AŞK DENİZİNDE BOĞULMAK

TARİH:  25 Haziran 2004
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yönetmen: CATHERINE BREILLAT; Oyuncular: AMIRA CASAR, ROCCO SIFFREDI; Türü: DUYGUSAL 

Romans 2 ya da doğru çevirisiyle “Cehennemin Anatomisi” bildiğimiz anlamıyla sinema değil. Daha çok yönetmen Catherine Breillat’nın kitabı “Pornocratie”nin görüntülerle desteklenmiş, o kitapta yer aldığını tahmin ettiğimiz fikirlerin görsellikle desteklenmiş hali. Filmin bir öyküsü var tabii. Bir kadın (Amira Casar) bir akşam bir gay barın tuvaletinde bileğini keser. Bir erkek (Rocco Siffredi) ona müdahale eder. Birlikte bardan çıkarlar. Kadın erkeğe oral seks yaptıktan sonra kendisini izlemesi karşılığında para teklif eder. Ve adam 4 gece boyunca kadını seyreder, konuşurlar, sevişirler ve sonra hesap kapatıp ayrılırlar. Adam galiba kadına aşık olmuştur; bir barda içer, birisine yaşadıklarından söz eder. Buluştukları, artık boş olan eve gider ve kadını dalgalı okyanusa attığını hayal eder. 

Öykü denirse öykü bu. Rocco Siffredi de bilindiği gibi oyunculuğundan çok penisinin boyut ve de işleviyle tanınan bir porno yıldızı. Breillat da zaten onu seçiş nedenini Fransız erkek oyuncuların tipini yetersiz bulmakla açıklıyor. Fakat filmin öyküsü ne kadar hafif sıkletse, diyalogları da o denli ağır. Bir film izlerken sindirilecek cinsten değil. Bu diyaloglar kadın cinselliğine, erkeklerin kadın vücudunu algılayış biçimine, kadın vücudundan etkileniş ve tiksiniş nedenlerine dair. Breillat’nın diğer filmleri de hep kadınlığa dairdi zaten, erkekler sadece bu işlev doğrultusunda vardılar. 

KORKU VE TİKSİNTİ 

Dolayısıyla oyunculuktan nasibini pek almamış bir porno yıldızının filmde erkeği temsil etmesi de şaşırtıcı değil (ama yine de niye ‘gay’ diye nitelenen ama ‘gay’ gibi davranmayan bir erkek?). 

Romans 2’nin özellikle tartıştığı bir tema var: Kadın vücudunun salgılarından, sıvılarından duyulan tiksinti. Bu tiksinti eski ahit kadar kadim bir duygu. Kadın regl döneminde pis addedilir, cinsel ilişki kurulmaz. Peki ama sıradan bir korku filminde çok daha fazlası görülen kan niye o kadar tiksindirmez de regl olan bir kadın tiksindirir? Kanamanın yara olmadan gerçekleşmesi mi buna nedendir? Filmin kadın kahramanı kadınlardan nefret ettiğini söyleyen erkeğe şöyle der: “Eski çağlarda savaşçılar güçlenmek için düşmanının kanını içiyorduysa, şimdi bana düşman olduğuna göre sen de kanımı içebilmelisin.” Ve tamponunu bir çay poşeti gibi suya daldırıp erkeğe sunar. Erkek de düşmanlığın gereğini yapar. Sonra seks yaptıklarında erkek kana bulanan penisine tiksinti, korku karışımı bir duyguyla bakar. Kanayan kendisi gibidir…Korkunun nedeni bu yanılsama mıdır yoksa?

Romans 2’de çokça. Yapılan kadın/deniz benzerliği de tartışılan konulardan biri. Tabii deniz de sıvıdır. Psikanalizde ”Aşk denizinde” boğulmak, erkeğin en derin arzusu ve en karanlık korkusudur. Sıvılar ana rahmine dönme arzusunu simgeler, ama egonun oluşması için de anneden kopuşun gerçekleşmesi gerekmektedir. Filmin sonunda erkeğin kadını geldiği yere yani okyanusa göndermesi herhalde bunlarla ilintili.

PORNOGRAFİK DEĞİL GRAFİK 

Romans 2 son derece grafik ama pornografik değil kesinlikle. Cinselliği sömürmek değil, daha çok demistifiye etmek (gizeminden kurtarmak) derdi. Hatta bu noktada kesin bir ayrım da koyuyor: Vajinaya bir şeyin girip çıkmasının kadın için hiçbir anlamı yoktur, onu anlamlı kılan o eylem hakkında kafada yaşanandır. 

