrikaları filan gibi alt hikayelerle birleşince takibi giderek güçleşen bir film çıkıyor ortaya. Bir de küllenmişken yeniden alevlenen aşk hikayesi var ama açıkçası bir şeye benzemiyor. Başrol oyuncusu Danny Huston o kadar karizmadan yoksun, o kadar salak ifadeli ki zeki ve çekici bir gazeteciyi oynayan Mario Bello’yla aşk yaşadığına inanmak için çok çaba sarf etmek gerekiyor. Kısacası halkı bilinçlendirme amacıyla yapılmış tatsız bir sinema örneği “Gümüş Şehir”. Aynı amaca çok daha iyi bir şekilde hizmet eden bir sürü belgeselin varlığı da “Gümüş Şehir”i iyice gereksiz kılıyor.

Sideways

TARİH:  18 Şubat 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Kaliforniya’da aşk ve şarap

Farklı kişiliklere sahip iki arkadaşın 1 haftalık yolculuğunun öyküsünü anlatıyor “Sideways”. Yolculuğun nedeni televizyon ve reklam filmleri oyuncusu Jack’in (Thomas Haden Church) evlenecek oluşu. Bekarlığa veda etmeden önce Jack mümkün olduğunca çok seks yapmak isterken, lise öğretmeni ve başarısız yazar Miles’ın (Paul Giamatti) derdi St. Inez Vadisi’nin güzel şaraplarından tatmak ve golf oynamaktır. Jack ve Miles çok farklı kişiliklerdir ve hayatlarının geç bir evresinde tanışmış olsalar arkadaş olmaları mümkün değildir. Ama dostlukları öğrencilik yıllarına dayandığı için elitist ve entelektüel Miles’la, zengin bir aileye içgüveysi gitmeye hazırlanan ve zevklerinde hiç de seçici olmayan Jack bütün farklılıklarına rağmen ilişkilerini sürdürebilmektedir. Tabii bu farklılıklar birçok komik durumun da kaynağını oluşturur. Miles sadece yazarlıkta başarısız değildir, karısı tarafından da terkedilmiş ve bunun şokunu atlatamamıştır. Jack’in tabiriyle, Miles “karanlık taraf”a kaymak, kendine acıma krizlerine girmek için fırsat kollar. Jack ise kadınları yatağa atmak için ne gerekiyorsa onu yapar; yalan söyler ve onları eğlendirir. Jack, Miles’ı da davasına kazanmak için elinden geleni yapar ve iki arkadaş sonunda iki kadınla çıkmaya başlar. Miles, “bahşiş almak için çalışan” garson Maya’yı (Virginia Madsen) önceleri küçümser. Ama Maya’nın kendisi gibi bir şarap uzmanı olduğunu ve bir üniversitede master yaptığını öğrenince Miles’ın kadına bakışı değişir. Jack ise bir tür barmaid olan Stephanie’yi (Sandra Oh) yaşadıklarının gelip geçici olmadığına inandırmış, onu evlenme konusunda umutlandırmıştır. Aslında Jack yaşayabileceği e derin ilişkiyi yaşamaktadır ve görünen o ki müstakbel eşiyle çok daha uyumsuz bir çift oluşturacaklardır. Sonunda Jack’in yalanları ortaya çıkınca çiftlerin hayatı allak bullak olur.
Miles’ın yayınevlerince reddedilen kitabının adı “Dünden Sonraki Gün”dür. Maya bu ifadedeki abartıyı “yani bugün” diyerek açığa çıkarır. Filmin umutlu finalinde “bugün” Miles için artık daha çok “yarından önceki gün” olmuştur. Sevimli bir tutunamayan, Oğuz Atay’ın tabiriyle “disconnectus erectus” olan Miles bir anlamda film eleştirmenlerine de benzemektedir. En sevdiği uğraş şarap tatmak ve onlar hakkında yorumlar yapmaktır. Sanatçı olmayı ister ama başaramaz bir türlü. “Sideways” çok iyi oynanmış, tıkır tıkır işleyen iyi bir film. Ama çok da büyük beklentilere girerek izlenmemeli. Birçok yılın en iyileri listesinde ilk sırayı almasının arkasında keyifle izlenen bir film oluşunun yanı sıra baş kahramanının bir tür eleştirmen oluşunun da etkisi olduğunu düşünüyorum.


Yönetmen Alexander Payne hem daha önceki filmlerinde (“Citizen Ruth” ve “Election” gibi) hem de söyleşilerinde “Sideways”de görünenden daha politik bir kimlik sergiliyordu. Yönetmenin bu politik kimliği filmde kendini tek bir sahnede açığa vuruyor: “Gazap Üzümleri”nin kahramanı Tom Joad’ın “nerede bir polis bir adamı dövüyorsa, orada olacağım”lı tiradının televizyon ekranından duyulduğu sahnede. “Sideways” haftanın Oscar adayı üç filminin en alçak gönüllüsü ve de en iyisi. 

