Aşkın (500) Günü

TARİH:  Ekim 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Uzun sürmüş bir ergenlik
Filmin atlamalı, sıçramalı yapısı bir açık büfede yemek yemeğe benziyor. Arada ağzınıza lezzetli şeyler giriyor ama sonuç olarak ne yediğinizi anlamıyorsunuz

Aşkın (500) Günü, ergenlikten tam çıkamamış, hayattaki konumunu oturtamamış bir erkeğin, âşık olduğu fakat kendisini terk eden bir kadından intikam almak için yaptığı bir film. Bunu film daha en başında ifşa ediyor. Bir yazıyla açılıyor film ve şuna benzer şeyler okuyoruz: “Bu filmdeki karakterler tamamen kurgusaldır ve gerçek hayattaki kişilerle benzerlikleri tamamen tesadüfîdir. Özellikle de seninle Mary Jane (ismi hatırlamadığım için atıyorum). Seni gidi kaltak, seni!”
Genç kadınlar babaları gibi, olgun bir erkekle karşılaşmayı bekler. Genç  erkekler ise, galiba biraz anne kucağının muadili peşinde. Filmin genç kadını, kendisine cesaretle yaklaşan olgun erkeğini bulana kadar, ergenlikten çıkamamış gencimizle idare ediyor. İlişkinin adını hiçbir zaman ‘sevgililik’ olarak resmileştirmiyor. Ve aradığı erkeğe rastladığında da çekip gidiyor. Genç  erkek artık asıl mesleğine sahip çıkma gereğini bundan sonra hissediyor. Bu ilişki onun olgunlaşmasının yolunu açıyor ama gerçek hayatta alamadığı intikamını bize bir sanat ürünü olarak sunuyor.

THERE IS A LIGHT THAT NEVER GOES OUT
Tom (Joseph Gordon-Levitt), mimarlık eğitimi almış ama kapasitesinin çok daha altında bir işte çalışıyor. Yaptığı iş, aptal Amerikan posta kartlarına aptal metinler yazmak. Bizde de yaygınlaşmaya başladı ama gördüğüm kadarıyla ABD’de nerdeyse üzerinde bir şey yazmayan bir kart bulmak imkânsızdır. Ne demek istiyorsanız, birileri sizin için onu yazmıştır: ‘Doğum günün kutlu olsun’ tarzında. Tom’un mimarlık yapmak yerine bu işi yapması anlamlı. Kendisini iddialı bir konumda görmeyi hayal edemiyor. Henüz kum havuzundan ayrılmaya cesareti yok. (Sahi, ben film yapmak ya da okuduğum meslekte devam etmek yerine neden film eleştirisi yazıyorum acaba?)
Ve bir gün Tom’un ofisine Summer (Zooey Deschanel) adlı pek alımlı bir kız geliyor. Tom derhal vuruluyor ama ilgisini belli etmeye çekiniyor. Ama bir gün asansörde Tom’un kulaklıklarından taşan şarkı (The Smiths’in ‘There is a light that never goes down’ı) Summer’ın dikkatini çekince, Tom benzer zevklere sahip olduğunu düşündüğü Summer’a daha tutkuyla bağlanıyor. Bu şarkının sözleri de mühimdir. Şarkıdaki özne, şarkıcı erkek olsa da pasif konumdadır. Sevgilisinin onu arabasıyla gezdirmesini, hatta onunla birlikte ölmeyi hayal eder. Şarkıdaki erkek sanki kızdır ve kız da erkektir (tabii eşcinsel bir ilişki de söz konusu olabilir). Tom’un pasifliği, olaya Summer’ın el koymayısıyla sonuçlanır. Summer nihayetinde Tom’u yatağa atar, tersi değil.
Film zaman içinde atlaya sıçraya ikilinin inişli çıkışlı ilişkisini, Tom’un gözünden anlatıyor. Summer’ın gerçekten ne hissettiğini pek anlamıyor ve anlatamıyor da. Tabii, bir şeyler biliyoruz. Summer’ın ilişkiye yoğun bir yatırım yapmadığını, başka biri çıkana kadar iyi vakit geçirmeye çalıştığını falan. Ama Summer’a karşı biraz acımasız geliyor yine de bana bu hikâye. Ama bir intikam hikâyesinden de başka bir şey beklememeli.  Filmin atlamalı, sıçramalı yapısı bir açık büfede yemek yemeğe benziyor. Arada ağzınıza lezzetli şeyler giriyor ama sonuç olarak ne yediğinizi anlamıyorsunuz ya da daha doğrusu tatmin olmuyorsunuz. Bir ondan bir bundan tadayım derken yemeğin keyfi kaçıyor. Tabii bu benim fikrim, yoksa film şimdiden kült statüsüne erişti. Kadınlardan kazık yemiş bir sürü genç erkeğin duygularına hitap ettiğine göre bunda şaşacak bir şey yok. Aslında bu filmle en çok benim özdeşleşmem gerektiğini ama belki de kendimi koruduğumu söylüyor içimden bir ses. Hem The Smiths’i ve sözü edilen şarkısını çok severim, hem de filmde bolca tartışılan Beatles’ın Octopus’s Garden (Ahtapotun Bahçesi) şarkısının adını bir dönem Açık Radyo’da arkadaşlarımla yaptığım ve Cem Sorguç’un sürdürdüğü programa koymuşluğumuz var. O şarkı da ‘gölgede kalma’ isteğinden söz eder. Herrrr neyse…

