ÇAKAL: Gençliğim, eyvah!

TARİH:  18 Aralık 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Antalya Film Festivali’nin organizasyon konusunda en başarısız olduğu yönü ulaşım. Hem Antalya içi ulaşım hem de Antalya’ya ulaşım. Konukların çoğu Antalya’ya getirildiğinde ‘Çakal’ filminin galası  yapılmış, bitmişti. Sonrasında yakalamak ise şehiriçi ulaşımın zorluğundan dolayı çok güçtü. Böylelikle festivalin en ilginç  filmlerinden birini seyretmeden İstanbul’a geri dönmüşüm, bunu ‘Çakal’ı seyredince anladım. Yazık olmuş, filme zamanında gereken önemi de verememişiz.
Çakal’ın aklıma ilk getirdiği şey, ‘Taksi Şoförü’ filmi oldu. İki film de benzer bir yöntem izliyorlar ve benzer yanları olan kahramanları anlatıyorlar. ‘Çakal’ın kahramanı, aynı zamanda filmin anlatıcısı konumunda; onun dış sesi bize olan biteni yorumluyor.  Akın (İsmail Hacıoğlu) ağır derecede psikolojik sorunları olan bir tip. Taksi Şoförü’nün kahramanı Travis de Vietnam sendromundan, yani travma sonrası stres bozukluğundan muzdarip, topluma uyum sağlayamayan biriydi. Çakal’ın kahramanı Akın bir kopuş yaşayarak başlıyor filmdeki öyküsüne. Akın filmin hemen başında annesini kaybediyor. Ardından parasını çalarak, ustasıyla iplerini koparıyor. Hemen ardından da kız arkadaşına ipleri koparan bir teklifte bulunuyor: “Gel, gidelim buralardan!”
Nereye, ne yapmaya belli değil ama. Doğal olarak kız kabul etmeyince kadınlar film dünyasının tümüyle dışında kalmış oluyorlar (belli bir karakteri olmayan fahişe tipi dışında).
Babasıyla da zaten bir nefret ilişkisi içinde olana Akın’ın toplumun meşru kurumlarıyla, iş ve aileyle bağları baştan kopuyor zaten. Bundan sonra gidilebilecek tek yer var: Gayrı-meşru alem! Ve Akın  babasına bitmek bilemeyen isyanını kanalize edecek bir yer olarak mafyayı buluyor. Akın’ın bir şiddet eylemi sırasında hatırladığı şey çok manidar: “babasının beyaz horozu”! Horozun erkekliği simgelediği çok açık, belki biraz fazlaca. Annesinin ölümünü, babasıyla yaptığı korkunç telefon konuşmasında öğrenen Akın’ın, annenin ölümünden babasını sorumlu tuttuğunu düşünebiliriz. Akın yani ‘Çakal’, babadan intikamını alacak almasına da bu mafya babası mı olacak yoksa gerçek babası mı, onu da seyredince görün.
Fakat filmi sadece ödipal karmaşa bağlamında ele almak , toplumsal bağlamı görmezden gelmemize neden olabilir. Ödipal karmaşadan psikopatlığa illa da geçeceksin diye bir şey yok. Buna imkân veren bir de ortam lazım. Akın’ların  yaşadığı ortam böyle bir  ortam. Yani gençlerin toplumsal hayata katılabilecekleri hiçbir sağlıklı zemin yok. Dindarlık, inananı da inanmayanı da etkisi altına almış,  muhafazakâr bir yaşam dayatılmış. Annesi temizlikçi bir kadın, babası yoksulluğun hadım ettiği ve erkekliğini ancak ailesine şiddet uygulayarak yaşayabilen bir işçiyse, o delikanlının yapacağı ne var? Bizim eve gelen bir temizlikçi hanım var. Uyuşturucu kullanan oğlunu tedavi ettiremiyor çünkü devletin uyuşturucu tedavisine ayırdığı yatak sayısı sadece 24 adetmiş. Akın’ın uyuşturucuda çare arayan halini gördükçe bunları da düşündüm. Gençlik elden gidiyor, aile kurumu çöküyor ve bundan tarihimizin en dindar hükümeti sorumlu (Koray Çalışkan’ın Radikal’de bu konuda bir yazısı çıkmıştı, internetten bulup okuyun).
Ve ‘Çakal’ı seyredin! Erhan Kozan umarım yeni filmler çekecek desteği bulur.

