ELVIS PRESLEY VE TARKAN: Bir intihal daha mı var?

TARİH:  18 Eylül 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Benim meselem şu: gerek Alper Görmüş”ün ‘“bence” portreler’ köşesindeki yazısı olsun, gerekse de Can Dündar’ın yazısı, “bence” hepsi de benim yazıma fena halde benziyorlar. Tabii, aklın yolu birdir de denebilir ama ben de hakkımı istiyorum artık. Kimseye intihal yaptınız demiyorum ama bundan sonra diyeceğim!

Tarkan hakkında tek bir yazı yazdım hayatımda. Övünmek gibi olmasın bu yazıda yaptığım benzetme, o kadar çok kişiye esin kaynağı oldu ki! Çok bereketli bir yazıymış, vesselam! Eylül 1994’te Yön Dergisi’nde çıkan yazımda Elvis Presley’le Tarkan arasında gördüğüm benzerliklere dikkat çekmiştim. İki sanatçının da kışkırtıcı bir cinsellikleri vardı. Elvis ikinci sınıf zencilerin rock’n’roll’unu, Tarkan ise varoşların Arabesk’ini pop müziğe taşımıştı. İkisi de hem büyük ilgi görmüşlerdi hem de büyük bir tepkiyle karşılanmışlardı. Bu yazıyı yazdığımda Tarkan daha megastar olmamıştı ve dünyaya açılmamıştı. O sırada Tarkan’ın galiba daha sadece 2 tane hit şarkısı vardı, o kadar. Mart 2000’de bu kez İngiliz Independent gazetesi “Türkiye’nin Elvis’e Yanıtı: Tarkan” başlıklı bir yazı yayımladı. Bunun üzerine Yön’de çıkan yazımı Post Express’in Ağustos 2001 tarihli dördüncü sayısında yeniden yayımladık ve Elvis’le, Tarkan arasındaki benzerliğe 6 yıl önce değindiğimizi belirttik.

Can Dündar benim bu yazılarımdan habersiz miydi bilmiyorum ama 16 Ekim 2001’de o da Elvis ile Tarkan arasında paralellikler kuran bir yazı yazdı. “1950’lerin ortalarında Elvis Presley Amerika için neyse , 200’ler Türkiyesi için de Tarkan o…” dedi Dündar. “…Tarkan’ın bir yönüyle 1950’lerin Elvis Presley’iyle çok benzeştiği söylenebilir”, demiştim ben Eylül 1994’te ve Ağustos 2001’de. Benzerlik büyüktü ama bir gönderme yapılmamıştı. Belki de Can Dündar da aynı benzerliği kendi kendine kurmuştu, bilemeyiz.

Benim yazımın çıkmasının üzerinden tam 16 yıl geçti. Birkaç gün önce bir doktor muayenehanesinin bekleme odasında otururken karıştırdığım Aktüel dergisinde (sayı 225; 2-15 Eylül 2010) Alper Görmüş’ün “‘bence’ portreler” başlıklı köşesini okurken, yazdığım yazıyla yeniden karşılaştım. Aynısıyla değil tabii ama içerik olarak çok benzeriyle. Bu dediğim yazının belli bölümleri için geçerli, yoksa Tarkan için sivil demek 40 yıl düşünsem benim aklımdan geçmez mesela. Alper Görmüş de Tarkan’la Elvis Presley arasında benzerlikler kurmuş. Spotta şu yazıyordu: “Tarkan Türkiye’de ‘ne olduğu belli olmayan’ Elvis Presley’in Amerikan toplumunda yarattığına benzer bir rahatsızlık yarattı”. Yazı içinde ise şu var: “Presley erkekti ama kalça sallıyordu, ne olduğu belli olmayan anarşik bir müzik yapıyordu; tutucu Amerikan medyası bu belirsiz şahsiyetin gençliğe kötü örnek olacağından korktu, onunla ciddi bir mücadeleye girişti.”

Bense şunları yazmışım 16 yıl önce : “Elvis de 50’lerde ortaya çıktığında tepkiyle karşılaşmıştı. Kabul edilmesi 60’lar ve 70’lerde oldu. Elvis’in de öne çıkardığı yanı, bugün Tarkan’ın yaptığı gibi cinselliğiydi. Elvis’in görüntüleri 50’lerin televizyon programlarında sansürlü olarak gösterilirdi. Çünkü kalça hareketleri fazla erotikti, cinsel çağrışımlarla yüklüydü. Bu nedenle TV’de Elvis gösterilirken kalçasının bulunduğu bölge siyah bir bantla karartılırdı… Tarkan da, Elvis de kadınsı bir güzelliğe sahipler (…) Erkek imajında bir dönüşümün öncülüğünü yaptılar, yapıyorlar.” Yazımda Derya Köroğlu’nden Yaşar Kemal’e herkesin Tarkan’ı yozlaşmanın simgesi olarak gördüğünü de belirtmiştim. Şimdi anlamak ve hatırlamak belki zor ama Tarkan gerçekten çok büyük bir tepki çekmişti. 12 Eylül en çok sözcüğün her anlamıyla ‘neşeli’ olmayı yasaklamışken, Tarkan’ın neşesi 12 Eylül yozlaşmasının simgesi olarak görülür olmuştu.

Neyse, benim meselem şu: gerek Alper Görmüş”ün ‘“bence” portreler’ köşesindeki yazısı olsun, gerekse de Can Dündar’ın yazısı, “bence” hepsi de benim yazıma fena halde benziyorlar. Tabii, aklın yolu birdir de denebilir ama ben de hakkımı istiyorum artık. Bundan sonra benim yazdığım şeyleri yeniden formüle edip yazacaklara söylüyorum: bana gönderme yapın! Görmüş, internetten derlediği yüz bin vuruştan çıkarak yazdığı yazısında ne güzel Fatih Özgüven’e ve Perihan Mağden’e gönderme yapmış. Bundan sonra bana da yapılsın! Artık bilmemek mazeretiniz olamaz, söylemedi demeyin. Kimseye intihal yaptınız demiyorum ama bundan sonra diyeceğim!

Avrasya Film Festivali ve haftanın filmleri

TARİH:  2 Ekim 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Sevgili Okur, Daha önce de eleştiri formatını bırakıp, mektup benzeri yazılar yazdığım olmuştu. Bugün de o ruh halindeyim. Viral bir enfeksiyondan dolayı ateşli ve halsizim. Mühim bir şey değil ama hasta olunca insan her zamanki gibi hissetmiyor işte. Bir de bugün Cumartesi Anneleri’nin toplantısına katıldım. işkenceyle öldürülmüş gençlerin annelerini, kardeşlerini dinledim. Başbakanın Arjantin”in Mayıs Anneleri’ni öven bir konuşma yaptıktan sonra bizim annelerimiz için “Kimmiş onlar?” dediğini öğrendim. Kendimi daha da kötü hissettim.

ALMATI AVRASYA FİLM FESTİVALİ
Geçen hafta yazı yazamamıştım. Nedeni Almatı’da 6. Uluslararası Avrasya Film Festivali’nde bulunuyor olmamdı. Uluslararası sinema yazarları (FIPRESCI) jürisinde olduğum için günler çok yoğun bir çalışma temposunda geçti. Günde 4 filmden toplam 12 film seyrettik 3 gün boyunca. Geri kalan zamanda da basın toplantısı, açılış ve kapanış törenleri ve jüri toplantısıyla geçti büyük ölçüde. Ama asıl yazmama nedenim kaldığım otelde internetin saatinin yaklaşık 90 lira oluşuydu.