Körün tuttuğu

‘Körlük’ niye var bilemiyorum. Saramago’nun kitabını okumadım. Yazarın komünist parti üyesi olduğunu biliyorum. Fakat filmde herhangi bir sınıfsallık söz konusu değil
Koskoca bir metafor ‘Körlük’ün çevresinde döndüğü şeyi oluşturuyor. Bu metafor körleşme. Ama klasik körlük karanlık biçiminde kendini gösterirken, filmdeki körlük ‘bembeyazlık’ şeklinde vücut buluyor. Filmin körleşen insanlığı için ışık yokluğu değil de, fazlası söz konusu. Yani? Aşırı üretim, aşırı tüketim, aşırı bilgi… Ne isterseniz o.
Körleşen insanlar kapalı bir mekâna tıkılıp, sınırlı olanaklarla baş başa bırakılırsa ne olur? Bir  mikrokozmosumuz olur. İnsanlık üzerine büyük laflar etmek için şahane bir fırsat. Ama ‘Körlük’ niye var bilemiyorum yine de. Saramago’nun kitabını okumadım. Yazarın komünist parti üyesi olduğunu biliyorum. Fakat filmde herhangi bir sınıfsallık söz konusu değil. Filmin yapısı ‘Sineklerin Tanrısı’nı andırıyor. Orada da kendi başlarına kalan çocuklar nasıl şiddete ve vahşete yöneliyorsa burada da öyle oluyor. Körler, tuttuklarını düzüyor. Bir avuç insan ise daha onurlu olmak için direniyor.
Dayanışmanın bazen yoksunluk gerektirdiği, görmenin bazen taşınamaz bir ağırlığı olduğu gibi kıssadan hisseleri olan bu film, ne yazık ki yeni hiçbir şey söylemiyor. Sinema tekniği açısından başarılı sahneleri, Mark Ruffalo, Julian Moore gibi kalburüstü oyuncuları olsa da sıkıcılıktan kurtulamıyor. Yönetmen Meirelles ‘Tanrı Kent’teki başarısını harcamaya devam ediyor.

Hayatın Tuzu

TARİH:  5 Eylül 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Filmde günümüz Bitlis’ine dair karanlık bir tablo çıkıyor. Bu tabloda devlet, bir dana üzerinde bile olsa iktidarından katiyen taviz vermiyor ve ‘siyasi’ olabilecek her tür gizli faaliyete anında el koyuyor
‘Hayatın Tuzu’ günümüzde Bitlis’te geçiyor ve temelde dört kardeş ve annelerinden oluşan bir aileyi anlatıyor. Harun (Görkem Kanbolat) İstanbul’da dikiş tutturamayıp, korsan CD’lerle dolu kolisiyle birlikte Bitlis’e, annesinin evine geri dönüyor. Filmin dış sesi yani anlatıcısı da o. Büyük abi Şehsuvar (Levent Ülgen), bir camide imamlık ve müezzinlik yapıyor. Gençliğinde türkücü olma hayalleri kurmuş ama başaramamış, sonunda şarkı söyleme arzusunu ezan okumakla az çok tatmin etmiş. Yine de rüyalarında minareden halka arabesk, fantezi şarkılar söylüyor. Ortanca erkek kardeş Sırrı (Bülent Düzgünoğlu), tütün fabrikasında çalışıyor ama dışlandığını düşünüyor. Sermayesi olmamasına rağmen bir fotoğrafçı dükkânı açmayı hayal ediyor. Küçük kız kardeş Meryem (Asiye Dinçsoy) ise yıllardır üniversiteye girmeye çalışıyor. Hukuk okumak hayalleri, sınıf öğretmenliği okumaya kadar inmiş ama sınavda başarılı olma şansı uzak gözüküyor. Kardeşler birbirleriyle sıcak bir ilişki kuramazken, anne Medine (Güzin Çorağan) hepsini koruyup kollamaya çalışıyor.

KAYDA DAĞER BİR İLK FİLM
Filmde başka yan karakterler de var. Kahvelerde gazete haberleri ezberden okuyarak üç beş kuruş  kazanmaya çalışan yaşlı bir adamcağız var mesela. 12 Eylül’de gazete okumayı kestiği ve umudunu tümden yitirdiği için okuduğu bütün haberler 1980 öncesine ait. Bir diğer yan karakter de köyün delisi Efrahim. O da, oğlunu kaybettikten sonra yavaş yavaş aklını yitirmiş ve ağzından ‘öleceksin’den başka söz çıkmayan bir meczuba dönüşmüş.  Efrahim’in bir başka özelliği de zamanında kentin en çok okuyan adamlarından bir olması ve çalıştığı fabrikada sigara paketlerinin içine mesajlar yazması. Fabrika işçilerinden birisinin şiddete maruz kalan karısı olan Süheyla ise Harun’un geri gelmesiyle hayallere kapılıyor. Öte yandan belediye görevlileri, mezbahadan yaralı bir halde kaçan danayı inatla kovalıyor, çocuklar ise inatla danayı koruyor. Ender Özkahraman’ın yazdığı senaryo, karakter zenginliği ile bir romanı andırıyor. Sorun şu ki bu kahramanların hikâyeleri yeterince iç içe geçmiyor. Yine de ortaya günümüz (belki de 12 Eylül sonrası demek lazım) Bitlis’ine dair karanlık bir tablo çıkıyor. Bu tabloda devlet, bir dana üzerinde bile olsa iktidarından katiyen taviz vermiyor ve ‘siyasi’ olabilecek her tür gizli faaliyete anında el koyuyor. Filmin adındaki ‘Hayatın Tuzu’ ise gurura denk geliyor. Bir düşünür ‘gurur hayatın tuzudur ‘ demiş. Yönetmen Murat Düzgünoğlu ise filminde ‘abartılmış gururun, insanın hayatını nasıl bir çıkmaza sürüklediğini’ anlattığını söylüyor. Ben filmden bu mesajı alamadım. En azından filmin gurura dair olduğunu söyleyemem.  Sonuç olarak ‘Hayatın Tuzu’  kimi anlatım sorunlarına rağmen, Bitlis’in ruhuna sızabilen, kayda değer bir ilk film.

