KONTES: Yoksul kanıyla gençleşmek

TARİH:  1 Ağustos 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

July Delphy ikinci yönetmenliğinde bu kez tarihi bir kişiliği konu almış. Transilvanya’nın havasında ve suyunda bir şey var herhalde, III. Vlad’dan gayri kanlı bir kahraman daha varmış bu topraklarda yetişen. Macar Kontes Erzebet Bathory, feodal düzenin acımasızlığı içinde yetişmiş. İdamları işkenceleri seyretmiş, serflerin acımasızca öldürülüşüne tanık olmuş. Yine de ilk aşkı bir serf olmuş. Erzebet hamile de kalmış üstelik. Köylü acımasızca öldürülmüş, çocuğun ise akıbeti belli değil. Kontes babasının arzusu üzerine sevmediği bir adamla evlenmiş. Osmanlıyla o dönem sürekli savaş halinde olan kont bir gün ölünce, Kontes kendisiyle evlenmek isteyen bir soylunun genç oğlu Istvan’a abayı yakmış. Fakat soylu oğlunu alavere dalavereyle Kontesten uzaklaştırmış. Yaşlandığı ve artık çirkin olduğu ve sevgilisinin bu yüzden kendisinden ayrıldığı vehmine kapılan Kontes, bir süre sonra bakir kızların kanının cildine iyi geldiğine ve kendisini gençleştirdiğine inanmaya başlamış. Ve bundan sonra, özel büyücüsünün bütün karşı koyma çabalarına rağmen, bakire köylü kızları tuzağına düşürmüş ve onların kanıyla yıkanmış.

TARİHİ KAZANANLAR YAZAR
Aristokrasinin sınıfsal acımasızlığı, Batıdaki Türk korkusu ve düşmanlığı üzerine enteresan şeyler var filmde. Ama Alperen tosuncukları heyecanlanmasınlar, film Türk düşmanı değil.  Türk düşmanlığı sadece kahramanların dilinde karşılaştığımız bir şey. Filmde görsel olarak Türk vahşeti diye bir şey yok. Aksine, vahşeti gösterilen tek taraf Hıristiyanlar. Yine de AB kapısında beklerken, bu tarihsel korku ve nefreti de görmek anlamlı olabilir. Filmin asıl söylediği şey ise ne kadar güçlü olursa olsun, kadının gençlik ve güzellik kültü karşısında ne kadar zayıf olduğu. Tabii sadece bu da değil, güçlü bir kadın bile, her an siyasi rakipleri tarafından cadılıkla suçlanmakla karşı karşıya kalabilir. Ya da şöyle de söylenebilir, güçlü bir kadın tam da bu nedenle yani güçlü olduğu için cadılıkla suçlanabilir. Tabii ki, Erzebet bir canavar, fakat birkaç yüz köylü kızın öldürülmesi, ne kralın ne de hiçbir soylunun umurunda değil aslında. Hatta kralın bunu ilk duyduğundaki tepkisi, ‘ne olmuş yani’ şeklinde… Kısacası bir erkek olsa, Erzebet’i mahkûm etmek hiç de kolay olmayacakmış. Filmin başında da söylendiği gibi, ‘tarihi kazananlar yazar’. Erzebet canavar sınıfın kaybeden cinsiyetinden.

DELPHY’NİN YÖNETMENLİĞİ UMUT VERİCİ
July Delphy eli yüzü düzgün bir film yazmış (hem senaryoyu hem de müziği), yönetmiş ve oynamış. Ortaya büyük bir film çıkmasa da, bir şeyler de söyleyen bir film çıkmış. William Hurt de iyi oynamış ama genç Istvan’da Daniel Brühl fazla silik kalmış. July Delphy yönetmenlik mesleğinde daha iyi işler yapabilecek gibi duruyor.
‘Şok’ (Traitement de Choc) diye 1973 tarihli bir Fransız filmi vardı (Alain Delon ve Annie Girardot’lu). O filmde de gençleşmek isteyen burjuvalar, genç Portekizlilerin kan ve organlarının güzellik müstahzarı olarak kullanıldığı bir kliniğe gelirdi. 2005 tarihli Ada (The Island) da aynı temanın bir başka versiyonuydu. Aslında yoksulların kanı ve canıyla gençleşme fantezisi ne gerilim filmlerinde ne de tarihte kalmış bir şey. Öyle ya, organ ticareti yapanlar kan emiciliğin bu en doğrudan biçimini ifa etmiyor mu?

Terra’yı Kurtarmak İyi niyet yetmemiş

TARİH:  8 Ağustos 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Liberal bakış açısına uygun olarak her kötülüğün babası  askerdir. Militarizmi üniformalıların tekelinde görmek, bu
ideolojinin ardındaki sınıfsal dinamikleri anlamamak demek İyi niyetler taşımak, doğru mesajlar vermek bazen pek bir işe yaramayabiliyor. ‘Terra’yı Kurtarmak’ savaş ve sömürgecilik karşıtı mesajına, farklı kültürlere saygıdan ve birlikte barış içinde yaşamadan yana tavrına rağmen küçük seyircisinin ilgisini ayakta tutacak bir niteliği olmadığı için başarısız bir film sonuçta. Üstelik bolca savaş ve dövüş sahnesi içerdiği için ürkütücü de. Referansım yine küçük kızım. Filmi korktuğu için kucağımda seyretti; sadece korkmadı, sıkıldı da.
Konu şöyle: Terra solucan benzeri, barışçı yaratıkların yaşadığı bir gezegendir. (Sonradan onların da savaşçı bir geçmişleri olduğunu ama sonunda huzurlu bir  yaşama kavuştuklarını öğreniriz.) Mala bu gezegenli sevimli bir kızdır, Sen diye bir oğlanla flörtöz bir ilişkidedir. Terra’daki hayat kabile düzeniyle, feodalizm arasında bir yerdedir. ‘Kıdemliler’, yani yaşlılar politik kararları verir. Kapitalizm öncesi bir düzende yaşamayı seçmiş gibidirler. Filmin bu geri sistemi barışa daha yakın bulması pek tutarlı bir bakış açısı değil.
Derken bir gün Dünyayı, Marsı  ve Merihi tüketmiş olan insanlar, kendilerine yaşayabilecek yeni bir koloni yaratmak için uzay gemileriyle Terra’ya gelir. Liberal bakış açısına uygun olarak her kötülüğün babası askerler özellikle savaşçı ve acımasız bir tutum içindedirler. İnsanın sorası geliyor,  Amerikan başkanları sivil değil mi, halkın oylarıyla seçilmiyor mu? Bizim en çok savaş çığlığı atan, dönemin genelkurmay başkanını savaşa karşı çıktı diye istifaya zorlayan cumhurbaşkanımız Turgut Özal sivil kökenli değil miydi? Ya yeni meclis başkanımıza ne demeli? PKK’ya esir düşen askerlere ‘ölmeliydiler’ diyen o değil miydi? Militarizmi üniformalıların tekelinde görmek bu ideolojinin ardındaki sınıfsal dinamikleri anlamamak demek. Dünyalı uygarlık çokça Bush’un Amerikasını hatırlatıyor ama dediğim gibi ‘sömürgecilik’ askere özgü bir özellik olarak görülüyor filmde.
Konuya dönelim: Mala’nın babası  Dünyalılara (Amerikalılara) esir düşüyor. Mala da bir dünyalı  pilotu yaralı olarak evine getiriyor ve ona babasını kurtarması  karşılığında yardım ediyor. Sonuçta dünyalı pilot Jim, Terra’lılara sempati beslemeye başlıyor. Nihayetinde Dünyalılarla Terra’lılar arsında nihai savaş çıkıyor vb…
Filmin başarısızlığı, benim yukarda değindiğim politik teori açısından yanlış ya da eksik yanlarında değil elbette. Bunlar çocukların algılayacağı şeyler değil. Filmde neşe ya da eğlendirici bir şey yok. Kahramanlar arasındaki duygusal bağlar, ilişkiler yeterince geliştirilmemiş. Solucanvari yaratıklarla özdeşleşmek zor. Herhangi bir insan çocuk kahraman da yok. Tek Dünyalı kahraman bir asker. O da tabii ki yetişkin biri. ?iddete karşı olsa da, film çocuklar için yoğun şiddet içeriyor. En azından kız çocukları için. Kısacası olmamış.