Festivalde yoğun bir varlığımız vardı ama zaten kimse yabancı değildi. Avrasya Film Festivali ağırlıklı olarak Orta Asya Cumhuriyetlerinin ve bölge halklarının filmlerinin gösterildiği bir festival. Türk filmleri dışındaki filmlerin hemen hemen hepsi bir şekilde akrabalarımızın filmleriydi. Tatar, Özbek, Kırgız, Tacik, Azeri ve elbette ev sahibi Kazakların filmleri vardı yarışmada. Türkiye’den yarışmaya katılan iki film de ödül aldı. Pelin Esmer “11’e 10 Kala” ile en iyi yönetmen seçildi. Tayfun Pirselimoğlu’nun “Saç”ı Locarno’dan sonra katıldığı bu ikinci yarışmadan NETPAC (Network for Promoting Asian Cinema- Asya Sinemasını Tanıtma Ağı) ödülüyle döndü. insan bir filmi ikinci defa seyrettiğinde ne kadar farklı algılayabiliyor! “11’e 10 Kala”nın bir buçuk yıl önce daha uzun bir versiyonunu izlemiştim. Film yaşlı bir koleksiyoncu ile kapıcısının ilişkisini anlatır. ilk izleyişimden aklımda neredeyse sadece yaşlı koleksiyoncu kalmıştı. Bu kez filmin asıl kahramanı, kapıcı karakteriymiş gibi geldi. “Saç” ise saplantılı bir aşk, cinayet ve değişim öyküsü. Pirselimoğlu’nun son derece plastik görüntüleri ve minimalist sineması her zamanki gibi seyirciden çaba istiyor. Bu sinemaya yönelik bir zevk geliştirmişseniz çabanız ödülleniyor. Yoksa işiniz zor.
Festivalin ana jürisi ve benim de parçası olduğum FIPRESCI jürisi aynı filmi en iyi film seçti. Aktan Arim Kubat’ın yönettiği ve başrolünde oynadığı Kırgız filmi “Işık Hırsızı” (Svet-Ake) küçük bir Kırgız köyündeki, elektrikçi Svet-Ake’nin öyküsünü anlatıyor. Svet-Ake, Robin Hood misali devletten çalıp yoksul köylülere veriyor. Fakat asıl büyük hırsızlarla, yani mafya-devletle karşılaşmak Svet-Ake için sonun başlangıcı oluyor. Eski Sovyetler Birliği halklarından gelen bütün filmlerde ortak özellikler görmek mümkündü. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının travması çok ama çok büyük! Ve yerine gelen sistem de hiç de daha iyi gözükmüyor. Mafya hemen hemen her filmde var. Yükselen milliyetçilik, bölünen köyler, güvencesizleşen ve göç etmek zorunda kalan insanlar, fuhuş… Gelen gideni çok ama çok aratmış gibi görünüyor.

Haftanın filmleri
Bu haftanın filmlerine gelince… Öne çıkan film Adana’dan birçok ödülle dönen “Kavşak” tabii ki. “Kavşak” aynı iş yerinde çalışan üç insanın sorunlarını ve nihayetinde dayanışarak daha iyi bir hayat kurmaya doğru yol alışlarını anlatıyor. Minimalist bir görsel dili olan filmin müziği ise bana oldukça dramatik geldi. Sanki görsel üslupla, müzik farklı dillerden konuşuyormuş gibi. ikisi de bu arada aynı yaratıcının yani Selim Demirdelen’in elinden çıkmış. Ali Şimşek Altın Koza ile ilgili yazısında “bizim sinema yazarlarımız” diye genel bir kavram kullanmış ve ben de bir sinema yazarı olduğum için üzerime alındım. Ali Şimşek, “Bence Selim Demirdelen’in Kavşak filmi fazlasıyla büyük ödülü kapabilirdi. Ama daha önce yazdığım gibi, bizim sinema yazarlarımız üzerinde bir pastorallik ve durgun görüntü ideolojisi fazlasıyla hâkim. Bu yetiştikleri sinamatekin görsel ideolojisiyle de uyumlu”, demiş. Birincisi “durgun görüntü ideolojisi” nedir bilmiyorum ama durgun görüntüler “Kavşak”ta da bolca var. Sözü edilen yazarlar doğru yanlış kararlarını verirken, filmleri izleyip veriyorlar; Şimşek ise sanki filmi (Kavşak’ı) izlememiş gibi yazmış. ikincisi “bizim sinema yazarlarımız” gibi tepeden bakan, genelleyici bir söylemi şiddetle reddediyorum. Üçüncüsü, yetişilen sinematek neresidir, sinema yazarları nasıl yetişmektedir hiç anlamadım, bu konuda bilgilendirilmeye muhtacım. Dördüncüsü, “Kavşak”a değil de “Bal”a büyük ödülü verenler sinema yazarları değildi! Ana jürinin içinde bir tane bile sinema yazarı yoktu! Yazar SiYAD ödülünden söz ediyorsa, o ödülün de adı büyük ödül değil.
Bu yazı lütfen şöyle algılansın: Hıncal Uluç’undan, Serdar Turgut’una, Okan Bayülgen’inden bilmem kimine önüne gelenin, “sinema yazarları” diye lafa başlamasından, kişi adlarının gizlenip ortaya laf edilmesinden bıktım. En azından bu gazetede böyle bir söylemle karşılaşırsam, lafımı esirgemeyeceğim. Kimsenin adını gizlemeden…
işte böyle sevgili okur. Son olarak “Yedek Polisler”in sevimli bir komedi olduğunu, “erkeklik”le sıkı dalga geçtiğini ve hatta bir miktar anti-kapitalist ruhu bile olduğunu söylemek lazım. Dagur Kari’nin “iyi Yürek”i ise vasat bir “kaybedenler” hikayesi. Çabuk unutuluyor.

Kendine iyi bak.

YE DUA ET SEV: Tüketime övgü

TARİH:  9 Ekim 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Nasıl desem bilmiyorum, kötü bir film. Ama başka türlü bir kötülük bu. İnsani kılıklı, farklı kültürlere saygı gösterir gibi yapan bir kötülük. Çok çirkin bir özü var. Irkçı bile denebilecek bir öz bu