HIRSIZLAR ŞEHRİ: Soylu hırsız devlete karşı

TARİH:  25 Aralık 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Hırsızlar Şehri” bir hırsız-polis filmi, adının da çağrıştırdığı gibi. Ama yönetmeni ve başrol oyuncusu Ben Affleck bir önceki filminde (Gone Baby Gone-Kızımı Kurtarın) yaptığı gibi bu filminde de, sosyal bir kaygısı olduğunu sezdiriyor. Bir defa suçun belli bir mahallede yoğunlaşmasıyla o mahalledeki yoksulluk ve sosyal devlet harcamalarının azlığı arasında bağ kuruyor.  Mahalle dediğimiz yer Boston’ın Charlestown denilen bölgesi. Burada (mesela) bir buz pateni/hokeyi pisti var ama belediye pistin bakımına para ayırmadığı için pist amacına uygun kullanılamıyor. Bu pist filmin başında da, finalinde de karşımıza çıkarak, sosyal devletin yokluğu ile suç arasındaki ilişkinin altını çiziyor.
Film Brecht’in kimi sözlerini de akla getiriyor. Filmin kahramanı bir banka soyguncusu ve film açıkça soyguncudan yana tavır alıyor, bankadan ya da güvenlik güçlerinden yana değil. Banka kurmak dururken banka soymak nedir ki dememiş miydi Brecht? Bir de ne kadar korkutucu ve güçlü olursa olsun her makineyi, her düzeneği çalıştırmak için en azından bir insan gerektiğini söylemişti. Filmde bankanın çok, çok kalın kapağı da onun şifresini bilen insan kadar güçlü, onun kadar dayanıklı. Bankanın müdürü kapağı açmaya karar verirse, kapak ne kadar kalın olursa olsun, içindekini saklayamaz. Nitekim saklayamıyor. Düzen de onu çalıştıranlara bağlı sonuçta. Onlar sürmesine başkaldırmadıkları sürece var.
Bütün bu dediklerimden filmin toplumsal gerçekçi bir film olduğu sonucu çıkabilir. Pek öyle sayılmaz. Başta da dediğim gibi bu sosyal kaygı var ama anlattıklarımın  ötesinde başka bir şey de yok. Filmin asıl eksenini hırsızlar ve polisler arasındaki kaçma kovalamaca ve bir tür Stockholm Sendromu diyebileceğimiz bir aşk hikâyesi oluşturuyor. Doug (Ben Affleck) hırsızlık hayatını geride bırakmak istiyor ama ya arkadaşları ya da mafya babası onu her defasında yeni bir işe sürüklüyor. Bu arada bir soygun sırasında kaçırdıkları Claire’e (Rebecca Hall) aşık oluyor Doug. Claire de kendisini kaçıran adam olduğunu bilmediği ya da bilmek istemediği Doug’a aşık oluyor. Doug, Claire’le ilişkisini nasıl çözecek ve polisten nasıl kurtulacak? Ve de bu düzen bir nebze de olsa değişecek mi? Hepsinin cevabı sinemada.
Filmde bir zincirleme kastre etme olayı var ki değinmeden geçemeyeceğim. Doug’ın babasıyla ve babasının babasıyla (burada mafya babası oluyor)bir sorunu var. Babasıyla sorunu, babasının annesinin gidişine göz yummuş olması. Burada aklıma Çakal filmi gelmedi değil. Sonradan öğreniyoruz ki hem Doug’ın hem de Doug’ın babasının ortak bir mafya patronları/babaları var. Mafya babası kendisinden bağımsızlaşmak isteyen Doug’ın babasını kendi deyişiyle kimyasal maddeler kullanarak hadım ediyor: yani Doug’ın annesini eroine alıştırıyor. Doug da babasını hadım eden mafya babasını hadım ederek intikamını alıyor. Yine aklıma Çakal geldi. Babaların değil de oğulların babaları hadım etmesiyle biten bu filmlerde bütün karanlıklarına rağmen bir umut var.
“Hırsızlar Şehri” bütün ilginç temalarına rağmen, sıradan bir film olmanın çok ötesine gidemiyor. Film bittikten sonra etkisi de kısa sürede yok oluyor. Çünkü kaçma kovalamacaya verilen özen karakterler ya da çevre-birey ilişkilerinin araştırılmasına verilmiş değil. Ama film fena da sayılmaz sonuçta.

2010: Sinema ve hayatta Fethullahçılık Kemalizm rekabeti

TARİH:  1 Ocak 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bu yıla damgasını vuran gelişme Kemalizm ve Fethullahçılığın kozlarını politika sahnesinde olduğu gibi sinemada da paylaşmasıydı. Son gülen politika sahnesinde de olduğu gibi Fethullah Gülen oldu. Yılı şu ana kadar yapılmış en epik Fethullahçı film olan ve Said-i Nursi’nin  hayatını anlatan ‘Hür Adam’ filminin basın ve gala gösterimiyle kapattık. Ve gördük ki Fethullahizmin, Kemalizmden korktuğu hiçbir şey kalmamıştır. Gerçek hayatta da öyle değil mi zaten? İktidar Partisi bizatihi bir Fethullahçılık merkezidir ve başbakan Erdoğan Atlantik ötesine selam duradurmaktadır, bilindiği gibi. CHP’nin devrik başkanı Deniz Baykal da geri kalmayıp, “adı her nedense anılamayan” Fethullah Gülen’i temize çıkarmıştı. Kılıçdaroğlu’nun yeni formüllü CHP’sinin önemli konumlarında da elbette Fethullahçılara yer verilecekti. Abdullah Öcalan ve Murat Karayılan’a ne buyrulur? Devrimciliklerine bir kez daha hayran olmamak mümkün mü? Onlar da cemaate saygılarını sundular bittabii.

NURTOPU GİBİ FETHULLAHÇI CUMHURİYET
Yeni bir Türkiye kuruldu. Kemalist cumhuriyetin içinden nurtopu gibi bir Fethullahçı cumhuriyet doğdu. Hayırlı olsun. Sanıldığı kadar farklı değiller aslında, Kemalizm ile Fethullahçılık yani… Ordunun darbelerinin ve kurduğu faşist baskı rejimlerinin bugünlere gelmemizde büyük katkısı var. İki ideoloji de kapitalist sistemden yana; bir defa en temel ortak noktaları bu. İkisi de burjuva ideolojisi ama burjuvaların yaşam tarzları farklı bir miktar. İkisi de muasır medeniyeti Batı kapitalizminde görüyor. Fethullah çıpayı ABD’ye atmış durumda. İki ideoloji de gerektiğinde fena halde devletçi. Kamucu anlamında devletçi değil, devlet birey ilişkisi anlamında devletçi. Yani itaatkar, munis vatandaştan yanalar ikisi de. İkisi de Türk kanındaki yüce değerlere hayran. İkisi de başöğretmen olmak için birbiriyle yarış halinde. Fethullahçılığın daha emperyal hedefleri var gibi, ABD müsaade ederse inşallah. Çok ciddiye almamak lazım bu emperyal rüyaları. Ve tabii ki en büyük fark Fethullahçılığın İslamcı oluşu. Fark dindarlıkta desem, Kemalizm de bir dinin nerdeyse bütün öğelerini içerdiği için, derdimi anlatamazdım. Fark dindarlıkta değil, fark dinin niteliğinde. Hz. Muhammed’in tasvir edilememesi gibi, Atatürk’ü de filmlerde tasvir edemezdik, çok yakın zamana kadar. Resmi ve heykeli serbestti ama onlar “sanat eseri” sayılmaz, gerçeğin ta kendisi olarak algılanırdı. Ama sinema öyle değildi! Mustafa Kemal’i oynayacak oyuncu için bir Türk uygun görülemez, Hollywood starlarının adları ileri sürülüp dururdu, yıllar boyunca. Anthony Quinn’lerden Antonio Banderas’lara kadar, kimler geldi kimler geçti…

BEN ÇARPILACAK MIYIM?
Bu yıl sinemadan geçenler arasında ise Kemalist filmler “Dersimiz Atatürk” ve “Veda” göze çarptılar, fena da gişe yapmadılar. “Kelebek”le başlayan Fethullahçı sinema ise bu yıl güçlü bir çıkartma yaptı. “Eşrefpaşalılar” Fethullah Gülen’i bir ahir zaman peygamberi olarak sundu, ama elbette adını anmadan (yahu, Fethullahçılık ya da Fethullah Gülen diyen çarpılıyor mu? Ben çarpılacak mıyım? Bunu söylese biri de ayağımı denk alsam. Zamanında ”cunta” dedim diye başıma gelmedik kalmadı, Kemalist cunta tarafından hapse tıkıldım. Tarih yenilenmiş haliyle tekerrür etmesin!)

