CANNES’DA SİYASİ GÜNDEM

TARİH:  21 Mayıs 2004
GAZETE/DERGİ: Birgün

57. Cannes Film Festivali’ndeki siyasi ortam ‘Motosiklet Günlüğü’ (geçtiğimiz yıl kitabı aynı adla Türkçede yayınlandı) filmi ile iyice şenlendi.

Yapımcılığını Amerikan sinemasının bağımsız filimlerine verdiği destek ile dikkat çeken Robert Redford’un üstlendiği, yönetmenliğini Walter Sallers’ın yaptığı , başrollerinde Alain Delon zera fetindeki yüzü ve oyunculuğu ile herkesi büyüleyen Garcia Bernal ile Mia Maestro’nun oynadığı fiIm Altın Palmiye’nin en güçlü adaylarından biri kabul ediliyor. Burjuva bir ailenin çocuğu genç doktor Ernesto Guevera ile biokimyacı arkadaşı Alberto Ganado’nun motosiklet ile Güney Amerika’yı ve kendilerini keşfetme yolculuğunu anlatan film salonda bulunan izleyicilerin çoğunu ağlattı. 

ÇEKİNGEN CHE 

Altlarında 1939 model bir Norton ile Peru, Şili, Venezuela yollarında kültürel kökenlerinin peşine düşen, bir kuruş harcamadan yemek, uyumak ve sevişmek isteyen bu iki genç yolda hem yüreklerini titreten “öteki’ insanları hem de aşk’ı bulur. Che’nin düşünceli, çekingen, entelektüel, ‘dans etmekten çok düş görmeyi yeğleyen bir genç’ olarak anlatıldığı film bu hafta birçok Avrupa kentinde vizyona girecek. Cannes’a geldiği günden beri star muamelesi gören, sokaklarda bile alkışlanan ve göstericilerin doğal lideri kabul edilen Michael Moore’un ‘Fahrenheit 9/11’i geçtiğimiz gün gösterildi ve tam 12 dakika ayakta alkışlandı. 

KİŞİLİKSİZ BUSH 

İki saat boyunca Bush Jr’ı yerin dibine batıran, Afganistan ve Irak savaşlarının ‘iki yüzlülüğünü’ gösteren Moore sert tavrını basın toplantısında da gösterdi ve Bush için ‘kişiliksiz’ dedi. Moore, ABD başkanını Amerikan askerlerini aşağılamakla da suçladı. İki sene önce ‘Bowling for Colombine’ adlı belgesel filmi ile Oscar alan Michael Mooregeçtiğimiz yıl da yine Başkan Bush’u hedef alan ‘Stupid White Man’ (Aptal Beyaz Adam) adlı bir kitap yayınlamıştı. 

21 GRAM

TARİH:  21 Mayıs 2004
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Paramparça Aşklar, Köpekler”in yönetmeni Inarritu’nun yeni filmi, ismini ölünce kaybedilen ağırlıktan alıyor.

Şans, kader, kısmet… Bir otomobil kazası birbiriyle daha önce hiç alakası olmayan, farklı sınıflardan bir sürü insanın hayatını nasıl bir araya getirir, sarsar, yeni baştan biçimlendirir? Tanrı varsa neden trajedilerin gerçekleşmesine izin verir? İntikam neyi çözümler? Suçluluk duygusundan, yasaların öngördüğü cezayı çekerek mi kurtulunur? “21 Gram”ın yüklü bir konusu var ve film bu konuyu alabildiğince karmaşık bir kurguyla anlatıyor. Yönetmen Inarritu’nun ilk filmi ”Paramparça Aşklar, Köpekler” de olduğu gibi “21 Gram”da da 3 ayrı öykü bir kazayla birleşiyor. 

DERİN SORULAR 

Bu kez öyküler tamamen iç içe geçiyor, hiçbir öykü çizgisel bir akış izlemiyor. Öyle ki flash-back’lerden söz etmek bile güç, çünkü film sürekli ileri geri sıçrıyor. Ama buna rağmen ya da belki de bu nedenle film izleyicinin dikkatini ve merakını sürekli ayakta tutmayı başarıyor. Ve sonuçta her şey birbirine bağlanıyor. Anlatılanlar karanlık hikayeler: Paul (Sean Penn) kalp hastası bir öğretmen, karısı Mary’yle (Charlotte Gainsbourg) iyi gitmeyen bir ilişkisi var, Jack (Benicio del Toro) Hristiyanlıkta kurtuluşu bulmuş ama geçmişinden kurtulamayan eski bir mahkum; Cristina (Naomi Watts) ise eşi ve iki kızını kazada kaybedip uyuşturuculardan medet uman bir dul. Oyuncuların hepsi çok iyi. Sean Penn klasik yorucu oyunculuğunu sergilemiyor, daha kontrollü bu kez.