ABD’nin çoğunluğunu erkeklerin oluşturduğu askerleri ve iş adamları dünya üzerinde savaşır ve ülkelerin zenginliklerini sömürmenin yollarını  ararken kadınları da ruhsal boşluklarını doldurmak, cinsel ihtiyaçlarını tatmin etmek ve tüketmek için ülkeden ülkeye fink atıyorlar. Kah Woody Allen’in filmindeki gibi Barcelona’ya gidiyorlar, kah “Sex and the City”deki gibi Abu Dabi’ye. Javier Bardem  kartvizitine “Latin aşık ihtiyacınız itinayla karşılanır” yazdırsa diye düşünüyor insan ister istemez bu filmleri izledikten sonra. ‘Barselona Barselona’dan sonra ‘Ye Dua Et Sev’de de aynı işlevi görüyor çünkü. Kafası karışık Amerikalı kadınları yalnızlıktan kurtarma görevi bu.
‘Ye Dua Et Sev’ nasıl desem bilmiyorum, kötü bir film. Ama başka türlü bir kötülük bu. İnsani kılıklı, farklı kültürlere saygı gösterir gibi yapan bir kötülük. Çok çirkin bir özü var. Irkçı bile denebilecek bir öz bu. Film boyunca Julia Roberts’ın canlandırdığı d’un certain age (artık genç olmayan kadın) kahramanımız hayal kırıklıklarıyla biten iki ilişkinin ardından soluğu yurtdışında alır. İtalya, Hindistan ve Endonezya’ya (Bali’ye) gider. Tabii bu ülkelerin en turistik, en güzel, en sorunsuz yerlerinde dolaşır. Mafyanın zehirlediği İtalyan topraklarında, Hindistan’ın ve Endonezya’nın sefil mahallelerinde dolaşacak hali yok. Doğal olan da bu elbette. Ama bir şey var ki mide bulandırıyor. Bu ülkelerin insanları bir “çocuksuluk” içinde resmediliyor. Bu çocuk halkların çok sevimli özellikleri var. Elleriyle kollarıyla bir sürü jest yapıyorlar ve güzel yemekler yiyorlar; pek inandırıcı olmasa da Hıristiyanlarınki  gibi kasvetli olmayan tapınakları ve dinsel törenleri var. Çok az parayla sevindirilebiliyorlar, böylece kendinizi iyi bir insanmışsınız gibi hissetmenizi de sağlıyorlar. Ama bunlarla derin ilişkiler kurmanın da gereği ve manası yok. Kahramanımızın, bu iş için kendi memleketlileri veya tercihen kuzey Avrupalı ırkdaşları var. Yetişkinler dünyalarını diğer yetişkinlerle paylaşmalı! Bunun tek istisnası, tam bir istisna olmasa da Latin erkeği (aslında o da bir Batılı ama tam aynı türden değil). Latin erkeğiyle fikren uyuşulmasa da, onula en azından bir süreliğine yatağı paylaşmaya direnmek çok zor. Filmimizin kahramanı da önce haklı gerekçelerle reddettiği Brezilyalısını (Javier Bardem’i yani) sonunda kabul ediyor. Hazza dayalı bu hayatın kötü olduğunu söylemek zor ama işin garibi bütün yüzeysel güzelliğine rağmen yine de çekici değil. Ne aşkında, ne ruhaniliğinde bir derinlik var. Yani oryantalizmini filan bir kenara bırakın yine de tatsız bir resimle karşı karşıyayız. Tek istisnası İtalyan yemekleri. Onlar gerçekten ağız sulandırıyor. Kahramanlarımız tadını çok da çıkarmasalar da doğanın güzellikleri de çok cazip.

Antalya 2010

TARİH:  16 Ekim 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Antalya’ya geldiğimiz ilk gün film izleyemedik. Uçağımızın geliş saati 3 galayı kaçırmamıza neden oldu. İkinci gün ‘Press’ ile festivalin açılışını yaptım. ‘Press’ teknik olarak yetersiz olmasına rağmen iyi bir film. Özgür Gündem gazetesinin Diyarbakır bürosu çalışanlarının yaşadıklarını anlatıyor ve 1990’ların başlarında geçiyor. Diyarbakır’da gazetecilik yapmanın son derece güç olduğu bir dönem bu. Türkiye o yıllarda gazeteci ölümlerinde dünyada hep başa oynuyor. Faili meçhul cinayetler özellikle Güneydoğu’da sıradanlaşmış durumda. JİTEM ve Hizbullah terör estiriyor güney-doğuda. İkisi de devletin örgütleri. Devlet işlediği suçları teşhir edenlere karşı da suç işlemeye devam etmiş. Karanlık güçler önce dayak ve tehditle gazetecileri sindirmeye çalışmış. Başarılı olamadığı zamanlarda da enselerine kurşunu sıkmış. Ve tabii ki devletle PKK gibi bir örgütü eşdeğer görmek mümkün değil. Bunu şundan dolayı söylüyorum. PKK’nin işlediği suçlar filmde yok denilebilir. O suçları hiç mazur görmememe karşın, başlangıçta devlet terörü var. Ve PKK’nin suçlarını anlatan onlarca gazetenin çalışanlarına bir şey olmazken, devletin suçlarını sergileyenler ortadan kaldırılmış. ‘Press’ bu karanlık dönemi anlatırken, kimi zaman seyirciyi güldürecek kadar komik de olabilmiş. Trajedinin en koyusunun ortasında yine de güldürmeyi başarabilmek çok müthiş bence. Gazete çalışanları çelişkileri olan farklı karakterler olarak ete kemiğe büründürülmüş. Yan rollerdeki bazı oyuncular (büfeci yaşlı adam ve polis komiserini canlandıran sanatçılar) göze batan bir teatrallikten kurtulamamışlar ama onun dışında diğer oyuncular gayet iyiler.  ‘Press’in ödül alacağını sanmıyorum ama hak ettiğini düşünüyorum. (Ödül töreni sonrası revizyon: ‘Press’ ödül aldı!)

SEN ANADİLDE KENDİNİ NASIL ANLATIRSIN?
‘Press’in basın toplantısı hayli olaylı geçti. Başrol oyuncusu Aram Dilbar konuşmasına Kürtçe başlayınca sınırlı söyleşi vaktini boşa harcadığı gerekçesiyle protesto edildi. Derken tartışma şiddetlendi. Sümer Tilmaç, Sabahattin Çetin ve Derya Alabora Türk milliyetçiliği karşıtı ateşli konuşmalar yaptılar. Aram Dilbar’ın anadilinde konuşmak istemesini hoşgörüyle karşılamak gerekirdi. Bu kadar bastırılan ve hâlâ eğitim dili olarak kabul edilmeyen Kürtçeyi savunan bu tavır anlaşılırdı. Eğer böyle engeller olmasaydı, herhalde Dilbar da böyle bir jeste gerek görmez ve sadece herkesin ortak dili olan Türkçeyle kendisini ifade ederdi.

Seyrettiğim tek yabancı film olan Bosna-Hersek filmi ‘Güzel Bir Hayatı Düşlerken’ ise epey bir süre iyi gitti ama finale doğru saçmalamaya başladı. İç savaşın başlamasından hemen önce 20 yıldır Almanya’da yaşayan Bosnalı bir Hırvat olan Divko memleketine dönüyor. Komünistler güçlerini yitirmişler ama her şey daha sona ermemiş. Divko ise Almanya’da kazandığı paralarla ayrılıkçılığı körüklemiş, milliyetçilere silah sağlamış, politikacıları ele geçirmiş. Gelir gelmez eski karısı ve oğlunu sahibi olduğu evden attırıyor ve sevgilisiyle birlikte bu eve yerleşiyor. Komünistlerden iktidarı alan milliyetçiler ve kapitalizm yanlılarının çok daha acımasız olduklarını görüyoruz. Derken Divko’nun oğlu Martin, babasının sevgilisine aşık oluyor ve onla sevişiyor. Birden ensestin kaynayan sularına dalıyoruz ama burada ne aradığını bilmiyor yönetmen Danis Tanovic (Semih Kaplanoğlu’nu Kusturica’ya tavır almaya yönlendiren kişi). Ülkede gerginlik tırmanınca o duyarsız, acımasız ve maço Divko’dan bir kurtarıcı peydah oluyor. Biz de Tanovic’in ne anlatmak istediğini bilmediğini ya da yeni düzenle uzlaşmak zorunda kaldığını düşünüyoruz. (Seyrettiğim tek yabancı film olan ‘Güzel Bir Hayatı Düşlerken’ en iyi yabancı film ödülünü ‘Tumen Nehri’yle paylaştı).

Gişe Memuru festivalin zayıf filmlerinden biriydi. Teknik olarak iyi ama yeni bir Zebercet (Anayurt Oteli) ya da Norman Bates (Sapık) çeşitlemesi diyebileceğimiz filmin gişe memuru kahramanı ne yazık ki yeterince ilgi çekici bir karakter değildi. (Ve fakat film hiç beklemediğim kadar çok ödül aldı).

