Metallica ve işkence

TARİH:  4 Temmuz 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Efes Pilsen One Love Festival’de çıkan ‘Hayati’ krizi, beni heyecanlandırmıştı. Bilindiği gibi festivalde ‘Hayati’ kod adı verilen köleler hizmet edecek, şanslı bazı müşterileri gerektiğinde sırtlarında taşıyacaklardı. Hayatiler’e böyle eziyet edilmesine önce müzik yazarı arkadaşım Doğu Yücel isyan etti ve bu isyan kısa sürede yayıldı. Hayatiler’in ruhen aşağılanmasını ve fiziksel olarak da acı çektirilmesini kabul etmedi pop/rock dinleyicileri. Ve Efes Pilsen geri adım attı. Hayatiler’in işlevleri değiştirildi. Artık tuvalet sırasında bekletilmeyecek ya da sırtlarında insan taşımayacaklardı. Sadece basit bir takım hizmetlerde bulunacaklardı.
Bu gelişmelerden çok heyecanlamıştım. Havanın döndüğüne, artık sınıfsal eşitsizliklere, sömürüye ve eziyete karşı daha bilinçli olunmaya başladığına dair şeyler söylediğimi hatırlıyorum. Abartmışım, pek de bir şey değişmemiş. İki yıl önce CIA’in Küba’daki Guantanamo üssünde müziği bir işkence aracı olarak kullandığına dair haberler çıkmıştı. Mahpuslara günlerce çok yüksek volümde aynı şarkılar dinletiliyordu. Metallica şarkıları da işkencecilerin favori grupları arasındaydı. Bu tarz işkencenin, fiziksel işkenceden çok daha korkunç olduğunu söylüyordu, maruz kalanlar. Bu tarz işkencede aklını kaçırma riski çok daha güçlüydü çünkü. Bir mahpus soruyordu “aklınızı mı yoksa gözlerinizi mi kaybetmeyi yeğlersiniz?” Ses ve ışık gibi öğelerin kullanılması, işkenceye maruz kalan kişilerde, algı bozukluklarına ve sağlıklı düşünemez hale gelmeye neden oluyordu.
Kimi müzik toplulukları derhal tepki gösterdiler. Massive Attack ve Rage Against The Machine öncülük ettiler bu tepkilere. Fakat Metallica’dan James Hetfield’in hiç o taraklarda bezi olmadı. Aksine müziklerinin seçilmiş olmasından gurur duyduğunu söyledi. “Iraklılar özgürlüğe alışık değilse, özgürlüğe maruz bırakılmalarına katkıda bulunmaktan memnun olurum.” Hetfield’in bu ve benzeri sözleri bizde de sanırım Radikal gazetesinde çıktı. Çıktı da ne oldu? Hiçbir şey. Mettallica 2008 yazında yine İnönü Stadı’nda konser verdi. Kimsenin aklına bile gelmedi Hetfield’in sözleri.
Bu kez başka türlü olur diye ummuştum. Metallica hayranlarının artık Metallica şarkılarını beğenmemeye başlamalarını bekliyor yada umuyor değildim elbette. Ama bu kez sanki bir ses çıkar diye ummuştum. Hayati kod adlı One Love Festival çalışanlarına duyarlılık gösteren kitleyle bu konserleri izleyecek kitle ne de olsa benzerdi. Onların sırtta adam taşımak gibi eziyetlere maruz kalmasına izin vermeyenler, işkenceye herhalde bir ses çıkarırlar, müziklerinin işkencede kullanılmasından gurur duyan Hetfield’e bir uyarı gönderirlerdi. Ama böyle bir şey olmadı. Sonisphere adlı bir festival gerçekleşti geçen hafta İstanbul’da ve Metallica yine muzaffer bir ordu gibi gelip geçti İnönü’den. Utandım, sessizliğimizden.

Alman Sat 3 kanalının James Hetfield’le yaptığı söyleşiden. Birebire yakın bir döküm. Kaynak: Youtube
Gazeteci: Guantanamo ve başka hapishanelerde kurbanlara Metallica şarkılarının saatlerce dinletildiği söyleniyor.
James Hetfield: (Gülüyor)
G: Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
JH: Eğer ben de 24 saat Arap müziğine maruz kalsaydım herhalde delirirdim. Onları olabildiğince rahatsız etmek istiyorlar.
G: Bu sizce işkence mi?
JH: (Gülüyor) Eğer 24 saat Metallica dinlesem benim için işkence olurdu, kesinlikle. Öylesine bir şey işte bu. Bir yanımla Metallica’yı seçtikleri için gurur duyuyorum. Güçlü, etkileyici bir müzik bizimki. Onların hoşlanmadığı bir şeyi temsil ediyor. Belki özgürlüğü, saldırganlığı, konuşma özgürlüğünü… Ama bir yanım da insanların bu politik şeyle alakalı görülmemizi dert etmesinden mutsuz. Bizim bunla hiç alakamız yok. Biz olabildiğince apolitik olmaya çalışıyoruz. Politika ve müzik bizim için biraraya gelmeyen şeyler. İnsanları ayırıyor, biz biraraya getirmeye çalışıyoruz. Neyse ne. Ben “yapmayın” diyemem, “yapın” diyemem. Öyle bir şey işte. İyi ya da kötü değil.
G: Niye “yapmayın” diyemezsiniz?
JH: Yapmamalarını istemiyorum ki! Bir yanımla bu durumu şöyle yaşıyorum: Metallica’yı seçmelerinden, onları etkileyeceğimizi düşünmüş olmalarından gurur duyuyorum! Benim de müziğimizden beklediğim bu. Ben de müziğimizin insanları etkilemesini istiyorum.
G: Ama insanlara zarar veriyor.
JH: Nasıl zarar veriyor ki?
JH: Herhangi bir müziği 10 saat boyunca yüksek volümde dinlerseniz…
JH: Tamam, ne müziği olduğu değil de, işkence kısmı…
G: Elbette!
JH: Müzikle işkence… Hmmm (Gülüyor) Yıllarca radyo dinlemek zorunda kaldım. İşkenceye maruz kaldım! (Gülüyor)
G: Kendi isteğinizle…
JH: Bazen. Arabayı kullanan radyoya da hâkim oluyor. (Gülüyor) Eğer eşim kullanıyorsa Phil Collins dinlemek zorunda kalıyorum.

Büyük Hata (Chloe)

TARİH:  10 Temmuz 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Annenin tokası, babanın kucağı
Catherine bir genç kız olarak annesinin elinden babasını almaya çalışıyor. Çünkü Catherine’e heyecan veren tek fantezi bu: Yani kocasını babası olarak hayal etmek. Çok karışık, biliyorum! Ama, emin olun ki saçmalıyor değilim. Bir mantığı var yazdıklarımın. Sadece anlaşılması zor
(Bu yazıyı filmi seyrettikten sonra
kumanızı tavsiye ederim)