Benicio del Toro hem korkutucu hem de acıklı. Jack’i çok inandırıcı canlandırıyor. Naomi Watts, ‘Mulholland Drive’dan sonra bir kez daha kusursuz bir oyun sergiliyor. Son derece ilginç kurgusu, iyi oyunculukları ve gündeme getirdiği derin sorulara rağmen ”21 Gram” yine de mesela ”Yatak Odasında” (In the Bedroom) kadar derin bir iz bırakmıyor. Çok fazla tema, karakter ve ayrıntı olmasından sanırım bu. Sanki hayata dair ne varsa hepsini birden tartışmak istemiş gibi. 

GENÇ HİTLER: RESSAMLIKTAN DİKTATÖRLÜĞE

TARİH:  7 Mayıs 2004
GAZETE/DERGİ: Birgün

Faşizmle ilgili diğer film ‘Genç Hitler”, ‘Şeytana Karşı”dan farklı olarak faşizmin burjuva kökenleriyle değil kaybedenleri, yoksulları cezbeden yanıyla ilgili. 

Gerçeklikle birebir ilişki kurmanın sakıncalarına geçen hafta ‘Günaydın Gece” yazımda değinmiştim. ‘Genç Hitler” iyice riskli bir şahsiyeti ele almış. Hitler çoğunlukla şeytanlaştırılmış ve dünyanın başına gelmiş bir talihsizlik olarak ele alındı. Ama Hitler de bir insandı ve belki de bambaşka bir kariyer sürmeyi seçecekti. İyi ama bu neyi değiştirecekti? ‘Şeytana Karşı” ve ‘Genç Hitler” benzer öyküler anlatıyorlar. Dışlanan ve ezilen yoksul gencin intikamı. ‘Şeytana Karşı”nın kahramanı faşizme başkaldırırken, Hitler varlıklı entelektüel çevrelere başkaldırıyor. Ne yazık ki Hitler’inki daha örgütlü bir başkaldırı. Bireysel bir başarı için gerekli ne fiziksel ne de yeteneksel üstün özellikleri var. Sonuçta o da başarıyor, o da yırtıyor ve sahip olmak istediklerine orduyu ve kitleleri arkasına alarak oluyor. 

Yönetmen Menno Meyjes, Hitler’in bir şeytan olarak resmedilmesine duyduğu tepkiden yola çıkmış: ‘Hitler bir insan oğluydu ve canavar olmayı kendisinin seçtiği asıl anlaşılması gereken 

gerçektir. Geleceğin Hitlerler’i var ve şer kenelerinin ne yaptığını kavramak isterseniz, işe insanların duygularıyla başlamak zorundasınız”. Hitler’in öfkesi, sınıfsal konumu ve ülkenin savaş sonrası durumuyla bir ölçüde anlatılıyor ama film yine de sorunlu bir film olmaktan kurtulamıyor. 

Belki faşizmi üreten kapitalizm hakkında bir laf etmemesinden, belki Hitler’in tesadüfen politikayı seçmek zorunda kalmasından… Film sanki tam da eleştirdiği şeyi yapıyor yani Hitler’in oluşumunu sonuçta tesadüflere indirgeyerek geleceğin Hitlerler’ine karşı yapılacak bir şey bırakmıyor. 

DÜZENE KARŞI AMA ÇOK DA UZAĞINDA DEĞİL

TARİH:  16 Nisan 2004
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bu hafta bir biçimde faşizmi konu alan iki film birden gösterime giriyor. ‘Şeytana Karşı” bu filmlerden daha başarılı olanı. Filmin kahramanı lise son sınıf öğrencisi Erik Ponti (Andreas Wilson), evde üvey babasının şiddetine maruz kalır. Annesinin desteklemediği ama engel de olmadığı bu şiddet Erik’i kavgacı bir tip haline getirir. Bu da okuldan atılmasına neden olur. Anne bu kez evden bazı eşyaları satarak, Erik’i aristokratların ve burjuvaların çocuklarının okuduğu yatılı bir okula gönderir.

AVRUPA’DA FAŞİZM 

Erik sınıfsal olarak bu okula ait değildir ama önünde başka seçenek de kalmamıştır. Ya burayı bitirip, üniversiteye devam edecektir ya da bu şansını tümden yitirecektir. Ama okulda tam bir faşist düzen sürmektedir. Büyük öğrenciler küçükler üzerinde her tür şiddeti uygulayabilmektedir ve okul yönetimi de bu yönetim tarzını desteklemektedir. Okulda hâlâ Aryan ırkının üstünlüğünü savunan hocalar vardır zaten; sosyal demokrat olanları da her zamanki konumları olan iyi kalpli iktidarsızlar rolünü oynamaktadır. 