Çıngıraklı Top

TARİH:  19 Eylül 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Türk Sineması patlamasın!
Oyunculuklar pespayelik sınırında. Arada ‘Bugün’ gazetesi ve ‘Aksiyon’ dergisinin reklam mahiyetinde görüntüleri giriyor. Saçma sapan  MTV teknikleri de cabası
Bu hafta üst üste seyrettiğim üçüncü Türk filmi ‘Çıngıraklı Top’ oldu. Ve yarım saat sonra artık dayanamayıp sinemayı terk ettim. Her sabah kalkıp birbirinden kötü filmler seyretmek, tamam bir sürü işle kıyaslanırsa, çok korkunç değil ama insanın sabrının da bir sınırı var. Atilla Dorsay bu yıl 70 küsur Türk filminin vizyona gireceğini belirtip “uzun meslek hayatımda ilk kez bu mevsimden ürküyorum, bu kadar Türk filminin bana hazımsızlık vereceğinden kaygı duyuyorum”, demişti. Son derece haklıymış. Bu filmler gerçekten insanı sinemadan soğutur, nefret ettirecek hale getirir. ‘Çıngıraklı Top’, Çin’de engelliler olimpiyatlarına katılmaya karar veren bir grup kör ve onların çevresini anlatıyor. Ama ne kötü bir anlatım, ne büyük bir ilkellikle… Körlük bir komedi unsuru olarak zuhur ediyor. Kafalarını sağa sola çarpıyorlar ya da kafalarına top falan çarpıyor körlerin sürekli. Oyunculuklar pespayelik sınırında. Arada ‘Bugün’ gazetesi ve ‘Aksiyon’ dergisinin reklam mahiyetinde görüntüleri giriyor. Sanırsınız ki Türkiye’de ‘Bugün’den başka gazete yok. Saçma sapan dizi film ya da MTV teknikleri de cabası.. Ben kaçıp kurtuldum yarım saat içinde. Zaten meslektaşlarımın çoğu, başka bir filmi tercih edecek basireti göstermişti. Ne diyeyim, siz de kendinizi koruyun.

Porno ile romantizmin evliliği

TARİH:  13 Haziran 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

‘Adamım Benim’ pornomantik komedi tarzının yeni ve hayranlarına göre çok iyi bir örneği. Film, ‘Woody Allen’in (evet!) ‘Barselona Barselona’sıyla da akraba
Amerikalılar, üç hafta kadar önce ‘Arkadaşımın Aşkı’ vesilesiyle sözünü ettiğim yeni romantik komedi türüne bir ad takmışlar: ‘Bromantic comedy’. Anladığım kadarıyla romantikle, brother’ın yani biraderin karışımı bu kelime. Erkeklere de hitap ettiği varsayılıyor, bu filmlerin. Ama sonuç itibariyle ergenlere hitap ediyorlar daha çok. Bana kalsa ‘poromantik komedi’ ya da ‘pornomantik komedi’ derdim, porno ile romantizmi harmanlayarak. Bu türün öncüsü ve akla ilk gelen ismi yazardım; prodüktör ve yönetmen Judd Apatow (Kırk Yıllık Bekar, Kaza Kurşunu, Aşkzede). Onun açtığı yoldan bir dolu isim gelmeye devam ediyor.