Filme ‘Büyük Hata’ adını koymuş dağıtımcıları. Bu hatayı göz ardı edip filmi orijinal adıyla, ‘Chloe’ olarak anacağım. Atom Egoyan anlattıklarıyla her zaman olmasa da anlatım üslubuyla beni hemen hemen hep etkilemiş bir yönetmendir. ‘Chloe’ ilk başta Egoyan’ın en sıradan işi gibi gözüküyor. Bu filmin farklı yanları da var hakikaten. Bir defa Egoyan ilk defa bu kadar büyük Hollywood yapımcılarıyla çalışmış ve ilk defa filminin senaryosunu kendisi yazmamış. Ayrıca ilk defa bir filmin yeniden çevrimini gerçekleştirmiş. ‘Chloe’ Anne Fontaine’in ‘Nathalie…’ adlı filminin yeni bir versiyonu. Bütün bunlar filmi farklı kılıyor zaten.
Filmin düz öyküsü de biraz sınıfsal duyarlılık katkılı ‘Ölümcül Cazibe’ gibi gözükmesine neden oluyor. Catherine (Julianne Moore) adlı orta yaşlı jinekolog, edebiyat dalında öğretim üyesi kocası David’in (Liam Neeson) kendisini kız öğrencileriyle aldattığını düşünüyor ve David’in genç bir kızla karşılaştığında ne yaptığını sınamak için Chloe (Amanda Seyfried) adlı genç fahişeyi kiralıyor. Catherine, Chloe’den kocasıyla yaşadıklarını gelip kendisine anlatmasını istiyor. Öyle de oluyor. Chloe, David’le tanıştığını, sonra David’in kendisine kur yaptığını anlatıyor. Buluşmalar arttıkça ilişki de ilerliyor. Chloe’nin anlatımına göre David önce genç kızın avucuna sonra da içine boşalıyor. Catherine bu hikâyeleri hem hazdan kendinden geçerek, hem de dehşete düşerek dinliyor. Catherine ile Chloe sevişiyorlar ama Chloe için bu artık bir iş ilişkisini çoktan aşmıştır. Catherine ise kontrolünü yitirmeye başlamanın telaşına düşer yavaş yavaş. Hem acaba Chloe’nin hikâyeleri ne derece gerçektir? Chloe iyice kontrolden çıkıp, Catherine’in oğlu Michael’ı da baştan çıkarınca artık Chloe’ye nihai bir dur demenin zamanı gelmiştir. Hikâyeye böyle bakınca ortada zengin bir kadının, görece yoksul bir genç kadını kullanıp sonra da başından atmasının ve aile düzenini yeniden tesis etmesinin muhafazakâr bir anlatımı varmış gibi görünüyor.

CHLOE TAMAMEN CATHERINE’İN FANTEZİSİ
Ama hikâyenin en başını hatırlayınca işler karışıyor. Filmin başında Chloe’yi hikâyenin anlatıcısı olarak görüyoruz. Peki ama Chloe filmin sonunda ölecekse nasıl oluyor da hikâyeyi anlatan oluyor? Sonra Chloe en başta kendisinin bir rüya olduğunu, insanlara hizmet ettikten sonra kaybolduğunu söylüyor. Tıpkı izlediğimiz filmde olduğu gibi. O zaman Chloe bir fantezi mi ve öyleyse kimin fantezisi? Aslında bu ikinci sorunun cevabı açık: Chloe, olsa olsa Catherine’in fantezisidir. Ve bana Catherine’in bu fantezisi Elektra karmaşasıyla da oldukça alakalı gibi görünüyor. Catherine, kocasını ancak babası olarak hayal ettiğinde heyecanlanabiliyor. Kendisini de bu yüzden genç bir kız olarak görmek durumunda. Ve Catherine, kendisini fantezisinde Chloe adlı bir genç kız olarak tasarlıyor. Arada bir yaş farkı olmazsa bu baba-kız fantezisi gerçekçi olmaz çünkü. Ortada bir baba-kız fantezisi varsa, bir de kızın rekabet ettiği anne olmalı. O da Catherine’in kendisi. Yani Catherine kendisini hem Chloe’nin, hem de babası için rekabet ettiği annesinin yerine koyuyor. Chloe, Catherine’le daha yeni tanıştıkları anda ona bir toka hediye etmek istiyor. Chloe, tokanın annesinden kendisine kaldığını söylüyor. Yani Chloe, Catherine’i annesini yerine koyuyor. Daha doğrusu, Catherine, yaşlı gerçek kendisini, hayali kendisinin (Chloe) annesi olarak tasarlıyor. Ve genç kız olarak, annesinin elinden babasını almaya çalışıyor. Çünkü Catherine’e heyecan veren tek fantezi bu: yani kocasını babası olarak hayal etmek. Çok karışık, biliyorum! Ama, emin olun saçmalamıyorum. Bir mantığı var yazdıklarımın. Sadece anlaşılması zor.

ENSESTİN BU KADARI DA FAZLA!
Fakat Catherine’in fantezisi Frankenstein gibi kontrolünden çıkıyor. Çünkü Catherine sadece bir eş değil, gözlerinin önünde delikanlı oğlunu, genç kızlara kaptırdığını izlemekte olan bir anne aynı zamanda. Catherine, öteki beni Chloe olarak duruma müdahale ediyor ve Michael’ı yani kendi oğlunu baştan çıkarıyor! Ensestin bu kadarı da fazla! Kızla babanın yatması bir şey ama oğulla annenin yatması bambaşka bir şey! Ensest yasağının varoluş nedeni anneyle oğul arasına sınır çekmek değil mi? Bu yeni durum, Chloe’nin yok olmasını gerektiriyor. Chloe, yani kendisini genç bir kız gibi gören Catherine ölünce ve gerçek Catherine anne ve eş konumunu üstlenmeyi ve annesinin tokasını takmayı (muhtemelen Catherine’in gerçek annesinin tokası) kabullenince, aile de yeniden bir dengeye kavuşuyor. Tabii ki filmi başka türlü yorumlamak da mümkün.

YARALI VE HASTALIKLI İLİŞKİLER VAR
Sevdiği kişiyi başkasıyla flört ederken seyreden karakterler Atom Egoyan’ın başka filmlerinde de karşımıza çıkıyor. ‘Exotica’ adını zaten kadınların seyredildiği bir kulüpten alır. Burada da seyredilen tıpkı Chloe gibi okul çağındaki bir genç kızdır. Seyredenlerden biri kulübün sahibesidir ve genç kızla (Catherine ve Chloe gibi) öpüşür. Diğeri kızın eski sevgilisi ve kulübün dj’idir ve her gece genç kızı müşterilerle flört ederken seyreder. Hem ortamı kızıştırır anonslarıyla, hem de kıskançlıktan kudurur. Ve bir de genç kızı, kendi kızı yerine koyan adamın kurduğu çok yaralı, çok hastalıklı ilişki vardır. Ensesti çağrıştıran bu ilişki de Chloe’yi bir miktar hatırlatıyor.
Egoyan’ın ‘Takvim’ (Calendar) adlı filminde de Ermenistan’da tarihi yerleri çeken bir fotoğrafçı, karısının mihmandarlarıyla gelişen ilişkisini kaydeder film boyunca (Bilge Ceylan acaba ‘İklimler’i çekerken bu filmden esinlenmiş miydi?). Catherine’in kocasını zihninde başkasıyla flört ederken seyretmesi, ‘Takvim’in fotoğrafçısının yaptığından çok farklı değil. Kısacası ‘Chloe’ ayrıksı gibi görünse de Egoyan külliyatıyla yakından ilişkili bir film.