Çocukluk travmaları ve seks

TARİH:  15 Ağustos 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

TIKANMA
‘Tıkanma’ seks düşkünlüğü denilen insani duruma değin bir şeyler söyleme çabasıyla takdire değer bir iş olsa da, sonuç olarak doyurucu bir film olmayı başaramıyor
‘Bir Kadının Seks Günlüğü’nü izlemiştik yakın bir geçmişte. Seks düşkünü bir kadının hikâyesini, seksi bayağı sömürerek anlatıyordu sözkonusu film. Yine de seks düşkünlüğünün ardında sevilemeyeceğine yönelik bir saplantının olduğunu, bütün bu sevgiden kaçışın ardında yine de sevgi arayışının varlığını hissettirmişti film, bütün yüzeyselliğine rağmen. ‘Tıkanma’nın erkek kahramanı Victor (Sam Rockwell) da aynı soruna sahip, yani o da bir seks bağımlısı. Victor, terapi gruplarında bile kendi gibi bağımlılarla seks yapma fırsatlarını kaçırmıyor. Viktor’un travmalarla dolu bir geçmişi var. Babasız yetişmiş bir kere.
Annesi babasının kendisini sevmediğine ve terk ettiğine dair uyduruk bir hikâyeye inandırmış onu. Victor sık sık annesinin yanından alınıp, bakıcı ailelerin ayanına veriliyor fakat her seferinde uyuşturucu bağımlısı ve tam bir serseri olana annesi tarafından yeniden kaçırılıyor.

İNSANİ DURUMLAR
Filmin geçtiği zaman diliminde ise anne artık Alzheimerli bir hasta ve bir bakım evinde kalıyor. Victor eski Amerika’yı canlandıran bir tematik köyde oyunculuk yapıyor. Ayrıca lokantalarda boğazına yiyerek kaçırarak boğulma numaraları yapıyor. Kendisini kurtaranlar artık kendilerini Victor’dan sorumlu hissediyorlar ve parasal yardımda bulunuyorlar. Victor’un bu girişimlerden elde ettiği tek şey para değil bence gerçi.
O,  kendisinin sorumluluğunu üstlenen, ona sahip çıkan baba figürleri de ediniyor böylece. Gerçek hayatta yaşayamadığı bir sahip çıkılma duygusunu yaşıyor. Derken Victor’un annesi, ona gerçek babasının aslında anlattığı kişi olmadığını söylüyor. Victor hayatına dair gerçeği keşfetmeye çalışıyor ve bu sırada hastanede çalışan bir kadın doktorla yakınlaşıyor.
‘Tıkanma’ seks düşkünlüğü denilen insani duruma değin bir şeyler söyleme çabasıyla takdire değer bir iş olsa da doyurucu bir film olmaktan uzak. Filmde bir ucuza çıkarılmışlık hissi var baştan sona. ‘Dövüş Kulübü’nün yazarı da olan Chuck Palahniuk’un romanından uyarlanan bu filmin daha çarpıcı, daha ısırgan olmasını bekliyor insan. Sahneye ne zaman doktor kılığında dolaşan bir hasta olan Paige (Kelly McDonald) girse film ilgici çekici hale geliyor ama asıl hikâye Victor’un ve o hikaye de seyirciyi yeterince içine çekemiyor.

Postmodern çağın sığ sineması

TARİH:  22 Ağustos 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Tarantino sineması kapalı devre bir sistem. Filmleri sinema dünyası içinde başlıyor sinema dünyası içinde bitiyor
Tarantino, filmlerinin “acıtıcı derecede kişisel” olduğunu söylüyor. “Soysuzlar Çetesi”nin asıl adı olan “Inglorious Basterds”in daha doğru bir tercümesi “Şerefsiz Piçler” şeklinde olurdu. Acaba diyorum, filmine bu adı verirken, Tarantino kendinden mi yola çıkmış? Bir insan hem bu kadar geniş bir sinema bilgisine sahip olur, hem de nasıl bu kadar ‘tın tın’ kalır anlamakta güçlük çekiyorum. Boş bir adam Tarantino, bu kadar basit aslında. Zeki, yetenekli ve bilgili olmak boş ve sığ olmayı dışlamıyor. Sanatın manasını anlamamış biri o. Sanatın tek bir manası yok elbette, bir formülü yok. Ama sanat insana dair ve insan için yapılan bir faaliyetse, o insan Tarantino’nun umurunda değil. Onun sineması kapalı devre bir sistem, filmleri sinema dünyası içinde başlıyor sinema dünyası içinde bitiyor. İdeolojiler, idealler, insan ruhunu derinliğine kavrama çabası filan yok onda. O, bu postmodern çağın, sinemayı bir oyun gibi algılayan ve ahlaki kaygıları, insani dertleri olmayan bir garabeti. Bu garabet, her filmiyle sinemanın mabedi Cannes’a davet edilir, bazen Altın Palmiye’yi filan da alır. Çağımızın ne kadar korkunç bir çağ olduğunun en sağlam göstergelerinden biri Tarantino. Hakkını yemeyelim “Jackie Brown”da yaşlılık üzerine hoş gözlemler ve bir duyarlılık vardı. Tesadüf bu ya, Tarantino bir tek bu filmde kendi özgün senaryosundan yola çıkmamış, Elmore Leonard’ın kitabını temel almıştı ve yine tesadüf bu ya, çekimleri sırasında kendisini en uzak hissettiği filminin bu film olduğunu söylemişti.