Avrupa’da faşizm savaşla birlikte sona ermemiştir ve Erik onurunu kurtarma konusunda yalnızdır. Hem baskılara boyun eğmemeye çalışacak hem de okuldan atılmasına neden olacak davranışlara girmekten kaçınacaktır. Ama okulda çalışan hizmetçi bir kızla ilişkiye girdiği öğrenilince Erik kapı dışarı edilir… 

BİR TÜR RAMBO 

Jan Guillou’nun otobiyografik romanından uyarlanan filmin Oscar’a aday gösterilmesinin nedeni muhtemelen Hollywood’un cok sevdiği bireysel kahraman temasını yenilemesinden kaynaklanıyor. Erik sonuçta, Rambo ve Rocky gibi kahramanlardan çok farklı bir noktaya düşmüyor. O da başta eziliyor, tek başına mücadele ediyor ve bir tip süper kahraman olarak da sonunda kazanıyor. Bir öğretmeninin tanımlamasıyla Aryan ırkının üstün özelliklerine sahip olması faşist aristokrat öğrencilere karşı savaşında galip çıkmasını sağlıyor. 

BİR DÖNEMİN İSVEÇ’İ 

Film sonuçta, bir yanıyla düzene karşı olmasına rağmen, çok da uzağına düşmüyor. Yönetmen Mikael Hafström’ün bu filminin ardından Hollywood’a davet edilmesi ve kariyerini orada sürdürmeye karar vermesi de filmin duruşuyla uyumlu. Yine de ‘Şeytana Karşı” bir dönemin İsveç’i hakkında gösterdikleriyle ve öyküsünü sıkmadan anlatmasındaki başarısıyla görülmeyi hak ediyor. Ayrıca hizmetçi kız Marja’yla (Linda Gylenberg) Erik arasındaki romantik ilişki keşke daha ayrıntılı anlatılsaydı dedirten, tadı damakta kalan bir inceliğe sahip. 

ATLARI DA BULURLAR

TARİH:  14 Mayıs 2004
GAZETE/DERGİ: Birgün

Truva, anlatmaya çalıştığı destansı aşkların nefretlerin, tutkuların ağırlığını taşımıyor. 

Truva son yılların en masraflı filmlerinden biri, yüz yetmiş milyon dolara mal olmuş. Ama sonuç harcanan parayla orantılı değil ne yazık ki. Oturup sonuna kadar seyredilir. Ama esin kaynağı Homer’in Iliada’sının kalıcılığıyla kıyaslandığında, film fena halde yaya kalacak gibi görünüyor. Truva anlatmaya çalıştığı destansı aşkların, nefretlerin, tutkuların ağırlığını taşımıyor. 

AŞİL VE HEKTOR 

Hikaye bildik: Truva kentinin küçük prensi Paris, Sparta kralı Menelaus’un güzel karısı Helen’i kaçırır. Menelaus Truva’yı kuşatır. Menelaus karısından intikam almak, Agamemnon ise Truva’yı almak peşindedir. Yunan ordularının en iyi savaşçısı bireyci ve asi Aşil’dir. Truva’nın en iyisi ise vatansever, iyi aile babası Hektor. Aşil, Hektor’u öldürür. Yunanlıların kıyıya bırakıp gittikleri tahta atı bulan Truvalılar bunu tanrılara bir adak sanıp kent surlarının içine alırlar.Oysa atın içinde Yunan savaşçılar saklıdır ve akşam katliam başlar. Truva yakılıp yıkılır, kent düşer. 

KONSANTRE EFSANE 

Paris rolünde Orlando Bloom eylemlerinin sonuçlarını taşıyamayan korkak ama iyi kalpli adamı fena canlandırmıyor. Ama Helen’in (Diane Kruger) bu adamda ne bulduğunu anlamak, aralarında gelişen tutkuyu hissetmek de imkansız. Keza Aşil rolündeki Brad Pitt için de benzer şeyler söylemek mümkün. Pitt kavga sahnelerinde, şan ve şöhret yani ölümsüzlük için ölümü göze alan hırslı cengaverde iyi ama onun da kuzeni Petraclus’la (Garrett Hedlund) ilişkisi yüzeysel geçiştirilmiş. Dolayısıyla Petraclus’un ölümünün Aşil üzerindeki etkisi de seyirciye çok ulaşmıyor. Yine Aşil’in, Apollon rahibesi (kölesi ve bir ara sevgilisi) Briseis’le (Rose Byrne) yaşadığı aşk ki sonunda uğruna ölümü göze alacaktır, pek iz bırakmıyor. Filmin sorununu sadece oyunculara yüklemek haksızlık olur. İliada’da on yıla yayılan ve tanrıların müdahale ettiği bir savaş anlatılıyor. Filmde ise en fazla iki ay sürdüğü izlenimi veren süreç ele alınıyor. Bu konsantre efsanede kavga, dövüş arasında (ki film aksiyon açısından da etkileyici değil), kahramanların çelişkilerini anlatmaya çok fazla zaman kalmamış. 