Daha sonra Mahsun Kırmızıgül’ün “NY’da 5 Minare”si geldi. Filmi seyretmedim. Biliyorum işim gereği seyretmeliyim ama Kırmızıgül eleştirmenlerin seyretmesini istemedi, ben de onu kırmak istemiyorum. ABD’deki bir Türkiyeli imamı anlatıyorsanız, çok fazla gerçek insanı örnek almış olamazsınız, yanılıyor muyum? Duyduklarıma göre film, böyle bir imamı yani Fethullah Gülen’i örnek alıyor. O zaman onu da Fethullahçı sinemaya dahil edebiliriz. Bu da hangi sinemanın galip geldiğini belirliyor. Veda ve Dersimiz Atatürk de iyi iş yapmıştı ama 5 Minare hepsine fark attı. Ve Fethullahçı sinemanın Kemalist sinemaya galip geldiğini dünya aleme ispat etti. En hakiki kaybeden ise iyi sinema oldu bu savaşta. Propaganda filmlerinde sanat bir yere kadar sonuçta.

Yeni muhafazakar ve daha Müslüman Türkiye’ye hoş geldiniz. Şimdi lütfen içki kadehlerinizi bırakınız, başınızı bağlayınız ve uçuşa hazır olunuz. Hepimize iyi yolculuklar.

Yeni  yılınız kutlu olsun!!!

Kendine hür bir adam

TARİH:  8 Ocak 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

HÜR ADAM : BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ
Kendine hür bir adam

Hür Adam’ı seyretmeden önce Said Nursi hakkında hemen hemen hiçbir şey bilmiyordum. Üç saate yakın uzunluktaki filmi izledikten sonra da hâlâ benzer bir duygu içindeyim. Bir şeyler daha fazla biliyorum ama gördüklerim bende bütünlüklü bir imge oluşturmadı. Filme bakılırsa Nursi insan değil. İnsanüstü yüce bir varlık. Öldürülmesi mümkün olmadığı gibi, ölüm Nursi için korkulacak bir şey de değil. Tersine, Allahına kavuşacağı için öleceğine sevinen biri Nursi. Peki, kabul ettik. Soru şu: O zaman onun acılarına niye üzülelim ki? Ölmesi sorun değil, zaten öldürülmesi de mümkün değil. Haddizatında insan değil.
Film Said Nursi’nin çocukluğundan ölümüne bütün hayatını şöyle bir elden geçiriyor. Daha çocukken bir kahraman Nursi. Doğal afetlerden korkmayan bir küçük adam o. Büyüyünce de savaşçı biri oluyor. Elinde kılıç Rus askerinin üzerine yürüyor (yani öyle olduğu söyleniyor, prodüksiyon masraftan kaçınmış ve Rus ordusunu göstermeyivermiş). Nursi esir düşüyor ama yine de Rus subaylara posta koymayı sürdürüyor. Nursi talihli biri, düşmanları çok asil ruhlu çünkü. Kimse onun canına kıymıyor, aksine ona saygı duyuyor. Buna filmin kötü adamı Mustafa Kemal de dahil. Evet, Mustafa Kemal bu filmin İsmet İnönü ile birlikte kötü adamı! Müslüman sinemanın klasik eserlerinde eksiğim çok. Ben görmemiş olabilirim ama Mustafa Kemal’i kötü adam olarak göstermeye cesaret eden bir filmden söz edildiğini ne duydum ne de gördüm. Artık böyle bir film var. Eteklerdeki taşların dökülmesini iyi bir şey olarak görüyorum. Bu filme ve onun işaret ettiği gelişmelere yönelik tek pozitif şey de bu. Mustafa Kemal’in ve Kemalizmin eleştirilebiliyor, hatta düpedüz kötülenebiliyor olması bir açıdan özgürleştiğimiz şeklinde yorumlanabilir. Ama şimdi başka bir sorunla karşı karşıyayız. O da bütün siyasilerin, ki buna dağdakiler ve hapistekiler de dahil, saygılarını sunmak zorunda hissettikleri Fethullah Gülen ve Fethullahçılık. Nedense, Atlantik ötesindeki, Philadelphia’daki, cemaatin lideri vs gibi sıfatlarla anılan Gülen’in adı bile zor telaffuz ediliyor. Artık korkulması gereken ve hegemonik olma yönünde ilerleyen ideoloji onun ideolojisi, Kemalizm değil.
Fethullahçılığa nerden geldik diyorsanız, Said Nursi filmde açık bir şekilde Fethullah Gülen’in öncülü olarak çiziliyor. Birisinin hayalini kurduğu okulları, diğeri gerçek hayatında kuruyor. Nursi’nin en büyük emeli fen bilimleriyle dinin birlikte okutulduğu bir medrese kurmak. Film boyunca bu emelinin peşinde koşuyor. Filmin gösteriminde bize iki kitapçık dağıtıldı. Biri Nursi’yi, diğeri de filmin yapımcısı/yönetmeni, kapitalist Mehmet Tanrısever’i anlatıyordu. Nursi’yi anlatan kitapta Gülen okullarıyla, Nursi’nin medresesi arasındaki bağ net bir şekilde ifade ediliyor.
Nursi film boyunca, düşüncelerinden ötürü, baskı görüyor, hapiste yatıyor, sürgün ediliyor. Peki nasıl düşünceleri var “Hür Adam” Nursi’nin? Özgürlükten ne anlıyor? Kitapçık söylüyor: “Sınırları şeriat tarafından çizilmiş” bir hürriyet Nursi’nin hürriyeti (sayfa 6). Yani Nursi, yani film, yani Tanrısever, yani Fethullah Gülen için şeriatçı diyebilir miyiz? Aman ben demiş olmayayım, “paranoyak Kemalist” diye damgalanırım. Nursi’nin şunu dediğini de Zaman gazetesinde okudum (31 Aralık 2010): “”Namaz kılmayan haindir, hainin hükmü merduddur”. Yani namaz kılmıyorsan toplumdan dışlanması, aforoz edilmesi gereken bir hainsin. Mahalle baskısı mı, ne? Ben bu hürriyetten almasam diyorum ama seçeneğim kaldı mı bilmiyorum. Artık yağmurun nasıl yağdığını bilimsel bir dille anlatmaya çalışan öğretmenlere gününün gösterildiği, yeni ve gerici bir çağda yaşıyoruz. Gerçek bu. (Bakınız “Yağmur Rahmettir” adlı İstanbul Belediyesi’nin vergilerimizle çıkardığı faydalı eser).
Kemalizle Fethullahçılığın ortak yanlarının çok olduğunu geçen haftaki yazımda yazmıştım.   Fethullahçılık aleni bir şekilde ABD himayeciliğinden yana tavır koyuyor ve yine aleni bir şekilde, dinin toplumsal yaşamı belirlemesinden yana. Kemalizmin bağımsızlık ve laiklik vurguları (bunları ne kadar gerçekleştirdiği ayrı mesele), Fethullahçılıkta kapının önüne konulmuş durumda. Geldiğimiz nokta birçok açıdan daha geri. Tek kazanımımız bugün Kemalizmin daha rahat eleştirilebilir olması. Ama onun yerini yeni ve çok daha güçlü tabular alıyor hızla. Filmde Mustafa Kemal bir İngiliz ajanı ya da İngilizlerin oyununa gelerek halkı dinden soğutmuş biri olarak çiziliyor (ezanı Türkçeleştirerek anlaşılmaz kılmış!). Amerika ise daha o zamandan yanaşılması gereken dost ve dindar ülke olarak resmedilmiş. Bu nasıl Müslümanlıktır, onu da anlamak çok zor. Irak, Afganistan ve Filistin hiç mi akılarından geçmez bu kitlenin? Acaba birisi de çıkıp Fethullah Gülen için Amerika’nın oyununa gelen biri ya da Amerikan ajanı diyebilir mi? Derse başına ne gelir? Aman paranoyaya gerek yok, bir şey olmaz. Hem filmde dendiği gibi Türk’ün kanında zulmetme özelliği yoktur. Her kötülük, dış mihrakların oyunu!