EGOYAN VE BEN
Egoyan’ın bir filmini seyretmek uğruna aşil tandonunu koparan benden başka kimse yoktur sanırım. Gezici Festival’in İstanbul ayağının da olduğu ilk yılında Egoyan’ın kısa filmleri de gösterilmişti. İşte bunlardan birine yetişmek için Fransız Kültür’ün avlusundan salona doğru hızla giderken merdivenlere ayağımın ucuyla basmış ve aşil tandonumu koparıp, akabinde bayılmıştım. Yönetmen ve festival yöneticisi Ahmet Boyacıoğlu’yla da ayıldığımda, yerde yatarken tanışmıştım.
Doktor da olan Boyacıoğlu’nu, muhtemelen aşil tandonumun koptuğunu söyleyerek güldürmüştüm önce (aşil tandonu kolay kolay kopmazmış da ondan). Sonra kendisi de, hayretle teşhisimi doğrulamıştı.
‘Exotica’ beni çok etkilemişti. Birkaç yıl sonra bir kehanette bulunmuş ve Roll dergisinin sayfalarının üstündeki bölüme kehanetimi yazdırmıştım: Egoyan, Cannes’da Büyük Ödül’ü kazanacaktı. Ben bunu yazdırdığımda ‘Sweet Hereafter’ın adı daha ortada yoktu ve Cannes’da yarışacak filmler belli olmamıştı. Kehanetimden birkaç ay sonra ‘Sweet Hereafter’ Cannes’da Büyük Ödül’ü aldı. Evet hem de başka bir ödülü, Altın Palmiye’yi, şunu bunu değil ‘Grand Prix’yi yani Büyük Ödül’ü aldı.
Not: Amanda Seyfried (Chloe) babasının filmi izlemesini yasaklamış! Filmin aslen baba-kız arasındaki bir ensest fantezisi olduğuna dair yorumumu güçlendiriyor bu bilgi.

HÜRRİYET’TEN İKİ YAZI : Türkiye Türklerindir, ama alıcısı varsa satarız

TARİH:  17 Temmuz 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Tesadüfen Hürriyet Daily News sitesindeki bir yazıdan haberdar oldum. Yazı Emrah Güler imzasını ve ‘Filmler Türk-Ermeni Çatışmasının Yüzyılını Belgeliyor’ (Films document century of Turkish-Armenian conflict) başlığını taşıyordu ve İngilizce’ydi. Yazara göre Ermeni asıllı Kanadalı yönetmen Atom Egoyan’ın ‘Ararat’ (Ağrı Dağı) adlı filmi Türkiye’de o kadar büyük öfkeye ve nefrete neden olmuştu ki bugün hâlâ kendini kontrol etmeyi becermekte güçlük çeken Türk sinema seyircileri ve yazarları, doğrudan doğruya yönetmenin son filmi ‘Chloe’den (Büyük Hata) söz etmeyi başaramıyorlardı. ‘Chloe’ filminden söz ederken filme dair bir tek cümle bile yazılamıyor, bunun yerine hep sekiz yıl önce çekilen ‘Ararat’a duyulan nefreti körükleyen sözler söyleniyordu. Çünkü Egoyan’a duyulan öfke dinmek bilmemişti.*
Bu apaçık yalanı yazmanın manası ne olabilir? Evet, ‘Ararat’ filmi büyük tartışmalara neden olmuştu. Yazarımız Hrant Dink de filmi beğenmeyenler arasındaydı ve şunları söylemişti: “Türk-Ermeni ilişkileri açısından müthiş zararlı bir film. Bu film Türkiye’de oynayamaz. Bu dil ne yazıda, ne de sinemada bizim dilimiz olamaz. Hem barıştan, hem diyalogdan bahsetmek, bir yandan da üzerine benzin dökerek bunu körüklemek olmaz. Bu filmi üreten insanların söylemleriyle filmin içeriği çok farklı. Filmin genelde sorgulayıcı bir yanı var. Ama her şeye rağmen filmin arasına sıkıştırılmış olan o sahneler kabul edilemez. Bir Türk olarak Türkü, bir Ermeni olarak Ermeni’yi, bir insan olarak insanı, insanlığından utandıracak sahneleri yinelemekle mi bu anlayış ortamını oluşturacağız? Bu film Türklerin de izleyeceği bir film olmalıydı. Türk ve Ermeni ilişkilerinin geleceğine bir yararı dokunmaz. Dolayısıyla daha önce dile getirdiğimiz ‘Bu film Türkiye’de oynamalı, galası da Türkiye’de yapılmalı’ şeklindeki samimi tavır ve duruşumuza tamamen terstir. Bu tür sahnelerin yer aldığı bir film için bizden olumlu bir şey veya destek beklenmemelidir.” (Hürriyet, 21 Mayıs 2002)

HRANT’INKİ BARIŞTAN YANA BİR DÜŞÜNCEYDİ
Tabii ki Hrant Dink’in yaklaşımı Ermeni düşmanı bir Türk milliyetçiliğinin ifadesi değildi. Barıştan yana bir aydının düşünceleriydi. Filmin gösterdiği dehşet sahnelerinin gerçek hayatta yaşanmamış olduğunu da iddia etmiyordu herhalde. Bunları göze sokmanın barışa hizmet etmeyeceğini düşünüyor olsa gerekti. ‘Ararat’ Dink’in bile tepkisine neden olmuştu ama büyük ölçüde unutuldu. Atom Egoyan’ın ismi de milli düşmanlar arasında bir yere sahipse eğer, sanırım en altlarda bir yerlerdedir bu yer. Dolayısıyla ‘Chloe’ (Büyük Hata) üzerine basında bir çok yazı çıktı, gayet düzeyli eleştiriler yayınlandı ve ben bunların hiç birinde söz konusu filmi vesile edip onun üzerinden Egoyan düşmanlığı yapana,  ‘Ararat’a yönelik yeniden bir düşmanlık kampanyası başlatana rastlamadım. Emrah Güler benim rastlamadığım yazılar görmüş olsa bile yaptığı genelleme ile yalan söylemiş olmaktan kurtulamıyor. O zaman bu yazının bu haliyle yayımlanmasının nedeninin müşteri kitlesi ile bir alakası olsa gerek. Yabancı okur Türk deyince milliyetçi kinle gözü dönmüş yekpare bir kitle tahayyül ediyorsa ona istediğini vermek gerekiyordu. Bu kendi ülkesinin film yazarlarına ve sinema izleyicilerine bir hakaret niteliği taşısa bile.
Ardından bu kez Türkçe Hürriyet’te bir başka yazı yayımlandı. Meslektaşım Ömür Gedik yazısında ‘Chloe’ (Büyük Hata) hakkında iyi şeyler söylüyor ve filme gidilmesini öneriyordu. Yani ‘Ararat’a ve Egoyan’a yönelik öfkeyi kışkırtmak gibi derdi olmayan bir yazıydı bu da. Fakat yazının diğer bölümleri  tam da Güler’in “Türkiye’de sinemaya yaklaşımı milliyetçi kin belirliyor” iddiasını doğrular nitelikteydi. Ömür Gedik, Jennifer Lopez KKTC’de vereceği konseri iptal ettiği için, Lopez’le ilgili her şeyi protesto etmeye çağırıyordu okurlarını. Bu protestoya da bu hafta gösterime giren ‘B Planı’ filmiyle başlamayı öneriyordu. ‘B Planı’nın ya da Lopez’in yer alacağı projelerin niteliği önemli değildi yani (hoş içinde Lopez’in yer aldığı şahane bir proje hayal etmek güç).
‘B Planı’ bir sinema şaheseri de olsa, çok güçlü insani mesajlar da verse protesto etmeliydik çünkü Lopez KKTC’deki konserini tehdit mesajlarından yılıp iptal etmişti. Emrah Güler’in çizmeye çalıştığı tabloya uygun bir resmi yine aynı gazetenin başka bir yazarı sağlamıştı. Hem, pireye kızıp yorgan yakan, öfkesini denetleyemeyen, milliyetçi ve tepkisel bir kinle saldırganlaşmış Türk tipini temsil etmek hem de aynı tipi “bu Türklerin hepsi böyle işte” diye yabancı müşterilere satmak Hürriyet’e nasip olmuştu. “Türkiye Türklerindir ama alıcısı varsa satarız” Hürriyet’e daha uygun bir slogan değil mi?