Romans 2’yi kimseye tavsiye edemem. Ama seyretmeyin de diyemem. Sadece çok zorlanacağınız, muhtemelen tiksineceğiniz konusunda sizi uyarabilirim. Seçim ve sorumluluk tamamen sizin. 

MAMBO ITALIANO

TARİH:  25 Haziran 2004
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yönetmen: EMİLE GAUDERAULT; Oyuncular: GINETTE RENO, SOPHIE LORAI PAUL SORVI; Türü: KOMEDİ 

Mambo Italiano tipik bir İtalyan ailesi komedisi. İtalyanlar bildiğimiz bütün klişe davranışlarını sergiliyorlar. Artık Kanada’da yaşıyor olsalar da. Yani kocaman jestler ve mimiklerle davranıyorlar, hemen alevleniyorlar ama kolayca barışıyorlar vb. 

KOMİK VE HÜZÜNLÜ 

Angelo (Luke Kirby) şamar oğlanı olarak geçirdiği çocukluğundan sonra yazar olmaya karar verir ama tabii ailesi sağlam bir meslek edinmesini istemektedir. Aile baskısından kendi evini tutarak kurtulmaya çalışır ama İtalyan ailesinden kurtulmak kolay değildir tabii. Yazarlık hevesi başarısız seyrinde giderken çocukluk arkadaşı Nino’yla (Peter Miller) karşılaşır ve iki genç erkek birlikte yaşamaya başlarlar. Ama Angelo cinsel kimliğiyle barışık yaşamak ve dolaptan çıkmak isterken, polis Nino için bu düşünülmemesi gereken bir şeydir. Aileler de çocuklarını doğru yola çekmek için ellerinden geleni artlarına koymayacaklardır. Komik ve hüzünlü durumlar birbirini izler… Mambo Italiano hoşça vakit geçirtmek için yapılmış bir film. Bazen başarıyor da. Ama genelde her şey çok bildik, çok klişe. Chumbawamba’nın İstanbul konserlerinde de çaldıkları “Homophobia” şarkısında söyledikleri gibi “en kötü hastalık olan homofobiye iyi geleceği için yine de tavsiyeye şayan olduğunu söyleyebilirim. 

KALBİM BAŞKA YERDE (IL CUORE ALTROVE)

TARİH:  11 Haziran 2004
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yönetmen: Pupi Avati; Oyuncular: Neri Marcoré, Giancarlo Giannini, Vanessa Incontrada; Türü: Dram-Romantik

Yönetmen Pupi Avati’yi daha çok İstanbul Festivali’ne gelen filmlerinden tanıyorum. “Kalbim Başka Yerde”yleCannes’da yarışmış.

Film bazı açılardan tipik Türk filmlerinin temalarına sahip. Bir kazada kör olan sosyetik Angela (Vanessa incontrada) gözleri açıldığında görmediği dönemlerde kendisine destek olan saf öğretmen Nello’yu (Neri Marcore) derhal terk edip zengin doktoruyla evlenir. İki eski sevgili yıllar sonra farklı koşullarda tekrar karşılaşırlar. Ama benzerlik bundan ibaret. Cinsiyetler arası ilişkilere değin ilginç gözlemler var filmde. Genelde pek iyi akmasa da, vasatı aşamasa da sırf Angela’yla Nello’nun yatakta konuştukları sahne için bu film seyretmeye değer. Serra Yılmaz’ın da filmde küçük bir rolü var. 

CUNTAYA KARŞI DOĞAÜSTÜ GÜÇLER (IMAGINING ARGENTINA)

TARİH:  11 Haziran 2004
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yönetmen: Christopher Hampton; Oyuncular: Antonio Banderas, Emma Thompson, Ruben Blades; Türü: Dram Romantik