BENİM ADIM AŞK: 21. Yüzyılın mağara kadını

TARİH:  15 Ocak 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Dikkat, filmin sonunu söyleyerek başlıyorum yazıya!
Bazı filmler bittikten sonra, yani jenerikten sonra da devam eder. ‘Benim Adım Aşk’ta da oyuncuların adları yazdıktan sonra bir plan geliyor perdeye. Simgesel anlamı  hayli yüksek bir plan bu. İki sevgiliyi bir mağarada görüyoruz. İnsanoğlunun ilk barınağını mağaralar oluşturdu. Bu mağaralarda birbirinden bağımsız, çekirdek aileler yaşamıyordu, elbette. Bir “sürü hayatı” vardı ve cinsel kurallar, tabular ve yasaklar yoktu. İnsan daha insan olmamıştı.
‘Benim Adım Aşk’ yalnız bir kadını anlatıyor. Orta sınıf bir Rus aileden gelen Emma, bir İtalyan burjuvayla, köklü bir sanayici ailenin oğluyla evlenmiş. Emma’nın yalnızlaşması, kimliksizleşmesi ve asosyalleşmesinin başlangıcı burada. Asıl ismi başkaymış Emma’nın, ama kocası ona bu adı vermiş. Rusluğu silinmiş genç kadının ama İtalyan da olamamış. Toplumunu yitirmiş bir birey, Emma. Evde bir davet varsa, Emma ortamı hazırladıktan sonra odasına çekiliyor, içine kapanıyor.
Emma’nın kayınpederi, iktidarını  oğluna ve torununa devretmeye hazırlanırken, yine Emma’nın kızının ve oğlunun sevgilileri ortaya çıkıyor. Emma’nın çekirdek ailesi yavaş yavaş küçülmeye başlıyor. Küçük kuşlar yuvadan uçacaklar yakında, belli ki. Emma’nın kocası Tancredi ise varla yok arasında bir adam. Aralarında bir ilişki kalmamış çiftin. Zaten zayıf sosyal bağları olan Emma, filmin sonundaki mağaraya doğru yolculuğuna, yani insani olarak daha geri, daha hayvani bir konuma sürüklenmeye bu sıralarda başlıyor.
Bol Oscar ödüllü ‘Amerikan Güzeli’nin (1999) erkek kahramanı Lester’i hatırlar mısınız? Hayatta son derece başarısız bir adam olan Lester’i Kevin Spacey canlandırıyordu. İşinde evinde zerre kadar saygınlığı olmayan, bir çocuk gibi karısının sürdüğü arabanın arka koltuğunda oturan, sosyal ilişkileri felaket bir adamdı Lester. Ve Lester aşık olduğunda, 16 yaşındaki kızının en yakın arkadaşına, çocuğu yaşında bir kıza aşık oluyordu. Sosyallik ne kadar zayıfsa, ensest eğilimi o kadar güçlüdür. Bu bana bir kural gibi gözüküyor. Lester’in, kızının en yakın kız arkadaşında bulduğu ise kızının bir ikamesinden başka bir şey değildi.
‘Benim Adım Aşk’ta da filmin kadın kahramanı Emma zaten zayıf olan sosyalliği daha da zayıflarken, oğlunun arkadaşı, aşçı Antonio’ya aşık oluveriyor. Emma’nın aşık olması, Antonio’nun yaptığı karidesli bir yemeği yerken başlıyor. Emma’nın heyecanı, Lester’in kızının arkadaşını gördüğü anda yaşadığı ana benziyor. İkisi de bir an için çevrelerinden kopuyorlar, bir ekstazi yaşıyorlar.
Filmde çok açık bir şey var: Emma kocasını aldatan ve bu nedenle kocasıyla arasında bir gerilim yaşayan bir kadın değil.  Emma’nın kocası Tancredi bu filmde neredeyse figüran. Emma’nın Antonio ile yaşadığı  ilişkiden dolayı gerginlik yaşadığı tek bir erkek var: Emma’nın oğlu Eduardo! Yani durum dışarıdan öyle gözükse de kocasını aldatan bir kadının hikâyesini seyretmiyoruz. Biz oğlunu, oğlunun bir ikamesiyle aldatan ya da oğluyla yasak olduğu için yaşayamadığı ensest ilişkiyi, oğlunun en yakın arkadaşıyla yaşayan bir kadının hikâyesini izliyoruz. Sosyalliği azaldıkça hayvanlaşan bir kadın görüyoruz. Emma’yla Antonio’nun sevişmesi tam da bu nedenle ‘doğa’ ile bütünleşme olarak yansıyor perdeye. Kelebekler, böcekler, çiçekler, vızıldayan arılar ve doğanın kaosunu yansıtan bir müzik! John Adams’ın müziği ve bu sahneler tabii ki başka bir filmi, Lars von Trier’in ‘Deccal’ini de akla getiriyor. Kaos Hüküm Sürüyor!
Emma’ya hesap soran ve Emma’nın kendini hesap vermekle yükümlü gördüğü tek kişi, oğlu Eduardo’yu kaybedince yani hesap vereceği kimse kalmayınca, toplumla bağını tümden yitiriyor. Ve yazının başında sözünü ettiğim ama filmin sonunda yer alan mağaraya geliyoruz.
Emma boğucu İtalyan burjuva ailesinden kurtularak, özgürleşmiyor ne yazık ki… Emma yok oluyor, siliniyor. Toplumsal hayat dışında bir hayat yok insanoğluna! Ve, filmin adına bakıp aldanmayın, mağara insanının hayatında aşk da yok!
Emma’yı oynayan Tilda Swinton iyi bir oyun çıkarıyor. Film zaten tamamen onun üzerine kurulu. Adams’ın müzikleri bazen kulağa abartılı gelse de, işlevsel. Fakat filmin fazla gösterişçi bir yanı olduğunu ve kimi sahnelerinin ve diyaloglarının iyi yazılmadığını düşünüyorum.