*İngilizce orijinali: “Egoyan’s name has been a source of hatred by many in Turkey who haven’t seen a single film by the acclaimed director, yet alone “Ararat.” That’s why his latest ‘Chloe’ is mentioned without so much as a sentence about the film, but only serves to draw spite for a film he shot eight years ago.”

Bilim ve cinselliğin sınırları

TARİH:  24 Temmuz 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Toronto’da geçen çok film seyretmiyoruz. Tesadüf, “Chloe’den (Büyük Hata) iki hafta sonra yine Toronto’da geçen bir film var karşımızda ve teması yine ensest. Hadi birincisinin teması benim yorumum diyelim ama bu kez filmin neden söz ettiği son derece net. Sınırları ihlal edip, ahlaki açıdan çıkmaz sokaklara girmekten söz ediyor film.
İki genetik mühendisi Clive (Adrien Brody) ve Elsa (Sarah Polley) çalıştıkları firma için yeni yaratıklar üretiyorlar. İkili iş arkadaşı olmanın yanı sıra, sevgililer de. Ürettikleri tırtıl irisi yaratıklar ilk başta barış ve aşk içinde birlikte yaşıyorlar. Fakat dişi tırtıl cinsiyet değiştirip erkek olunca kan gövdeyi götürüyor. Şirketle çıkan sorunlar iki sevgiliyi gizlice deneyler yapmaya itiyor ve aşılmaması gereken bir sınır aşılıyor. Bu sınırı daha önce Doktor Frankenstein ve Sinek (The Fly) filminin biliminsanı da aşmıştı. Bu biliminsanının, Tanrı ile arasındaki sınırı kaldırması gibi gözükse de işin tabii ki Tanrı’yla alakası yok. İnsanın kobaya indirgenmesi, insan üzerinde deney yapılması aşılmaması gereken ahlaki sınırlar.

ELSA ENSESTİN ÜRÜNÜ
İşte bu sınırı aşıp, insan DNA’sı da katarak yarı hayvan yarı insan bir yaratık üretiyor ikili. Dern adını verdikleri bu kuyruklu, hayvan bacaklarına sahip kıza özellikle ‘anne’si Elsa çok bağlanıyor. Fakat Elsa’nın karanlık bir aile geçmişi olduğunu öğreniyoruz. Annesi ona hayvan muamelesi yapmış.
Babası ise kim belli değil (en azından seyirci açısından). Elsa’nın bir ensest ilişkinin ürünü olduğu filmin gelişmesi dikkate alınırsa, rahatlıkla düşünülebilir. Dern’e kız dediysek de bacaklarının arasından da upuzun, son derece fallik görünümlü bir kuyruk sallanıyor (kızın bu androjen görünümünün özellikle vurgulandığı en az bir sahne var). Ve bu kuyruğun ucunda da sokan zehirli bir iğne bulunuyor.

SÜNNET SONRASI ERKEK OLMAK
Hayvanla insan arasındaki sınırı  ihlal eden, arada bir bölgede var olan Dern’e ensest yasağı koymak imkânsız. Nitekim, cinsel arzularına sınır konulamayan Dern önce Clive’la sevişiyor. Elsa, yorumlaması zor bir kararla kızını kastre ediyor, yani kuyruğunun ucunu kesiyor! Fakat bu sünnetin ardından Dern erkeğe dönüşüyor ve…
Gerisini sizin fantezinize bırakıyorum.
Cinsel ve bilimsel sınırlar ve bunların ihlalinin üretebileceği sorunlar üzerine enteresan bir konusu olmakla birlikte ‘Deney’ vasatı pek aşabilen bir film değil.
Vincenzo Natali, bir Cronenberg, Lynch ya da Scott değil çünkü. Ama yine de takdire şayan bir çabadan söz etmek mümkün.

‘CİDDİ BİR ADAM’

TARİH:  14 Ağustos 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Saçmasapan bir hayat
Coen Kardeşlerin filmlerinde oyunculuklar kusursuz oluyor ve tempo hiç aksamıyor. Filmleri seyirciyi bir şekilde eğlendiriyor genellikle. ‘Ciddi Bir Adam’ için de aynı şeyleri rahatlıkla söyleyebilirim. Ama film bittikten sonra geriye bir anlam kalıyor mu? Hayır. Zaten filmin felsefine uygun değil bir yere varmak, neden sonuç ilişkileri kurmak. Her şey belirsizlik içinde, dolayısıyla bir neden ve anlam aramak boşuna. Çağımızın hastalığı bu bence. Ve Uğur Kutay’ın geçen haftaki yazısında sözünü ettiği modernizmin reddedilişiyle alakalı bir durum. Modernizmin de bu işte günahı var ama toptan reddedilince karşılaştığımız vaziyet bence entelektüel anlamda gerilemeye karşılık geliyor. Anlama çabasından vazgeçmek demek bu çünkü. İnsan davranışlarının akıl dışılığı da yine akılla anlaşılabilir. Filmlerin, illa ki nedenleri göstermeleri gerekmiyor ama düşünmek için bir takım ipuçları vermeleri gerekiyor. Bana kalırsa ‘Ciddi Bir Adam’ın zaafı bu ipuçlarını vermeyişi. Ya da zaten olduklarına inanmayışı.

DEMİRKUBUZ’UN ETKİ ALANI COEN’LER
Coen Kardeşlerin bu son filmini, onlardan açıkça etkilendiklerini söyleyen Taylan Kardeşlerin ‘Vavien’inden çok, Zeki Demirkubuz filmlerine benzetiyorum. Demirkubuz da kahramanlarının davranışlarını açıklamaya çalışmaz, nedensizliği ileri sürer. Kader kontrol edilemez, dolayısıyla filmlerinin erkek kahramanları ya kararlı kadınların peşinden felakete sürüklenirler ya da aktif bir şekilde pasifliği seçerler. ‘Ciddi Bir Adam’ın kahramanı Larry Gopnik de son derece pasif ve filmin finalinde onu sanki bir doğal felaket bekliyor gibi. Gopnik tam bir Demirkubuz kahramanı değil ama benzerlikleri var. Demirkubuz 2006’da yaptığı bir söyleşide kendisini son yıllarda en çok etkileyen 6 filmin adını vermiş; bunlardan ikisi, ‘Fargo’ ve ‘Orada Olmayan Adam’ Coen’lerin filmleri.
Film bir prologla açılıyor. Burada filmde göreceğimiz kahramanların geçmişteki prototipleri var sanki. Bir yaşlı adam, Yahudi bir çiftin evini ziyaret ediyor. Evin sabit fikirli kadını gelenin, ölmüş bir adamın kötü niyetli hayaleti (Yahudi mitolojindeki dibbuk) olduğuna inanıyor ve adamı bıçaklayıveriyor, erkek ise pasif bir şekilde olayı izliyor.