Christopher Hampton’ın yönetmenliğiyle “Carrington”la tanışmıştık. Toplumun egemen ahlak anlayışıyla, cinsiyetler arası düzeniyle uyumsuz insanları anlatmıştı. Ama bu aykırı karakterleri bir şekilde heteroseksüelleştirmiş, sıradanlaştırmıştı. “Kayıp Hayatlar”da bu kez politik olarak düzenle uyumsuz insanlar söz konusu. Mekan Arjantin, dönem binlerce insanın “kaybolduğu”, işkenceden geçtiği cunta dönemi. Gazeteci Cecilia (Emma Thompson), kayıplar üzerine bir makale yazınca aynı şey kendi başına da gelir. Yani bir gün sivil polislerce kaçırılır ve işkencelere maruz kalır. Kocası tiyatrocu Carlos (Antonio Banderas) karısını kurtarmaya çalışırken doğaüstü güçleri olduğunu keşfeder. Kaybolan kişilerin başına ne geldiğini, o kişilerin yakınlarının elini tutarak anlayabilmektedir. Aynı yöntemi kendi üzerinde de deneyerek karısını bulmaya çalışır ama bu süreçte kızının da cuntanın gazabına uğramasına neden olur. Film önemli bir meseleye değinmekle birlikte, doğaüstü güçleri devreye sokarak konusunu sulandırmış. Ve sonuçta herhangi bir etkileyiciliği olmayan bir film çıkmış ortaya. Banderas hemen hemen her zamanki gibi vasatla kötü arasında bir oyun çıkarmış. Emma Thompson’da Latin kadını havası hiç yok. Böyle bir konuya el atmak belirli bir duyarlılığın varlığını gösteriyor ama yazık olmuş.

RRRRRRRRRRR!

TARİH:  4 Haziran 2004
GAZETE/DERGİ: Birgün

‘Adamlar yapıyor canım’ deriz ya iyi bir yabancı filmden çıkınca, ‘Rrrrrr’ kendimize güvenimizi yerine getirecek bir film. Adamlar yapamayınca da tam yapamıyorlar canım! ‘Rrrrr!’, ‘Karışık Pizza’dan bile daha kötü. Taş devrinde şampuanınformülünü bilenlerle bilmeyenlerin mücadelesini konu alan bu filmde bazen çok hafif de olsa sırıtabiliyorsunuz. Onun dışında bu kadar çok insanın ki içlerinde Gerard Depardieu de var nasıl bu projeye gönül verip sonuna kadar gittiklerine, filmi seyrettikten sonra utanç içinde inzivaya çekilmediklerine şaşmak dışında bir etkisi yok ‘Rrrrr’ın. 

BİR KONUŞABİLSE: YANKEE GO HOME! (LOST IN TRANSLATION)

TARİH:  4 Haziran 2004
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yönetmen: Sofia Coppola; Oyuncular: Scarlett Johansson, Bill Murray, Akiko Takeshita; Tür: Dram

‘Lost in Translation’, ‘çeviride kaybolan’ demek. Filme konulan Türkçe isim ‘Bir Konuşabilse”, çeviride kaybolmaya iyi bir örnek. Filmin adına bakıp ‘Bak Şu Konuşana’ tarzı bir filmle karşılaşmayı ummayın…

Bu çeviri işi ciddi bir sorun. Mesela ‘21 Gram’da Sean Penn’in hasta yatağında neden “pazu geliştirmesi gerektiğini düşündüğünü anlamamış olabilirsiniz. Haklısınız, çünkü aslında ‘iğnelerden her tarafım şişti’ demek istemişti. ‘Bir Konuşabilse’de de yazar olmayı düşleyen Charlotte’un (Scarlett Johansson) neden ‘yazmaktan nefret ettiğini’ söylediğini anlamakta güçlük çekebilirsiniz. O da aslında ‘yazdıklarından nefret ettiğini’ yani başarısız olduğunu söylemek istiyordu

Tıraşı kesip sadede gelecek olursak, “Bir Konuşabilse’nin kahramanlarını severseniz ki yönetmenin istediği de bu, filmden çok keyif alabilirsiniz. Yok, benim gibi sevmezseniz o zaman da sinemadan ‘Yankee Go Home!’ diye bağırarak çıkmayı isteyebilirsiniz. Olay Japonya’da geçiyor. Japonya’nın ve Japonların filmdeki işlevi alay malzemesi olmak, komik durumlara yol açmak. Bir de iki çok ‘cool’ kahramanın bu dünyada ne kadar yalnız olduklarını vurgulamak. Onların ‘cool’luklarının altının çizilebilmesi için kontrast teşkil etmek. 

