70’lerin New York’undan polisiye manzaralar

TARİH:  19 Ocak 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

İki ana karakter ve bir yan karakter etrafında dönüyor I ‘Amerikan Gangsteri’: Harlemli bir gangsterin şoför-I lüğünden mafya patronluğuna yükselen Frank Lucas (Denzel Washington), mesleki açıdan aptalca dürüst polis Richie Roberts (Russel Crowe) ve filmin en kötü karakteri olarak yoz polis detektifi Trupo (Josh Brolin). Filmin başında Frank’i henüz hayatta olan patronu Bumpy John-son’la Uzakdoğu’dan ithal beyaz eşya satan bir dükkânda görüyoruz.

Bumpy eski tip işadamlığını (gangsterlik onun bir biçimi) temsil ediyor; aracılarla çalışan, müşteriyle birebir ilişki kuran türden. Oysa yeni iş anlayışı çok farklı. Dükkânlar anonim mekânlar ve oralarda artık aracılara yer yok. Bumpy bu yeni iş yöntemlerinden şikâyet ederken Frank dersini alıyor. Oracıkta ölen patronu geleceği değil geçmişi temsil ediyor oysa Frank’in önünde bir gelecek var, hem de patron şoförlüğünden patronluğa ulaşan bir gelecek.

 TİPİK BİR KAPİTALİST
Frank patronu ölünce işleri eline alıyor. Sokak ortasında güpegündüz adam öldürerek rakiplerini elemine ediyor ve sindiriyor. Sonra Vietnam’dan, aracıyı kaldırarak doğrudan saf eroin ithal ediyor. Yani aynı filmin başındaki dükkân gibi o da Uzakdoğu’dan ithal beyaz eşya işine giriyor. Lucas malın nakliyatında Amerikan ordusu mensuplarıyla işbirliği yapıyor. Vietnam Savaşı’nda ölen Amerikan askerlerinin tabudan içinde sokuluyor eroin ülkeye. Lucas dürüst bir satıcı ve sattığı markanın imajının temiz kalmasıyla, isim hakkıyla falan da çok ilgili. Tipik bir kapitalist her açıdan.

Richie Roberts ise tipik bir polis değil. Bulduğu bir milyon doları karakola teslim edecek ve bu yüzden meslektaşlarının nefretini üzerinde toplayabilecek kadar dürüst. Ama iş ilişkilerinde böyle, yoksa karısını aldatan, çocuğunu ihmal eden biri o.

1970’lerin New York polisi belki de gezegenin en çok yolsuzluğa bulaşan ya da yolsuzluktan en çok yolunu bulan polisi. Muazzam paralar dönüyor uyuşturucu trafiğinde ve polis de payını fazlasıyla alıyor. Richie dürüstlüğüyle bu çarka çomak sokuyor.

Detektif Trupo ise işte bu kötü polis tipinin bir örneği. Kendi açılarından belli dürüstlükleri olan iki diğer kahramanın da düşmanı. Hem polis Richie’nin, hem gangster Frank’in. Tamamen gereksiz bir aracı o. Diğer kahramanlar yapmaları gereken işi yaparken, yani gangster eroin satıp, dehşet ve ölüm saçarken, dürüst polis kötüleri yakalamaya çalışırken o üzerine düşen işi yapmıyor. Kötüleri yakalamak yerine onları haraca bağlıyor. Dolayısıyla filmin asıl kötüsü de o. 

ABD ORDUSUNUN KARANLIK YÜZÜ
Zaten gangsteri Denzel Washington gibi güldü mü yüzünde güller açan, karizmatik bir oyuncuya oynatırsanız ondan nefret edilmesini de beklemezsiniz. Filmin finalinde Frank’i neredeyse gönüllü bir polis gibi görüp geçmiş bütün günahlarını da affediyoruz. Hatta onun için üzülüyoruz da.

Amerikan Gangsteri’ bir dönemin polis ve ordusunu eroin işindeki rolüyle eleştirerek, gangsterlikle işadamlığı arasındaki benzerliğe dikkat çekerek iyi bir iş yapıyor. Akla bugünün Afganistan’ında Amerikan ordusu ne gibi karanlık işlere bulaşıyordur acaba sorusu geliyor. Malum Irak’taki eski eser kaçakçılığında Amerikan ordu mensuplarının rolü biliniyor.

Ama öte yandan gangsterliğin ve dolayısıyla işadamlı-ğının karanlık yüzünün üstüne gitmiyor ve hatta acımasız bir katili sevimli gösteriyor. Film iyi oyunculuklarına ve akıcılığına rağmen uzun süresini hak eden epik boyuttan yoksun. En zayıf yanı ise nerdeyse doğduğu günden beri gayrı meşru alemin adamı olan, güpegündüz adam öldüren ve eroin işinden inanılmaz paralar kazanan Frank’in ancak mink bir kürk giydikten sonra polisin dikkatini çekmesi ve yükselişi sırasında nerdeyse yapayalnız oluşu.