JÜRİNİN BİR BİLDİĞİ VARDIR
Orhan Oğuz’un ‘Hayda Bre’si çok kötüydü ve festivalin yarışmasına alınmış olması  çok ciddi bir hataydı. Kastre eden kadınlar, yatalak erkekler (bu kaçıncı yatalak erkek figürü sinemamızda? Hayat Var, Kader ve görünmese de Rıza’da da hep yatalaklar var) ve çaptan düşmüş olsa da onurlu patriyarkların hikâyesini anlatmaya çalışan bu film her açıdan dökülüyordu. (Sanat yönetimi ödülünü kaptı ‘Hayda Bre’! Jürinin bir bildiği vardır)

EN İYİ MÜZİK ÖDÜLÜ MİRCAN’A
Kar Beyaz çok stilize bir çalışmaydı. Güzel müziği ve görüntüleri vardı ama Sabahattin Ali’nin yazdığı, son derece dramatik öyküye uzak kaldım film boyunca. Yine de filmin bir sahnesi çok etkileyiciydi. Kardeşlerini ve kendisini geçindirmeye çalışan delikanlı sattığı ayranın parasını köye yeni gelen devlet memurundan alamaz. Bu sahnedeki hüzün ve sessiz öfke nerdeyse elle tutulabilecek bir yoğunluktaydı. Festivalden aklımda kalacak ender sahnelerden biri olacak bu. Keşke film hapishane sahnelerine daha fazla özen göstermiş, dağılan ailenin birbirleriyle ilişkilerine daha fazla yer vermiş olsaydı. (Mircan en iyi müzik ödülünü beklendiği gibi aldı).

Zefir bir anneyle kızının dinamiklerini sıra dışı bir tarz ve içerikle ele aldığı için seyirciyi çok şaşırttı. Antalya seyircisinin anlamaya çalışan değil ahlaki olarak yargılayan bir tavrı var.  Film karakterlerini gerçek insanlardan ayıramamak da seyircinin ortak bir sorunu. Kızını terk edip giden anne karakterinin niye böyle davrandığı filmde açık değildi. Ama birçok seyirci hiçbir annenin böyle davranamayacağı konusunda çok kararlıydı ve basın toplantısı bu tip sorular ve yorumlarla geçti. Cevap vermekten çok soru sormak, genelde olumladığım bir tavır. Ama galiba Zefir biraz daha fazla ipucu vermeliydi. Sonuçta tamamıyla gözden gelinmeyi hak etmiyordu.

‘ÇOĞUNLUK’A ÜÇ MAJÖR ÖDÜL
Festivalin en beğenilen filmi ‘Çoğunluk’ oldu. ‘Çoğunluk’ milliyetçiliğin, konformizmin, ataerkilliğin nasıl yeniden ürediğine yönelik etkileyici bir çalışmaydı. Başrol oyuncusu Bartu Küçükçağlayan çok iyiydi ve jüri de bu performansı takdir etti. Böylece Çoğunluk hem en iyi film, hem en iyi yönetmen ve hem de en iyi erkek oyuncu gibi 3 majör ödülü aldı. Kahramanın babası ya da aşık olduğu kız kanımca daha ilgi çekici hale getirilebilirlerdi, biraz daha ayrıntılı çizilebilirlerdi. Ama bu daha bir ilk film ve Seren Yüce için bu büyük bir başarı. Sinemamız yeni bir yaratıcı yönetmen kazandı.

‘GÖLGELER VE SURETLER’ KLASİK TADINDA
Bence festivalin en büyük favorisi Derviş Zaim’in ‘Gölgeler Ve Suretler’i idi. Film Kıbrıs’ta, Rum milliyetçiliği ve ırkçılığının ada Türklerinin hayatını zehir etmeye başladığı 1960’ların başındaki dönemde geçiyor. İngiliz sömürgeliğinden çıkıp, bağımsız olan adada bir süre sonra iç savaş hali başlıyor. Yunanistan’la birleşmek isteyen EOKA’lı Rumlar Türk köylerini boşaltıp, insanları öldürüyor. Film, Rumların arasında yaşayan bir grup Türkün ve onların yakınındaki Rumların hikâyesini anlatıyor. Derviş Zaim’in geleneksel sanatlarla olan ilgisi bu kez gölge sanatlarında yansımasını bulmuş. ‘Cenneti Beklerken’de uyguladığı oynak zaman-mekân yaklaşımı bu filmde de var. Ayrıca Eflatun’un Mağarası meselindeki gerçeklik-imge meselesiyle de ilgili film. Bunlarla birlikte klasik bir sinemaya en yakın filmdi Gölgeler ve Suretler. Ama Gölgeler ve Suretler yine Zaim’in ortak yapımcılarından biri olduğu ve aynı dönemi anlatan Akamas (geçtiğimiz yıl gösterime girmişti) kadar etkilemedi beni. İki erkek arasındaki sevgi-nefret ilişkisi bana biraz fazla yapıştırılmış gibi geldi. Keza milliyetçiliğin yükselişinin politik arka planı çok belirsizdi. Görünüşte iyi insanların nasıl komşularının katiline dönüşebildiklerini ve bu gerilimli tırmanışı başarılı bir şekilde anlatıyordu film ama köy hayatını kafamızda yeterince açıklığa kavuşturmuyordu.

BAŞARILI DANSÖZ PERFORMANSI
Festivalin bende en çok iz bırakacak performansı ise bir dansözden geldi. 1917’de İstanbul’da çekilen ilk yabancı film olan ‘Enis Aldjelis, Doğunun Çiçeği’ adlı sessiz filmi Baba Zula ve Murat Meriç’in yaptıkları son derece başarılı ve filmle uyumlu müzik eşliğinde izledik. Filmin o dönemin İstanbul’unu gösteren sahneleri ilginçti tabii ama asıl etkileyici olan film sonrasındaki mini Baba Zula konseri ve de özellikle salonun bütününü kullanarak dans eden Bahar Sarah’ın performansıydı. Bahar Sarah oryantal dansla break dansı bir şekilde harmanlamış ve buna bir miktar teatrallik (Mata Hari’lik) katmıştı. Kendisini büyük hayranlıkla izledim. Murat Ertel de sahnede en enerjik performanslarından birini sundu.

METALLICA İYİ DE KUSTURICA KÖTÜ MÜ?

Kusturica meselesine gelirsek… Alenen müziklerini işkencecilere vermekten gurur duyduğunu açıklayan Metallica iki kez Türkiye’ye gelip, kasasını da doldurup giderken bunca yazar, politikacı ve kültür bakanımız neredeydi? James Hetfield’in yanında Kusturica aziz gibi kalıyor Roll dergisinde okuduğum eski röportajlarına bakacak olursak. Hala kendi gözlerimle görmediğim ama var olduğuna da inandığım kimi tavırlarına ve sözlerine bakılacak olursa Kusturica da protesto edilmeyi hak ediyor. Yine de aklınız nerdeydi diye sormak da gerekiyor kültür bakanına. Bence ortada bir propaganda savaşı olduğu da çok açık ve bu da doğru tavır almayı güçleştiriyor. Tepkisel davranarak yanlış yerlere savrulmak çok mümkün bu ortamda. Belki Kusturica’nın da başına bu gelmişti zamanında.

Antalya Film Festivali’ne elbette her şey için teşekkür ediyoruz. Şu ulaşım sorununu çözmek için biraz daha çaba harcayın artık ama demekten de geri duramıyorum!