SAVAŞIN AHLAKI

Film Yahudi kökenli bir Amerikan mangasının, Nazi Almanyasına sızıp, Nazilere dehşet saçmasının öyküsü temelde. Ama bu öyküyle birleşen başka öyküler de var. Nazi subayı Hans Landa ve onun elinden kurtulan Yahudi kız Shosanna, Shosanna’ya aşık olan kahraman Alman askeri Fredrick  Zoller ve müttefikler hesabına casusluk yapan aktris Bridget von Hammersmark gibi karakterler ve onların öyküleri de var. Bu öyküler ve kahramanlar finalde birleşiyor ve Nazizm, bir sinema salonunda sona eriyor. Tarantino, kendince çok zekice bir buluşla, sinemayı ve film pelikülünü II. Dünya Savaşı’nı sona erdiren kahramanlara dönüştürüyor.
Filmler tarihi konuları da ele alsalar, o günün seyircisi için yapılırlar. Nazizm Almanya’da sona ereli çok oldu. Ne mutlu ki insanlığa, Yahudiler artık soy kırıma uğrayan bir millet değil. Ama Filistinliler öyle. Yahudiler gettolarda yaşamıyorlar artık, tanrıya şükür, ama Filistinliler öyle. Biz bugün böyle bir dünyada yaşıyoruz. Ama biz bu filmde haklı bir intikam peşinde koşan Yahudi askerleri izliyoruz. Tabii her şey o kadar da basit değil son Tarantino filminde. Öyle ki, bu intikamcı Yahudi Amerikan askerler ve onların Kızılderili asıllı komutanı Aldo filmin en insanlık dışı eylemlerde bulunan, en acımasız kahramanları. Savaş esiri filan dinlemiyorlar, silahsız ve savunmasız insanları vahşice katlediyorlar ya da onlara işkence ediyorlar. Fakat karşılarındakiler Naziler, onlara ne kadar acıyabilir ki insan? Nazileri ise bu kadar korkunç eylemler içinde görmüyoruz. Amaç ve mana ne? Savaşta ahlak yoktur, herkes manyaklaşır filan mı diyor yönetmen? Yoksa bugünün “düşmanlarına” dehşet saçmak mı hedeflenen? Nazi döneminin klasik kurban Yahudi tiplemesi yerine dehşet saçan Yahudi figürleri konularak nasıl bir mesaj veriliyor bugünün dünyasına? Ya da mesaj falan yok da Tarantino sadece sofistike görünmek mi istiyor? Bilemiyorum.


KLİŞELERE BOĞULMAK

Filmin oyuncularına gelince, Brad Pitt Amerikalı komutan Aldo rolünde Güneyli Amerikalının bir karikatürünü çiziyor. Nazi subayı Landa rolünde Christoph Waltz başarılı, rolü büyük ölçüde klişe olsa da. O da cephanesinin büyük bölümünü filmin de en başarılı kısmı olan ilk bölümde harcıyor. Filmin diğer oyuncuları fena değiller ama sıradanı da genelde aşamıyorlar. Çünkü, Tarantino sıradanı aşan karakterler yaratamıyor. Çetenin hiçbir elemanının akılda kalıcı bir yanı yok.
Filmde dil ya da diller de önemli bir rol oynuyor. Tarantino bir söyleşisinde “annemizin savaş filmleri”nde herkesin İngilizce konuşmasının ne kadar gerçek dışı bir durum olduğunu söylüyor. Peki ama 1941’de İngilizce konuşabilen  bir Fransız köylüsü nasıl gerçekçi oluyor ki? Ve zaten Tarantino’nun gerçekle ciddi bir derdi var mı ki? Onun derdi eğlenmek ve eğlendirmek sadece ama çok zekice olduğunu sandığı diyalogları çoktan kabak tadı verdi. Yine hakkını yemeyelim, bir iki komik ve bir iki de gerilimli anı var filmin. İki buçuk saatlik bir film için çok az ama bunlar. Tarantino’yu zeki ve entelektüel biriymiş gibi gösteren öğelerden başlıcası, filmlerinde yabancılaştırma efektini bolca kullanması, seyirciye bir film seyrettiğini hatırlatıyor olması.
Ama bu Brechtyen bir kullanım değil. Seyirciyi kendi dünyasının gerçekleri üzerine düşündürmek gibi bir amacı yok Tarantino’nun. Tek söylediği, “hepsi sadece bir eğlence, kafanızı yormayın boşuna” o kadar.  Ama sonuçta kafamızı yormamamızı ya da sadece “acaba yönetmen burada hangi filme gönderme yaptı”yı merak etmemizi istemek de, ideolojik bir tercih. Ben bu tercihi sağda görüyorum.

Gerilim Hattı

Batılılar şimdi yaratılmasına katkıda bulundukları Frankenştayn karşısında dehşete düşmüş gibiler. Bu film de benzer bir şey yapıyor ve tüm Balkanları harcıyor. Üçü erkek, ikisi kız beş kişilik genç bir Fransız grup Hırvatistan dağlarına çıkar. Güzergâhın kapalı olduğu tabelalarına kulak asmazlar. Dağda onları kötü bir sürpriz beklemektedir. Canavarlaşmış bir adam, dağa çıkan insanları avlamaktadır ve çok geçmeden bizim grubun elemanları da tuzaklara düşmeye başlar. Grubun iç dinamikleri de sorunludur. Eskiden kalma kıskançlıklar, kırgınlıklar özellikle erkekler arasında çatışmalara neden olur.


KİM CANAVARLAŞIYOR?

Film sıradan bir gerilim ama düşündürücü bir yanı var. ‘Hostel’ filmlerinde de, ki Tarantino’nun kankası ve ‘Soysuzlar Çetesi’nin oyuncusu Eli Roth tarafından yönetilmişlerdir, yine eski bir sosyalist ülke insanları canavarlar olarak gösterilmişti. ‘Borat’ Kazakistan’ı harcamıştı. Bu film de benzer bir şey yapıyor ve filmin sonundaki yazıyla tüm Balkanları harcıyor. Film, Balkanlar’da ‘üç bin küsur kişi kayıp’ tarzı bir yazıyla sona eriyor.
Bu istatistik tabii ki karşılaştırmalı olmadıkça hiçbir anlam içermiyor. Ama çoğu eskiden sosyalist olan bu ülkelerin, geçmişten korkunç bir yük taşıdıkları, insanların canavarlaşmış oldukları gibi bir sonuç çıkıyor. Ya da daha fenası sadece ırkçı bir bakış açısı var karşımızda. Kapitalizme sonradan eklemlenen bu ülkelere dışlayıcı bir bakış var. Soru şu olmalı: Bu ülkelerde mafyanın yükselişi ve insan hayatının ucuzlayışı ne zaman büyük bir ivme kazandı? Kapitalizme geçişin bunda büyük rolü olmasın? Batılılar şimdi yaratılmasına katkıda bulundukları Frankenştayn karşısında dehşete düşmüş gibiler.

Durakta inecek kalmasın

TARİH:  29 Ağustos 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Son Durak 4