Bir kitap yazdı ve…

TARİH:  26 Ocak 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Ulak’ın bize getirdiği mesaj ataerkil düzene, eşitsizliğe, zorbalığa karşı bir başkaldırı çağrısı içeriyor. Çağan Irmak yaşadığı topluma, çağına karşı kendini sorumlu hisseden bir sanatçı olarak, haklı olarak üzerine düşeni yapmak istiyor.

Sanatçı bir anlamda ulak olarak görüyor kendisini: Gerçeklerden söz eden, insanları uyandırmaya çalışan bir ulak. Filmin hikâyesinin hem güçlü hem de güçsüz yanı bu. Bir derdi olan, bir şeyleri değiştirmeye çalışan sanatçılara ve onların eserlerine nerdeyse hasret kaldık. Fakat mesajın çok önde olması sanatı zedeliyor.

Ulak kendisini zamandan ve mekândan soyutlayarak gerçekçiliğe sırt çeviriyor. Filmin iki düzlemi var aslında: Birisi hikâye anlatıcısı Zekeri-ya’nın (Çetin Tekindor) ve gittiği köyün şimdiki zamanında geçiyor, bir diğeri ise hikâyenin anlatıldığı zamanda ve dinleyicilerin zihinlerinde. Ama iki düzlem de sonuçta hayali dünyalara karşılık geliyor. Yani biri gerçeklikte diğeri hayal aleminde geçen öyküler değil bunlar. Çünkü gerçek olarak algıladığımız zaman ve mekânın belirli, somut bir karşılığı yok hayatta. Ama yine de iki düzlem arasında bir fark da var.

 ZAMAN VE MEKÂNIN BELİRSİZLİĞİ
Zamanı ve mekânı belirsizleştirme, sanırım Brechtçi bir yabancılaştırma yöntemi olarak düşünülmüş. Seyirciyle, anlatılan öykü arasına bir mesafe sokularak, özdeşleşme süreci kırılmış, katarsis engellenmiş. Bir anlamda Çağan Irmak ‘Babam ve Oglum’da yaptığının tam tersini yapmış. Başarısını kanıtladığı yolu terk edip, beklentilerin tam tersi yönde ilerlemeyi göze almak doğrusu büyük cesaret işi. Irmak sanki, “Babam ve Oglum’da ağladınız, rahadadmız, çıktınız ama daha yapılması gereken çok şey var. Kötü bir düzen sürüyor ve bunun biraz da nedeni sizin işbir-liğiniz” der gibi seyircisine.

Fakat sözünü ettiğim ve olumlu gördüğüm bütün bu çabalar biraz da filmin aleyhine işlemiş. Zamanın ve mekânın belirsizliği, yaşananları çok soyut kılmış, bir yerlere oturtulmasını güçleştirmiş. Yine bu soyuduk oyuncular üzerinde de etkisini göstermiş, teatral bir hava hâkim olmuş ve mesaj öne çıkmış. Filmin en zayıf yanı ise kötülerin güçlerini nereden aldıklarının belirsizliği: Tamam zorbalık, kaba kuvvet var. Ama bunun maddi, ekonomi dayanağı yok. Yani filmde gözükmüyor.

 İLGİNİZİ HAK EDİYOR
Film çıkışında medyaya filmdeki dinsel liderlikten rahatsızlık duyduğumu söylemiştim. Aslında filmi izlerken, Zekeriya’nın oğlunun yazdığı ve zorbaları kızdıran kitabın dinsel içerikli olduğunu düşünmemiştim. Buna yönelik imgeler olmasına karşın… Fakat filmin jeneriğinde kitabı vazeden kişilerin ‘havari’ olarak adlandırılması üzerine, demek ki dinselmiş diye düşündüm. Çünkü havari sözcüğüyle daha önce başka bir bağlamda karşılaşmamıştım. Ama, sağ olsun Çağan Irmak aradı ve konuştuk. İlk izlenimim doğruymuş. Dolayısıyla sözlerimi geri alıyorum. Ulak soylu bir çabanın ürünü ve ilginizi hak ediyor. Çok az uyuduğum bir gecenin sabahında izlemiş olmasaydım belki daha çok keyif alacaktım.