İŞLEVSEL OLMAYAN AİLE TABLOSU
Film eve gelen ihtiyarın, kanlı canlı bir adam mı, yoksa bir hayalet mi olduğunu belirsiz bırakıyor. Ardından, Coen’lerin memleketi Minnesota’nın, Yahudilerin yaşadığı bir banliyösüne (suburb) geçiyoruz. Larry Gopnik ve ailesiyle tanışıyoruz. Larry fizik profesörü. Karısı, biri kız, biri oğlan iki çocuğu ve erkek kardeşiyle aynı evde yaşıyor. Tam bir işlevsel olmayan aile tablosu var.
Oğlan ot kullanıyor, kız güzellik derdinde, erkek kardeş ise, adı konmuyor ama bir tür şizofren. Larry’nin karısı ise Sy adlı bir adamla birlikte ve Larry’den boşanmaya kesin kararlı. Hiçbir şey Larry’nin isteği doğrultusunda gitmiyor. Larry kim nereye çekerse oraya sürükleniyor. Onu çekiştirenlerin davranışları da çoğunlukla irrasyonel ama en azından bir iradeye işaret ediyor. Larry’de ise irade yok gibi  bir şey. Larry’nin egosu gelişmemiş. Hahamlara danışmak da bir işe yaramıyor. Onlar da hayatta bir mana arayışını ya çoktan bırakmışlar ya da bir otoparkta bile anlam görmeye çalışacak kadar riyakar bir tutum içindeler. Sonuçta kadere teslim olmak dışında bir seçenek sunamıyorlar Larry’ye.
Evet, elbette her şeyin Shyamalan filmlerinde olduğu gibi nihai bir ereğe hizmet eden anlamları yok hayatta. Coenlerin dindışı nedensizlikciliğini (bu kavramı şimdi uydurdum), mesela bir Shyamalan’ın new-age’ci (yeni çağcı) yaklaşımına yeğlerim. Film, Larry’nin dramını egosunun gelişmemişliğine bağlasa tatmin olacağım ama öyle de değil. Egosu fazlaca gelişmiş olanlar da ne yaptıklarını bilmiyorlar ve her şey saçmaya bağlanıyor,  sonuçta. Saçma üzerine kafa patlatmak da saçma, en nihayetinde. Ama “Ciddi Bir Adam” bu boşluğuna rağmen keyifle izlenen bir film.

Türk Sineması’nın Yeni Ufuklar’ı

TARİH:  15 Ağustos 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Sansürün çirkin gölgesine rağmen, Türk sineması açısından son yıllarda Avrupa’da yapılan en önemli etkinlik olarak rahatlıkla gösterebiliriz 10. Era Nowe Horyzonty Uluslararası Film Festivali’ni

Bu yazı biraz gecikti ama yine de hiç yazılmamasından iyidir. 10. Era Nowe Horyzonty (ENH; Era Yeni Ufuklar) Uluslararası Film Festivali 22 Temmuz ve 1 Ağustos tarihleri arasında gerçekleşti. Festivalin bizim açımızdan önemi büyüktü. Tıpkı nisan ayında İtalyan’ın Lecce kentinde yapılan festivalde olduğu gibi, bu festivalde de Türk sinemasına ayrı bir yer ayrılmıştı. Ama Polonya’nın Wroclaw (Wrosvaw okunuyor, sık sık Krakow’la karıştırıldı) kentindeki festival Lecce’den çok daha kapsamlı bir festivaldi. Nüfusu yüz binlerle ölçülen kentte festivalin çektiği seyirci sayısı 120.000 civarında oldu. Tabii gelenler sadece kentte oturanlar değildi, Polonya’nın çeşitli kentlerinden, özellikle Varşova’dan festivali izlemeye çok sayıda izleyici geldi.
Zeki Demirkubuz festivalin en önemli isimlerinden biriydi. Demirkubuz’un bütün filmleri gösterildi, her filminden önce bir sunum yapıldı ve ardından yönetmen seyircilerin sorularını cevaplandırdı. Demirkubuz’un filmleri çok beğenildi ve büyük ilgi uyandırdı. Gösterimlerin ardından hararetli tartışmalar oldu. Kieslowsky’nin Dekalog’undan çok etkilendiğini söyleyen Demirkubuz bir anlamda Polonya’ya olan borcunu ödedi. Şimdi sıra Polonyalı sinemacıların Türk sinemasından etkilenmesine gelmiş gibi görünüyor. Çünkü sadece Demirkubuz değildi filmleriyle Yeni Ufuklar’a damgasını vuran. Nuri Bilge Ceylan, Yeşim Ustaoğlu, Ümit Ünal, Theron Patterson, Hüseyin Karabey, Bülent Düzgünoğlu, Pelin Esmer ve İsmail Necmi festivale hem filmleriyle hem de bizzat katıldı, hem de seyircileriyle tanışıp sohbet etti. Nuri Bilge Ceylan’ın fotoğraf sergisi de festival etkinlikleri arasındaydı. Festivale şahsen gelemeyen ama filmleri gösterilen diğer yönetmenlerimiz ise Reha Erdem, Derviş Zaim, Serdar Akar, İnan Temelkuran ve Semih Kaplanoğlu’ydu. Bu listeye Fatih Akın da eklenebilir. Eğer konsolosluk sansür heyeti rolüne sıvanmasaydı Kazım Öz de bu listede yerini alacak, belki bizzat katılacaktı. Son derece parlak geçen Türk(iye) sineması bölümü bu nedenle yara aldı, herkesin tadı biraz kaçtı. Oysa Lecce’de Kazım Öz’ün ‘Fırtınası’ gösterilmişti. Yasaklanan ‘Fotoğraf’ı izleyebilmiş değilim. Ama ‘Fırtına’yı gayet iyi biliyorum (Lecce’de bir kez daha izledim). (Film hakkında yazdığım olumsuz eleştiriden dolayı yapımcılarından az hakaret duymadım.) ‘Fotoğraf’ın ‘Fırtına’dan daha radikal olduğunu sanmıyorum. Ortada tamamen keyfi bir uygulama olduğu açık. Bir filmin gösterilip gösterilemeyeceği, kültür müsteşarlarının keyfiyetine kalmış gibi görünüyor ve bu kabul edilebilir bir durum değil. ‘Fotoğraf’ gösterilmeyince Kazım Öz diğer filmi ‘Şavaklar’ı da gösterimden çekti, gayet anlaşılabilir bir tavırla.
Bu sansürü bir panelde, Ümit Ünal net bir dille eleştirdi. Panel demişken, benim de katılımcısı olduğum iki panel gerçekleşti. Türk sineması hakkında akla gelebilecek hemen hemen her şey konuşuldu. Demirkubuz sineması yine özel bir seansta irdelendi. Festival konukları arasında sadece yönetmenler yoktu. Akademisyen Asuman Suner, Fipresci jürisi üyesi olarak eleştirmen Yeşim Tabak, yönetmen ve Gezici Festival yöneticisi Ahmet Boyacıoğlu ile Başak Emre, Türk sineması uzmanı Alman eleştirmen Daniela Sannwald, gazeteci ve eleştirmenler olarak Esin Küçüktepepınar, Ali Koca ve Ömür Gedik de festivale katıldılar. Benim konumum ise konukluktan çok festival çalışanıydı diyebilirim. Birçok filmin sunumunu yaptım, soru cevap bölümlerini yönettim, panellere katıldım, gazete ve televizyonlara görüş verdim. Bu yoğunluktan dolayı da yabancı filmlerden çok, Türk filmlerini yeniden izledim. Yine de Polonya’nın en önemli yönetmenlerinden Wojciech Jerzy Has’ı bir miktar tanıma fırsatı buldum. Has, Demirkubuz ve Jean Luc Godard’la birlikte kapsamlı diğer retrospektiflerin öznesiydi.
Festivalin müzik programı da oldukça zengindi. İstanbul’da Faith No More adlı grubuyla izlediğimiz Mike Patton son projesi ‘Mondo Cane’ ile festivali açtı. ‘Mondo Cane’ (Köpek Dünyası), adını eski bir İtalyan belgeselinden alıyor ama İtalya ile ilgisi 50 ve 60’ların İtalyan şarkılarından oluşmasıydı. Türkiye’den ise Baba Zula ve Replikas konser verdi, ayrıca dj’ler de sahne aldı.
Festivalin yenilikçi filmlere ayrılan uluslararası yarışma bölümünü Dünyevi Tarih (Jao Nok Krajok) adlı film kazandı. Filmin yönetmeni Anocha Suwichakompong, Tayland sinemasına Cannes’dan sonra bir zafer daha kazandırmış oldu. Fipresci ödülü ise Rus filmi Mama’ya gitti (Yelena ve Nikolay Renard). Başka birçok etkinlik, yarışmalı bölüm ve birçok ödül kazanan film var ama hepsini saymaya kalksam bu yazı zor biter. Gelecek yıl Japon erotik film türü ‘pinku eiga’ retrospektifi yapılacağını söylersem festivalin ne kadar ufuk açıcı bir tarzı olduğunu da anlamış olursunuz sanırım!
Sonuçta sansürün çirkin gölgesine rağmen, Türk sineması açısından son yıllarda Avrupa’da yapılan en önemli etkinlik olarak rahatlıkla gösterebiliriz ENH festivalini. Son olarak ilginç bir notla bitireyim. Theron Patterson’ın Bursa İpekyolu Festivali birincisi filmi ‘Bahtı Kara’sı, Wrosvaw’ın (kentin eski adı Breslau bu arada) eski kentindeki dev açık hava sinemasında gösterildi bir akşam. Açık havada gösterilen tek Türk filmi olan Bahtı Kara’yı yağmur altında ve kimisi ayakta yaklaşık bin kişi izledi o gece. Filmin Türkiye’de toplamı seyirci sayısı ise sadece 900 kişi civarında olmuş.
Ve en son not: Theron Patterson ile Nuri Bilge Ceylan’ın oyuncu yönetimi konusundaki sohbetlerine şahit oldum (Ceylan da benim gibi Patterson’ın oyuncularından aldığı performanstan çok etkilenmişti). Konuşulanları anlatmayacağım çünkü yönetmenlerin sırlarının açık edilmesini isteyeceklerini hiç sanmıyorum. Ama akla hayale gelmeyecek şeytanlıklar, taktikler ve stratejileri ağzım açık dinledim. Yönetmenlik kavramı kafamda köklü bir değişikliğe uğradı diyebilirim. Belki de festivalden bende en kalıcı anı bu sohbet olacak.