Abu Dabi Film Festivali

TARİH:  23 Ekim 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Son bir aydır leyleği havada görmüş gibi, o festival senin bu festival benim seyahat ediyorum. Mardin, Almatı, Antalya derken şimdi de Birleşik Arap Emirlikleri’nin başkenti Abu

Bu kez de NETPAC yani Asya Sineması’nı Teşvik Ağı diyebileceğimiz kurumun jürisindeyim. Almatı’daki festivalde Tayfun Pirselimoğlu’nun filmi ‘Saç’ NETPAC ödülünü almıştı (Azeri yönetmen Elçin Musaoğlu’nun ‘40. Kapı’ filmiyle birlikte). Müjdeyi hemen vereyim: Bu kez de NETPAC ödülünü bizden bir film, Belma Baş’ın Antalya’da görmezden gelinen filmi ‘Zefir’ kazandı.  Jürinin benim dışındaki diğer üyeleri Granada Film Festivali yöneticisi ve akademisyen Alberto Elena Diaz ve Güney Koreli yönetmen Kim Do Kyung idi. Ödülümüzün gerekçesi ise şöyle şekillendi: “Bir kopuş ve büyüme öyküsünü son derece duyarlı ve kontrollü bir biçimde ve çarpıcı bir sinematografiyle anlatması nedeniyle Zefir en iyi film ödülüne layık görülmüştür”. Zefir, Antalya’daki ilk seyredişimde beni o kadar etkilememişti ama ikinci kere izlediğimde filmi çok beğendim. Film anneler ve kızlarının o son derece zor sevgi-nefret  ilişkisine odaklanıyor ve hemen hemen hiçbir zaman kavramsal bütünlüğünden uzaklaşmıyor. 11 yaşındaki Zefir annesinden kopuyor filmin ana damarındaki öyküde. Ama bir buzağı da daha önce annesini kaybediyor. Keza anne inek de sahibi için kızından farksız. Böylelikle kayıp ve kopuş insan – insan, insan – hayvan ve hayvan – hayvan arasında filmin bütününe yayılıyor. Kayıp duygusunu, Kazım Koyuncu’yu hatırlayarak da yaşıyoruz filmde.  Fakat bunca kayıp melankoliye kapı açmıyor. Zefir bize cevaplar vermekten çok sorular sordurtmak istiyor. Film, annenin siyasi olmaktan çok sosyal bir sorumluluk duygusuyla kızını terk ettiğini hissettiriyor.

SEÇİMİ 16 FİLM ARASINDAN YAPTIK

NETPAC yalnızca Asya kökenli yönetmenlerin filmlerini değerlendirmeye alıyor. Abu Dabi Festivali’ndeki yarışma bölümleri ise Asya ile sınırlı değil. Bizi seçimimizi festivalin konulu uzun metraj, belgesel ve yeni ufuklar (ilk filmler) adlı yarışma bölümlerindeki bizim kriterlerimize uyan 16 film arasından yaptık. Bu filmler arasında dikkat çekici olan diğer filmlerden bazılarına değineceğim. Irak filmi Gesher büyük bir rafinerideki kullanılmayan dev borular içinde yaşayan 3 göçmen işçiyi anlatıyordu. Vahid Vakilifar son derece zor koşullarda ve yoksulluğun dibinde yaşayan bu insanları anlatırken onların yaşama direncine bir saygı duruşunda bulunuyordu. Etkileyici bir ilk filmdi Gesher (bir deniz yumuşakçasının adıymış gesher). Lübnan’ın travmalarla dolu tarihinden söz eden ilgi çekici filmler vardı. Bir Daha (Marra Oukhra) Suriye’nin Lübnan’ı işgali sırasında başlıyor ve Şam’da devam ediyordu. Bu sırada yaşadığı kaza sonucu hafızasını yitiren bir çocuğun öyküsü, geçmişten ders alamamanın bir metaforuna dönüşüyordu. Bahij Hojeij ‘Yağmur Yağacak’da Lübnan’da 1990’larda kaçırılıp 20 yıl tutsak kaldıktan sonra serbest bırakılan bir adamın yaşamına odaklanıyordu. Geri dönmek sorunları çözmüyordu elbette. Bu büyük travma hem geride kalanları hem de kaçırılanları temelden değiştirmiş oluyordu çünkü. Bir de hiç geriye dönemeyenler vardı elbette. Lübnan halkının trajedisi kolay kolay atlatılacak gibi değil. “Tamam, yeter, eyvallah” (Tayeb, khalas, yalla) ise apolitik bir Lübnan filmi olarak ayrı bir yerde duruyordu. Bunda iki yönetmeninden birinin Amerikalı oluşunun da rolü olsa gerek. Film 30’larına gelmiş olmasına rağmen annesinden kopamamış bir pastacının öyküsünü anlatıyordu. Bu bağımsızlaşamama hali Lübnan’ın ülke olarak haline de benzese de yönetmenler apolitik olduklarını vurguladılar. Film çok başarılı başlangıcını sonuna kadar sürdüremedi fakat. “Bir Zamanlar Komünisttik” (Sheoeyin Kenna) adı üzerinde bir grup eski komünist üzerinden Lübnan tarihine bakıyordu. İsrail’in 1982’deki işgaline direnişle yükselen komünist hareketin zaman içinde mezhep çatışmalarının parçası haline gelişi, kötü üst düzey yönetim ve SSCB’nin çöküşüyle çözülüşü yabancısı olmadığımız bir süreç. Dikkate değer bir çalışmaydı bu film de. Son olarak Karantina adlı Irak filminden söz edeyim. Oday Raşid Irak’ta çektiği bu ilk uzun metrajlı filminde işgalin yarattığı hastalıklı Iraklı tipleri anlatıyor. Filmin bir ABD zırhlı aracının sivillerin arasından geçtiği sahnesi çok çok etkileyici idi. Bu film de dikkate değer çalışmalar arasındaydı. Yazıyı yazdığım sırada diğer ödüller henüz belli olmuş değildi. Onlardan da sonra söz ederiz.

Hatırlama üzerine bir film

TARİH:  30 Ekim 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Amcam Önceki Hayatlarını Hatırlıyor
“Amcam Önceki Hayatlarını Hatırlıyor”un yönetmeni Apiçatpong Wirasetakul (okuduğum gibi yazdım, farklı alfabelerden dilimize geçirirken böyle olması gerekir) Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’i kazanınca şaşıranlar ve bu adam da nerden çıktı diyenler oldu. Oysa kısaca Joe diye de bilinen Wirasetakul uzun zamandır art-house sinema çevrelerinde heyecanla takip ediliyor, filmleri yere göğe konulamıyordu. Joe’nun bir önceki filmi “Belirtiler ve Bir Yüzyıl”ı izlemiştim daha önce. “Amcam…” seyrettiğim ikinci filmi oldu. Açık söylemek gerekirse, anlamadığı şeyi küçümseyen, cahil ve saygısız adam konumuna düşmemek için bu sinemaya nüfuz etmeye çalışıyorum. Bu sinema bunca başarı kazanmış olmasa, bu emeği vereceğim çok şüpheli. Bu işin itiraf kısmı.

Filme gelirsek… “Amcam…” böbreklerinden rahatsız bir adamın ölmeden önce geçirdiği son günleri anlatıyor. Bunmi (Boonmee) amca Tayland’ın kuzeyindeki Nabua adlı bölgede yaşayan küçük bir çiftlik sahibi. Budizm inancına bağlı biri olarak yeniden ve yeniden doğduğunu düşünüyor, bazen bir manda bazen bir yayın balığı olarak. Ve film bize Bunmi’nin geçmiş hayatlarını da gösteriyor. Bunmi sıradan biri, “çoğunluk”tan yani. Devleti ona “git, Allahsız (ya da herhalde bu durumda Budasız) komünistleri öldür” dediğinde, gidip öldürmüş. Böbrek hastalığını kısmen bu günahlarına bağlayıp pişman olsa da, Bunmi böyle biri. Emrindeki Laoslu göçmen kaçak işçileri çok ucuza çalıştırdığını da anlıyoruz Bunmi’nin. Filmin diğer kahramanları da sıradan insanlar. Bunmi’ye son günlerinde yardım etmek için gelen baldızı Jen teyze yabancılar hakkında önyargılarla dolu biri. Yabancılar pis kokan, adamı öldürüp, parasını çalabilecek tipler Jen teyzeye göre. Bu sıradan amcalar ve teyzeler, aynı zamanda çoğumuzun amcaları ve teyzelerinden farklı değiller, onlar gibi sevilebilecek bir sürü yanları olan insanlar. Filmin kahramanlarına bakışı, bu anlamda son derece insancıl, son derece kucaklayıcı. Bizim amcalarımız, dayılarımız, halalarımız ve teyzelerimiz de çoğunlukla egemen ideolojinin, kültürün ve yaşam biçimin temsilcileri değil midirler?