Son Durak serisinin son filminde bir sav var doğrusu: Alınyazına karşı hiçbir şey yapamazsın! Kaderinden kaçmak için yaptıkların bile aslında kaderinin sana çizdiği yolda yaptığın şeylerdir. Evet mesaj bu. Gayet dinsel, gayet teslimiyetçi bir bakış…
‘Son Durak’ serisiyle dördüncüsünde tanışmak nasip oldu. Bir şey kaçırmamış olduğumu fark ettim, rahatım. Zaten kaçırdığımı sanmıyordum da. Filmin bir savı var doğrusu: Alınyazına karşı hiçbir şey yapamazsın! Kaderinden kaçmak için yaptıkların bile aslında kaderinin sana çizdiği yolda yaptığın şeylerdir. Evet mesaj bu. Gayet dinsel, gayet teslimiyetçi bir bakış. Bu kaderi elbette ki bir güç belirliyor olmalı, o güç de tanrıdan başkası olamaz. Peki  ama tanrı sadist mi, niye insanlarla böyle kedinin fareyle oynaması gibi oynuyor, niye onları vahşice katlediyor? Bu sorular şahsen beni ilgilendirmiyor ama bu filmleri yapanları ilgilendirmeli.
Film bir otomobil yarışında başlıyor. İki erkek, iki  kızdan oluşan grubumuz yarışı seyrederken içlerinden ‘vizyon’ sahibi olan delikanlı, gelecekte olacakları görmeye başlıyor. (Keşke fonda Leonard Cohen’in “Geleceği gördüm/ Cinayetten ibaret” sözlü şarkısı ‘The Future’ çalsaydı, gündemimize cuk otururdu). Delikanlı korkunç bir kaza olacağını, bu kazanın pistte deprem etkisi yaratacağını ve kendilerinin de öleceğini görüyor. Kaçıyorlar ama kaza gerçekten oluyor. Onları izleyerek pisti terk eden ve delikanlının vizyonunda kazada ölecek olan bazı başkaları da kurtuluyor. Ve fakat o kişiler birer birer ölmeye başlayınca, grubumuz ölümün kendilerini de beklediğini düşünmeye başlıyor. Önlem almaya ve kurtulmaya çalışıyorlar. Ama kader diye bir şey varsa, önlem almaya çalışmaları da kaderlerinin bir parçasıdır tabii ki.
?imdi şansın bireylerin hayatındaki öneminden, örneklem ne kadar küçülürse belirsizliğin ve tesadüfün öneminin o kadar arttığından, ama örneklem büyüyünce hem fizikte hem de toplumsal olaylarda tesadüfün değil de toplumsal ya da fiziksel yasaların hüküm sürmeye başladığından filan söz etmeye çalışmak beni zorlar. Biraz da gereksiz doğrusu. Sonuçta seyirci kitlesinde ‘oha, herifin kafası nasıl da koptu, bağırsakları nasıl da döküldü!’ gibi tepkiler almaya çalışan ve onları “eğlendirmekten” başka bir derdi olmayan bir film var karşımızda. Bütün bunları 3 boyutlu hale getirerek de etki gücünü katlamış bir film ‘Son Durak 4’. Fakat tabii karşımızda yakınlık duyabileceğimiz ya da bir derinliği olan karakterler olmadığı için, bu etkinin de sınırları var.
Tabii insan vücudunun parçalanmasını seyretmekten keyif almanın manası üzerine de düşünmek gerek. Neyse, sonuçta meraklılarını sıkmayacak bir film ‘Son Durak 4’. Ama o merakta çok hastalıklı bir şeyler var. Kader düşüncesinde olduğu gibi.

Hayatın Tuzu

TARİH:  5 Eylül 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Filmde günümüz Bitlis’ine dair karanlık bir tablo çıkıyor. Bu tabloda devlet, bir dana üzerinde bile olsa iktidarından katiyen taviz vermiyor ve ‘siyasi’ olabilecek her tür gizli faaliyete anında el koyuyor
‘Hayatın Tuzu’ günümüzde Bitlis’te geçiyor ve temelde dört kardeş ve annelerinden oluşan bir aileyi anlatıyor. Harun (Görkem Kanbolat) İstanbul’da dikiş tutturamayıp, korsan CD’lerle dolu kolisiyle birlikte Bitlis’e, annesinin evine geri dönüyor. Filmin dış sesi yani anlatıcısı da o. Büyük abi Şehsuvar (Levent Ülgen), bir camide imamlık ve müezzinlik yapıyor. Gençliğinde türkücü olma hayalleri kurmuş ama başaramamış, sonunda şarkı söyleme arzusunu ezan okumakla az çok tatmin etmiş. Yine de rüyalarında minareden halka arabesk, fantezi şarkılar söylüyor. Ortanca erkek kardeş Sırrı (Bülent Düzgünoğlu), tütün fabrikasında çalışıyor ama dışlandığını düşünüyor. Sermayesi olmamasına rağmen bir fotoğrafçı dükkânı açmayı hayal ediyor. Küçük kız kardeş Meryem (Asiye Dinçsoy) ise yıllardır üniversiteye girmeye çalışıyor. Hukuk okumak hayalleri, sınıf öğretmenliği okumaya kadar inmiş ama sınavda başarılı olma şansı uzak gözüküyor. Kardeşler birbirleriyle sıcak bir ilişki kuramazken, anne Medine (Güzin Çorağan) hepsini koruyup kollamaya çalışıyor.

KAYDA DAĞER BİR İLK FİLM
Filmde başka yan karakterler de var. Kahvelerde gazete haberleri ezberden okuyarak üç beş kuruş  kazanmaya çalışan yaşlı bir adamcağız var mesela. 12 Eylül’de gazete okumayı kestiği ve umudunu tümden yitirdiği için okuduğu bütün haberler 1980 öncesine ait. Bir diğer yan karakter de köyün delisi Efrahim. O da, oğlunu kaybettikten sonra yavaş yavaş aklını yitirmiş ve ağzından ‘öleceksin’den başka söz çıkmayan bir meczuba dönüşmüş.  Efrahim’in bir başka özelliği de zamanında kentin en çok okuyan adamlarından bir olması ve çalıştığı fabrikada sigara paketlerinin içine mesajlar yazması. Fabrika işçilerinden birisinin şiddete maruz kalan karısı olan Süheyla ise Harun’un geri gelmesiyle hayallere kapılıyor. Öte yandan belediye görevlileri, mezbahadan yaralı bir halde kaçan danayı inatla kovalıyor, çocuklar ise inatla danayı koruyor. Ender Özkahraman’ın yazdığı senaryo, karakter zenginliği ile bir romanı andırıyor. Sorun şu ki bu kahramanların hikâyeleri yeterince iç içe geçmiyor. Yine de ortaya günümüz (belki de 12 Eylül sonrası demek lazım) Bitlis’ine dair karanlık bir tablo çıkıyor. Bu tabloda devlet, bir dana üzerinde bile olsa iktidarından katiyen taviz vermiyor ve ‘siyasi’ olabilecek her tür gizli faaliyete anında el koyuyor. Filmin adındaki ‘Hayatın Tuzu’ ise gurura denk geliyor. Bir düşünür ‘gurur hayatın tuzudur ‘ demiş. Yönetmen Murat Düzgünoğlu ise filminde ‘abartılmış gururun, insanın hayatını nasıl bir çıkmaza sürüklediğini’ anlattığını söylüyor. Ben filmden bu mesajı alamadım. En azından filmin gurura dair olduğunu söyleyemem.  Sonuç olarak ‘Hayatın Tuzu’  kimi anlatım sorunlarına rağmen, Bitlis’in ruhuna sızabilen, kayda değer bir ilk film.