TÜRKÇE ÇEVİRİ 

Ama rolünün hakkını tam anlamıyla veren oyuncular da var Truva’da. Kral Priam rolünde Peter O’Toole çok dokunaklı ve etkileyici. Hektor’u oynayan Eric Bana da çok iyi. Hem asil bir vatansever, hem savaşçı, hem aile babası olarak filmin en akılda kalıcı karakterini başarıyla canlandırıyor. Yönetmen Wolfgang Petersen Fırtına (A Perfect Storm), Ateş Hattında (In the Line of Fire) ve Das Boot gibi çok daha başarılı filmler çevirmişti. Truva da sonuçta kötü bir film değil ama dediğimiz gibi çok da iz bırakacak bir özelliği yok. Son bir not da Türkçe çeviriye: “Rogue” (serseri) ile “rouge” (rus) karıştırılınca anlamsız şeyler çıkıyor ortaya. Bu kadar masraflı bir filmin çevirisi için birkaç kuruş daha fazla harcanabilirdi. 

UMA’NIN ADI NİYE SAKLIYDI?

TARİH:  23 Nisan 2004
GAZETE/DERGİ: Birgün

Kill Bill Vol.1, sanki bir orii gibiydi. Quentin Tarantino en sevdiği filmleri, favori oyuncularını biraraya toplamış alem yapoıyordu. Ve orjili porno filmlerinde olduğu gibi. ”aksiyon” dışında bir şey yoktu filmde. Ne çeşit kahraman isterseniz vardı, İtalyan spaghetti westernlerinden, Japon yakuza ve Çin işi kung-fu filmlerine kadar. Yine bu çeşit kahramanların rolleri tamamen porno düzeyindeydi; karakter gelişimi filan gibi dramatik unsurlar aramak boşunaydı. Bu filmden çok heyecan duyanlar oldu. 

Bilmem ne sahnesinde kahramanın giydiği kıyafetin Bruce Lee’nin bilmem ne filminde giydiğiyle aynı olduğunu fark etmek ya da başka bir kült filmden alınmış bir diyalogu yakalamak onlara tarifsiz hazlar verdi. Bir genel kültür yarışmasında ya da bulmaca çözerken bütün soruları bilmenin keyfi gibi bir keyif olsa gerek bu. 

Açıkçası Kill Bill Vol.2’de de benzer şeyler var. Yine spaghetti westernlere ve kung-fu filmlerine selam duruluyor ama bu sefer hikaye ete kemiğe bürünüyor. Yine bir sürü gönderme var. Ama ‘Volüm 2” birincisinin yapamadığını yapıyor: Sıkmıyor. 

Bu kez birincisinde olduğu kadar çok şiddet ve kavga dövüş yok. Bill’e (David Carradine) ulaşana kadar Gelin (Uma Thurman) zaten düşmanlarının çoğunu ilk filmde öldürmüştü. Ve bu kez filmin ağzı çok daha kalabalık. Fiziksel hesaplaşmanın yanında sözel hesaplaşmalar da var ve bu filmin temposunu olumlu etkiliyor. 

DÜĞÜM ÇÖZÜLÜYOR 

Tarantino’nun kendinden en çok şey kattığı alan da bu diyaloglar zaten. Yoksa spaghetti western filmlerini Sergio Leone daha iyi yapıyordu. Kung-fu filmlerini çok bilmem ama komik makyajları, ani kamera hareketleri ve zoomları taklit etmenin ötesinde Tarantino’nun türe bir yenilik getirdiğini de sanmıyorum.

Bu filmi ilkinden ayıran en önemli özellik, hikayenin ortaya çıkışı. Sonunda adının Beatrix Kiddo olduğu ifşa edilen Gelin’i Bill’in niye öldürmek istediği, aralarındaki ilişkinin geçişi, hamile Gelin’in karnındaki çocuğa ne olduğu filan bu filmde ortaya çıkıyor sonunda. Ayrıca Bile birlikte David Carradine faktörü devreye giriyor. Carradine gercekten rolünün hakkını veriyor. Kelimelerini seçerken zamanlaması muhteşem. Ve Uma Thurman’la da iyi bir ikili oluyorlar. Bill’in yeni sevgilisi rolündeki Daryl Hannah (Elle Driver) ve kardeşi rolündeki Michael Madsen Budd) da iyi oynuyorlar. 