Komünistlerden korkan ama Deniz Gezmiş  için de içten biçimde üzülen teyzelerimiz, amcalarımız gibi, askerliğini yaptığı dönemde komünistleri öldürmüş olan Bunmi de içten biçimde pişman yaptıklarından. Ve film asıl suçlunun “istediği kişiyi yok edebilecek devlet güçleri” olduğunu da işaret ediyor, üstü kapalı biçimde olsa da. Devletin sahibi kim sorusuna girmese de…

Ama anlattıklarımdan “Amcamın..”  politik bir film olduğunu söylediğim sanılmasın. Evet, politika var filmde. Ama bu filmi bir kategoriye sokmak zor. “Amcam…”, Bunmi’nin ölüme hazırlanması, geçmişi, kaybettiği sevdiklerini hatırlaması ve tabii ki bunu belirli bir kültürün mensubu olarak yaşaması üzerine bir film. Gündeliğin banalliğiyle, fantezinin olağanüstülüğü arasında kendine özgü ve çoğu zaman komik de olan bir denge tutturuyor film. Fakat kimi sahnelerin konsantrasyon bozucu derecede uzun oluşunun bence bir açıklaması veya özrü yok. Filmden derinden etkilendiğimi de söyleyemeyeceğim, insancıllığını sevmiş olsam da. Filmin ses ve müzik (daha çok “uğultu”) kullanışını da çok beğendim bu arada. Filmlerin ya da daha genelde sanat eserlerinin etkileyici olmaları için tamamen açık olmaları gerektiğini düşünmüyorum. Beni en çok etkileyen filmler arasında David Lynch’in çok kapalı kimi filmleri de vardır. Ama “Amcam..” benim için o kadar etkileyici bir film değil. Ya da bir gün tadına daha çok varacağım farklı dili olan bir sinema örneği. Eğer hala gösteriliyorsa, gidin ve kendi fikrinizi geliştirin derim. Wirasetakul’un da en çok istediği bu, yani kendi fikrimizi geliştirmemiz, zaten.

DURDURULAMAZ: Üç ahlak, iki sınıf

TARİH:  13 Kasım 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Demiryollarında tenkisat dönemi…  Tecrübeli işçiler işten çıkarılıyor, yerlerine daha ucuza çalışan genç işçiler işe alınıyor. Tabii tren kazaları birbiri ardına gelmeye başlıyor. Sözünü ettiğim ülke Türkiye değil, ABD. Ama zaten fark etmiyor, neo-liberalizmin insanlığa saldırısı bütün dünyada benzer yöntemleri kullandı. İnsan hayatı hiçe sayıldı ama kârlar tavan yaptı.
“Durdurulamaz” bu işçi haklarının yıkıma uğratıldığı dönemde gerçekleşmiş bir kazanın hikâyesini anlatmış. Öykü şöyle. Sorumluluk duygusu pek gelişmemiş bir işçi, hareket halindeki trenini makas değiştirmek için terk eder. Biraz da fazla kilolu da olduğu için, hızlanan treni bir şekilde kaçırır. Trende başka kimse yoktur ve trenin hava frenleri (ne demekse) bağlı değildir. Tren hızlanmaya devam eder. Sonradan trenin bazı vagonlarında yanıcı ve zehirli maddeler olduğu da ortaya çıkar. Kimsenin kontrol etmediği koca bir tren raylardadır. Bir çocuk grubu ise o gün trenler hakkında bilgi almak için ziyarete gelmektedir. Öte yandan yeni bir lokomotif görevlisi (“Will”- Chris Pine) o gün işe başlamıştır. Eski kuşak demiryolcular, Will’in, sendikadaki akrabaları sayesinde bu göreve geldiğini düşünmektedirler. Yeni demiryolcu Will’le, işten çıkarılma emri gelmiş ve birkaç hafta zamanı kalmış tecrübeli bir demiryolcu (“Frank”- Denzel Washington) o gün birlikte bir yük trenini transfer edeceklerdir.
CİNSELLİK SERVİSİ
Frank’in de Will’in de ailevi sorunları vardır. Frank, kıskanç davranmış ve karısının bir arkadaşını tehdit etmiştir. Bu yüzden evine belli bir mesafeden fazla yaklaşması yasaklanmıştır. Frank ise kızını, doğum gününü unutarak küstürmüştür. Frank’in yetişkin kızları, seksi giysiler içinde garsonluk yaparak üniversitede okuyacak para biriktirmeye çalışmaktadırlar. İşçi sınıfından bir genç kadın olmak böyle bir şeydir; emeğin yanında cinselliğin de servis edilmesi gerekebilir.
Bu arada başıboş tren hızla yerleşim bölgelerine doğru yoluna devam etmektedir ve büyük bir ihtimalle de böyle bir noktada kendiliğinden raydan çıkacak ve birçok insanın ölümüne neden olacaktır.  Makul olan şey treni boş bir araziden geçerken raydan çıkarmaktır. Ama şirketin sahibi ve onun emrindekiler (CEO’lar filan) koca treni havaya uçurmanın büyük maliyetinden kaçmak için önce birkaç insan hayatını  riske atmayı tercih ederler. Will ve Frank’in treni ise, başıboş trenle aynı güzergah üzerindedir…

ÜÇ AHLAK ŞEKLİ
Filmde üç ahlaktan söz etmek mümkün. Biri işçi sınıf ahlakı, diğeri kapitalist (burjuva) ahlakı ve bir de filmin yönetmeni Tony Scott’un ahlakı. Tabii yönetmenin ahlakı, yapım şirketinden filan bağımsız değil. Burada insani olarak en yüksek notu alan işçi sınıfı ahlakı oluyor. Frank ve Will hayatlarını tehlikeye atıyorlar ve bunu para için yapmıyorlar. Demiryolu şirketi sahipleri ve yöneticileri ise para kaybetmemek için insanların ölümüne neden oluyorlar ve daha başkalarının hayatını riske atıyorlar. Ve bunları yaparken bir yandan da golf oynamayı sürdürüyorlar. Ve bir de bize bütün bu hikayeyi anlatan film var. Hikaye işçi sınıfını yüceltiyor gibiyse de iyi niyetli olduğunu söylemek zor. Filmin hiç de sistemi sorgulatmak falan gibi bir derdi yok. Başından sonuna kadar seyircisini ses ve görüntü efektleriyle manipüle ederek oyalamak başlıca gayesi filmin. Kazanın sorumluluğu zaten tek bir işçinin omzuna çöküyor ve o da cezasını buluyor. Yoksa olayın aynı dönemde oluşan birçok kazayla ve işten çıkarmalarla ortak bir yönü yok. Hatta işe yeni giren çaylak, kahramana dönüşüyor. Eski-yeni kuşak işçi sınıfı kardeşliği diye de okuyabiliriz bunu, popülizm diye de, uyutmaca diye de. Demiryollarının sahipleri niye bu kafasız, duyarsız, beceriksiz burjuva sınıfı da onu hem üreten hem de yok olmaktan kurtaran işçi sınıfı diye sormuyor “Durdurulamaz”. Ama popülist duyguları kaşıyor ve sonuçta birkaç çürük yumurta barındırsa da, dayanışma içinde yekvücut olmuş bir toplum tasavvuru sunuyor. Tanrı Amerika’yı kutsasın!