KÜLTÜREL BASKI 

Bill Murray’in canlandırdığı yaşını başını almış Bob Harris Japonya’da çok sevilen bir film oyuncusudur. Ailevi durumlardan bunaldığından, bir de iki milyon dolar kazanmak için (ortalama gelirli bir Türk insanının yaklaşık bin yıl yemeden içmeden biriktirirse edinebileceği para miktarı) birkaç günlüğüne Tokyo’ya gitme zahmetine katlanır. Orada bir viski markasının reklam filminde oynayacaktır. Harris bütün bunlar kendi seçimi değilmiş, karşılığını gani gani görmekte değilmiş gibi sıkım sıkım sıkılır durur. Japonya’da Japonlara yabancı muamelesi yapmak en doğal hakkı gibidir. İngilizceyi bilmemeleriyle utanmazca dalga geçer. Bir garsona Charlotte’un ayak parmağının bazı müşterilerce gurme bir yemek çeşidi olarak algılanıp algılanmayacağını sorar. Ne dediğini anlamayan garsona ‘Niye surat asıyorsun?’ diye çıkışır. 

YABANCI KİM? 

Yabancı olan kendisi değil de Japon garsondur sanki. O Amerikalıdır, zengin, kendini beğenmiş ve küstah. Herkesten kendi dilini mükemmel konuşmasını beklemek hakkıdır. O kültürü anlamak gibi bir derdi de yoktur. Mönüdeki yemek resimlerinin hepsi birbirine benziyorsa garsona kötü davranmakta beis görmez. Kendisi para için reklam filmi çeker ama para için otel lokantasında yemek müziği yapan memleketlisi de onun ve Charlotte’un aşağılayan bakışlarına maruz kalır. Onlar Elvis Costello ‘yu, Roxy Music’i. The Pretenders’i bilen, ana akım dışındaki iyi müzikten anlayan insanlardır. Bilmek çok mühimdir. Filmin bir başka Amerikalısı da Charlotte’un alaylarına konu olur çünkü Evelyn Vaughan’ı (kim olduğunu ben de bilmiyorum) kadın sanmaktadır. Ama yapmak pek de mühim değildir. Charlotte hiçbir şey yapmaz. Kocasının kendisini sevmesini beklemenin dışında. Ama Charlotte daha çok gençtir. Üniversiteden yeni mezun olup, fotoğrafçı kocasının peşinden Japonya’ya sürüklenmiştir. İşte bu genç kızla, yaşlı Harris birbirlerine aşık olurlar. Aynı yatakta yatarlar ve fakat sevişmezler. Eşlerini aldatamadıkları için değil. 

En azından Harris için böyle değil çünkü şarkıcı kadınla yatar. O zaman…? Aşkları o kadar yücedir ki cinsellikle kirletmekten kaçındıkları için… mi? Yoksa Harris ereksiyon olamamak gibi banal şeylerden mi korkar? Yoksa Oscar’a aday olmak için ‘Amerikan Güzeli’ndeki gibi yaşlı erkekle, genç kızın birleşmesini engellemek mi gerekir? Yoksa hiç de cool mool olmadıklarının ortaya çıkmasından, boşluklarıyla yüzleşmekten mi korkarlar? Ama belli ki bu sevişmeme durumu filmin işine yaramıştır, onu daha yüce bir konuma getirmiştir. Sophia’nın babası Francis Ford Coppola’ya duyduğu cinsten yüce bir aşk ve ana akım (mainstream) tarafından kabul edilebilirlik konumuna. Bu iki insanın yaşadıkları ya da yaşayamadıkları hiç de alaka kurulamayacak, özdeşleşilemeyecek şeyler değil. Ayrıca Scarlett’in poposu da çok güzel. Ama onları sevdirmek için filmin diğer herkesi, en başta da Japonları harcaması affedilir gibi değil. Yoksa hem içinde olup çemberin hem de dışında kalmayı hepimiz biliriz. 

NAZİ HIRSIZLARI (SASS)

TARİH:  28 Mayıs 2004
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yönetmen: Carlo Rola; Oyuncular: Ben Becker, Jürgen Vogel, Henry Hübchen; Almanya; Dram – Polisiye