AĞAÇ: Gurbet, ölüm ve yas

TARİH:  22 Ocak 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Gurbette yaşayan bir kadın kocasını  kaybeder. Ağaç’ın konusunu tek ve kısa bir cümleyle özetlemem gerekse bunu yazardım herhalde. İşin garibi geçen haftanın filmi “Benim Adım Aşk”ın kahramanı Emma da gurbette yaşayan bir kadındı ve o film de Emma’nın oğlu Edo’yu kaybediş sürecini anlatıyordu. Emma oğlunu önce bir kadına, sonra bir erkeğe, sonra da ölüme kaptırıyordu. “Benim Adım Aşk”la “Deccal” arasında bir bağlantı kurmuştum, geçen haftaki yazımda. “Ağaç”la “Deccal” arasında da bir bağlantı var. İkisinde de Charlotte Gainsbourg başrolde ve ikisinde de yas tutan bir kadını oynuyor.  Tabiat üç filmde de önemli, hatta neredeyse belirleyici bir rolde.
“Ağaç”ın yönetmeni Julie Bertucelli filmle ilgili verdiği bir demeçte gurbette, memleketinden uzakta yaşamayı yas tutma sürecine benzetmiş. Ağaç’ın Fransız/İngiliz kökenli kahramanı Dawn gurbette, kocası ve 4 çocuğuyla Avustralya’da yaşıyor. Dev bir incir ağacının hemen dibine kurmuşlar evlerini. Derken Dawn’ın kocası bir gün küçük kızıyla birlikte kamyonetiyle eve dönerken, kalp krizi geçirip ölüyor. Araç, evin hemen önündekidev incir ağacına çarparak duruyor.  Dawn’ın 8 yaşındaki Simone babasının ölümüne şahit oluyor ama bu kadar sert bir gerçeği kabul edemiyor. Dawn ise bir süre ağır depresyon geçirdikten sonra, hayata dönmüş gibi gözüküyor. Zaman bütün yaraları sarar, iyileştirir derler ya… Yanılırlar. Zaman, çoğunlukla bu yaraları kansere dönüştürür. Dawn ve Simone eşin/babanın ölümüyle baş edemiyorlar. İçlerindeki bu yara büyüdükçe büyüyor, onlara nefes aldırmaz bir hal alıyor. Yaranın bu kanserli büyümesinin hem simgesi hem de kendini ifade biçimi bahçedeki devasa incir ağacı oluyor. Başlangıçta yalnızca Simone, daha sonra Dawn da incir ağacını ölen baba/eşle özdeşleştiriyorlar.  Yani ağaçta yaşatıyorlar ölülerini. Dawn’ın yeni ilişkiye girebilmesi için geçmişle bağını koparması gerekiyor. Dawn bir ilişkiye giriyor ama geçmişinden, ölü eşinden kopamıyor. Dawn’ın sevgilisi sürece müdahale etmeye, ağacı kesmeye kalktığında ise, şiddetle karşılık görüyor ve ailenin dışına atılıyor. Dawn ve Simone sıkı sıkıya geçmişin anısına, yaslarına, yaralarına sahip çıkıyorlar. Burada hastalıklı bir tarzdan söz ediyorum, yanlış anlaşılmasın. Yoksa elbette geçmişi unutmak değil çözüm. Ama yarayı yara olarak tutmamak da gerekiyor ileriye adım atabilmek için. Çok zor bir şey bu. Ve her zaman gerçekleşebilen bir şey değil. İncir ağacı yani babanın anısı, acısı yaşamı zehir ediyor aileye ve artık sorun içinden çıkılamaz bir hale geldiğinde tanrısal diyebileceğim bir müdahale bu düğümü çözüyor. Doğal bir felaketi yine doğal bir felaket düzeltiyor, çivi çiviyi söküyor. Filmin bana en zayıf gelen yanı bu. Yani çözümün bir tür mucizeyle, kendiliğinden gelişi. Dawn’u radikal bir karar almaya zorlayan, evini oturulamaz hale getiren, incir ağacını kökünden söken  ve dolayısıyla geçmişi geride bırakıp, taşınmak zorunda bırakan fırtına olmasaydı ne olacaktı? Bu soru hala kafamı kurcalıyor. “Ağaç”ı görmeye çalışın. Gainsbourg ve Simone’yi oynayan Morgana Davies çok iyiler.

BIUTIFUL: Düşmüş melek

TARİH:  29 Ocak 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

‘Paramparça Aşklar, Köpekler’ ve ‘Babil’ gibi filmleriyle tanıdığımız Inarritu, damgasını vurduğu kesişen hayatlar tarzı filmler yapmayı bırakmış gibi görünüyor. Yeni filmi ‘Biutiful’un görece çizgisel, düz ilerleyen bir öyküsü var.

Inarritu’nun en Hıristiyan, en dindar ve ahlakçı filmi de bu sanırım; gerçi geri dönüp, eski filmlerine bir kez daha bakmadan bu yargımdan emin olamam. Senaristi Arriaga’yla işbirliğine son veren Meksikalı yönetmen bu kez Barselona’da geçen bir öykü anlatıyor. Uxbal (Javier Bardem) Barselona’da marjinal ve yasadışı denilebilecek (aslında yasaların göz yumduğu) işlerde çalışan yoksul bir adam. Çinlilerin sağlıksız koşullarda ürettiği taklit malları, Afrikalı göçmenlere sattırıyor, aracılık yapıyor. Uxbal’ın iki çocuğu ve dengesiz bir karısı var. Bütün bunların üstüne, Uxbal ağır hasta, prostat kanseri. Çişini tutamıyor, işerken kan geliyor vs.