Harry’nin bitmeyen yolculuğu

TARİH:  27 Kasım 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

HARRY POTTER VE ÖLÜM YADİGARLARI: BÖLÜM 1
Harry’nin bitmeyen yolculuğu

Harry Potter filmleri 9 yıldır bizimle ve şimdi karşımızda yedinci epizot duruyor. Yirmi saati aşkın bir sinema filminden söz ediyoruz ve daha da bitmedi. 2011 Temmuz’unda son Harry Potter bölümü karşımıza gelecek. Eğer kitapları okumamışsanız veya hafızanızı bir şekilde tazeleyemiyorsanız işiniz çok zor. Kısacası benim durumum bu. Bırakın 9 yıl önceki ilk bölümde ne olduğunu, bir bölüm öncesini bile hatırlamıyorum. Sanki çoktan başlamış bir filme ortasından dalıyorum, tam bir şeyler yerine oturmaya başlamışken, film bitmeden sinemadan çıkmak zorunda kalıyorum.
Yarısında girip de bitmeden çıkmış gibi hissetmeme ve iki buçuk saate yaklaşan süresine rağmen “Harry Potter ve Ölüm Yadigarları: Bölüm 1”ü pek sıkılmadan izledim. Tamam, geriye pek bir şey kalmadı ama bu da az şey değil. Bir de filmin dünyasını yaşayan, ondan hiç kopmayanları düşünürsek, başarılı bir yeni bölümle karşı karşıya olduğumuz kesin.
Harry Potter filmlerinden hafıza sorunlarını bir kenara bırakacak olursak yine de kalan bir şeyler var. Bu mitoloji, klasik masalların karanlık dünyasına, çoğu modern çocuk/gençlik filminden daha yakın. Öksüz çelimsiz bir çocuk, sıkıcı ve sevimsiz üvey ailesi, ona kötülük yapmaya çalışan bir rakip ki, o da onun gibi başka bir öksüz… Oliver Twist’ler, Grimm Kardeşler masalları akla geliyor. Fakat başta belirttiğim zorluk, Harry mitolojisi konusunda bir fikir geliştirmeyi güçleştiriyor. Harry’nin yolculuğu nasıl bitecek bilmiyoruz. Harry kendinden beklenen “seçilmiş kişi” kimliğini taşıyabilecek mi? Harry’nin arkadaşı Ron’un sevgilisi Hermione’ye göz koyduğunu gördük bu bölümde. Bu düğüm fazlaca kolay bir biçimde çözülmüş gibi duruyor ama bütün Harry Potter filmleri içinde en romantik sahneler bunlardı. Bunun bir anlamı olmalı! Harry’nin bir de kendi sevgilisi var güya ama bu aşka nedense pek ikna edilmiş değiliz. Valdemort tam olarak neyi temsil ediyor? Bir tür ikizlikten söz ediliyor ikilinin asaları arasında. Harry ve Valdemort düşmanlığı kardeş rekabetini mi temsil ediyor? Belki de J.K. Rowlings klasik efsaneleri becerikli bir şekilde kes-yapıştır formülüyle yan yana getiren bir zanaatkar. Dolayısıyla filmlerde de zaten fazla bir anlam yok, sorun unutmaktan kaynaklanmıyor. Bu sorulara bir cevabım yok açıkçası. Beni Harry Potter’larda en sıkan şey, sihir savaşları oluyor her seferinde. Sihir dünyasında hem her şey olabiliyor, hem de nedense yine de kimse kimseyi yenemiyor yazarlar ya da yönetmenler istemeyince. Birbirlerine çubuk sallayan kahramanların nesi heyecan verici, nesi eğlenceli? Bir de bununla yetinmeyip, abuk sabuk Latincemsi sözcükler söyleyip duruyor bu kahramanlar. Aksiyonun hiçbir türünden hoşlanmam ama bu sihir savaşları içlerinde en sinir olanı. Bir de Harry’yi canlandıran Daniel Radcliffe’in bir türlü bir karizma edinememesi sorunu var…
Bir internet yorumcusu şöyle demiş (Guardian gazetesindeki bir yazıya göre): “Harry Potter travma sonrası stres bozukluğu yaşayan, başına gelenleri kabul edemediği için sihirbaz olduğu yalanını uyduran, tacize uğramış bir çocuktur.”  İşte, böyle yeniden yazımları seviyorum. Belki de öyledir Harry hakikaten!

Avcı ki yetişememekte!