2. Dünya Savaşı öncesi Almanyası sınıf çelişkilerinin keskinleştiği, yoksulluğun diz boyu olduğu bir dönem. Komünist bir işçinin oğulları olan Sass kardeşler bu ortamda oto tamirhanelerinde kıt kanaat geçinmeye çalışırlar ama devlet bilindiği gibi tuttuğundan alır vergisini. İki delikanlı bu haksız verginin intikamını almak için vergi dairesini soyarlar. Sonra sınıf atlama ve zenginler gibi yaşama özlemlerinin itkisiyle soygunculuğu meslek edinirler. Herkes soygunlardan onların sorumlu olduğunu bilir ama suçları ispat edilemez. Devletin kurumlarını soyan kardeşler halkın gözünde kahramanlaşırlar ama yerel mafyayla ganimetlerini paylaşmak istememeleri babalarının öldürülmesiyle sonuçlanır. Sass/Nazi Hırsızları bir döneme farklı kahramanların açısından bakıyor. Bütün apolitiklikleri içinde Sass kardeşler yine de politik birer asi olarak çıkıyor karşımıza. Ne yazık ki soygunlar hiç inandırıcı değil. Kardeşlerin her seferinde paçayı nasıl kurtardıkları bir muamma olarak kalıyor. Gerçek bir hikayeden esinlenen filmin birkaç ödülü olduğunu da belirtelim. 

YARINDAN SONRA (THE DAY AFTER TOMORROW)

TARİH:  28 Mayıs 2004
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yönetmen: Ronald Emmerich; Oyuncular: Dennis Quaid, Jake Gyllenhaal; ABD; Aksiyon – Dram 

Yarından Sonra tipik bir felaket filmi. Tek iyi bir özelliği var, o da çevreci bir yanı olması. Küresel ısınmanın ihtimal dahilindeki sonuçlarından biri paradoksal görünse de yeni bir buz çağını olası kılması. 

Teoriye göre kutuplardaki buzların erimesi, denizlerdeki tuz oranını etkileyecek bu da kuzey yarım kürenin iklimini ılımanlaştıran Golfstrim akıntısını ortadan kaldıracaktır. Denizlerdeki ani ısı düşüşü yeni bir buz çağını tetikleyecektir. Bunu engellemenin yolu başta ABD olmak üzere, gelişmiş ülkelerin karbon monoksit emisyonlarını düşürmeleri. Ama bilindiği gibi ABD buna yanaşmıyor. “Yarından Sonra” ABD’nin bu politikalarının sonuçlarıyla yüzleşmesini anlatıyor. Buz Çağı, bilim adamı Jack Hall’un (Dennis Quaid) uyarılarını ekonomiyi yavaşlatacağı gerekçesiyle dinlemeyen politikacıların sayesinde başlıyor. Amerikalılar Meksika’ya iltica etmek zorunda kalıyorlar. Meksika’nın sınırlarını önce kapaması ve sonra bütün Latin Amerika ülkelerinin dış borçlarının silinmesi karşılığında açması filmin en büyük hoşluğu. Gerisi sıkıcı bir felaket filmi işte… 

TUTKU ESİRLERİ (IN THE CUT)

TARİH:  28 Mayıs 2004
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yönetmen: Jane Campion; Oyuncular: Meg Ryan, Mark Ruffalo, Kevin Bacon; ABD – Avustralya; Polisiye – Gerilim 

Tutku Esirleri bu yıl gördüğüm en iyi filmlerden biri, anlattığı gerilim öyküsünün kusurlarına rağmen. Ama gerilim öyküsünü sadece filmin kahramanı Frannie’nin (Meg Ryan) bilincinin, ruhunun derinliklerine inmemizi sağlayan bir kapı olarak değerlendirirsek, bu kusur o kadar önemli değil. 

“Tutku Esirleri” erotik bir film, bir gerilim filmi, aynı zamanda fantastik bir film. Fantastiklik, gerçeküstü yaratıkların varlığından filan kaynaklanmıyor; bir İngilizce edebiyat öğretmeni kadınla, maço bir polis detektifinin olağan sayılamayacak aşkını anlatmasından kaynaklanıyor. Argo sözcükler derleyen öğretmen Frannie’nin bir öğrencisiyle buluştuğu cafe-bar’ın tuvaletine inişi, Alis’in harikalar diyarına giden tavşan deliğine girişi gibi başka bir dünyayla tanışmanın başlangıcını oluşturuyor (ve David Lynch’in filmi “Mavi Kadife”de yerdeki kesik kulağın içine yapılan zoom’u çağrıştırıyor). Aynı zamanda bilinçaltına yapılan bir yolculuğu da simgeliyor. Bu dünyada sert erkekler, katiller ve ketlenmemiş bir cinsellik bekliyor Frannie’yi. 