BABANIN İKİLEMLERİ
‘Adamım Benim’ bu tarzın yeni ve hayranlarına göre çok iyi bir örneği. Film, ‘Arkadaşımın Aşkı’ ve hatta Woody Allen’in (evet!) ‘Barselona Barselona’sıyla akraba. Akrabalık şöyle: Bu filmlerde son derece antisosyal karakterler var. Ve bu filmlerde bu antisosyalliğin öncülüğünü baba figürleri ya da bizzat babaların kendileri yapıyorlar. Ergen kafada ama yaşça yetişkin erkek kahramanlar bu örnekleri izliyorlar, erkek olmanın sırlarını onlardan damıtıyorlar. ‘Adamım Benim’de sevdiği kızı elde edemeyen ergen-yetişkin, antisosyal ama sert erkek Tank’den yardım istiyor. Tank’in de bir babası var ve o baba her kadını cinsel birer obje olarak algılıyor ve öyle de davranıyor.  ‘Barselona Barselona’da Javier Bardem’in babası yazdığı şiirleri yayımlamıyor çünkü halkı şiirlerini okumaya layık görmüyor. Ve daha da acayibi sabık gelinini ‘düzmeyi’ hayal ettiğini oğluna açıkça söylüyor. Bardem’in canlandırdığı karakter de babasının çok ötesine düşmemiş biri. ‘Adamım Benim’in asıl kahramanı Peter’in (Paul Rudd) babası da aile yemeğinde apış arası kıllarından, ağza almaktan son derece sıradan konuşma konularıymış gibi söz edebilen bir baba. Fakat Peter babasının dışladığı evlat. Baba, enteresan bir şekilde asıl oğlu olarak eşcinsel küçük oğlunu görüyor ve onu hayattaki iki arkadaşından biri olarak değerlendiriyor (diğeri önemli değil). Peter açıkça dışlanıyor. Babasının ilgisine mazhar olamayan Peter de ömrü boyunca sadece kadınlarla arkadaşlık kuruyor. Fakat iş evlenmeye gelince düğünde sağdıçsız kalacağı korkusuna kapılıyor. Kendisine erkek arkadaş edinmeye karar veren Peter arkadaştan da ötesiyle, kendisine erkek olmanın sırlarını öğretecek bir baba figürüyle karşılaşıyor.
Sydney (Jason Segel) adlı bu baba figürü, diğer filmlerdekiler gibi antisosyal özelliklere sahip. Sydney mesela köpeğinin kakasını yoldan toplamıyor. Kakaya basan ve şikâyet edenlere de şiddet uyguluyor. Bu arada köpeğin adı da Enver Sedat! Siyah renkli köpeklere tercihan ‘Arap, Arap’ diye seslenen bizlerin söyleyecek pek bir şeyi yok bu konuda, ne yazık ki… Velhasıl-ı kelam Sydney, Peter’den bir erkek yaratıyor, onu rock konserlerine götürüyor, bas gitarı yeniden eline almasını sağlıyor vs.

ROMANTİZMİN SON HALİ
Ama böyle bir baba figürüyle nereye kadar gidilebilir? Bundan nasıl bir romantik komedi çıkar? Bu antisosyal, ergen erkek nasıl bir aile kurabilir? Tabii kadınların durumu da ayrı bir konu. Onlar da birbiriyle cinsel hayatlarını bütün teknik ayrıntılarıyla konuşuyorlar. Yani bu romantik filmlerde, romantizmin yerinde tümüyle ilkel ve kaba bir gerçekçilik hakim. Görsel olmasa da sözel bir pornografi hakim bu tarz filmlere ve filmlerdeki ilişkilere.
Sonuçta bu filmsel babaların aşılması ve çiftlerin evlenmesi gerekiyor. El çabukluğu marifet, bir şekilde ergenlik durumu aşılıyor ve nihayetinde çiftler bir araya geliyor. Ama bu ergen tarzı aşılırken onaylanıyor ve normalleşiyor. Ergen tavrı demek de bir yerde haksızlık, söz konusu olan kadın erkek ilişkilerindeki metalaşma, öznelerin ‘şey’leşmesi, pornografikleşmesi. Bu tavrın güya reddedilişi, aslında bir kabulleniş gibi duruyor. Pornografiye romantizm eklemleniyor.
Romantizmin son hali işte böyle bir şey. Pornoyla aşkın evlendirilmesinden doğan hilkat garibelerinin son örneği ‘Adamım Benim’ insan ilişkilerinin gidişatına değin umut vermiyor. Ama kimin umurunda?

Coco Chanel & Igor Stravinsky: Büyük Aşk

TARİH:  17 Ekim 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Sanatçı ile kapitalist

Coco Chanel’in maddi gücü ile Igor Stravinsky’nin yoksulluğu. Birbirlerini severler mi? Cevap hayır gibi duruyor. İkisi de birbirini düzmeye çalışır, düzülen yoksul olan olur

Filmin ismindeki büyük aşk lafına bakmayın, filmde oldukça tatsız bir ilişki var. Ve bu ilişkiyi belirleyen şey de Coco Chanel’in maddi gücü ile Igor Stravinsky’nin yoksulluğu arasındaki uçurum. Stravinsky modern müziğin önemli bir ismi. Filmin başında ‘Bahar Ayini’ adlı eserinin 1913’te Paris’te bir skandala dönüşen sergilenmesi var. Klasik eserlere alışık seyirci ‘Bahar Ayini’ karşısında infial yaşıyor vs., vs. (Yıllar sonra “Paris’te Son Tango”nun ilk gösterimini, bu skandala benzetecektir ünlü eleştirmen Pauline Kael). Fakat seyirciler arasındaki modacı Chanel, eseri beğenen azınlık arasındadır. Yedi yıl sonra, Sovyet devriminin ardından Stravinsky artık Paris’te ailesiyle birlikte yoksul bir hayat sürmektedir. Chanel, Stravinsky ailesine evini açar. Karısının hastalığı da Igor’u bu teklife kabule zorlar. Bundan sonra Igor fiilen Coco’nun kapatması olarak yaşar. İkili Stravinsky’nin eşinin ve çocuklarının burnunun dibinde sevişirler. Birbirlerini severler mi, birbirlerine aşık olurlar mı? Cevap hayır gibi duruyor. İkisi de birbirini düzmeye çalışır, düzülen yoksul olan olur. Fakat ne bu ilişkinin ayrıntılarına ne de dönemin sanat ortamına dair pek bir şey var filmde. İki başrol oyuncusu da uyurgezermişler gibi bir performans sunuyor. Tek akılda kalan sermayedar ile sanatçı arasındaki bu eşitsiz ilişki. Kısacası, film de seyircisini durağanlığı ve sıkıcılığıyla uyutuyor.