Uxbal mutlak biçimde cinsiyetsiz biri. O kadar ki altına bebek bezi bağlayarak dolaşıyor, bir bebek kadar cinsel anlamda işlevsiz bir organı var. Bu cinsiyetsizliği, Uxbal’ın iyinin iyisi yüreğiyle bileştirince karşımıza bir peygamber ya da melek çıkıyor. Ya da başkalarının günahları için ölen bir İsa figüründen söz etmek en anlamlısı belki. Uxbal’ın ölülerle konuşabildiğini, onların bu dünyadan öbür dünyaya geçişlerini kolaylaştırdığını da bu tabloya eklemek lazım.

Fakat mutlak iyi bile olsanız bu dünya o kadar kötü ki, yapacağınız eylemlerle kötülüğe yol açmamanız, o kötülüğün bir parçası olmamanız mümkün değil. Uxbal bütün iyiliğine rağmen, kötülüğe yol açıyor. Kaçak Çinli işçilerin çalışma koşullarını düzeltme çabası, tam tersi sonuç veriyor.

Uxbal’ın ailesinin tarihini de az çok görüyoruz. Uxbal’ın babası, Franco’nun kurbanlarından biri. Bu da filme tarihsel ve politik bir boyut kazandırıyor. Ama gelin görün ki, bütün bu Brechtyen temalar, politik göndermeler, ahlakçılığın altında eziliyor. Filmde gayet Erdoğansal bir damar olduğunu ve bu damarın diğerlerine baskın olduğunu düşünüyorum. Bütün kötülerin seks ve alkolle (uyuşturucu) kontrolsüz bir ilişkisi var. Çinli işçilerin patronları, sado/mazo eşcinsel bir çift. Bu çift filmdeki en vahşi, en kötü karakterler. Uxbal’ın abisi, gece kulüplerinde seks ve uyuşturucu batağına batmış durumda ve Uxbal’ın karısıyla yatıyor. Uxbal’ın karısı da cinselliğini kontrol edemiyor. Uxbal ise daha önce de söylediğim gibi, cinsiyetsiz bir melek.

Filmin bu ahlakçılığı ve kopkoyu karanlığı boğucu bir etki yapıyor. Yine de insanlığın ileri kapitalist bir ülkedeki acıklı haline bakan, anlamaya çalışan bir film ‘Biutiful’. Ahlakçılığa ve dine fazla prim verse de çabasında iyi niyetli bir yan var.

DÖVÜŞÇÜ: Sesi olmayan şampiyon

TARİH:  12 Şubat 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Dövüşçü bir boks filmi ama tam da öyle değil. Aile ilişkileri daha ön planda duruyor;  kardeşler arasındaki sevgi/nefret ilişkisi, abisini kahramanlaştırmış küçük kardeş olma halleri, bu durumdan bir türlü tam anlamıyla sıyıramama durumu filme asıl rengini veriyor. Film bir başarı öyküsü anlatıyor, çoğu boks filminde olduğu gibi. Filmin kahramanı dünya şampiyonu oluyor olmasına ama yine de kendinin efendisi olamıyor, yine de ailesinin kanatları altından çıkıp, kendi dünyasını kurmuş biri olarak çıkmıyor filmin finalinde karşımıza. Herkesin uzlaştığı, adeta bir sevgi yumağı oluşturduğu finalde iğreti duran bir şeyler var yine de. Bu iğretiliğin altının daha iyi çizilmesini tercih ederdim.
Lowell, Massachusetts ABD’nin en eski sanayi kentlerinden biriymiş. Film 1990’larda burada geçiyor ama artık dökülmekte olan yoksul bir kent var karşımızda. Ward ailesi bir futbol takımı kadar geniş. Yedi kız, iki erkek çocuk ve anne, babadan oluşuyor. Çocuk derken yedi kardeşin hepsi de yetişkin. Anne Alice (Melissa Leo) ailenin tartışmasız reisi. Büyük erkek kardeş Dicky (Christian Bale) ailenin bütün kadınlarının tartışmasız favorisi, babayı takan yok, küçük kardeş Micky (Mark Wahlberg) ise… Film aslen onun hikâyesini anlatıyor zaten. Dicky bir zamanlar boksörmüş ve kariyerinin en önemli maçında Sugar Ray’i yere devirmiş (kimilerine göre Ray’in ayağı kayıp düşmüş). Bu başarısıyla da ‘kentin gururu’ haline gelmiş.

KENTİN GURURU AMA…

Kentin gururu ailesi içindeki itibarını hâlâ korusa da, gerçekte durumu oldukça acıklı. Dicky dönemin favori uyuşturucusu ‘crack’in (bir kokain türevi) müptelası olmuş. HBO televizyon kanalının kendi düşüşü hakkında yaptığı filmin konusunu, kendisinin yeniden doğuşu ve ringlere dönüşüyle ilgili sanacak kadar gerçeklerden kopuk. Dicky’nin asıl yapması gereken ama trajik biçimde ihmal ettiği uğraşı ise ayrı babalardan kardeşi olan Micky’nin antrenörlüğünü yapmak. Micky, ailenin sağmal ineği. Hem asfalt döküm işlerinde çalışıyor, hem de boksta bir kariyer yapmaya çalışıyor. Ama annesinin berbat menajerliği ve abisinin berbat antrenörlüğü ile kaderinde hep dayak yemek var. Bu sağmal ineği ahırda tutmak için Micky’nin annesi, abisi ve yedi kız kardeşi ellerinden geleni yapıyorlar. İşin doğrusu Micky’nin de kaçacak ve kendisine yeni bir ahır edinecek cesareti yok. Bunu başarması için çocukluğunun kahramanı abisi ve annesiyle vedalaşması lazım ama bu da ona muhtemelen cinayet işlemek gibi geliyor.
Yine de Charlene (Amy Adams) adlı barmaid’le tanışması Micky’yi kıpırdatmaya başlıyor. Bir Yunan tragedyasındaki koroyu andıran kız kardeşlerine ve annesine rağmen Charlene’e tutunuyor Micky.  Abisinin de hapse girmesiyle önünde yeni fırsatlar doğuyor ve Micky boks kariyerinde hızla yükseliyor. Filmin en başarılı bulduğum bölümü burada başlıyor. Micky, hapisteki abisi Dicky’yi ziyarete gidiyor. Dicky kardeşini yine kontrolü altına almaya çalışıyor. Micky maç taktiğini tartışmayacağını söylese de, sonunda tartışıyor. Abisinin taktik vermesine kızsa ve çekip gitse de, maç gelip çattığında onun son derece riskli taktiğini uyguluyor. Bu taktiğe göre 6-7 raund boyunca bir kum torbasından farklı davranmıyor Micky. Hakemin kendisini diskalifiye etmesine ramak kala, attığı bir yumrukla rakibini nakavt ediveriyor. Taktik başarılı görünüyor yani sonuca bakılırsa. Ve Micky abisini kahramanlık koltuğuna geri oturtuyor. Micky baştan itibaren adam gibi dövüşse belki de rakibinin işini çok daha erken bitirecekti ama bunu bilemiyoruz.