Göklerin Hakimi

TARİH:  18 Şubat 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Scorsese’nin Oscar açlığı
Martin Scorsese’nin zayıf filmlerinden biri “Göklerin Hakimi” ama belki de ona ilk Oscar ödülü getireni olacak. Film Howard Hughes’un (Leonardo DiCaprio) öyküsünü anlatıyor. Filmin açılış sahnesinde annesinin Hughes’u yıkadığını görüyoruz ama ilk izlenimimiz aynı yaşlardaki iki yeniyetme arasındaki erotik bir oyuna tanık olduğumuzdur. Bu ensesti andıran sahnede anne Hughes oğluna mikroplar hakkındaki doktrinlerini de zerk eder. Yeni Başlayanlar İçin Freud ya da benzeri bir kitaptan alınmış gibi görünen bu sahneyle Hughes’un nevrozları ve temizlik saplantısı açıklanır. 
Howard Hughes daha 18’indeyken babasının milyonlarını miras olarak devralır. Ve bu parayı çılgınca harcar: bazen kadınlara, bazen filmlere, bazen başka şirketleri satın almaya ya da fantastik projeler geliştirmeye. Ama kendisini bir mirasyedi gibi görmediği gibi, Katharine Hepburn (Cate Blanchett) ve ailesini aylak zenginler olmakla suçlar. Scorsese de bu “entelektüel züppeler” karşısında tavrını Hughes’dan yana koyar açıkca ve çok da anlaşılmaz bir biçimde. Ama filmin kahramanı Hughes olduğuna göre belki de bunu doğal karşılamak lazım. Nitekim filmin ilerleyen bölümlerinde Howard Hughes TWA adlı havayolu şirketinin sahibi olarak, Pan-Am havayolu şirketinin sahibi Juan Trippe’yle (Alec Baldwin) karşılaştığında da aynı taraflılığı filmde görürüz. Kötü adam bu kez Trippe’dir ve bize yine iki şirketin rekabetinde niye böyle taraf olmamız gerektiğini anlamaya çalışmak düşer. Daha sofistike karakterler ve ilişkiler yaratabilecek bir yönetmenken Scorsese’nin bu kolaycı yolları seçmesi belki Oscar açlığıyla açıklanabilir. 


Hughes son ve en büyük zaferini Trippe’in senatodaki adamı Owen Brewster (Alan Alda) karşısında kazanır. Brewster çürük bir politikacıdır ama Hughes’a yönelttiği savaştan çıkar sağlama suçlaması pek de temelsiz değilmiş gibi gözükmektedir. Çünkü Hughes’ın savunması, kendi şirketinin başka şirketlerden farklı davranmadığı halde tek başına suçlandığı yönündedir. Herkes gibi onun da halkın parasını çarçur etme hakkı olmalıdır. Gözyaşları içinde Hughes’un saçma sapan dev uçak projesi Hercules’in havalanmayı başarmasını seyrederiz. Boğazımıza bir şeyler düğümlenir; pek akıllı değildi belki ama iyi adamdı şu Hughes abimiz diye sinemadan çıkarız. Tanrı Amerikan ruhunu korusun ve Scorsese’yi Oscar’sız bırakmasın.

DÖNÜŞ

TARİH:  4 Şubat 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bilinmeyenin çekiciliği

“Dönüş” bir gerilim filmi atmosferine sahip ama bir yandan da Tarkovski’yi andıran öğeler barındırıyor. Yağmurun ve suyun kullanımı, Andrey Rublev’in baş karakterine benzeyen ve Ivan adındaki çocuk kahramanı gibi… 

Muğlaklığın, gizemin ciddi bir çekiciliği var. “Bir Konuşabilse”nin (Lost in Translation) finalinde Bill Murray’nin, Scarlett O’Hara’ya söylediklerini bilmememiz, oraya istediğimiz metni yazmamızı sağlıyor ve sonsuz seçeneğe kapı aralıyordu. “Kutup Çizgisi Aşıkları”nda içeriğini hiç öğrenemediğimiz ama filmdeki karakterlerin kaderinde önemli rol oynayan bir aşk mektubu vardı. Film kahramanlarının söyleyip yazabilecekleri hiçbir şey o söylenen ve yazılanları bilinmez bırakmaktan daha etkili olamazdı. 