Sonuçta eğlendiriyor insanı Kill Bill VOL. 2. Ama Uma Thurman’ın filmdeki adının niçin filmin sonuna kadar saklı tutulduğuna ve bir sürü göndermenin varlık nedenine dair bulacağınız cevap Tarantino’nun bunları daha önce yapan filmleri çok sevmesinden başka bir şey olmayacak. Bütün bunlardan bana ne diyorsanız, eh o da sizin bileceğiniz iş.

FESTİVAL KÖPÜĞÜ. MARTIN SCORSESE SUNAR: BLUES

TARİH:  21 Nisan 2004
GAZETE/DERGİ: Birgün

İstanbul Film Festivali’nin bu yıl en heyecan uyandıran bölümlerinden biri Martin Scorsese’nin liderliğinde gerçekleştirilen yedi blues belgeseli oldu. Hem sevdiğimiz bir müziğin tarihini, bu gününü ve yarınını öğreneceğiz, hem iyi müzik dinleyeceğiz hem de iyi filmler seyredeceğiz. Kaçıranlar üzülmesinler. Elbette bu filmler blues üzerine çok şey söylediler ama hiçbir konuda olmadığı gibi, bu konuda da hap kürünün çok faydası yok. Hele konu blues olursa: Çünkü filmlerde de sık sık söylendiği gibi ‘blues her şeyden önce duyguyla’ ilgili bir şey. Bu duyguyu yedi filmin de yakalayabildiğini söylemek güç. Birbirlerini sık sık tekrarlamaları da cabası. En başarısızı ve sonuna kadar seyretmeye katlanamadığım film Charles Burnett’in ”Şeytanın Ateşiyle Isınmak”ıydı. Bu yarı-otobiyografik film on yaşında bir oğlan çocuğun amcası tarafından blues’la tanıştırılmasını anlatıyordu. Ama oyunculuk ve mizansen bir okul müsameresi düzeyini geçmiyordu. Elbette blues sanatçılarının görüntüleri ilginçti ama bunların içine konulduğu çerçeve derme çatmaydı. İşin enteresan tarafı Burnett’in yedi yönetmen arasInda tek ‘Siyah’ olan olmasıydı. 

Beyaz bir İngiliz’in, Mike Figgis’in ”Kırmızı, Beyaz ve Blues”u ise Burnett’in yapamadığını yapıyor ve blues’un ruhuna dokunabiliyordu. Filmin adı, Figgis’in ilk grubunun da adı aynı zamanda. Figgis filmlerinin müziklerini de çoğunlukla kendi yapıyor ve belki de bu nedenle görüntü ve sesi en iyi eşleştiren yönetmenlerden biri. “Kırmızı, Beyaz ve Blues” bu müziğin Britanya’daki serüvenini ele alıyor ve konusunun sınırlarını iyi çizerek bir bütünlüğe ulaşmayı başarıyor. 

SCORSESE VE LOMAX 

Eric Clapton da filmde röportaj yapılanlardan biri. Bir dipnot olarak Clapton’ın 1976 da bir konserinde ırkçılığı nedeniyle Muhafazakar Parti’den kovulan Enoch Powell’ı destekleyici ve mülteci alınmasına yönelik liberal politikaları yeren bir konuşma yaptığı ve bu konuda hiçbir zaman özür dilemediğini hatırlamak lazım. Clapton çok şey borçlu olduğu Siyah’ları sadece kendi ülkelerinde yaşadıkları sürece seviyor. 

Martin Scorsese’nin filmi ise araştırmacı ve Amerikan halk müziğinin ünlü derlemecisi Alain Lomax’in ve blues’un köklerinin izini sürüyor. Bu yolculuk onu Afrika’ya götürüyor doğal olarak. Burada Afrika’nın çağdaş blues’cuları diyebileceğimiz Salif Keita, Habib Koite ve Ali Farka Toure ile buluşuyor. Çok yeni bir şey söylemiyor film. Bilinen Mississippi Deltası efsanesi etrafında dolaşıyor. 