 

Gitti bebeğim, gitti

TARİH:  2 Şubat 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Dört yaşında bir kız çocuğu kaçırılır. Detektif Patrick Kenzie (Casey Affleck) ve ortağı, hayat arkadaşı Angie’den (Michelle Monaghan) kızı bulmaları istenir. Önce bir pedo-fıl ve ardından bir uyuşturucu taciri şüphe çeker. Tam olay kapandı ve suçlu bulundu derken yeni gelişmeler, olayın yönünü değiştirir.

Kızımı Kurtarın’ın sorduğu sorular yeni değil. Bir tanesi Brecht’in Kafkas Tebeşir Dairesi’nin sorusuyla aynı: Bir çocuğun gerçek annesi kimdir; onu doğuran mı ona emek veren, onu sevip koruyup kollayan mı? İkincisi ise “kanunlar bir soruna çözüm getiremiyorsa, kendi hukukunu kendin yap” tavrı doğru mudur yanlış mı? Kızımı Kurtarın 3-4 bölümden oluşuyor. ilk bolumun sonunda film sanki bir finale eriyor ama tabii ki gerçek farklı. Bir bağlantı bölümü var ki asıl amacı, gerçeğe giden yolda detektife ipuçları vermek. Burada bir de yargısız infaz tartışması var, detektifin kendisiyle yaşadığı. Fakat her nedense kanunlar bu yargısız infazla hiç ilgilenmiyor. Filmin düğümünün asıl çözümü ise üçüncü bölümde gerçekleşiyor. Finalde ise başta sözünü ettiğimiz hayati sorular gündeme geliyor: Yani anne kim olmalı ve kanunlara uymalı mı uymamalı mı?

KENDI HUKUKUNU KENDİN YAP
Filmin cevapları oldukça sorunlu. Hayat iki seçenekten ibaret değil ama film iki seçenekle sınırlıyor kendisini ve seyircisini. Kurumsal ve yapısal değişim olasılığını göz ardı ettiği için bir yanlışı, doğru gibi gösteriyor. Yani “kendi hukukunu kendin yap”çı bir tavır alıyor.

Başta kaçırılan kızın uyuşturucu bağımlısı (Amerikalıların sevimsiz tabiriyle ‘beyaz çöp’) annesi Helene rolünde Amy Ryan olmak üzere oyuncuların hepsi çok başarılı. Amy Ryan Oscar’ı alırsa şaşmamalı. Ed Harris polis detektifinde yine çok iyi. Morgan Freeman da çok akılda kalıcı olmasa da iyi bir performans sergiliyor. Michelle Monaghan ise son derece pasif rolüne inanılmaz bir derinlik katıyor. Jesse James’in katili rolünde yeni izlediğimiz Casy Affleck ise iyi bir oyuncu olduğunu bir kez daha gösteriyor.

Esrarengiz olmayan bir inşaat

TARİH:  9 Şubat 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Esrarengiz Kadın’ın basın gösteriminden en çok aklımda kalan şey, Sinepop Sine-ması’nın taşıyıcı kolonlarının çatlamış olduğuydu. Bunun ne büyük bir tehlike olduğunu söylemeye gerek yok herhalde. Bu çatlakların nedeni de belediye başkanının sahibi olduğu yerin yedi kat dibine inen komşu inşaat. Bizzat belediye başkanı şehrini ve insanları böylesine tehlikeye atıyorsa, söylenecek ne kalır ki?

Film festivali yaklaşırken acaba Emek Sineması ne durumda, orası da zarar gördü mü diyedüşünüyorum.Filme gelince, Tornatore’nin sineması fazlasıyla bayat. Daha önce ‘Daima Lilya’ ve ‘Şark Vaatle-ri’nin de ele aldığı talihsiz Doğu Avrupa kadınlarından söz ediyor film.Global kapitalizm çağında batılıların zevk aletlerine indirgenen Doğu Avrupa kadınlarından birinin, gizemini açmamakta yarar olan hikâyesini anlatıyor Esrarengiz Kadın. Ama fazlasıyla macera ve gerilim filmi kalıplarına sığındığı için sosyal mesajı çok havada kalıyor, hedefine ulaşmıyor.

Asıl uygunsuz gerçek

TARİH:  16 Şubat 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Gerçeğin kendisi kadar çarpıcı, etkileyici hiçbir şey yok. Örtülü Gerçek’in finalinde Irak’ta öldürülen, yaralanan sivillerin, özellikle de kadınlar ve çocukların görüntüleri yer alıyor. Filmin geri kalanını görmeseniz, sadece bu fotoğraflara baksanız yeter aslında. Irak halkının yaşadığı dehşeti ve vahşeti iliklerinizde hissediyor ve isyan ediyorsunuz. Tabii eğer azılı bir Arap düşmanı değilseniz. Ki gariptir, ülkemizin demokrat aydınları arasında onlardan çok var.