İSA FİGÜRÜ
“Dönüş” anlatmamakta, açıklamamakta çıtayı çok yükselten bir film. Filmin anlatmadıkları anlattığından daha çok. Bu da filme çok fazla anlam yükleme olanağı sağlıyor. Sadece anlatmadıkları değil tabii filme anlam yükleme olanağı sağlayan. İma edilen şeyler de var. Mesela film yedi gün süresinde geçiyor. Pazar günü başlıyor ve Cumartesi sona eriyor. Akla İncil’e bir gönderme yapılıp yapılmadığı düşüyor tabii. Sonra filmde bir baba figürü var, hakkında çok az şey bilinen. Bu babayı ilk ve son kez aynı şekilde görüyoruz: Yatar pozisyonda, perspektife göre ayaklar önde, baş arkada. Bu da İsa’yı resmeden meşhur bir tabloyu hatırlatıyor. Babayla İsa arasında bir bağ mı kurmuş yönetmen? Yoksa baba politik anlamlarla mı yüklü? Babanın dönüşü neyin dönüşü, yok oluşu, neyin yok oluşu? Yoksa baba tamamen bir hayal ürünü mü, filmin finalindeki resimlerin düşündürttüğü gibi? İki delikanlı neyin hayaliyle cebelleştiler? Yaz yazabildiğin kadar, kalem seyircinin elinde. Bu anlam belirsizliği filmi kutsal kitaplar gibi bir şey yapıyor, ne okumak istersen onu okuyorsun filmde. Belki de filmin gördüğü büyük saygının arkasında böyle bir şey var. Venedik’te aldığı Altın Aslan “Dönüş”ün sayısız zaferinden sadece biri. 

BABA VE OĞULLARI 
Peki imaları ve belirsizlikleri bir kenara bırakırsak, belirli ve net olan ne var? Bir babayla, farklı karakterlerdeki iki oğlunun, iki oğlanın ilişkisi var. Aslında babanın gerçek baba olduğundan bile hep kuşkuluyuz çünkü. Neyse, baba 12 yıl aradan sonra anne ve anneanneleriyle yaşayan iki oğlanın dünyasına çıkagelir. Anne nedense gelişmelere seyirci gibidir. Baba oğlanları alıp bir geziye çıkar. Küçük oğlan babayı olduğu gibi kabullenmez, büyük oğlan ise babanın sevgisi için her şeyi yapmaya hazırdır. Baba sert bir adamdır, bazı erkeklik ideallerini oğullarında görmek ister ve otoritesine karşı gelinmesini şiddetle cezalandırır. Aslında çocuklara karşı o kadar da duyarsız olmadığını anladığımız anda ise dramatik bir gelişme olur. Çocuklar arasındaki roller değişir. Büyük oğlan kardeşine terk ettiği inisiyatifi ele alır. 
İKİNCİ KEZ İZLENMEZ 
“Dönüş” bir gerilim filmi atmosferine sahip ama bir yandan da Tarkovski’yi andıran öğeler barındırıyor. Yağmurun ve suyun kullanımı, Andrey Rublev’in baş karakterine benzeyen ve Ivan adındaki çocuk kahramanı gibi. Estetik açıdan çok başarılı bir film “Dönüş”. Oyuncular, özellikle küçük Ivan’da çok iyi. Yönetmen ne yaptığını çok iyi biliyor izlenimi verdiği için, anlamdaki belirsizlikler izleyici gözünde daha da derin yorumlara kapı aralıyor. 
“Dönüş” yalnız bir kere izlenecek bir film. “Uzak” gibi bir filmi mesela Amerikalı eleştirmen Roger Ebert gibi ben de ikinci kez daha izlediğimde çok daha fazla beğenmiştim. “Dönüş” ise ikinci izleyişte artan değil azalan bir film. Filmin gerilim atmosferi ikinci izlenimde ortada olmuyor ve anlatılan şeylerin aslında azlığı ve belirsizliklerin çokluğu seyirci tatminsizliğini artırıyor.

Ankara IMAX sineması yeniden

TARİH:  28 Ocak 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün


Ankara’da IMAX sineması yeniden hizmete girdi. IMAX çok özel bir film çekim ve gösterim sisteminin adı. IMAX salonları normal sinema salonlarından oldukça farklı. Perdesi 6-7 katlı bir bina yüksekliğinde ve bir basketbol sahası genişliğinde. Dolayısıyla geleneksel 35 mm’lik sistemden çok daha büyük ve net bir görüntü söz konusu. Ses düzeni de normal sinemalardan daha farklı, 6 kanallı dijital bir ses sistemi söz konusu. IMAX’ta film seyretmeyi farklı bir deneyime çeviren bu öğelerin üzerine, bir de 3 boyutlu seyretme olanağı da eklenebiliyor kimi filmlerde. IMAX filmleri bu perdeye uygun 100 kilonun üstünde ağırlığa sahip kameralarla çekiliyor. Bu kameraların kullanımı çekim yapılabilecek alanları kısıtlıyor ama yine de su altında, uzayda ya da Everest’te çekilen filmler gösteriliyor IMAX’ta. 
İlk olarak 2001’de açılan Ankara IMAX, ekonomik krizin etkisiyle bir süre amacını tam anlamıyla gerçekleştirememiş. Film gösterimleri normal sinema filmleriyle kısıtlı kalmış. Şimdi el değiştiren sinema kapasitesini kullanmaya bir anlamda yeni başlıyor. Gösterimdeki filmler “Stomp: Ritm Tolculuğu”, “Denizin Derinliklerinde” ve “Dünyanın Zirvesi” adlarını taşıyor. Özellikle üç boyutlu su altı belgeselinin etkileyici olduğunu belirtelim ve IMAX’ın bu kez uzun ömürlü olmasını dileyelim.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com