Wim Wenders ‘Bir Adamın Ruhu’nda bir anlatı çatısı kurmaya çalışmış. Film Voyager uydusunun görüntüleri ile açılıyor. Blind Willie Johnson filmin hayali anlatıcısı rolünü üstleniyor. Voyager muhtemel uzaylılara Johnson’ın Amerikan Kongre Kütüphanesi’ndeki kayıtlarını taşıyor. Film çağdaş rock’çılarla (Nick Cave, Beck) geçmiş arasında gidip geldikten sonra J.B. Lenoir’in iki hayranının çektiği filmler üzerinde yoğunlaşıyor. Açıkçası keyifli görüntüler ve performanslar olsa da film, bir bütünlüğe ulaşamıyor. 

Marc Levin’in ‘Babalar ve Oğulları’ filmi diğerlerine göre daha dar bir çerçeve çizmiş. Film Chess plak şirketinin sahibi Marshall Chess’in, Chuck D.’den (Public Enemy’den) aldığı bir mail üzerine Muddy Waters’ın ‘Electric Mud” albümünün hiphop’çı desteği ve sağ kalan üyelerce yeniden çalındığı bir konser örgütlemesi üzerine. İlginç ama yapılacak daha iyi bir iş ‘Electric Mud” albümünü satın alıp dinlemek. Marshall Chess’in de asıl istediği bu gibi. 

TEK BAŞINA TURNEDE 

Richard Pearce’in filmi ‘Memphis’e Giden Yol” Siyah kültürünün nasıl yok edildiğini gösteren önemli bir belge niteliği taşıyor. Memphis’in Beale Caddesi zamanında Siyah kültürünün nabzının attığı en önemli merkezken, Sivil Haklar Hareketi sırasında başka kentlerde çıkan isyanlar bahane gösterilerek bu cadde Siyah’lardan temizleniyor. Film ayrıca Bobby Rush ve BB King’i turne yolculukları sırasında takip ederek bir yol filmi niteliği de kazanıyor. Turnenin konser dışında nasıl yıpratıcı, yalnızlaştırıcı bir şey olduğu blues duygusuna katkıda bulunuyor. 

İŞKENCE ÜZERİNE UPUZUN BİR FİLM; TUTKU: HZ. İSA’NIN ÇİLESİ SEYİRCİNİN ÇİLESİ…

TARİH:  16 Nisan 2004
GAZETE/DERGİ: Birgün

Mel Gibson ‘İsa’nın Çilesi” ile seyredilmesi zor eleştirilmesi ise kolay bir film yapmış. Bu açıdan kendisine teşekkürü borç bilirim. Filmin konusu dünyanın en bilinen konusu. Yahuda’nın İsa’ya ihanetiyle başlayan, İsa’nın yargılanması ve nihayetinde de çarmıha gerilmesiyle gelişen süreci anlatıyor film. Katolik kilisesinin kabul ettiği incillerde anlatıldığı gibi. Seçilen bu dönem, filmi de belirliyor: ‘İsa’nın Çilesi” işkence üzerine bir film. 

İKİ BOYUTLU FILM 

Gibson ‘gerçekçi” bir film yapmak istemiş. Filmin başına ‘bu filmin öyküsü gerçek bir hikayeden alınmıştır” yazmamış ama hikayesinin gerçekliğine inandırmak için elinden geleni yapmış. Filmin dili bu nedenle Latince ve Aramice. Latince neyse, Batı dilleriyle çok ortak yani var ama Aramice konuşan aktörlerin kayboldukları, cümlelerini nasıl vurgulayacaklarını bilemedikleri izlenimi doğuyor. 

Bu Gibson’ın ters tepen yöntemlerinden biri. Bitmek bilmez kırbaçlama, çarmıhı taşıma ve çarmıha gerilme sekanslarının olabilecek en grafik biçimde gösterilmesi ise İsa’nın kendini feda edişine hayranlık duyulmasını sağlamıyor çünkü filmde her şey iki boyutlu. Ne İsa’yı doğru dürüst anlıyoruz ne de düşmanlarını. 

İşkenceciler sanki Teksas-Tommiks’den çıkmış kötü adamlar. İşkence ederken “ni-ha-ha-ha” diye gülen, kötü kötü bakan karikatürler. 

Yahudi din adamları da öyle. Romalı yöneticiler aslında iyi kalpli ama Yahudileri galeyana getirmemek için İsa’yı harcıyorlar. 

Bu “aslında iyilik” de son derece havada kalıyor. Bütün bu işkence yöntemlerini geliştirip uygulatan insanların neden arada sırada yufka yürekliliklerinin tuttuğunun açıklaması, herhalde Hıristiyanlığın Roma’nın resmi dini haline gelirken geçirdiği evrimle olabilir yalnızca. 