Sevgili ölüm

TARİH:  2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Wenders de Antonioni’nin ‘Cinayeti Gördüm’ ve Bergman’ın ‘Yedinci Mühür’üne gönderme yaptığı filminde bu işin altından kalkamamış .
Wim Wenders sinemada büyük bir isim ama sürekli küçük işler çıkarıp duruyor karşımıza. “Palermo’da Yüzleşme”nin Cannes’da Altın Palmiye için yarışmış olması sadece Wenders’in isminin büyüklüğüne bağlanabilir. Film, Finn adlı bir fotoğrafçının annesinin ölümünden sonra ölümle hesaplaşması ve hayata yeniden bağlanmasının hikâyesini konu ediniyor. Ama annenin ölümü filmde yeterince güçlü bir şekilde vurgulanmıyor.
Yani film hayatının anlamı konusunda bunalıma giren ve ölüm düşüncesiyle barıştıktan sonra yeniden hayatın tatlarına ve başka insanlara kendini açabilen bir insanın öyküsü olarak da görülebilir.
Finn kalabalık içinde yalnızlık yaşarken ölümle karşılaşmaya başlıyor. Ölüm karşısına Dennis Hopper kılığında çıkıyor. Finn bir kez de Lou Reed kılığında psikiyatr mı nedir biriyle daha karşılaşıyor. Bunun anlamı sadece yönetmende gizli olsa gerek. Filmin başrolünde Die Toten Hosen adlı Alman grubunun solisti Campino var. Campino oynayamıyor. Finn pek anlaşılır olmayan (Palermo adlı bir tekne görüyor ve…)bir ilhamla Sicilya’nın Palermo kentine gidiyor ve güzel bir ressam/restoratörle tanışıyor. Bu rolü canlandıran Giovanna Mezzogiorno için de pek iyi şeyler söylemek mümkün değil. Zaten inandırıcı bir karakteri yok onun da. Filmin müzikleri güzel ama yönetmen mp3 çalarında sevdiği ne varsa filme tıkıştırmış. Bunu da filmin kahramanının dinlediği müzikler şeklinde filmine yedirmiş. Hayata dair büyük laflar etmek kolay değil.  Wenders de Antonioni’nin ‘Cinayeti Gördüm’ (Blow Up) ve Bergman’ın “Yedinci Mühür”üne gönderme yaptığı ve söz konusu iki yönetmene adadığı filminde bu işin altından kalkamamış. Kısacası Wenders için bu film bazında söylenebilecek en iyi şey hâlâ müziği yakından takip ettiği ve iyi bir zevke sahip olduğu.

Harry Potter ve Melez Prens

TARİH:  18 Temmuz 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Biraz romans, biraz macera
Harry Potter’ın yenisinde, film bir sürü  dramatik olayı yetersiz bir şekilde işliyor, ham bırakıyor. Ne yeterince fantezi var, ne yeterince romans. Bir de dinsel motifler var
İnsan, Amerikan dergi ve gazetelerinde okuduğu eleştirilere bakınca bizim seyrettiğimiz filmle onların seyrettiği film aynı mı acaba diye kuşkuya düşüyor. ABD’de Harry Potter’ın son macerasını seyredenlerin hemen hemen hepsi beğenmiş; burada ise benim konuştuğum meslektaşlarımın hiçbirisi, ben de dahil olmak üzere filmi beğenmedik.
Filmin çok ciddi sorunları var, nasıl görmezden gelinmiş anlamak mümkün değil. Bunun bir dizinin parçası olduğu gerçeği göz önüne alınsa bile film, kopuk kopuk bir izlenim veriyor. Hiçbir şey yeterince işlenmiyor, her şey yarım yamalak duruyor. Üstelik film iki buçuk saat sürüyor, yani zamandan yana bir sıkışma söz konusu değil. Mesela film Muggle’ların, yani sıradan insanların dünyasında başlıyor. Ölüm Yiyenler dehşet saçıyor, köprüleri yıkıyor. Eeee? O kadar, bu konu burada kapanıyor. Film bittiğinde hatırlamıyorsunuz bile başta ne olduğunu. Bu yıkımın hiçbir yansıması yok mu? İnsanlar sonra ne yapıyor? Ölüm Yiyenler’in bütün derdi, köprü yıkmak mıydı?

HARRY ÂŞIK OLUYOR
Sonra Dumbledore, Harry’yi, kendi kendini emekliye ayırmış bir büyücüyle, iksir uzmanı Profesör Slughorn’la tanıştırıyor. Slughorn’u Hogwarts’a geri dönmeye ikna ediyorlar.  Slughorn geçmişte Tom Riddle adında genç bir öğrenciyi yetiştirmiş ve Riddle sonradan Voldemort’a dönüşmüş. Slughorn’un anılarında Voldemort’a dair önemli bilgiler olduğunu ve bu bilgilerle Volkdemort’un alt edilebileceğini düşünmektedir kahramanlarımız. Bu bilgiler edinildiğinde yine boşlukta kalırız. Slughorn’un bu anılarını niye o güne kadar sakladığı ve bu anılardan niye utandığını anlamayız. Çünkü kendisi kötü ya da yanlış bir şey yapmamıştır.
Draco Malfoy adlı öğrenci kötülerle işbirliği yapar ve Harry’yi yok etme planlarına dahil olur. Sonra? Sonrası neredeyse hiç! Draco’yu bir daha nerdeyse filmin sonuna kadar görmeyiz.
Ron’a quidditch oyununda bir rakip çıkar. Bu rekabet de sadece oyunla sınırlı kalır, devam etmez. Araya bir sürü aşk hikâyesi girer. En inanılmazı gayet çekici bir genç kıza dönüşmüş olan  Hermione’nin, henüz sarsak bir oğlan çocuğu konumda duran Ron’a olan aşkıdır. Hermione açıkçası diğer bütün çocuklar arasında başka bir klasmanda duruyor. Sarsak Ron’la, çekici Hermione arasındaki kimya hiç tutmuyor kısacası. Ama yine de Hermione’nin, Ron’a sırılsıklam âşık olduğuna inanmak zorundayız. Bir de Harry’nin âşık olduğu kız var ama onu hatırlamıyorum bile.