Çıngıraklı Top

TARİH:  19 Eylül 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Türk Sineması patlamasın!
Oyunculuklar pespayelik sınırında. Arada ‘Bugün’ gazetesi ve ‘Aksiyon’ dergisinin reklam mahiyetinde görüntüleri giriyor. Saçma sapan  MTV teknikleri de cabası
Bu hafta üst üste seyrettiğim üçüncü Türk filmi ‘Çıngıraklı Top’ oldu. Ve yarım saat sonra artık dayanamayıp sinemayı terk ettim. Her sabah kalkıp birbirinden kötü filmler seyretmek, tamam bir sürü işle kıyaslanırsa, çok korkunç değil ama insanın sabrının da bir sınırı var. Atilla Dorsay bu yıl 70 küsur Türk filminin vizyona gireceğini belirtip “uzun meslek hayatımda ilk kez bu mevsimden ürküyorum, bu kadar Türk filminin bana hazımsızlık vereceğinden kaygı duyuyorum”, demişti. Son derece haklıymış. Bu filmler gerçekten insanı sinemadan soğutur, nefret ettirecek hale getirir. ‘Çıngıraklı Top’, Çin’de engelliler olimpiyatlarına katılmaya karar veren bir grup kör ve onların çevresini anlatıyor. Ama ne kötü bir anlatım, ne büyük bir ilkellikle… Körlük bir komedi unsuru olarak zuhur ediyor. Kafalarını sağa sola çarpıyorlar ya da kafalarına top falan çarpıyor körlerin sürekli. Oyunculuklar pespayelik sınırında. Arada ‘Bugün’ gazetesi ve ‘Aksiyon’ dergisinin reklam mahiyetinde görüntüleri giriyor. Sanırsınız ki Türkiye’de ‘Bugün’den başka gazete yok. Saçma sapan dizi film ya da MTV teknikleri de cabası.. Ben kaçıp kurtuldum yarım saat içinde. Zaten meslektaşlarımın çoğu, başka bir filmi tercih edecek basireti göstermişti. Ne diyeyim, siz de kendinizi koruyun.

İşçi Sınıfı kanatlanacak mı?

CÜNEYT CEBENOYAN
Ricky
Ozon gerçekçi bölümleriyle etkileyici, fantastik bölümleriyle kafa karıştırıcı bir film yapmış. Ama Ozon’u seviyorsanız, böyle filmler yaptığı için seviyorsunuzdur zaten
Francois Ozon, Fransız sinemasının önde gelen yönetmenlerinden biri sayılıyor. Ozon, filmlerini heyecanla beklediğim yönetmenlerden biri olmadı benim için. Keyifle izlediğim, beğendiğim bölümleri oldu filmlerinin ama bir bütün olarak kalıcı bir etki bırakmadılar. Aynı durum ‘Ricky’ için de geçerli. Merakla ve ilgiyle izlediğim, ‘Ricky’ sona erdiğinde, filmi nereye koyacağımı, yönetmenin bana ne söylemek istediğini bilemedim.
Filmin çok da sır olmayan bir sürprizi var. Sır değil çünkü filmle ilgili fotoğraflarda ya da filmin fragmanında bu sır açığa çıkıyor. Dolayısıyla bu sırdan yazıda söz edeceğim. Ama benim bu sırdan haberim yok diyorsanız, yazıyı okumayı filmi seyrettikten sonraya saklayın.
AŞKIN PARANOYALARI
Zehirli maddelerle çalışılan bir fabrikadayız. Katie, 7-8 yaşlarındaki kızı Lisa’yla yaşayan dul bir işçi kadın. Fabrikada çalışmaya başlayan İspanyol göçmen işçi Paco’yla tanışıyor ve tanışır tanışmaz da, fabrika tuvaletinde yemek molasını uzatarak bu çekici İspanyolla sevişiyor. Çift birlikte yaşamaya başlıyor, tabii Katie’nin kızı da onlarla birlikte. Katie’nin hamilelik dönemini atlıyor film ve doğrudan çiftin bebekleri Ricky’nin aileye katılışına geçiyoruz. Her bebeğin doğuşu, aile ya da çift için hayatlarında önemli bir dramatik değişime işaret eder. Paco, artık Katie’nin kendisiyle yeterince ilgilenmediğinden şikayetçi olmaya başlıyor.
Oğlu Ricky’yle, Katie’nin sevgisi için rekabete giriyor. Bu gerilim kendisini evde hissettirirken Katie’nin çalıştığı bir gün Paco, Ricky ile yalnız kalıyor. Paco elinden geldiğince Ricky’ye düzgün babalık ediyor. Fakat, Katie eve geldiğinde Ricky’nin sırtında iki büyük morluk görüyor ve Paco’nun, Ricky’ye şiddet uyguladığını düşünüyor. Paco bu suçlamaya katlanamayıp, evi ve şehri terk ediyor. Derken morlukların sırrı ortaya çıkmaya başlıyor: Ricky’nin, morlukların olduğu bölgeden, kanatları çıkıyor!
Katie, Ricky’nin kanatlarını uzun süre herkesten gizliyor ama sonra bir süpermarket alışverişi sırasında Ricky bağlarından kurtulup uçuveriyor. Tabii herkes ve medya durumu öğreniyor. Katie’nin işçiler için inşa edilmiş sosyal konutlardaki evi, medya kuşatması altına giriyor. Paco durumu öğrenince geri geliyor. Paco suçsuzluğunun kanıtlanmasından memnun ama bu kez başka bir kuşku Katie’yi kemirmeye başlıyor: Paco, Ricky’nin durumundan çıkar sağlamak için mi geri döndü acaba? Yine de çift, Paco’nun önerisi üzerine Ricky’nin hikâyesini para karşılığı bir medya kuruluşuna satıyorlar. Fakat Ricky medya karşısına çıktığında uçup gidiveriyor. Bu kez Ricky’nin kaybıyla baş etmeye çalışıyor aile. Öldü sanılan Ricky, Katie’ye aylar sonra büyüyüp serpilmiş olarak bir kez daha görünüyor ve bu olayın ardından aile bir anlamda huzura kavuşuyor.
KURTULUŞ İÇİN MUCİZE Mİ GEREKİYOR?
Film, oldukça başarılı bir işçi sınıfı ailesi ya da yaşamı tasvir ediyor. Bir çocuğun katılımıyla yaşanan travma çok başarılı veriliyor. Sıradan bir motorsiklet yolculuğunda bile, işçi sınıfının güvencesizliği hissettiriliyor. Sıradan bir işçinin yaşamı, zaten tehlikelerle dolu. İş yerinde de maskeler takarak zehirli maddelerden korunmaya çalışıyorlar. Buraya kadar bir Ken Loach ya da,  Dardenne kardeşler filminde olduğunuzu sanabilirsiniz. Fakat kanatlı bebek Ricky’yi ne yapacağız nereye koyacağız? Film, küçük Lisa’nın perspektifinden mi anlatılıyor? Onun fantezisi mi gördüklerimiz? Ricky ölüyor mu? Kanatlanma onun ölümünün simgesi mi ve film oğul kaybıyla baş etmenin hikâyesi mi? Yoksa Ozon, pek ihtimal vermesem de, işçi sınıfı bir gün kanatlanacak, dizginlerinden kurtulup havalanacak mı diyor? Ya da işçi sınıfının ekonomik kurtuluşu için mucizelerden medet umulmaması gerektiğini, önemli olanın dayanışma olduğunu (aile içiyle sınırlı bile olsa) mu söylüyor? Böyle politik mesajlar doğrusu Ozon’dan pek de beklenebilecek şeyler değil.
Cevabı her ne ise, Ozon gerçekçi bölümleriyle etkileyici, fantastik bölümleriyle kafa karıştırıcı bir film yapmış. Ama Ozon’u seviyorsanız, böyle filmler yaptığı için seviyorsunuzdur zaten.