“BAŞLANGIÇ”

TARİH:  21 Ağustos 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Büyümez ölü çocuklar ya da Başlangıç’ın asıl hikâyesi
Rüya bütün çektiğimiz/Rüya kahrım, rüya zindan/ Nasıl da yılları buldu/ Bir mısra dolu maceram…
Ahmed Arif

Başlangıç’ı festivaldi, tatildi derken oldukça geç izledim. Umarım siz de izlemişsinizdir artık. Çünkü filmin sırlarını saklamaya çalışmayacağım. Bu saatten sonra gerekli değil gibi görünüyor. Bir de filmi izlemediyseniz zaten bu yazıyı okumasanız da olur.
Önce filme kendi yakıştırdığım hikâyeyle başlayacağım. Bunun filmin gerçek hikayesi olduğunu iddia edemem ama bence böyle olsa iyi olurdu. Cobb (Leonardo DiCaprio) ve Mal (Marion Cotillard) evli bir çifttir. Çiftin iki çocuğu bilmediğimiz bir nedenden dolayı ölmüştür. Çift bu büyük travmayı inkar eder ve çocukları sanki hiç ölmemiş gibi yaparak, onların hayalleriyle avunarak yaşamaya çalışır. Ama her büyük kayıp büyük suçluluk duyguları, kimi zaman da çiftler arasında büyük düşmanlıklar doğurur. Mal bir süre sonra çocuklarının hayalleriyle yetinmeyi başaramamaya başlar.  Kocasıyla arasına da büyük bir uçurum girmiştir. İletişimsizlik ve karşılıklı anlayışsızlık had safhadadır. Mal, çocuklarına ancak ölürse, ancak öbür dünyaya giderse kavuşabileceğini düşünmeye başlar; onlarla öbür dünyada buluşmayı umar. Zaten çocuklar hiç görünmezler, yokturlar. Mal’ın intihar sahnesi çiftin arasındaki mecazi uçurumu cismanileştirir. Mal, eşi Cobb’la tuttukları odanın tam karşısındaki bir odanın pervazına çıkmıştır. Aşağıda sonu görünmeyen bir uçurum vardır. Mal atlar ama Cobb peşinden gitmez. Belki de Mal intihar etmemiş sadece Cobb’u terk etmiştir ama etkisi aynıdır.

SUÇLULUK DUYGUSU VE HAYAL ALEMİ
Hayatındaki bu yeni travma Cobb’u doğal olarak derinden etkiler. Artık eski hayal dünyasında da yaşayamamakta, çocuklarının yüzlerini görmeyi bile hayal edememektedir. Çocuklarının yüzlerini hayalinde canlandıramamasını onlara son kez seslenmemiş olmasına bağlasa da bu hiç mantıklı değildir çünkü çocuklarının yüzlerini çok iyi bilmektedir. Suçluluk duygusu da vardır işin içinde. Çocuklarıyla yüzleşecek cesareti yoktur, hem onların hem de annelerinin ölümünden kendini sorumlu tutmaktadır. Mal’in ölümünden kendini sorumlu tuttuğunun farkındadır zaten. Onu hayal aleminde yaşadığına ikna ettiği için kendisini suçlamaktadır. Cobb’a göre çocukları ölmemiştir, onlarla birlikte yaşamlarını sürmektedirler. Karısına göre ise asıl hayal alemi budur. Aslında Cobb’un kendisidir hayal aleminde yaşamayı isteyen. Ama karısının intiharıyla artık o hayal alemi de sürdürülebilir olmaktan çıkmıştır. Bu yüzden karısına büyük öfke de duyar. Karısına duyduğu düşmanlık duyguları, karısının kendisine düşmanlık göstereceği beklentisini yaratır. Doğal olarak birisine düşmanlık besliyorsanız, ondan da kötülük beklersiniz. Karısının adının Mal (kötü) olması tesadüf değildir. Bu Cobb’un karısına yakıştırdığı addır, Mal diye bir ad yoktur ve olamaz. (Bu arada Cobb da hem şef hem de örümcek anlamına gelir. Örümcek, belki de Cronenberg’in bir şizofreni anlattığı “Spider” (örümcek) filmine göndermedir.)

HAYAL DÜNYASI GERÇEĞİN BİR PARÇASI
Kötülük bekleyen kötülük bulur, en azından rüyalarında! Mal, Cobb’un peşini bırakmaz ve rüyalarını kabusa çevirir. Cobb’un hayatını sürdürebilmesi için yeni bir gerçekliğe olmasa da yeni bir hayal dünyasına ihtiyacı vardır. Hayal dünyası da gerçekliğin bir parçasıdır zaten. Bu yeni hayal dünyasında karısıyla barış içinde vedalaşabilmeli, çocuklarının yüzünü hatırlayabilmelidir. Cobb bu nedenle, karısına verdiği sözü tuttuğuna ve birlikte yaşlanmış olduklarına inandırır kendisini. Ancak bu sayede Mal’ın kötücül hayaletinden kurtulabilecektir ve kurtulur da (sol elindeki yüzük de artık çıkar). Cobb, bu değişimin ardından yeniden çocuklarıyla birlikte olabildiğini hayal edecektir. Çocukları aklında hep aynı noktada, hep aynı yaşta ve hep aynı kıyafette kalacaktır. Çünkü, şairin de dediği gibi “büyümez ölü çocuklar”.
Bu hikâyeyi ben mi yazdım, film mi bana anlattı açıkçası bilmiyorum. Ama bana anlamlı geliyor. Hem hepimizin sinema salonunda aynı rüyayı gördüğünü kim iddia edebilir ki? Öyle olsa, her film konusunda hepimiz aynı fikirde oluruz, eleştirmenlere de gerek kalmaz.