TARİH:  4 Aralık 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Av Mevsimi
Bu yıl başında bir ensest fantezisi  olarak nitelendirdiğim ‘Ejder Kapanı’nı seyretmiştik. Ejder Kapanı cinayet masasında çalışan üç polis arasındaki ilişkileri işliyordu temelde. Komiser iki genç polisin sembolik babası konumundaydı.
Av Mevsimi’nde de benzer bir üçgen var.  Yine ‘baba’ konumunda yaşlı bir cinayet masası  komiseri var (Şener Şen; ‘Ferman’)). Asi bir Laz olan İdris (Cem Yılmaz) onun büyük oğlu konumunda (bu baba-oğul ilişkisi basın bülteninde de vurgulanıyor). İdris, hem babanın otoritesine saygılı olmaya çalışıyor hem de sık sık başına buyruk davranarak babanın yerinde gözü olduğunu ortaya koyuyor. İtaatle, isyan arasında sürekli gerilim halinde yaşayan İdris, bu gerilimini şiddete dökmekten de çekinmiyor. Babanın emniyet teşkilatı içindeki lakabı ise ‘avcı’. İdris de avcı olmak için elinden geleni yapıyor. Bu ikiliye bir genç ekleniyor bir gün. Hasan  (Okan Yalabık)bu iki av meraklısı arasında aykırı bir yerde duruyor. Hasan bir entelektüel, yumuşak bir erkek. Ama zekası ve bilimsel birikimiyle yine de İdris için bir rakip. Hasan’ın tercih edilen oğul olma ihtimali, İdris’in, babasının (Ferman’ın) sevgisini kazanmak için onunla rekabet etmesine yol açıyor.
İdris diğer konularda olduğu gibi eski karısıyla da gerilimli, sallantılı, arada kalmış bir ilişki sürüyor. Karısına sahip çıkamamış, yanında kalmasını sağlayamamış ama onun uzaklaşmasına izin de vermiyor. İdris’in karısını öldürmesiyle onunla sevişmesi arasındaki sınır belli belirsiz. Aynı anda karısının köpeği de olabilir, katili de. İdris’in her ilişkisi böyle, o tam anlamıyla sınırda yaşıyor.
Çaylak polis Hasan’ın da bir nişanlısı var. Zengin bir işadamının, et işiyle uğraşan bir kapitalistin kızıyla nişanlı. Hasan’ın baba figürleri bir değil, iki tane yani. Hem nişanlısının babası yani müstakbel kayınpederi var, hem de işteki patronu Ferman. Hasan ikisini de aşabilecek gibi durmuyor hayatta. Ya evlenip içgüveysi olacak ya da büyük abisinin (İdris’in) gölgesinde kalacak gibi. O ‘abi’ ölse de bu sefer ölüsünün gölgesi Hasan’ı yalnız bırakmayacak. Cinayeti kendisi işlemişçesine, ölümün kokusunu ellerinden çıkaramayacak (tıpkı Arabistan’ın bütün parfümleriyle ellerindeki kan kokusunu çıkaramayan Machbeth’in kahramanları gibi, ki Shakespeare de filme malzeme oluyor bir ara).
Filmin bir diğer babası daha var: Battal Çolakzade (Çetin Tekindor)! Battal Çolakzade adı manidar! Büyük, işe yaramaz ve sakat! Eşkıya’nın kötü adamı da sakattı, tekerlikli sandalyeye ve solunum aygıtlarına mahkumdu! Kör gözüm parmağına sembolizmleri seviyor Yavuz Turgul. Kötüler eksik olur! İç dünyalarındaki yoksunluk bir şekilde dışa vurur…
Komiser Ferman gibi Battal da bir avcıdır. Ferman’a göre ikisi arasındaki fark avlarına acımaları ya da acımamaları arasındadır. Ama Ferman’ın da avına acıdığı söylenemez. Avını ölüme sürüklerken aşağılamayı da ihmal etmez.
Bu güçlü avcılar ve avlar dünyasında gençlere düşen ya ölüm ya da delirmedir. Avcı  olmayı başaramayan yok olmaya mahkumdur. Ne av ne de avcı olmak gibi bir seçenek filmin dünyası içinde bir yere sahip değil. Kötü avcılara karşı görece merhametli avcıların, kötü patriyarklara karşı iyi patriyarkların kayrıldığı bir dünyadayız. Kesen (ya hayvanların etlerini ya da insanların kollarını, bacaklarını, organlarını), kastre eden zenginlerin, kapitalistlerin iktidarına bir öfke var filmde. Ama iyiler-kötüler eksenine sıkıştırdığı bu iktidarın kendisini sorgulayan bir yan yok.
İlginç olan ve başka türlü biçimlerde de sinemada kendisini gösteren şöyle bir durum var: genç erkeklerin büyüme sorunu! Filmin, babanın konumunu alması beklenen iki genç erkeği de sonuçta harcanıyor. Geçen hafta erkekliğin krizi dediğim şey yine kendisini gösteriyor! Genç erkekler avcı olmayı başaramadıkları gibi, başka bir alternatif de geliştiremiyorlar.
‘Av Mevsimi’ başka filmlerden fırlamış sahnelerle dolu. Birçok gelişme önceden tahmin edilebilir nitelikte. ‘Filmdeki karakter tabancayı ağzına sokarak mı tetiği çekecek yoksa şakağına dayayarak mı?’ Bir sahne sırasında kendimi bunu düşünürken buldum. Tahminim doğru çıktı, tabancayı ağzına soktu. Bu kadar öngörülebilir gelişmelerle dolu film. Özellikle Amerikan polisiyelerinin büyük izi var ‘Av Mevsimi’nde. Başlangıçtaki sulak alanda dolaşan kamera o kadar klişe bir gerilim filmi havası taşıyor ki! Steril ve stilize bir kirlilik içeren bu planda filmin geri kalan tonu da kendisini hissettiriyor. Filmin bu stilize hali kabul edilebilir olurdu, eğer amaç filmin kendisine ait suni bir dünya kurmak olsaydı. Ama amaçlanan bana öyleymiş gibi gelmedi. Çok fazla güncele dokunan (Karabulut cinayeti, etnisitelere duyulan ilginin Laz karakterle ifadesini bulması)yanlarıyla film gerçekçi olma iddiasında. Fakat emniyet teşkilatı içindeki fazlasıyla kibar ilişkileriyle filmin ciddi bir ikna sorunu var. Sadece bu da değil tabii. Hemen hemen her anında bir ikna sorunu var filmin. En başta temel entrikası olmak üzere. Durum böyle olunca seyirciye bir duygu da geçmiyor filmden. Oyuncular da akılda kalacak bir ayrıntı katamıyorlar karakterlerine. Cem Yılmaz’ın, ‘Cem Yılmaz’ olduğunu unutturamama gibi bir sorunu var. Teşkilattaki arkadaşlarına şarkı söylediği/söylettiği sahnede Cem Yılmazlığını unutturmak yerine besliyor üstelik. Biz o el hareketlerini şovlarından da tanıyoruz Yılmaz’ın.
Sonuçta Yavuz Turgul sinemamızın en iyi avcı yönetmenlerinden biri. Seyirci avlamada ‘Eşkıya’ ile tarih yazmışlığı var. Bu kez turnayı gözünden vurabildiğini düşünmüyorum. Ama kim bilir? Usta bir avcıyla karşı karşıyayız ve çıkardığı işi beğensek de beğenmesek de profesyonelce olduğu kesin.
Filmin konusundan neredeyse hiç  söz etmemişim: Bir genç kızın kesik kolu bataklık, sulak bir yerde bulunur. Emekli olmak üzere olan yaşlı bir komiser, iki genç polisle olayın peşine düşer. Gençler arasındaki uyuşturucu sorunundan, töre cinayetlerine kadar çok sayıda güncelliğe dokunan film, zenginin yoksulu her açıdan sömürdüğü karmaşık bir cinayetin çözümlenmesi sürecini anlatıyor.

Turist: Venedik’te Ölüm mü?

TARİH:  11 Aralık 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Turist”in (ve “Başkalarının Hayatı”nın) yönetmeninin adı Florian Henckel von Donnersmarck! Ne haşmetli bir isim, değil mi? Bu adı duyunca insanın ayağa kalkıp, düğmelerini ilikleyesi geliyor.  Böyle bir isminiz olacak, sonra kalkıp “Turist” gibi bir film çekeceksiniz! İnanılır gibi değil! İnsan adından ya da adından olmasa da buna göre çok daha anlamlı bir film olan, Oscar’lı “Başkalarının Hayatı”nı çeken yönetmen olmaktan utanır. Von Donnersmarck için bu filmden sonra söylenecek tek şey herhalde “önümüzdeki filmlere bakacağız” olacak.

“Turist” yönetmenin bir önceki filmi gibi başkalarının hayatını gözleyen polislerden söz ediyor. Ama bu sefer gözleyen polisler ikinci planda kalıyor. Asıl önemli olanlar gözlenenler. Onların kimliği de sırlarla dolu. Gözlenen kadın Elise’i Angelina Jolie oynuyor. Jolie’yi güzel bulmadığım gibi kendisinin iyi bir oyunculuğuna da rastlamış değilim. Bu film de istisna değil. Fakat filmin varsayılan cazibesinin merkezinde Jolie’nin “dayanılmaz güzelliği” var. Jolie ise çekmiyor, itiyor; oynamıyor, poz veriyor. Jolie insandan çok, bir reklam fotoğrafına benziyor.

Polislerin Elise’i izlemelerinin nedenini hemen öğreniyoruz. Elise, Alexandre adlı bir dolandırıcının sevgilisi ve polis Elise’i izleyerek ona ulaşmayı hedefliyor. Alexandre’ın dolandırdığı mafya da Elise üzerinden ona ulaşmaya çalışıyor. Elise, Venedik’i gezmeye gelmiş Frank adlı sıradan bir Amerikalı turisti (Johnny Depp) kullanıyor ve hem polisleri hem de mafyayı Frank’in Alexandre olduğuna inandırıyor. Herkes büyük bir dolandırıcı sanılan gariban Amerikalı turist Frank’in peşine düşüyor. Hayatı tehlikeye giren Frank’i korumak Elise’e düşüyor. Ardından da Frank Elise’i kurtarmaya soyunuyor. Vesaire vesaire… Çok da büyük olmayan, tahmin edilebilir bir sürprizle bitiyor film.

Bazen eşler ya da sevgililer başkasıymış gibi yaparak hayatlarını renklendirmeye çalışırlar. “Turist” sanki böyle bir fanteziye hitap ediyor. Birbirlerini tanımıyormuş gibi yapma oyunu oynayan bir çifti izliyoruz. Ama seyirciyi etkileyici bir kıvılcım çakmıyor, iki güzel oyuncu arasında. Ne komik olması gereken sahneler komik, ne romantik olması gereken sahneler romantik ne de heyecanlı olması gereken sahneler heyecanlı. Ağır, aksak ilerleyen, bir türlü ikinci vitese geçemeyen, sıkıcı mı sıkıcı bir film Turist. Filmin cazibesini artırması için seçilmiş olan Venedik kenti, ümit vadeden bir yönetmene mezar olmaz diye umuyoruz.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com