ŞEYTANIN CAZİBESİ 

Karakterlerin bir derinliği olmayınca oyuncuları da yargılayacak bir kıstas kalmıyor. Rol yok ki oynasınlar. Bu yüzden İsa rolündeki Jim Caviezel, Maria Magdalena rolündeki Monica Bellucci’yi es geçiyoruz. Ama şeytanı canlandıran Francesco Celentano’da (Adriano Celentano’nun kızı) bir durmak lazım. 

Müzisyen Brian Eno’yu andıran androjen tipi ve kötücül bakışlarıyla Celentano iz bırakıyor. Tabii bu rolde bir kadının, erkek sesi verilerek oynatılması da tartışma konusu olabilir ama şeytana da bir tip vermek lazım sonuçta ve onu ne şekle soksanız bir tartışma konusu yaratabilirsiniz. 

Antisemitizm eleştirileri ise filme yöneltilmemeli; kaynak ortada. Mel Gibson neyi temel almışsa filmine, sorun orada duruyor. 

İsa’nın Çilesi hiçbir soru sormuyor. Müminlere yeniden aynı bildik şeyleri vazediyor. Bunu da bol bol ağır çekime başvurup, dramatik etkisini en yukarda tutmaya çalışarak yapıyor. Bu haliyle de yılın en sıkıcı filmlerinden birine aday olmayı hakkediyor. 

ÇAY VE TANGO

Tarih: Temmuz 1992
 Gazete/Dergi: Antrakt 

‘Paris’te Son Tango’yu çektiğinde Bertolucci 31 yaşındaydı. Film büyük bir olay oldu. Newsweek ‘en sıcak film’, Time ‘Paris’te seks ve ölüm’ başlığıyla kapak yaptılar. İtalya’da mahkemelik olan Tango aklandıktan sonra gösterilebildi. Türkiye’ye sıcağı sıcağına geldi ama Türk usulü sansürden geçerek; film 45 dakika kısaltılmıştı.

New Yorker’ın ünlü eleştirmeni Pauline Kael filmin ilk gösteriminin Stravinsky’nin ‘Bahar Ayini’nin ilk kez icra edildiği gün gibi tarihi bir olay sayılması gerektiğini ileri sürdü. Robert Altman (‘M.A.S.H.’, ‘Fool for Love’, ‘Beyond Therapy’) film değerlendirilmesinde artık ‘Son Tango’nun ölçüt olarak alınması gerektiğini söyledi. Filmi beğenmeyenler de oldu elbette. Bertolucci’nin ustalarından Pasolini ‘Sadizmin nesi yeni?’ deyiverdi. Ama Pasolini azınlıktaydı (Başka bir yerde olması düşünülebilir mi?) ‘Paris’te Son Tango’ döneminin (1972-73) en büyük medya olayıydı ve kimse kayıtsız kalmamıştı. Marx ve Freud’dan etkilenen Bertolucci Son Tango’dan sonra büyük bir tarihsel film yaptı: ‘1900’. 1990’a gelindiğinde ise Bertolucci bu kez başka bir büyük tarihsel filmin, ‘Son İmparator’un ardından aynı temalara dönüş yaptı. Bu kez Tango’nun mekanı Afrika’ydı, Fas’tı. Ama her şey sanki geçmişin aynadaki bir yansıması gibiydi. ‘1900’ bir hayal kırıklığıyken ‘Son İmparator’ 9 Oscar alarak büyük bir başarı kazanmıştı.

‘Çölde Çay’ ise ‘Paris’te Son Tango’nun karşılaştığı ilginin binde birini bile göremedi. Türk sansürü bile filme dokunmadı. TV’de ve sinemalarda kesiksiz izleyebildik. Oysa bu film de oldukça erotikti. Ama ‘Son Tango’daki şiddetyoktu ‘Çölde Çay’da. Hoş, olsaydı da belki artık şiddet duygunu bizler yine de etkilenmeyecektik. ‘Son Tango’yla ‘Çöl’de Çay’ aslında şaşırtıcı derecede birbirine benziyordu, ama hem yaşadığımız dönemlerin hem de ‘Şiddet’ unsurun farklılığı aynı biçimde etkilenmemizi önledi. Ve galiba bu yüzden filmler arasındaki benzerlikler de fark edilmedi.