KATHARSİSLER PARALEL
Peki bütün o aksiyon sahneleri ne? Ya da diğer karakterler? Film klasik dram sanatının temel işlevi olan katharsis’i, bir tür sağaltımı, boşalmayı ciddiye alıyor gibi. Filmin kahramanının katharsis’i ile, seyircinin katharsis’i paralel gidiyor. Kahramanının hayal dünyasıyla sinema özdeşleşiyor ve hem biz hem de filmin kahramanları iç barışımıza kavuşuyoruz. Bu denli büyük bir prodüksiyonun seyircisine katharsis sağlamaması kolay kolay düşünülemez zaten. Devin Faraci adlı bir yazara göre Cobb yönetmeni, mimar kız Ariadne senaristi, Saito işe burnunu sokan finansörü, Arthur prodüktörü (para sağlayan anlamında değil, araştırma yapan, yatacak yer sağlayan anlamında), Eames aktörü, Yusuf da teknisyeni temsil ediyor. Rüyayı, yani filmi gerçekleştiren ekibi oluşturuyor bu insanlar yani.
Sonuç mu: Pişmanlıklarınızla barışmanın bir yolunu bulun. Pişmanlıklarla dolu, tek başına ölen bir ihtiyar olmayın! Bu da filmin zihnimize yerleştirdiği fikir (‘inception’ bu demek zaten). Yoksa bu da kendi fikrim miydi?
Başlangıç sıradan bir film değil. Ama nasıl bir film olduğuna da hâlâ karar veremedim. Keşke aksiyon sahneleri daha kısa olsaydı. Ama yeni bir fikre karşı ciddi bir direnç gösterir zihnimiz, onu da kabul ediyorum. Neyse bir yerlerde “Non, je ne regrette rien” (hayır, hiçbir şeyden pişman değilim) çalıyor, artık kalksam iyi olacak.

“THE KARATE KİD”

TARİH:  28 Ağustos 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Çin’de bir Amerikalı macerası
The Karate Kid (filmin Türkçe adı yok) klasik bir büyüme öyküsü anlatıyor gene. Bir baba figürünün bir gence mücadele etmeyi öğretmesi filmin konusunu oluşturuyor. Bu öykü mesela kısa bir süre önce vizyona giren “Sihirbazın Çırağı”nın da temasıydı, biraz daha eski Zombieland’in de. Tabii ki bir kız da vardır hedefte ama bu kez film biraz utangaç davranmış ve maceranın aşk kısmını arkadaşlığa bağlayarak işin içinden çıkmış. Bu kez kahramanımız biraz küçük, 12 yaşında, aşkın es geçilmesi bundan, ama eskiden bu konularda sinema daha cesurdu. Benim kült filmlerimden ‘Melody’ (1971) gayet anarşistçe bir çocukluk aşkını anlatmıştı. Neyse…
KENT KRİZİN İŞARETLERİNİ TAŞIYOR
Karate Kid’in bir özelliği de, gerçekçi, neredeyse sosyal gerçekçi bir üslubu zaman zaman benimsemesi, bütün macera filmleri klişelerine sadık kalmakla birlikte, ciddi bir film havasını tutturmaya çalışması. Bu bazen iyi sonuç vermiş bazen de filmi sıkıcılaştırmış, özellikle bunun bir çocuk filmi olduğu düşünülürse. Film, ekonomik krizden en kötü etkilenmiş Amerikan kentlerinden Detroit’te başlıyor ve krizin işaretleri bazı tabelalarda görünüyor (bankaların el koyduğu işyerleri, konutlar vb).
Küçük Dre’nin annesi, oğlunu da yanına alarak, bu ortamda çalışmak için Çin’in başkenti Beijing’e (Pekin) göç ediyor. Dre’nin babası ise ölmüş. Çince bilmemenin zorluklarıyla baş etmeye çalışan Dre bir kızdan hoşlanıyor. Ama okulunun kung-fu kursuna giden küçük zorbaları bu duruma derhal el koyuyor ve Dre’yi pataklıyorlar. Dre’nin kaldığı apartmanın kapıcısı (tamirat işlerine de bakan adamı) Han, Dre’ye yardım elini uzatıyor ve ona kung-fu öğretiyor. Han’ın da geçmişte yaşadığı kayıpları var. Öfkeli olduğu bir gün kullandığı arabayla kaza yapmış ve kızı ile karısının ölümüne neden olmuş. Han da Dre’de yeni bir evlat edinmiş ve geçmişini temize çekme fırsatını bulmuş oluyor. Film Dre’nin okulundaki küçük zorbalarla, kung fu minderinde hesaplaşmasına doğru ilerliyor.

FİLM SONUÇTA ABD-ÇİN ORTAK YAPIMI
Filmde Han ile Dre dışındaki karakterlerin hepsi son derece yüzeysel. Özellikle Dre’nin hoşlandığı Çinli kız Mei Ying’in neredeyse hiç karakteri yok, bütün film boyunca bir şirinlik muskası olarak dolaşıp duruyor. Batılı’nın kafasındaki Uzakdoğulu kadın imgesi mi nedir, bunun nedeni? Ayrıca Mei Ying, Dre’den daha büyük gözüküyor yaşça ve boyca. Tamam, Nicole Kidman de Tom Cruise’dan uzundu ama çocukluk aşklarında durum farklıdır. Benim zamanımda ergen kızlar kendilerinden yaşça çok daha büyük oğlanlara yüz verirlerdi. Ya da belki de sadece bana yüz vermiyorlardı, bilemeyeceğim. Dre’nin annesi de filmde neredeyse figüran gibi. Zoba çocuklar da öyle. Dre’nin bir tane bile yaşıtı erkek arkadaşı olmaması ve bunu dert etmemesi de garip. Amerikalı çocuk sonuçta gelip kötü Çinlilere, kendi evlerinde ve kendi uzmanlık alanlarında bir güzel dersini veriyor. Ama filmin Çin kültürüne ve Çinlilere kötü baktığını söylemek de abartılı olur. Sonuçta bu bir ABD-Çin ortak yapımı ve Çin’in bütün önemli tarihi mekânlarını da (Çin Seddi, Yasak Şehir) geziyoruz film boyunca. Peki filmde söz konusu olan kung fu iken filmin adı neden karateden söz ediyor? Kung fu Çin’e özgüyken karate Japonya’da geliştirilmiş. Bunun tek nedeni, filmin bir yeniden çevrim olması herhalde.