KARANLIK VE ÜRKÜTÜCÜ
Ve nihayetinde Dumbledore öldürülürken Harry pasif bir şekilde izler. Kitabı okuyanlar, Harry’yi hareketsiz kılan bir büyüden söz  ediyorlar. Filmde böyle bir şey yok. Harry nasıl olur da hiç müdahale etmeden seyreder  sorusunun cevabı filmde yok yani. Harry’nin karizma yoksunluğu belki onu çekici yapandır ama bu kadar silik bir karakterin neden seçilmiş kişi olduğunun da bir anlamı olmalı.
Kısacası film bir sürü  dramatik olayı yetersiz bir şekilde işliyor, ham bırakıyor. Ne yeterince fantezi var, ne yeterince romans. Bir de dinsel motifler var. Dumbledore,  Musa misali suları ortadan ikiye yarar, Harry ‘seçilmiş kişi’dir… Kendisini istediği yere ‘ışınlayan’ Dumbledore neden bu Musa tekniğine ihtiyaç duysun ki? Dine sıcak bakmayanlardansanız iyi karakterlerin Hıristiyan mitolojisindeki kahramanlarla özdeşleştirilmesi sizi rahatsız edecektir. Bir de melezlik meselesi var. Kötü adamın melez olması, safkan olmaması ırkçı bir ton taşımıyor mu? Peki, abarttık diyelim. Voldemort’un, Tom Riddle olarak çocukluğuna ne demeli?
Tom filmde ‘kötü’ olarak doğmuş bir çocuk. Onu bir bebekten bir katile dönüştüren, yaşadığı şeyler değil; o zaten kötüymüş. Bu bakış açısı kabul edilebilir mi? Bu da ırkçılıkla akraba bir düşünce şekli değil mi?
‘H.P. ve Melez Prens’ bana bugüne kadar seyrettiklerim içinde açıkçası en kötüsü geldi. Film çok da karanlık ve ürkütücü. Çocuklarınızı götürürken iyi düşünün. Ortaya çıkan filmi elbette dizinin hayranları çoğunlukla sevecek. Diziye bugüne kadar ilgi duymayanlar da yine pas geçecekler. Bizimki manasız bir iş aslında.
Son bir bilgi: J.K. Rowling’in son kitabı iki bölüm halinde filme çekilecekmiş. İlki 2010’da, ikincisi 2011’de gösterime girecekmiş.

Nuri Bilge Ceylan’la, Paris’te

TARİH:  11 Temmuz 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Fransa’da bilindiği gibi Türk Mevsimi etkinlikleri başladı. Nuri Bilge Ceylan bu etkinliklerde önemli bir yere sahipti. 7. Paris Sinema Festivali’nde Ceylan’ın tüm filmleri gösterildi. Ayrıca Belediye Sarayı’nda Paris Belediye Başkanı  Bertrand Delanoe Ceylan’a, Büyük Vermeille Madalyası verdi. Bu madalyayı daha önce Oliver Stone ve David Cronenberg gibi ünlü yönetmenler de almış. Belediye Sarayı, Avrupa saraylarından bildiğimiz bütün şaşaaya sahipti. Büyük freskler, kabartmalar, heykellerle dolu sarayda önce Belediye Başkanı Delanoe bir konuşma yaptı. Delanoe dar kesim pantalonuyla sıra dışı bir politikacı görünümündeydi. Başkanın konuşması sırasında festivalin başkanlığını da yapan ünlü oyuncu Cahrlotte Rampling de bütün zarafetiyle hazır bulunuyordu. Delanoe, öncelikle Ceylan’ın çok yönlü sanatçı kişiliğini övdü. Fotoğrafçı, oyuncu, senarist ve yönetmen olarak kendisini ne kadar etkilediğini söyledi. Türkiye için de övgü dolu sözler söyledi ama özenle Türkiye’nin AB üyeliğine destek veren bir söz söylemekten de kaçındı. Ceylan’ın ödülü aldıktan sonra yaptığı konuşma çok güzeldi. Öncelikle yıllar önce beş parasız bir şekilde Paris’e gelişinden, garlarda ve parklarda yattığından söz etti. O günlerde ilerde böyle bir konuma geleceği söylense kesinlikle inanmayacağını ekledi. Fransa’nın sinemaya verdiği desteği övdü ve Fransa’nın çok özel bir sanat ülkesi olduğunu ve sanat sinemasının son kalesi olduğunu belirtti. İlk sanat eğitimini de Fransa’ya yaptığı o ilk yolculukta ziyaret ettiği müzeler ve galerilerde aldığını ifade etti. Kendisinin bazı ülkeler hakkında sahip olduğu önyargıların sinema sayesinde yıkıldığını ve sinemanın Fransa ve Türkiye arasında da bir yakınlaşmaya neden olacağını umduğunu ifade etti. Ayrıca başkanın kullanıma soktuğu ve isteyenin kullandıktan sonra istediği yerde bırakabileceği bisikletlerin Paris’e büyük bir hizmet olduğunu, daha önce yer altında metrolarda gitmek zorunda kalmışken bu kez bisikletle Paris’in keyfini çıkardığını söyledi. Bu uygulamadan Parisli otomobil kullanıcıları meğerse çok rahatsızmış. Dolayısıyla bu sözlerin Delanoe’yi özellikle keyiflendirdiğini tahmin etmek zor değil. Ceylan, o sırada salonda bulunan Reha Erdem ve Seyfi Teoman‘a bakarak, bu ödülü onların nezdinde tüm Türkiyeli sinemacılar için aldığını söyleyerek sözlerine son verdi.