“Mavi Kadife” de Kyle McLachlan’ın canlandırdığı karakteri bekleyen dünya gibi. Filmin başındaki bir başka sahnede Frannie’yi rüya görürken görürüz. Rüyada annesiyle babasının paten yaparken karlar altındaki romantik karşılaşmalarını görür Frannie. Ama bir ara uyanır, dışarıda bir yaprak fırtınası vardır. Gerçekteki görüntüyü, rüyasındaki kar yağışıyla karıştırır. Aynı rüyanın bir başka versiyonunu daha görür sonra. Bu kez (annesini terk ettiğini, ruhen parçaladığını bildiğimiz) babası, annenin üzerinden patenleriyle geçer ve kadını parçalar. Acaba detektif sevgilisi Malloy (Mark Ruffalo) da Frannie’yi babasının annesini parçaladığı gibi parçalayacak mıdır? Ya da yaşadıkları anneyi öldürüp, babayla yatma fantezisi midir? Frannie, okulda Virginia Woolf’un bilinç akışı tekniğiyle yazdığı romanı “Deniz Feneri”ni anlatırken bir öğrencisi “romanın ilginç olabilmesi için en az üç kadının ölmesi gerektiği”ni söyler. İzlediğimiz filmin düğümünün çözüldüğü sahne bir deniz fenerinde geçer; en az üç kadın ölmüştür o ana kadar. Bütün bunlar, filmin aslında altı ve üstüyle Frannie’nin bilinci, fantezi dünyasına dair olduğunu simgeliyor. 

Kadın cinselliği, fantezisi hakkında yapılmış en iyi filmlerden biri “Tutku Esirleri”. Yıllardır görmediğimiz kadar iyi bir erotik film aynı zamanda. Meg Ryan ve kız kardeşi Pauline’ni oynayan Jennifer Jason Leigh çok iyiler. Detektif Malloy rolündeki Mark Ruffalo da maço, cinselliğinden çok emin karakterinde inandırıcı olmayı başarıyor. 

Ha bir de seri katil öyküsü var filmi taşıyan ama hem fazla önemli olmadığından hem de ne de olsa filmin heyecanını azaltmamak için bunu es geçiyorum. Günümüzün en önemli yönetmenlerinden Jane Campion’ın “Tutku Esirlerinikaçırmayın derim. 

WILBUR ÖLMEK İSTİYOR

TARİH:  21 Mayıs 2004
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Yeni Başlayanlar İçin İtalyanca”nın yönetmeni Lone Scherlig bu kez de bir sürü sorunlu bireyden “iyi hissettiren” bir film yapmış. 

Wilbur Ölmek İstiyor’un konusundan çok acıtan bir film çıkabilir. Annesinin ölümünden kendini sorumlu tuttuğu için sürekli intihar girişiminde bulunan Wilbur (Jamie Sives), onun kadınlarla beceriksiz ağabeyi Harbour (Adrian Rawlins), işine sürekli geç kaldığı için sonunda işten atılan çocuklu dul hastane hademesi Alice (Shirley Henderson), cazcı olma ümitlerini gömüp babasının istediği gibi psikiyatr olan Horst (Mads Mikkelsen), güzel ama salak hemşire Moria (Julia Davis) filmin kahramanları. Buna bir de kısıtlı maddi olanakları ekleyin: Wilbur ve 

Harbour kardeşler ile Alice ve kızı sonunda ikinci el kitaplar satan bir dükkanın getirisine bel bağlamak durumundadır. Bitmedi: Harbour’la Alice evlenir ama Wilbur’la Alice arasında da bir ilişki başlar. 

DÜĞÜMLER ÇÖZÜLÜYOR 

Aynı kadına aşık iki erkek varsa bu düğüm ancak birinin elemine olmasıyla çözülür. Burada da kanser hastalığı (filmin ne yaptığını en iyi bilen kahramanı) imdada yetişir. Harbour sorun yaratmadan sahneden çekilir. Oyunculuklar, mekan kullanımı, atmosfer yaratma, hepsi başarılı. Wilbur’un, Horst’un adıyla dalga geçen “Horse (at) adlı adamla bir akrabalığın var mı?” (“A Man Called Horse” adlı devamı da çekilen filme gönderme) gibi sorular filmin en komik

anlarını oluşturuyor Kendinizi iyi hissetmek istiyorsanız ”Wilbur…” iyi bir seçim.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com