Neo-liberalizm çağında aşk

TARİH:  8 Eylül 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

SENİ UZAKTAN SEVMEK

Sanki Judd Apatow ekibinden birkaç hafta önce seyrettiğimiz ‘Zorlu Görev’in (Get Him To The Greek) daha kadınlara yönelik bir versiyonu gibi “Seni Uzaktan Sevmek”. İki filmde de erkek karakter bir müzik şirketinde çalışıyor. İki filmde de kadın karakter iş icabı başka bir şehre taşınmak zorunda kalıyor. İki filmde de erkek karakter kadını izlemeye karar veriyor. İki filmde de bolca belden aşağı konuşmaya tanık oluyoruz. Ve iki filmde de diğer erkek karakterler son derece çocuksular, ergen düzeyindeler. Ergenleri konuşmalarının önemli bir bölümü mastürbasyon tekniklerini paylaşmakla geçiyor. Aslında daha olgun gibi gözüken romantik çiftimiz de pek olgun sayılmazlar. Birbirleriyle bir oyuncağın başında tanışıyorlar! Garret (Justin Long) romanstan pek anlamadığı için kız arkadaşı tarafından terk edildiği gece gittiği kulüpte Erin’i (Drew Barrymore) bir bilgisayar oyununun başında buluyor. Erin meğerse bu oyunun efsanevi rekortmeni değilmiymiş! Çift çıkmaya başlıyor ve romans ilkokul anket defterleri düzeyinde ilerliyor. “En sevdiğin şarkıcı kim, en sevdiğin renk ne ?” düzeyindeki derin diyaloglar çifti birbirine bağlamaya yetiyor. Tabii, denize kıyafetlerle girme sahneleri gibi klasik romans anları da var filmde. Artık romantik komedilerin olmazsa olmazı olan ergen muhabbetini yapmak da Garret’in kankalarına düşüyor. Çiftimiz neden bu kadar az gelişmiş derseniz, bunun cevabını belki de yaşadıkları iş ortamlarında bulabilirsiniz. Garret’ın çalıştığı müzik şirketi görece derin işler yapan müzisyenlerle ilgilenmiyor ve ergenlere hitap edecek gruplar peşinde koşuyor. Erin’in olmak istediği gazetecilik mesleği can çekişiyor ve iş güvencesi diye bir şey kalmamış. Birbirini seven iki genç yetenekli insan aynı şehirde iş bulamıyorlar, buldukları işler ise ne kendilerinin ne de başkalarının yapmak istediği türden. Filmin bir sistem eleştirisi yapma niyeti olmadığı ortada ama durumun vahimliği görülmeyecek gibi değil. Böyle geri bir toplumsal hayata böyle geri kalmış karakterler karşılık geliyor. Onların romansı da, anket defteri düzeyinde kalıyor ancak. Zavallı dünyamız, ne hale geldi yılların neo-liberal uygulamalarından sonra!

CENTİLMEN: Cinayet, seks ve aşk

TARİH:  11 Eylül 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Centilmen’de klasik bir trajedinin temel unsurları var ama bundan fazlası yok. Ama görüntüler güzel, oyuncular çekici ve film bir atmosfer yaratmayı da başarıyor

‘Centilmen’ bir atmosfer yaratmak için çok uğraşmış, bunda az çok başarılı da olmuş ama inandırıcı bir hikâye anlatma ve karakterlerine derinlik kazandırma gibi konularda sınıfta kalmış bir film. George Clooney  ‘Aklı Havada’dakiyle (Up in the Air) benzerlikleri olan bir rolde karşımıza çıkıyor. O filmle ilgili yazıma ‘Cellatların Yalnızlığı’ başlığını koymuştum. Clooney o filmde insanların işlerine son veren dolayısıyla insanların ‘bildikleri şekliyle hayatlarını’ sonlandıran birini canlandırıyordu. Bir nevi katil ya da infazcıydı. İyi de sevişiyordu. Ama kalıcı, sürekliliği olan bir ilişkiye doğru meyledince kendi dünyası da bildiği anlamıyla çöküyordu.

ÖLDÜRMEKLE SEVİŞMEK ARASINDA DERİN BAĞ

Clooney’nin Centilmen’de canlandırdığı karakter (Jack ya da Edward) kelimenin düz anlamıyla bir cellat, bir infazcı. Kimi zaman tetiği kendi çekiyor, kimi zaman ise tetiği çekenlere silah üretiyor. İyi de sevişiyor. Öldürmekle sevişmek arasında derinlerde bir bağ olsa gerek. İkisi de bir cezalandırma aracı olabiliyor. Birinde iyi olan erkek diğerinde de iyi oluyor ama tabii sevişme kelimesi tam da uygun kelime değil. Çünkü ne zaman bu erkek kahramanlar kalıcı bir ilişkiye yönelse felaketleri oluyor. ‘Aklı Havada’da da böyle, ‘Centilmen’de de. Sevişmenin içindeki ‘sevmek’i çıkarmak gerekiyor uygun bir sözcük bulmak için.

Filmin düz hikâyesine girecek olursak: Jack İsveç’te kadın arkadaşıyla keyif çatarken son derece profesyonel görünümlü ama öldürülmeleri mantar toplamaktan birazcık daha zor olan katillerin saldırısına uğruyor. Jack bu avanakların işini kolaylıkla bitiriyor ve geriye tanık bırakmamak için ‘sevgilisini’ de öldürüyor.

TAM BİR AMERİKALI
Jack, Pavel ismli şefi tarafından İtalya’da küçücük bir kasabaya gönderiliyor. Pavel bir Rus ismi. KGB filan mı söz konusu? Jack sadece para için değil de ne bileyim, inançları içinde mi bu işlerin içine girmiş? Bilemeyeceğiz. Öte yandan filmin orijinal ismi ‘Amerikalı’ ama herhangi bir Amerikalı değil, ‘the’ Amerikalı! Yani Jack, yabancı ülkelere gidip, oralarda cinayetler işleyen ama oranın kültürüne yabancı kalan biri olarak Amerikalı olmayı tam anlamıyla temsil yeteneğine sahip.

İtalya’ya dönelim: Jack’e burada yeni bir iş veriliyor. Bir başka kiralık katil için bir silahı modifiye etmek, susturucu takmak Jack’in görevi. Bu kadar önemli bir cinayet için bu kadar önemli bir silahı üretme işi, bir otomobil tamircisindeki hurda parçalardan başka kaynağı olmayan bir adama neden verilir? Filmin saçmalıkları bitmek bilmiyor…

Bu küçücük kasabada Jack, kuzey kutbundaki rengârenk bir kelebek kadar dikkat çekici. Ama yine de peşindeki katilleri öldürmeye devam ediyor ve kimsenin aklına bu adamı soruşturmak gelmiyor. Oysa kasabanın papazı derhal katilin kim olduğunu tahmin ediyor. Ama bu günahkâr papazın varoluşsal dertleri arasında cinayet yok.

POLİTİK GÖNDERMELER

Jack kasabada susturuculu silahı üretirken, kasabanın en güzel orospusuyla da yatmaya başlıyor. Orospular bir pezevenge çalışmadıkları zaman bile, kendilerine ait değiller. Onlar her erkeğin kadını; kutsal rahibeler, kraliçeler ve prensesler gibi herkese aitler. Jack’in öldürme ve sevişme sarmalında, Kral Ödipus’tan izler bulmak çok zor değil.

Tabii ki Jack’in sonu da trajik oluyor. Jack’in bir ilgi alanı var: kelebekler. Bu nedenle kendisine Bay Kelebek diyor filmdeki kadınlar. Akla hemen “Madame Butterfly” operası ya da Cronenberg”in “M. Butterfly”ı da geliyor. Jack, kendisini sevdiği sandığı adamın ihanetine uğrayan Bay ya da Bayan Butterfly mı? Bu aldatan da patronu Pavel mi? Böyle de düşünülebilir ama buradan pek de bir anlam üretmek mümkün gözükmüyor bana.
Politik göndermeler konusunda da fazla düşünmenin manası yok. Kısacası klasik bir trajedinin temel unsurları var ‘Centilmen’de ama bundan fazlası  yok. Hikâyenin yalap şaplığını da sineye çekmek gerekiyor. Ama görüntüler güzel, oyuncular çekici ve film bir atmosfer yaratmayı da başarıyor. Bunlar yeter denilebilir.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com