Filmin kendisi ise 2006’da Irak’ta Amerikalı askerlerin bir genç kız ve ailesine yaşattığı vahşeti anlatıyor. Her gün okula giderken kontrol noktasındaki görevli Amerikan askerlerinin tacizine maruz kalan bir genç kız nihayetinde bu askerlerin tecavüzüne uğruyor kendi evinde. Askerlerin tecavüzü sırasında kızın ailesi de öldürülüyor. Ardından kızı da öldürüp yakıyor askerler. Daha büyük bir vahşet tahayyül etmek güç.

Filmin adı ‘Asker Mektubu Görülmüştür’ şeklindeki damgalardan alıyor adını. Amerika’da ise bunun muadili tek bir sözcükmüş: ‘Redacted’. Elden geçirilmiş, uygun olmayan yerleri çıkarılmış, düzeltilmiş demek redacted ama sansür edilmiş diye okumak lazım bu durumda.

BENİM ÖZEL SEKTÖR MEDYAM İŞİNİ BİLİR
Yönetmen De Palma’yı bu filmi yapmaya iten şey de Irak’ta olan bitenin Amerikan ana akım medya-sınca (gazeteler, televizyonlar) sansürlendiği düşüncesi olmuş. Gerçekten de Irak halkının yaşadığı dehşetin görüntülerini Amerikan medyasında görmek pek mümkün değil. Bunun bir nedeni savaşı desteklemekse, diğer nedeni de reklam pastasından payına düşeni kaybetmemek.

Yüzü parçalanmış bir çocuğun fotoğrafının yanında bir güzellik ürününün reklamını basamazsınız! Yani resmi sansüre ne gerek var, benim özel sektör medyam işini bilir durumu varken! De Palma internetin, amatör videoların ve belgesellerin de bilgiye ulaşmayı sağlayacak kaynaklar olduğu gerçeğinden yola çıkarak filmini bu tip mecralardan derlenmiş havasında yapmış. Ama bu kaynaklar sondaki fotoğraflar hariç, gerçeklere dayansa da, kurmaca. Sonuçta film birbirinden kopuk kaynaklardan derlenmiş gibi yapıldığı için bildik anlamda dramatik bir yapıdan da yoksun. Bu amaçlanmış bir şey olsa da filmin yine de etkisini azaltan bir unsur olarak sayılabilir.

Filmin bütçe kısıntıları nedeniyle aceleye getirilmiş senaryosu ya da tanınmamış oyuncuları da diğer zayıf yönleri. Ama bunlar çok önemli değil. Filmin en büyük eksikliği, yine savaşın ya da Amerika’nın Irak’ı işgalinin nedenleri hakkında hiçbir şey söylememesi. Amerika’nın derdinin Irak’ın petrolünü gasp etmek olduğu hiçbir kahramanın aklından geçmiyor film boyunca. Belki şunu da söylemek mümkün: Bir mayına basıp kolu ya da bacağı kopan ya da kafası kesilen Amerikan askerlerinin maruz kaldığı şiddetle eş değer değil Amerikan askerlerinin perdeye doğrudan yansıyan şiddet uygulama görüntüleri. Onların uyguladığı şiddet konusunda film kesinlikle sessiz değil; aksine filmin yapılış amacı bu. Ama dediğim gibi, bu şiddeti sonuçlarıyla görüyoruz. Iraklılarınla gibi yapılırken değil.

İLGİNİZİ HAK EDİYOR
Fakat bunları bir kenara koyalım: Amerikan sağcı ve milliyetçileri filmin yasaklanması veya boykot edilmesi için kampanyalar düzenlemiş. Bu da De Palma’nın görevini yerine getirdiğini gösteriyor. Kolay iş değil gerçekten de kendi ülkesinin vahşetini teşhir etmek. De Palma’nın ana akım medyanın yapmadığı şeyleri yapmaya soyunması ve tepkileri göze alması gerçekten küçümsenecek bir şey değil. Savaş karşıtı örtülü Gerçek, ilginizi hak ediyor.

!F ve Beyoğlu sinemalarının hali

 