Ceylan’ın başrolünde olduğu bir diğer etkinlik de MK2 sinemalarında yapılan söyleşiydi. Liberation gazetesinin sinema eleştirmeninin yönettiği söyleşiye oyuncu ve senarist Ercan Kesal da katıldı. Bu konuşmadan aldığım notları bir bütün olarak vermeye çalışacağım. Yazdıklarım birebir Ceylan’ın söylediği cümlelerin aynısı olmayacak dolayısıyla ama özünde bir yanlışlık olmadığını umuyorum. “Filmlerim otobiyografik sanılır ama aslında değildirler. Uzun süre küçük kasabalarda yaşadım. “Üç Maymun”dakine benzer bir aileyi tanıyorum. “Üç Maymun”un içerdiği temalar benim için hep çok önemliydi. Ama bu temalara el atabilecek kadar yetkin görmüyordum kendi sinemacılığımı. Film, davranışlarımızın ve düşüncelerimizin ardında neler yattığıyla ilgili. Sadece aile içinde değil bütün ilişkilerimizde kendimizi kandırma potansiyelimiz var. Var olmak için büyük bir güç savaşı içindedir herkes. Arkadaşlar arasında da böyledir. Sartre “her iki insan arasında bir kavga vardır” der.

Bir senaryoyu tek başına yazmak zor bir iş. İnsanın konsantrasyonunu koruması çok güç. Kolektif bir yazım süreci konsantre olabilme yeteneğini çok artırıyor. Tek başına bir fikrin filmde çalışmayacağını anlaman çok güçtür. Ama başkalarıyla birlikte yazıyorsan bunu hemen anlarsın. Ercan ve Ebru’yla günde 6 saat sürekli çalışabiliyorduk. Ercan’ın doktor olarak yaşadığı deneyimlerin ve Ebru’nun kadın bakış açısının çok katkısı oldu.

Politikayı merkeze alan bir sinema yapmıyorum. Her film politiktir denir. Ama politik sinema diye de bir şey var, bir fark var yani. Tabii ki filmden politik sinema olarak adlandırılmayacak filmlerden de bir politik mesaj çıkabilir, film politik göndermeler içerebilir. Çehov ve Dostoyevski politik değildir ama Gorki politiktir. Ama Çehov insanı anlamaya çalışırken politik bir şey de çıkar. O başka bir şey. Dostoyevski’nin en politik romanı olan “Ecinniler” (Cinler) için de politikayla ilgilenen insanı anlamaya çalışan bir eser derim, politik bir eser demem.  “Üç Maymun”daki Servet adlı politikacının partisini belli etseydim tartışma başka bir yöne kayacaktı. Ben dışsal olanı, dışsal tutamakları görünmez kılmaya çalıştım. Kolaycı tartışmalara ortam sağlamak istemedim.

Gençliğim suçluluk duyguları  içinde geçti. Başkalarından farklıydım ve kendimi eksik buluyordum. Boğaziçi’ne gelmeden önce iki sene en politik okullardan biri olan İTÜ’de okudum. Kitleleri harekete geçiren şeyler beni harekete geçirmiyordu. Beni heyecanlandıran şeyler de başkalarını  etkilemiyordu. Bu nevrozu felsefe, sanat ve tarih gibi başka aşkın değerlerle evcilleştirmem gerekiyordu. Büyük bir yalnızlık duygusu içindeydim. İlk etkilendiğim sinemacı Bergman’dı. “Sessizlik”i izlediğimde hasta olmadığımı düşünmeye başladım. Benim gibi hisseden başkaları da vardı. Benzer ruhlar vardı. Bence Bergman karamsar değildi, filmi beni olumlu etkilemişti.

Film yapmaya askerlikte karar verdim. Çeşitli maceralar ve gezilerden sonra istekle gittim askere. Bana çok iyi geldi. Boğaziçi Üniversitesi’nin yalıtılmış atmosferinden sonra ülkemin farklı renklerini taşıyan insanlarıyla birlikte oldum. Sonra sinema okudum ama pek bir faydası olmadı çünkü pratik yapma imkanımız yoktu. Bir arkadaşımın kısa filminde oynadım ve sonra o filmin çekildiği kamerayı satın aldım. Sinema korkutucu, üşendirici ayrıntıları olan bir sanat ama başlarsan gidiyor bir şekilde. Yalnız olmak zorunda yaratıcı. Yalnızlığı göze almadan sinema yapmak mümkün değil.