KENDİSİ ADINA ABİSİ KONUŞUYOR
Dicky’nin hapisten çıkmasıyla işler önce sarpa sarıyor gibi olsa da sonra görünüşte olabilecek en iyi şekilde çözülmüş gibi oluyor. Zayiat verilmiyor ve filmin bütün kahramanları birbirleriyle ilişkilerini koruyorlar, hatta geliştiriyor ve belli bir uzlaşmaya varıyorlar. Bu dayanışma ortamı içinde Micky dünya şampiyonu da oluyor. Ama filmin sonunda yine de görüyoruz ki, Micky kendi sesini bulamıyor. Yine kendisi adına abisi konuşuyor. Tıpkı kral olmasına rağmen kendi sesini bulmakta büyük güçlük çeken Kral V. George gibi. Kral George’un öyküsünü de ‘Zoraki Kral’da izleyeceğiz ve orada da abinin gölgesinden çıkmanın ne kadar zor olduğuna şahit olacağız.
Kısaca film tam bir başarı öyküsü gibi gözükse de aslında kısmi bir başarıdan söz ediyor. Fakat belki de o koşullarda, olabileceğin en iyisi buymuş. Film Dicky’nin hapisten çıkmasından sonraki gelişmeleri aceleye getirmese, bu kısmilik daha fazla vurgulanacaktı diye düşünüyorum. ‘Dövüşçü’ yoksul bir kentin insanlarına empati ve saygıyla yaklaşıyor ve bu nedenle övgüyü hak ediyor. Ama boks dünyasının acımasız sömürü düzeniyle ya da gençleri gladyatörleştiren yoksullukla ilgili pek bir şey söylemiyor. Micky’yi canlandıran Mark Wahlberg’in babasıyla, gerçek Micky Ward’ın babasının aynı yıllarda aynı hapishanede kalmış olmaları gibi ilginç bilgiler de var. Seyretmeye değer.

ZORAKİ KRAL: Sesi olmayan kral

TARİH:  19 Şubat 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bir varmış, bir yokmuş… Birleşik Krallığın başındaki sert ve haşin kralın (V. George) iki oğlu varmış. Babası oğlanlardan büyük olan Edward’ı kayırır, kral olacağı için el üstünde tutarmış. Zavallı küçük prens Bertie ( VI. George) ise, zalim dadısının işkencelerinden çok çektiği için hep ağlar, bu yüzden de hep odasına gönderilir ve babasının olası ilgisinden mahrum kalırmış. Küçük prens bir de üstüne üstlük solakmış. Solaklık o zamanlar, kötü bir şey olarak görülür ve solak çocuklar sağ ellerini kullanmaya zorlanırlarmış. Küçük prens babasının, abisinin, dadısının, kısacası bütün saray ahalisinin baskısı karşısında konuşamaz olmuş. İçinden ya küfretmek ya da susmak geliyormuş. Konuştuğu zaman ise fena halde kekeliyormuş. Kimilerine göre ise bu kötü bir cadının yaptığı büyüden dolayıymış.
Prensin büyüyünce evlendiği eşi, büyüyse, büyüyü bozacak ya da hastalıksa, hastalığı tedavi edecek birini bulmuş sonunda. Avustralyalı, Lionel Logue adlı bir tiyatro oyuncusu, I. Dünya Savaşı’ndan ruhsal yaralarla dönen askerlerin bastırdıkları duygularını ifade etmelerine yardımcı olarak konuşma terapisi konusunda pey deneyim kazanmışmış . Şimdi de bu deneyiminden yararlanarak, sıradan hastaları iyileştiriyormuş. Tabii ki bir prens sıradan bir hasta değilmiş. Büyük prens Edward babasının ölümünün ardından kral olmuş ama Edward’ın bir krala yakışmayan davranışları varmış.  Yeşilden, doğadan pek hoşlanmaz, içki içer ama en korkuncu evli kadınlarla zina yaparmış!
Bu kadar masal yeter. Zoraki Kral filmi bir masal değil ama bir masaldan daha incelikli de değil. Yukarda anlattıklarım, tabii ki daha gerçekçi bir tonda anlatılıyor ama sadece görece. Yoksa, Büyük Bunalım’ın ve II. Dünya Savaşı’nın eşiğindeki yıllar çok daha sert bir öykü çağırıyor. Ama kraliyetin, bu sertliğin ne kadar farkında olduğu da başka konu elbette.  Sadece politik ortam değil filmde kaba çizgilerle geçiştirilen:  Kekeme Kral George’un ruh hali de aynı şekilde temel öğeleriyle veriliyor.
Geçen haftanın Oscar adayı  filmi “Dövüşçü” gibi, “Zoraki Kral” da başarılı  olması beklenmemiş, abisinin gölgesinde kalmış, iddialı  olmayı beceremeyen ve kendi sesini edinememiş küçük bir erkek kardeşin öyküsünü anlatıyor. Bu iki küçük erkek kardeş de kariyerlerinde gelebilecekleri en yüksek noktaya ulaşıyorlar. Biri kral oluyor, diğeri dünya şampiyonu. Kral olmak biraz koşulların getirdiği bir şey, şampiyon olmak ise bileğinin gücüyle elde ediliyor tamamıyla. Ama iki kahraman da kendi adlarına konuşmakta güçlük çekiyorlar. Hayatta aşılması en zor engeller arasında abinin, babanın gölgesinden çıkıp, kendin olabilmek de sayılmalı. Bu iki film bunu anlatıyor bize en çok…
Edward aşık olduğu kadın evli olduğu için krallıktan romantik bir şekilde feragat edince küçük prens Bertie, VI. George olarak tahta geçiyor. Edward’ın romantizmi iki açıdan dünyanın yararına oluyor. Birincisi, kraliyetin aptal, muhafazakâr kurallarına bir başkaldırı içerdiği için ama daha da önemlisi Edward ve sevgilisi Wallis Nazi sempatizanları oldukları için. Birleşik Krallığın başında bir Nazi sempatizanının olmaması dünya için çok hayırlı olmuş. Film bu durumdan da söz etmiyor. Kısacası karşımızda hafif ve geniş kitlelere hitap etmesi hesaplanmış bir film var. Oyunculukları da buna göre bu filmin. Ne Colin Firth ne de Geoffrey Rush aman aman bir performans sergilemiyorlar. Ama Firth’ün Oscar alacağı kesin, o başka. Bir kraliyet güzellemesine ne kadar ihtiyacımız olduğu da meşru bir soru olarak duruyor.