TARİH:  18 Şubat 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

!F İSTANBUL Film Festivali özellikle hafta sonları çok yoğun geçiyor. Henüz çok etkileyici bir film seyretmedim ne yazık ki. Gördüğüm Meksika filmleri yüksek beklentilerimin altında kaldı. ‘Cochochi’ iki erkek kardeşin bir atı kaybedip bulmalarını anlatıyor. Bu sırada da Meksika yerlilerinin yaşadığı kırsal yörede dolaşıyoruz. Filmin iki adet uluslararası ödülü olması doğrusu bana şaşırtıcı geldi. Filmin yönetmenleri belli ki ihmal edilmiş bir halka vicdan borçlarını ödemek gibi asil bir duyguyla yola çıkmışlar ama anlattıkları insanları yeterince tanımadıkları gibi ne söylemek istediklerini de pek bilememişler bence. ‘Tırnağın Yılı’ aslında beklentime denk düştü. Yönetmen 2 yıl boyunca çevresindeki insanları fotoğraflamış. Sonra bu fotoğrafları bir öykü çerçevesinde kurgulamış. Biraz sıkmakla birlikte, bu materyalden yine de hoş bir film çıkarmış. Bazen hikâyesi fazla basite kaçsa da… ‘Kötü Alışkanlıkların reklamcılıktan gelme yönetmeni ise bence ruhu temizlenene kadar bir süre reklam piyasasından uzak tutulmalı, sonra film çekmesine izin verilmeli (organik tarımda olduğu gibi). Böylece fazlaca reklam filmi kokan ışıklandırmalardan filan kurtulabilir belki. Yönetmenin zayıflama ve güzellik kültüne karşı söyledikleri iyi güzel de, film olmamış.

27 YIL SONRA PATLAYAN GRUP
‘Bakushilerin Sıradışı Hayatı’ sado-mazo bir dünyaya pencere açıyor. Bakushi Japonya’da kadın bağlama ustalarına deniyor. Bu profesyonel bir meslek. Kadınlar ise ya bu işi profesyonel olarak yapan mankenler, yani S/M dergileri için poz verenler ya da zevk için yapan mazohistlerden oluşuyor. Sado/mazo bir ilişkide bile asıl yaşanmaya çalışılan duygunun sevgi olduğunu görmek belki şaşırtıcı olmamalı ama ben yine de şaşırdım. Film belki daha kısa olsa daha çarpıcı olabilirdi.

‘Joy Division’ yılı yaşıyoruz anlayamadığım bir şekilde. Son albümü 28 yıl önce yayımlanmış bir topluluk hakkında ekim ayında ‘Kontrol’ adlı filmi gördük festivallerde, şimdi de bir belgesel çıkageldi. Joy Division gerçekten farklı bir sound bulan bir avuç topluluktan biri. Ama ilginin 27 yıl sonra patlamasını açıklamak güç. Son derece karanlık bir sound’u olan grup, belki çağımızın karanlık ruh haline hitap ediyor. Joy Di-vision’ın müziği bugün bile bayat gelmiyor kulağa. Keşke bu grubun Nazi imgeleriyle flörtüne tatmin edici bir açıklama gelse… Nedense grupla ilgili filmlerin hiçbiri bu konuyu doğru dürüst ele almıyor. Sanki önemsiz bir şeymiş gibi.

AFM’DE FİLM SEYRETMEK RİSKLİ
Açılış filmi ‘Lars Sevince’ makine dairesinden gelen gürültüler-konuşmalar ve kötü kadraj yüzünden sağlıklı izlenemedi. Film bir seks bebeğine âşık olan delüzyonlu bir hastayı anlatıyor. Başta Ryan Goslin olmak üzere çok iyi oyunculuklar var filmde. Ama senaryo biraz fazla hafif ve yüzeysel. Yine de idare eder.

Şimdi gelelim hayati konuya: AFM Beyoğlu sinemalarının yeni düzeninde, kalabalık seanslarda film seyretmek hayati risk almak demek. Cumartesi günü 17 seansının ardından Fitaş 2’den çıkan seyirciler küçük çaplı bir isyan başlattılar çünkü sinemadan çıkmak çok zordu. Merdivenler yeni düzende daraldığı ve hem giriş hem de çıkış aynı yerden yapıldığı için girmek isteyen ve çıkmak isteyen kitleler dar bir alanda karşı karşıya geliyorlar.

Uzun süre sinemadan çıkamayan seyirciler durumu alkışlarla protesto ettiler. Biletlerini iade edip bir daha gelmeyeceğiz diyen seyirciler vardı. Yüksek sesle protesto edenler de az sayıda değildi ve haklıydılar. Küçücük bir panik bile yaşansa facia olur. İstanbul gibi bir deprem kentinde bu cinayet demektir. Ya da ‘Büyü’ filminin galasında çıkan yangın Fitaş’ta çıksa… Düşünmek bile istemem.