‘Paris’te Son Tango’ iletişimin olanaksızlığı, kaçış, yabancılık ve anonim seks üzerine bir filmdi. ‘Çölde Çay’da öyle. ‘Son Tango’da 45 yaşlarında ABD’li Paul (Marlon Brando) hiçbir zaman tanıyamadığı, sevgisini gösteremediği karısının intiharından sonra, hiç tanımadığı ve tanımayı da reddettiği çocuk-kadın Jeanne’la (Maria Schneider) ilişkiye girer. Paul bir yabancıdır. ‘Paris’te bir Amerika’lı. Bir gezgindir. (Oteldeki temizlikçi kadın polislerle konuşmasını anlatır: Paul ABD’de boksörlük, Güney Amerika’da devrimcilik, Japonya’da gazetecilik yapmıştır. Bir bakarsınız Tahiti’dedir. Sonra Paris’e gelmiştir.) Köksüzdür ve kök salamaz. ‘Patates büyüklüğündeki’ prostatı çocuk yapma şansını da yok etmiştir. Evlilik: Düzenli bir yaşam konusundaki bu girişimi de başarısızlıkla sonuçlanınca toplumla arasındaki köprüleri atar. Jeanne’la ilişkisinde seks dışında her şeyi dışarıda bırakır. Konuşulmayan, adların, geçmişlerin sorulmadığı, evin dışında birlikte olunmadığı, toplumsal bütün değerlerin aşağılandığı, nihilist bir ilişki. Jeanne, Paul’e hayatının erkeği olduğunu söylediğinde Paul’ün tepkisi Jeanne’den parmaklarını kıçına sokmasını istemek olur. Erkeklik de kadınlık, aile, aşk ve kilise ve benzeri diğer bütün kurumlar gibi aşağılanmaktan nasibini alır. 

Ama 20 yaşlarındaki Jeanne, Paul’le aynı noktada değildir. Paul, Jeanne’ı kaybetmeye başladığını anlayınca nihilist konumunu umutsuzca terk etmeye çalışır. İlk kez Jeanne’a geçmişinden söz eder. Ama bu toplumsallaşma çabası yalnızca sonu hızlandırır. Gizemini tümden yitirir Paul. Yaşlı, kısır, orta halli bir serseridir Geçkin orospulara hizmet veren bir oteli olan Jeanne’ın kişiliksiz nişanlısı Tom (Jean-Pierre Leaud) daha genç ve daha güvenli bir alternatiftir. Paul’den kurtulmaktan başka bir şey istemeyen Jeanne sonunda subay babasının beylik tabancasıyla Paul’ü vurur. Paul eninde sonunda adını bile bilmediği bir yabancıdır. 

‘Çölde Çay’ın kahramanları Kit (Debra Winger) ve Port da (John Malkowich) Paul gibi bir gezgindir. Fas’a geriye, ABD’ye dönme hesabıyla gitmemişlerdir. Turistlerle farkları da buradadır Port’un tanımlamasıyla. Kit’le, Port birbirlerini severler ve aldatırlar. Port bir fahişeyle, Kit, Tunner adlı bir Amerikalıyla. (Son Tango’da Paul’ün karısı Rosa’nın da bir sevgilisi vardır. Rosa’nın Paul’e benzetmeye çalıştığı.)

İngiliz bir ana oğul ve Tunner’dan uzaklaşma çabasındaki Port yakalandığı hastalığı önemsemez. Ölümüne doğru yalnızlaşma, uzaklaşma çabasını sürdürür. Bir tür intihardır Port’unki. Bu evlilik de ‘Son Tango’daki gibi eşlerden birinin ölümüyle sona erer. Simetri sürer; bu kez ölen erkektir. Yabancı bir ülkede yalnız kalan Kit bir Bedevi kervanına katılır. Ve Bedevi şeyhi (?) çocuk-erkekle yalnızca sekse dayanan bir ilişkiye girer. Konuşma yine yoktur. Zaten ortak bir dil de yoktur orta yaşlı kadınla çocuk-erkeğin arasında. Ama ‘Son Tango’daki şiddet de yoktur. Birbirlerinin adlarını da bilmezler.

Bedevinin adını seyirciler de öğrenemez. Kit sonunda aşk evinden ayrıldığında, sokağa çıkıp halkın arasına katılmaya çalıştığında ilişkinin sonu gelir. ‘Son Tango’da Paul’le Jeanne ilk kez sokakta birlikte olduklarında ilişkileri çoktan bitmiştir. Geriye son noktayı koymak kalmıştır.

Çözüm yoktur. Aşk ne içinde, ne dışında yaşanabilir uygarlığın. Kit bir süre hastanede kaldıktan sonra yolculuklarının ilk durağı olan cafeye döner. Port’tan çok daha silik biri olan Tunner’la buluşmaya mı? Belki. İki filmin ortak bir başka noktası da renkleridir: Ölümün ve ateşin rengi sarı. ‘Son Tango’daki kahverengiye, kırmızıya çalan sarı, ‘Çölde Çay’da güneşin ve kumun parlak sarısına yansır.

Meraklısına:

‘Son Tango’nun jeneriğinde Francis Bacon’ın iki tablosu yer alıyor. Saksafon Gato Barbieri’nin.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com