SİYAH KUĞU: Kuğu-Kadın

TARİH:  26 Şubat 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Darren Aronofsky bir önceki filmi ‘Güreşçi’ (The Wrestler) ile Venedik’te Altın Aslan kazanmıştı. Siyah Kuğu ise daha da iddialı bir film, Oscar’lardan en azından en iyi kadın oyuncu ödülüyle döneceği kesin gibi. Film bale dünyasını, bu dünya içinde de özellikle bir genç balerini konu alıyor: Nina’yı (Natalie Portman) bale hayatının en önemli rolünü almanın eşiğindeyken izlemeye başlıyoruz. Nina eğer içindeki kötü kızı açığa çıkarabilirse Kuğu Gölü balesindeki başrolü/başrolleri kapacak. Hem masum ve bakire Kuğu kraliçesi olacak hem de onun yerini almaya çalışan Siyah Kuğu’yu oynayacak. Kuğu kraliçesi olmak Nina için çantada keklik çünkü zaten kendisi de hayatta masum ve mağdur genç kızı oynuyor. Bu rolü sahneye taşımak mesele değil, ayrıca Nina teknik olarak da çok iyi. Ama ya istediğini koparan, baştan çıkaran, rekabetten kaçmayan, cinselliğini istediği gibi yaşayabilen Siyah Kuğu’yu becerebilecek mi Nina? Balenin yöneticisi, emprezaryosu Thomas’nın (Vincent Cassel) kuşkuları var.

Bu noktada Aronofsky’nin Sight & Sound dergisine (Şubat 2011; shf. 35) verdiği röportajda söylediklerine kulak verip, çerçeveyi anlamaya çalışalım. Aronofsky filme kaynaklık eden kitabın tiyatroya dair olduğunu ama bunu baleye dönüştürdüklerini söylüyor. Aronofsky şöyle demiş: “Oyunculuk dünyasıyla bale dünyası birbirinden çok farklı. Fiziksellik var elbette ama balede daha yoğun, daha dışa kapalı, ensestsel (incestuous) bir dünya söz konusu. Oyunculuk gezegende olan bitenle çok daha fazla ilgili. Bale ise çok arkaik.”

Okurlarım ensest kavramını çok kullandığımın farkındadırlar. Aronofsky’ye referans yapmam biraz da bu yüzden: “Bakın ben demiyorum, yönetmenin kendisi diyor!”, diyebilmek için!!! Madem Aronofsky öyle diyor, biz de filmde gördüğümüz ilişkileri aile içi ilişkiler gibi yorumlayalım. Filmdeki bale grubu bir sürü kız çocuğunun babanın favorisi olmak için rekabet ettikleri bir dünyaya benziyor. Baba elbette emprezaryo Thomas. Anne figürü ise birden fazla. Nina’nın hem kendi öz-annesi Erica (Barbara Hershey) var, hem de bale grubu içinde yerinden ettiği, tahtından indirdiği “bale için çok yaşlı” Beth (Winona Ryder) var. Nina’nın asıl annesi de eski bir balerin ve aslında o da Beth gibi, Nina’nın kendisini tahtından indirdiğini düşünüyor. Erica eğer anne olmasaydı kariyerini sürdürebileceğine inanıyor, oysa anne olduğunda bale içi o da çok yaşlıymış. Kısacası hem Beth hem Erica kızlarını bir anlamda rakip gören anneler. Ve de tabii ki asıl büyük rakip olarak kız kardeş kontenjanından Lily (Mila Kunis) de var. Lily de aynı grup için de bir balerin; kız kardeşlik sembolik, gerçek değil. Ama Lily ile Nina bir kız kardeş gibi de benziyorlar birbirlerine. Aronofsky bilinçli olarak benzer oyuncular seçmiş. Nina ve Lily babanın yani Thomas’nın favorisi olmak için rekabet halindeler. Lily, Nina’ya göre hayata, erkeklere, cinselliğe kısacası hemen her şeye dair çok daha büyük bir tecrübeye sahip. Lily, bir anlamda Nina’nın feleğin çemberinden geçmiş ablası gibi. Nina da rolünü her an seksi Lily’ye kaptırabileceğinin bilincinde. Nina hem Lily gibi olmak hem de Lily’yi yok etmek istiyor. İki haftadır seyrettiğimiz küçük erkek kardeşlerin büyümesini konu alan filmlerin (“Dövüşçü” ve “Zoraki Kral”) kadın versiyonu bir anlamda Siyah Kuğu. Ama burada işler biraz daha ters gidiyor açıkçası. Nina bütünleşeceğine bölünüyor, kurt adam öyküsü misali, kuğu kadınlaşıyor. Nina’nın sorunu belki de hem büyümek, babadan/aileden kopmak, kısaca kadın olmak, hem de aynı anda babanın en sevdiği kızı olmak istemesi. Büyümek ve kadın olmak için babadan uzaklaşması gerekirken bir yandan da babasının gözdesi olmaya çalışıyor Nina. Babasının gözdesi olabilmesi için kadın olması, kadın olması için ise babadan kopması gerekiyor. Hem büyümek hem de çocuk kalmak mümkün değil elbette.  Bu gerilim Nina’ya fazla geliyor. Kime gelmez ki?

Siyah Kuğu çok iyi çekilmiş,  çok iyi oynanmış, her şeyin dozu çok iyi ayarlanmış görkemli bir sinema örneği. Kabul, biraz kitsch, belki biraz yüzeysel.  Ama yine de çok etkileyici. Sinemada her zaman bu şaşaayı bulamazsınız!

© 2020 -CuneytCebenoyan.com