Peki mekânını Wagamama, KFC ve Pizza Hut gibi restaurant’lara veren, böylece sinemanın giriş çıkışını daraltan mal sahiplerini suçlamak manalı mı? Bence yaptıkları yasalara uygunsa manalı değil. Elbette mekân sahibi edinebileceği en yüksek gelire sahip olmak isteyecektir. Sorun buna izin verenlerde. Yani BELEDİYE’de. Evet, beyler Beyoğlu’nda olan biteni görmüyor musunuz? Fitaş’ın hali olacak şey değil. Böyle bir giriş çıkışa nasıl onay verirsiniz? Sinepop’un sütunları çatlamış, Emek Sineması’nın zemininde kaymalar varmış, ruhunuz duymuyor mu? Ne yapıyorsunuz, ne yapacaksınız? Ya da umurunuzda mı, bilmek istiyoruz. Eminim çok güçlü birileri büyük bir depremin yaratacağı yeni rant fırsatlarını heyecanla bekliyordun İnsan belediyeleri yönetenlerin onların arasında olmadığına inanmak istiyor.

!f ve Beyoğlu sinemaları

TARİH:  23 Şubat 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Pazartesi günü AFM Fitaş sinemalarıyla ilgili yazımda giriş çıkışların aynı yerden yapılmasının büyük bir kargaşaya ve tehlikeye neden olduğunu söylemiştim. Belirtmek gerekir ki artık, çıkışlar ayrı çıkış kapılarından yapılabiliyor. Pazar gününden itibaren bu kapılar hizmete açıldı ama inşaat henüz bitmiş değil. Dolayısıyla karanlık, engebeli ve ıslak koridorlardan geçmek gerekiyor çıkarken. Sinemanın ana girişi ise tabii ki değişmedi. Yürüyen merdivenli düzen aynı anda ancak 4 kişinin inip çıkmasına izin veriyor.

Pazartesi yayımlanan yazımın bir etkisi oldu. Beyoğlu Belediyesi’nden aradılar ve Başkan Ahmet Misbah Demircan’ın benimle görüşmek istediğini bildirdiler. Bu ilgiye sevindim tabii ki. Ahmet Bey’le samimi bir görüşme oldu ama suya sabuna dokunuldu mu derseniz, cevabım hayır. Ahmet Bey bir de benden dinlemek istemişti şikâyetlerimi. Ben de ona neden korktuğumu söyledim. Sinepop’ta, Emek’te ve AFM Fitaş’ta film seyretmenin tehlikelerini anlatmaya çalıştım. Sinepop’un yanı başındaki inşaatın Demirören’e ait olduğunu, Kadir Top-baş’la bir alakası olmadığını öğrendim. Belediye’nin cep sinemaları açma projesi olduğunu öğrendim. Ama kendimi daha fazla güvende hissetmem için bir şeyler yapılıp yapılmayacağı konusunda bir bilgi alamadım. Yine de film eleştirmenleriy-le Beyoğlu Belediyesi arasında bir diyalog böylece başlamış oldu ve bunu devam ettirme kararı aldık. Bu arada ben If’i yapanları kızdırıyor muyum acaba diye de düşünüyorum. Filmleri beğenmiyorum, mekânı beğenmiyorum falan. Ama festivalden son derece memnunum. Bunlar çelişkili şeyler değil çünkü merak ettiğim bir sürü filmi sinemada seyretme olanağı buluyorum. Filmlere katkıda bulunan insanlarla, film sonrasında konuşabiliyorum. Mesela Joy Division’dan Peter Hook’a filmden sonra soru sorma olanağı buluyorum. Bunlar çok güzel şeyler.

KENDİNİ ELEŞTİRME ÖZGÜRLÜĞÜNE SAYGI
Gelelim filmlere. David Lynch’in ‘Inland Empire’ı bugüne kadar seyrettiğim en kötü Lynch’ti. Lynch filmleri beni hep bir şekilde derinden etkilemiştir çünkü bilinçdışımda karanlık bir yerlere dokunurlar. Anlamadan önce sarsarlar beni. Anlama isteği uyandırırlar. Bazen zaten kolay çözülürler ‘Mulhol-land Drive’ gibi. Bazen kendilerini kolay açık etmezler ‘Kayıp Otoban’ gibi. (Haneke ‘Saklı’da tutar ‘Kayıp Otoban’ı taklit eder, üstelik de Lynch’e bir teşekkür bile göndermez.) Ama filmlerinde bazı sahneler vardır ki ruhuma kazınır, yıllar geçse de onları hatırlarım.

İlk aklıma gelen isim olmuştur Lynch, sevdiğim yönetmenler sorulduğunda.’Inland Empire’da böyle sahneler olmadığı gibi, her şey fazlasıyla karışık. Bir kimlik karmaşası yaşadığı açık filmin kahramanının, tamam da, bütün bu karışık yumağı çözme isteği uyandırtacak estetikten yoksun film. E, yarı-profesyonel bir kamerayla film çekerseniz belki de bu sonuç kaçınılmaz. Lynch’in kullandığı Sony PD-150 model dijital kamera, high definition bile değil. Bu kamerayla çekilen bir filmi büyük perdede seyretmek bana her şeyden önce zevk vermedi. Bu tarz bir etkilenme yoksa anlama isteği de olmuyor. Kısacası ‘Inland Empire’ benim için seyredildi ve bitti. Üzerine Zijek de yazsa, merak etmiyorum.