11’e 10 Kala
Zamanı saklayan adam
“11’e 10 Kala”yı seyredeli 6 ay kadar oldu. İstanbul Film Festivali’ndeki bu gösteriminden sonra yönetmen Pelin Esmer filmi kısalttı. Ben filmin bu son halini göremedim. Dolayısıyla film hakkında hem seyretmemden çok süre geçtiği için, hem de film değiştiği için bir yorumda bulunmam doğru olmayacak. Bu yorumu filmin son halini gördükten sonraya bırakıp, filmin sitesindeki sinopsisini buraya alıyorum:
“Emniyet Apartmanı’nın dördüncü katında yaşayan Mithat Bey, yıllardır biriktirdiği, evinde kendisine sadece küçük bir yaşam alanı bırakan koleksiyonlarını o güne kadar karşısına çıkan her türlü tehdite karşı korumayı başarmıştır. Koleksiyonunun devamlılığını bozmamak için aradığı herhangi bir parça onu İstanbul’un her köşesine götürebilir. Mithat Bey için İstanbul onun koleksiyonu kadar sınırsızdır.
DÜN, ŞU AN VE YARIN
Ali için İstanbul, Emniyet Apartmanı ve çevresiyle sınırlıdır. Köyünden İstanbul’a geldiğinde apartmana kapıcı olarak giren Ali, kızı kapıcı dairesindeki rutubetten astıma yakalanınca, daha iyi koşullar sağlayana kadar bir süre önce ailesini köye geri yollamıştır. Apartmanın diğer sakinleri deprem endişesi ve daha değerli bir eve sahip olma isteğiyle binayı yıkıp yeniden inşaa etmeyi tercih edince, Mithat Bey’in koleksiyonları uğruna verdiği savaşların en zorlusu başlar. Bina yıkılırsa Mithat Bey koleksiyonlarını kaybedecektir, Ali de hem evini, hem işini. Artık apartman, yalnız yaşayan bu iki adamın ortak kaderidir. Koleksiyonun devamlılığı için başlayan ilişkileri, Mithat Bey’in Ali’ye İstanbul’u devretmesiyle farklı bir boyuta geçer, birbirlerinin kaderlerini farketmeden değiştirdikleri bir noktada biter.”
Pelin Esmer’in film hakkındaki yorumu ise şöyle:
“11’e 10 Kala”ya, ‘dün’, ‘şu an’ ve ‘yarın’ı birbirine sıkı sıkı bir iple bağlayıp, yaşamının her anını koleksiyonuna eklediği bir objeyle dondurup o ipe dizen ve onun üzerinde usta bir cambaz gibi yürümeye devam eden müthiş bir koleksiyoncuyu anlama arzusuyla başladım. İstanbul’un hayatın içindeki çelişkilere olan toleransına sığınıp, birbirinden sınıfları, yaşamları, hayalleri ve gerçekleriyle çok farklı iki yalnız adamın, 83 yaşındaki koleksiyoncu Mithat Bey’le kapıcısı Ali’nin, birbirlerinin yaşamlarına hesapsızca müdahalelerini anlatırken, bir baktım kaybederken kazanan, kazanırken yenilen, biterken başlayan yaşamlarında bu iki adamın birbirlerine sunabilecekleri yine İstanbul’du.”
Adana ve İstanbul’dan ödüllerle dönen 11’e 10 Kala’ya şu sıralarda yarışmakta olduğu San sebastian Film Festivali’nde başarılar diliyoruz.

 

Karanlıktakiler

Travmalar ve ruh hallerimiz

Yorucu bir anlatıma sahip olsa da Çağan Irmak, filminin bütün karakterleriyle empati kurmamızı sağlayan, çok insancıl ve insani bir film yapmış

‘Karanlıktakiler’ temelde iki yaralı, çok yaralı insanın, hayata kendi yöntemleriyle, tutunabilme çabasını anlatıyor. Ama tabii ki, sakatlanmışsanız ve bu sakatlık fiziki değil de ruhsalsa, işiniz çok ama çok zordur. ‘Ruh hastası’ terimi bir hakarettir, aşağılama konusudur. Hasta olmak suçtur.
Başınıza kötü şeyler gelmiş olabilir ama ne yapalım yani, toparlamanız lazımdır. Hem herkesin başına kötü şeyler geliyor, değil mi ama? Bunları şundan yazıyorum: Filmde agorafobik, paranoyak bir kahraman var. Gülseren Hanım’ın bu durumu filmin finaline doğru açıklanıyor ve yaşadığı korkunç travmayı gösteriyor bize yönetmen. Üstelik,  o dönemde genç bir kız olan Gülseren’in ailesi, Gülseren’in başına gelenlerden dolayı kendisini suçlu hissetmesi için ne lazımsa yapıyor. Çünkü, onlara göre Gülseren’in yaşadıklarının üstünü örtmek, unutmak, ailenin adını korumak adına yapılması gereken tek şey. Hatırlamak ve farkında olmak lazım olan tek şeyken.

HASTALIKLI ANNE-OĞUL İLİŞKİSİ
Gülseren’in yaşlılığındaki hastalıklı ruh hali işte bu travma ve travmanın unutturulmaya çalışmasıyla gelişmiş. Filmin sonuna doğru Gülseren’in ruh halini açıklayan bu travmanın gösterilmesinin pek beğenilmediğinin farkındayım. Çok indirgemeci geldi bu açıklama kimi arkadaşlarıma. Tabii, her  travma yaşayan paranoyak şizofren olmuyor ya da her paranoyak şizofrenin geçmişinde bir travma olmayabiliyor. Ya da her hastalıklı anne-oğul ilişkisinin ardında böyle olaylar yatmayabilir. Ama filmin açıklaması neden indirgemeci olsun? Kötü şeyler, kötü izler bırakır ve kimi zaman da süreç içinde kişinin ruh halini bütünüyle belirler. Pek popüler olan ‘bizi öldürmeyen, bizi güçlendirir’ sözü kadar gıcık olduğum bir söz daha yok bu dünyada. Fiziksel olarak eğer öldürmezse, ruhsal olarak öldürür ya da sakat bırakır kötü şeyler çoğu zaman. Ama kimsenin ruh hastalarını anlamaya isteği ve sabrı yok. Ya da var da, hasta olma haliyle, somut yaşananlar arasında düz bir ilişki kurulmasına itirazı var. Travmaların, ruh hali üzerindeki belirleyici etkisi nedense kabul edilmek istenmiyor. Bana kalırsa varoluşsal bunalımlar diyerek mistifiye ettiğimiz ruh hallerinin ardında, çok anlaşılabilir, somut nedenler var. Keşke bu nedenleri bizler de unutmaya ya da görmezden gelmeye çalışmasak, Gülseren hanımın ailesi gibi. Hem toplumsal hem de bireysel olarak travmanın bin bir türünü yaşadığımız için bu çok önemli.
Evet,  Gülseren hanım yaşlı ve hasta bir kadın ve oğlu Egemen’le yaşıyor. Yetişkin bir adam oğlu ama sadece yaşça öyle. Yoksa Egemen, ruhsal olarak koca bir çocuk. Egemen, evde annesinin paçasını toplarken, çalıştığı reklam ajansında da başkalarının paçasını topluyor. Özellikle de patronu Umay hanımın. Egemen’in Umay’la ilişkisi annesiyle ilişkisinin idealleştirilmiş bir hali. Umay, egemen için hem ideal anne hem de onun arzu nesnesi. Öz annesinden kurtulup, Umay ‘annesi’nin kollarına atılmak istiyor gizliden gizliye Egemen. Reklam dünyasının kurtlar sofrasında ayakta duran Umay’ın, çocuk bakıcılığı yapacak hali yok elbette.