Artık 35mm çalışmayı aptalca buluyorum. Çok pahalı ve üstelik 35’le yapabileceğiniz her şeyi dijitalle de yapabiliyorsunuz. Gren istiyorsanız gren de katabilirsiniz.

“Mayıs Sıkıntısı”, “Kasaba”da yaptığım hataları giderme denemesi gibiydi. “Kasaba”yı ilk seyrettiğimde filmin işlemediğini düşündüm. Seyrederken koltukta kaybolmuştum neredeyse. “Uzak”ta da şehirde film çekme meselesinden çok korkmuştum. Bu filmleri bir tema üzerine çeşitlemeler olarak görmek mümkün. “Uzak”tan sonra özgürleştim. Kendimi sinemacı olarak yetkin hissettim. Fotoğrafa geri dönme isteği de böyle oluştu.

“Üç Maymun” da oğlun annesini tokatlaması sırasında ezan sesinin duyulması, günah duygusunu artırmak, oğlun çektiği suçluluk duygusunu vurgulamak içindi. Burada şiddete maruz kalan annenin değil de uygulayan oğlun acısını vurgulamak, belki erkek olmamla alakalıdır. Ama her filmin herkese eşit davranması beklentisi, eleştirmenlere gör bir şey. Ayrıca ezan sesi diye bir şey hayatımızda var. Böyle tesadüflerin bir araya gelmesi mümkün ve hayatta olan şeyler.”

Özetle Ceylan söyleşide bunları söyledi. Oldukça bilgilendirici ve keyifli bir söyleşiydi kısacası.

Terra’yı Kurtarmak İyi niyet yetmemiş

TARİH:  8 Ağustos 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Liberal bakış açısına uygun olarak her kötülüğün babası  askerdir. Militarizmi üniformalıların tekelinde görmek, bu
ideolojinin ardındaki sınıfsal dinamikleri anlamamak demek İyi niyetler taşımak, doğru mesajlar vermek bazen pek bir işe yaramayabiliyor. ‘Terra’yı Kurtarmak’ savaş ve sömürgecilik karşıtı mesajına, farklı kültürlere saygıdan ve birlikte barış içinde yaşamadan yana tavrına rağmen küçük seyircisinin ilgisini ayakta tutacak bir niteliği olmadığı için başarısız bir film sonuçta. Üstelik bolca savaş ve dövüş sahnesi içerdiği için ürkütücü de. Referansım yine küçük kızım. Filmi korktuğu için kucağımda seyretti; sadece korkmadı, sıkıldı da.
Konu şöyle: Terra solucan benzeri, barışçı yaratıkların yaşadığı bir gezegendir. (Sonradan onların da savaşçı bir geçmişleri olduğunu ama sonunda huzurlu bir  yaşama kavuştuklarını öğreniriz.) Mala bu gezegenli sevimli bir kızdır, Sen diye bir oğlanla flörtöz bir ilişkidedir. Terra’daki hayat kabile düzeniyle, feodalizm arasında bir yerdedir. ‘Kıdemliler’, yani yaşlılar politik kararları verir. Kapitalizm öncesi bir düzende yaşamayı seçmiş gibidirler. Filmin bu geri sistemi barışa daha yakın bulması pek tutarlı bir bakış açısı değil.
Derken bir gün Dünyayı, Marsı  ve Merihi tüketmiş olan insanlar, kendilerine yaşayabilecek yeni bir koloni yaratmak için uzay gemileriyle Terra’ya gelir. Liberal bakış açısına uygun olarak her kötülüğün babası askerler özellikle savaşçı ve acımasız bir tutum içindedirler. İnsanın sorası geliyor,  Amerikan başkanları sivil değil mi, halkın oylarıyla seçilmiyor mu? Bizim en çok savaş çığlığı atan, dönemin genelkurmay başkanını savaşa karşı çıktı diye istifaya zorlayan cumhurbaşkanımız Turgut Özal sivil kökenli değil miydi? Ya yeni meclis başkanımıza ne demeli? PKK’ya esir düşen askerlere ‘ölmeliydiler’ diyen o değil miydi? Militarizmi üniformalıların tekelinde görmek bu ideolojinin ardındaki sınıfsal dinamikleri anlamamak demek. Dünyalı uygarlık çokça Bush’un Amerikasını hatırlatıyor ama dediğim gibi ‘sömürgecilik’ askere özgü bir özellik olarak görülüyor filmde.
Konuya dönelim: Mala’nın babası  Dünyalılara (Amerikalılara) esir düşüyor. Mala da bir dünyalı  pilotu yaralı olarak evine getiriyor ve ona babasını kurtarması  karşılığında yardım ediyor. Sonuçta dünyalı pilot Jim, Terra’lılara sempati beslemeye başlıyor. Nihayetinde Dünyalılarla Terra’lılar arsında nihai savaş çıkıyor vb…
Filmin başarısızlığı, benim yukarda değindiğim politik teori açısından yanlış ya da eksik yanlarında değil elbette. Bunlar çocukların algılayacağı şeyler değil. Filmde neşe ya da eğlendirici bir şey yok. Kahramanlar arasındaki duygusal bağlar, ilişkiler yeterince geliştirilmemiş. Solucanvari yaratıklarla özdeşleşmek zor. Herhangi bir insan çocuk kahraman da yok. Tek Dünyalı kahraman bir asker. O da tabii ki yetişkin biri. ?iddete karşı olsa da, film çocuklar için yoğun şiddet içeriyor. En azından kız çocukları için. Kısacası olmamış.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com