Festivalin en çok merak ettiğim filmlerinden biri ‘Karanlığa Taksi’ydi. Bu film de Amerika’nın kendisiyle ahlaki hesaplaşmasını sürdürdüğü filmlerden biri. Afganistan’da bir taksi şoförü yerel Afgan güçlerce tutuklanıp, Amerikalılara teslim ediliyor. Bu gariban şoför hiçbir şeyle alakası olmamasına rağmen, korkunç işkencelere maruz kalıyor ve yediği dayaklar sonucunda ölüyor. Bu işkencenin mimarları da bilinen şüpheliler tabii ki: Bush, Cheney, Rumsfeld, Wolfowitz, Rice… Dünya kadınlar tarafından yönetilse daha iyi olur sananlara da çıkarılacak dersler var bu filmden çünkü işkenceci katiller arasında çok sayıda kadın da var.

Filmin eksikliklerine gelmeden önce Amerika’nın eksik de olsa kendini eleştirme özgürlüğüne saygı duymak gerektiğini söylemek istiyorum. Beni rahatsız eden bir şey var: Amerika’nın bir kötülük imparatorluğu gibi görülmesi bana Rea-gan’ın Sovyetlere kötülük imparatorluğu demesini hatırlatıyor. Bu tip metafizik bir söylemle benim işim yok. Ben kötülüğü sistemlerde görüyorum; kapitalizmde ve emperyalizmde. Ülkelerle bir sorunum yok, Amerika’yla da. Gittiğim onca yabancı şehir içinde kendimi en çok evimde hissettiğim kent New York’tur mesela.

KOLAYSA DİYARBAKIR FİLMİ YAPSANIZA
ABD’nin sahip olduğu ekonomik ve askeri güç diyelim Türkiye’nin elinde olsaydı dünya daha iyi bir yer olur muydu? Türkiyeli yönetmenler çıkıp Amerikalı yönetmenlerin yaptıklarını yapsaydı ne olurdu? Türklüğe hakaretten içeri atılırlardı ya da ülkeyi terk etmek zorunda kalırlardı. Ya da birgün enselerinden kurşunlanırlardı. Amerika’yı eleştirirken neyi eleştirdiğimin bilinmesi için bunları yazma gereği duydum. Emperyalizmden nefret edip, Amerika’yı, ülkesini, halkını sevmek mümkündür ki bu benim için geçerli. Türkiye’nin yönetimini, rejimini beğenmeyip Türkiye’ye bağlı olmak nasıl mümkünse. ‘Karanlığa Taksi’ işkencenin korkunçluğunu ve üst kademelerde tasarlandığını; zamanında psikiyatri biliminin, saygın üniversitelerin nasıl işkence yöntemlerinin geliştirilmesinde CIA’e hizmet ettiğini filan anlatarak iyi bir iş yapıyor. Zavallı Iraklı ve Afgan insanların maruz kaldığı korkunç işkenceleri anlatıyor. Ama sonuçta şu noktaya geliyoruz: İşkence işlevsel bir sorgulama yöntemi değildir, daha işlevsel yöntemler vardır. Peki işlevsel olsaydı, onaylayacak mıydık sorusu baki. ABD’nin Afganistan’daki, Irak’taki varlığı da sorgulanmıyor. Savaşı ve işgali sorgulamadan, bilgi alma yöntemlerini sorgulamak ne kadar yeterliyse bu film de o kadar yeterli. Kısacası kafası karışık bir yönetmenden karışık ve uzun bir film çıkmış. Yine de gelin de 12 Ey-Iül’de Metris’te, Mamak’ta, Diyarbakır’da yaşananları anlatan bir film yapın kolaysa. Hatta uzağa gitmeye gerek yok, İstanbul’un göbeğinde Gayrettepe’deki 1. Şube’yi, orada yapılan işkenceleri anlatın. Dolayısıyla Amerikan filmlerinin eksikliklerinden söz ederken, kendi korkunç gerçeğimizi de aklımızda tutalım.