GÜLSEREN HANIM’IN PARANOYAK DÜNYASI
Irmak,  Egemen ve Gülseren’in, acımasız bir dünyada, kör, topal ayakta kalma ve kendi hayatlarını sürdürme çabalarını anlatıyor. Irmak filminin bütün karakterleriyle empati kurmamızı sağlayan çok insancıl ve insani bir film yapmış. Başta Erdem Akakçe olmak üzere, Meral Çetinkaya ve Derya Alabora gibi deneyimli oyuncuklarından çok iyi performanslar almış. Gülseren hanımın paranoyak dünyasını, geniş açılarla, renklerle oynayarak ve objektifini koyduğu yerlerle dışavurumcu denilebilecek bir biçimde aktarmış. Bu anlatım bazen yorucu olabiliyor. Ama sonuç olarak ‘Karanlıktakiler’ oldukça başarılı bir film ve insan ruhunu anlama yönünde dürüst ve samimi bir çalışma.

***

Matrak Adamlar
Yalnız, acımasız ve komik adamlar
Haftanın en komik ve hüzünlü filmi ödülünü ‘Son Veda’ya değil, ‘Matrak Adamlar’a veriyorum. ‘Matrak Adamlar’ın komikliği de, can acıtıcılığı da, daha gerçek duruyor. Ölüm, bu kez bir süre gündemin başına oturuyor ama sahnede fazla kalmıyor.
Film stand-up’çıların, komedyenlerin dünyasında dolaşıyor. Fakat bu dünya, kıskançlıkla, rekabetle, yabancı düşmanlığıyla, sömürüyle, aşılamayan ergenlik kompleksleriyle, yürümeyen aşk ve seks ilişkileriyle dolu, tatsız bir dünya. Fakat bunun ötesinde de bir şey yok gibi. Evlilik ve düzenli aile hayatı da çok çekici durmuyor. Bu da komedyen kahramanların acımasızlığını, bencilliğini bir yerde doğruluyor. Ama yanlışı  doğrulamak, tatsız bir durum olduğu için, film biraz zorlama bir ‘dostluk’ yüceltmesiyle son buluyor. Filmin kahramanlarının ‘çük’leriyle ilgili ciddi kaygıları var. Hiç bu kadar çok ‘çük’ten konuşulduğunu hatırlamıyorum. Kastrasyon korkusu mudur, nedir bilemeyeceğim, bunun nedeni. Ama ergen erkek muhabbeti zaten günümüz komedisinin temeli artık. Filmin baş kahramanı George Simmons çok ama çok zengin bir komedyen. Bir gün ağır bir lökemi türüne yakalandığını öğreniyor. Aynı sıralarda kendisine espri yazması için Ira adlı amatör bir stand-up’çıyı  asistan olarak işe alıyor. George, bir yandan da hayatını temize çekmeye çalışıyor. Seksten yana zengin ama aşktan yana yoksul hayatına anlam kazandırabileceğini düşündüğü tek kadın olan eski sevgilisiyle yeniden ilişki kuruyor. Ama sevgili bıraktığı yerde durmamış, Avustralyalı bir adamıyla evlenmiş ve iki çocuk yapmış.
Filmin karakterlerinin hepsi de ilginç  ve akılda kalıcı. Komedyenlerin sahne performansları belki fazla Amerikalı kaçıyor ve bize hitap etmiyor ama filmin kendi içine yedirdiği yeterince komiklik var. Adam Sandler, Seth Rogen, Eric Bana ve Leslie Mann çok başarılı performanslar veriyor. İnsan ilişkilerine dair çok karanlık bir tablo çizmesine rağmen film eğlendiriyor da. Yönetmen Judd Apatow ‘Kırk Yıllık Bekar’ ve ‘Kaza Kurşunu’nu yönetmişti daha önce. Bu filmle kendini aştığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Filmin sahne hayatı ve burjuva dünyaları eleştirisinin kısa kaldığını söylemek de lazım. Sonuçta bütün sert eleştirilerine rağmen, film hem o şov dünyasını hem de burjuva yaşamını olumlayan bir noktada duruyor, çünkü bildiği ve bilmek istediği tek dünya bu.

***

ACI
Parçalanmış hayatlar
YIkIlmIŞ, yakılmış, halkı  göçe zorlanmış bir köy ve burada yalnız başına kalan yaşlı bir adam. Bir Kürt köyü, adı filmde konmamış olsa da. Adamın evine bir gün genç bir kız gelir. Ben senin torununum der. Adam kızı kovar ama kız gitmez. Zamanla aralarında iletişim başlar. İhtiyar adamın kızı ve damadı, örgüt üyesi (örgütün adı da verilmez ama tek seçenek var)oldukları için öldürülmüşlerdir. Ve tarih tekerrür etmektedir.  Cemal Şan’ın sinema dilini aslında nereye oturtacağımı tam bilemiyorum. Masalsılıkla, gerçekçilik arasında bir yerlerde dolaşıyor. Böyle olmaz dedirten çok sahne oluyor filmlerinde. Fakat yönetmenin de öyle olmayacağını bildiğini düşünüyorum. Yine de neden öyle olduğunu, öyle olmasının seçildiğini anlamıyorum. Filmin adı verilmeyen örgütü  ve üyelerini romantize ettiğini de düşünüyorum. Nesrin Cevadzade’de simgelendiğinde elbette çok masum ve çok savunmasız görünüyorlar. 15. ölüm yıldönümü yaklaşırken sosyalist sinema adamı, Sinematek’in kurucularından Onat Kutlar’ın o örgüt üyelerinden birinin koyduğu bombanın patlaması sonucu öldüğünü hatırlıyorum (google’a Deniz Demir ve Onat Kutlar yazıp arayabilirsiniz). Evet, devletin hesabını vermesi gerekiyor yaptığı onca zulmün, uyguladığı onca baskının. Başkalarının da vermesi gerektiği gibi.

***

SON VEDA
Veda etme sanatı
Geçtiğimiz yıl sürpriz bir şekilde En İyi Yabancı Film Oscar’ını kazanan  ‘Son Veda’,  bu ödülü kazanan çoğu film gibi, yılın en iyi filmlerinden biri kesinlikle değil. Ama birçok seyirciyi etkileyecektir. Japonya’da da zaten geçen yılın en çok izlenen dördüncü filmi olmuş Filmin teması ölülerle vedalaşmak üzerine kurulmuş. Daygo Kobayaşi, çello çaldığı orkestranın seyircisizlik yüzünden dağılması üzerine Tokyo’dan ayrılıp memleketi Yamagata’ya dönüyor. Daygo, klasik müzikle para kazanma ümidini de yitirdiği için, iş aramaya başlıyor. Gazetede gördüğü bir ilana başvuruyor fakat turizm acentesi sandığı yer, cenaze hizmetleri veren bir yer çıkıyor. Böyle bir işle uğraşmak, hem Daygo için hem de çevresi için çok utanç verici: Ölümden para kazanmak, namusluca gelmiyor kimseye. Karısından çalıştığı işin niteliğini gizleyen Kobayaşi’nin geçmişiyle de ilgili sorunları var. Babası, Daygo altı yaşındayken evi terk edip gitmiş. Daygo annesinin cenazesinde de bulunamamış ve bundan suçluluk duyuyor. Derken, çevresi ve karısı Daygo’nun ne iş yaptığını öğreniyor. Karısı evi terk ediyor ama Daygo, hem parası iyi olduğu için hem de işini sevmeye başladığı için işini sürdürüyor.
‘Son Veda’ ölüler için yapılan ritüellerin önemini vurgularken bunun bir yandan da hem gidenlerle hem de kişinin kendisiyle barışması anlamına geldiğini göstermeye çalışıyor. Film ağır temasına rağmen, çoğu zaman komediye de göz kırpıyor. Ölüler filmde genellikle oldukça genç ve güzeller ki bu da bu zor konuyu seyredilebilir kılmak için gerçekçilikten verilmiş bir taviz. ‘Son Veda’ nihayetinde bir ‘kendini iyi hisset’ filmi. Hayat ve ölümle ve geçinmek için katlanmak zorunda kalınan itici işlerle barıştırıyor seyircisini.
Filmin yönetmeni Yojiro Takita daha önceleri soft porno işindeymiş. Porno kısmıyla işi bitmiş ama soft’luk (yumuşaklık) baki kalmış. ‘Son Veda’ ağır konular üzerine hafif bir film sonuçta. Hiçbir temayı derinliğine ele almıyor ve her şey tahmin edilebilir bir çizgide ilerliyor. Bütün bunlara rağmen yine de  seyredilebilir bir film ‘Son Veda’. Filmi izledikten sonra ritüellerin insan hayatındaki önemi üzerine de düşünmek isteyebilirsiniz belki.

Aşkın (500) Günü

TARİH:  Ekim 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Uzun sürmüş bir ergenlik
Filmin atlamalı, sıçramalı yapısı bir açık büfede yemek yemeğe benziyor. Arada ağzınıza lezzetli şeyler giriyor ama sonuç olarak ne yediğinizi anlamıyorsunuz

Aşkın (500) Günü, ergenlikten tam çıkamamış, hayattaki konumunu oturtamamış bir erkeğin, âşık olduğu fakat kendisini terk eden bir kadından intikam almak için yaptığı bir film. Bunu film daha en başında ifşa ediyor. Bir yazıyla açılıyor film ve şuna benzer şeyler okuyoruz: “Bu filmdeki karakterler tamamen kurgusaldır ve gerçek hayattaki kişilerle benzerlikleri tamamen tesadüfîdir. Özellikle de seninle Mary Jane (ismi hatırlamadığım için atıyorum). Seni gidi kaltak, seni!”
Genç kadınlar babaları gibi, olgun bir erkekle karşılaşmayı bekler. Genç  erkekler ise, galiba biraz anne kucağının muadili peşinde. Filmin genç kadını, kendisine cesaretle yaklaşan olgun erkeğini bulana kadar, ergenlikten çıkamamış gencimizle idare ediyor. İlişkinin adını hiçbir zaman ‘sevgililik’ olarak resmileştirmiyor. Ve aradığı erkeğe rastladığında da çekip gidiyor. Genç  erkek artık asıl mesleğine sahip çıkma gereğini bundan sonra hissediyor. Bu ilişki onun olgunlaşmasının yolunu açıyor ama gerçek hayatta alamadığı intikamını bize bir sanat ürünü olarak sunuyor.

THERE IS A LIGHT THAT NEVER GOES OUT
Tom (Joseph Gordon-Levitt), mimarlık eğitimi almış ama kapasitesinin çok daha altında bir işte çalışıyor. Yaptığı iş, aptal Amerikan posta kartlarına aptal metinler yazmak. Bizde de yaygınlaşmaya başladı ama gördüğüm kadarıyla ABD’de nerdeyse üzerinde bir şey yazmayan bir kart bulmak imkânsızdır. Ne demek istiyorsanız, birileri sizin için onu yazmıştır: ‘Doğum günün kutlu olsun’ tarzında. Tom’un mimarlık yapmak yerine bu işi yapması anlamlı. Kendisini iddialı bir konumda görmeyi hayal edemiyor. Henüz kum havuzundan ayrılmaya cesareti yok. (Sahi, ben film yapmak ya da okuduğum meslekte devam etmek yerine neden film eleştirisi yazıyorum acaba?)
Ve bir gün Tom’un ofisine Summer (Zooey Deschanel) adlı pek alımlı bir kız geliyor. Tom derhal vuruluyor ama ilgisini belli etmeye çekiniyor. Ama bir gün asansörde Tom’un kulaklıklarından taşan şarkı (The Smiths’in ‘There is a light that never goes down’ı) Summer’ın dikkatini çekince, Tom benzer zevklere sahip olduğunu düşündüğü Summer’a daha tutkuyla bağlanıyor. Bu şarkının sözleri de mühimdir. Şarkıdaki özne, şarkıcı erkek olsa da pasif konumdadır. Sevgilisinin onu arabasıyla gezdirmesini, hatta onunla birlikte ölmeyi hayal eder. Şarkıdaki erkek sanki kızdır ve kız da erkektir (tabii eşcinsel bir ilişki de söz konusu olabilir). Tom’un pasifliği, olaya Summer’ın el koymayısıyla sonuçlanır. Summer nihayetinde Tom’u yatağa atar, tersi değil.
Film zaman içinde atlaya sıçraya ikilinin inişli çıkışlı ilişkisini, Tom’un gözünden anlatıyor. Summer’ın gerçekten ne hissettiğini pek anlamıyor ve anlatamıyor da. Tabii, bir şeyler biliyoruz. Summer’ın ilişkiye yoğun bir yatırım yapmadığını, başka biri çıkana kadar iyi vakit geçirmeye çalıştığını falan. Ama Summer’a karşı biraz acımasız geliyor yine de bana bu hikâye. Ama bir intikam hikâyesinden de başka bir şey beklememeli.  Filmin atlamalı, sıçramalı yapısı bir açık büfede yemek yemeğe benziyor. Arada ağzınıza lezzetli şeyler giriyor ama sonuç olarak ne yediğinizi anlamıyorsunuz ya da daha doğrusu tatmin olmuyorsunuz. Bir ondan bir bundan tadayım derken yemeğin keyfi kaçıyor. Tabii bu benim fikrim, yoksa film şimdiden kült statüsüne erişti. Kadınlardan kazık yemiş bir sürü genç erkeğin duygularına hitap ettiğine göre bunda şaşacak bir şey yok. Aslında bu filmle en çok benim özdeşleşmem gerektiğini ama belki de kendimi koruduğumu söylüyor içimden bir ses. Hem The Smiths’i ve sözü edilen şarkısını çok severim, hem de filmde bolca tartışılan Beatles’ın Octopus’s Garden (Ahtapotun Bahçesi) şarkısının adını bir dönem Açık Radyo’da arkadaşlarımla yaptığım ve Cem Sorguç’un sürdürdüğü programa koymuşluğumuz var. O şarkı da ‘gölgede kalma’ isteğinden söz eder. Herrrr neyse…

© 2020 -CuneytCebenoyan.com