Ve Oscar “kötülüğe” gitti

TARİH:  26 Şubat 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bir kötülük kol geziyor sinemalarda. Nedensiz, geçmişsiz ve geleceksiz bir kötülük bu; ezeli ve ebedi. Efsanelere, dinlere özgü, metafizik bir kötülük. Dünyamızın halini bunla, bu kötülüğün tezahürüyle açıklamak ne büyük bir kolaycılık, ne kaçak bir tavır! İşi şeytana havale ettiniz mi ne yapacak pek bir şey kalıyor ne de suçlayacak. Bu şeytani figür ‘Kan Dökülecek’te has bir Amerikalı (Mr. Plainview’i Daniel Day Lewis canlandırdı) olarak karşımıza çıkıyor (İrlanda kökenli, beyaz, laik), ‘İhtiyarlara Yer Yok’ta ise nasıl okunacağını kimsenin anlamadığı, garip bir ismi (Chi-gurh’u Javier Bardem canlandırdı) olan Hispanik bir karakter olarak.

‘Kan Dökülecek’ kötülüğün hiç olmazsa yerli, otantik kökenine vurgu yaparken, ‘İhtiyarlara Yer Yok’ ithal, Amerika’ya yabancı bir kötülüğün ülkeyi ele geçirmesine, güzel ve saf eski Amerika’yı yok etmesine hayıflanıyor. Ama bir yandan “bu ülkede hep kötülük vardı” gibi bir laf da ediyor karakterlerden biri ‘İhtiyarlara Yer Yok’ta. ‘Kan Dökülecek’ kötü Mr. Plainview’u petrolcü yaparak, bugünün kötülüklerinin kökenine işaret etmek istiyor. ‘İhtiyarlara Yer Yok’ kötülüğü ezeli ve ebedi bir şekilde çizerken yine de yabancılığına vurgu yaparak 11 Eylül’ü hatırlatıyor. Filmlerden biri gelecek kipinde konuşurken biri geçmişten söz ediyor nostaljik bir şekilde: Kan dökülecek, çünkü kötüyüz ve kötüydük; ihtiyarlara yani geçmişe artık yer yok çünkü hayat değişti, oysa bir zamanlar böyle olacağını hayal edemezdik.

“ŞİKÂYETİM YARADANA”
Kötülük ister dış mihraklı olsun, ister iç (ki zaten dış mihraktan söz eden IYY de otantik bir kötülük damarına işaret ediyor) fark etmez. Kötülüğü üreten sistemden söz etmiyorsanız, suçu yaradılışa atarsınız. “Şikâyetim yaradana” makamından tutturmuş olursunuz. İnsan, öyle pek güvenilir bir yaratık değil, orası kesin. Atamız neydi ki biz ne olacağız sonuçta. Çok geriye gidersek, maymunumsu bir yaratıkla karşılaşacağız, göz göze gelmemeye dikkat etmemiz gereken. Kişiyi, işkencecisine bile âşık etmeyi becerten bir uyum mekanizmasına sahibiz. Hayatta kalabilmemiz için gerekli bunlar, ne yapalım. Ama yine de hiçbir hayvanda olmayan özelliklerimiz var: Hakkaniyet duygusu, eşitlik duygusu, özgecilik gibi. Lafı kısa keselim, iyi yanlarımızı mı besliyor var olan koşullar, yoksa kötü yanlarımızı mı? Soru bu. Kötüyü besliyorsa, o koşulları değiştirelim. Bu sorumluluk almayı gerektirir. Ama kötüyü tamamen soyut bir hale getirirseniz, sorumluk almanıza gerek de kalmaz. O hep vardı, hep de olacaktır.

Oscar ödülünü verenler görece daha fazla sorumluk alan ‘Kan Dökülecek’i değil, topu iyice taca atan ‘İhtiyarlara Yer Yok’u, ehveni şer’i değil şer’in kötüsünü ödüllendirdi, film olarak. Ama en iyi erkek ve en iyi yardımcı erkek oyuncuda iki kötüyü de es geçmedi. “Hayırlı olmasın” diyelim bu ödüller, biz de günün modasına uyarak çünkü ne varsa kötülükte var gibi gözüküyor Hollywood’un tercihlerine bakınca.

İşte Oscar’ın en mutlu isimleri
En iyi film: İhtiyarlara Yer Yok-No Country For Old Men (Yönetmen Joel ve Ethan Coen)
En iyi yönetmen: Joel ve Ethan Coen kardeşler, (İhtiyarlara Yer Yok-No Country For Old Men)
En iyi erkek oyuncu: Daniel Day-Lewis (Kan dökülecek-There Will Be Blood)
En iyi kadın oyuncu: Marion Cotillard (Kaldırım Serçesi-La Vie en Rose)
En iyi yardımcı erkek oyuncu: Javier Bardem (İhtiyarlara Yer Yok-No Country For Old Men)
En iyi yardımcı kadın oyuncu: Tilda Swinton (Michael Clayton)
En iyi yabancı film: The Counterfeiters-Kalpazanlar (Avusturya)
En iyi animasyon filmi: Ratatouille
En iyi belgesel film: Taxi to the Dark Side (Alex Gib-ney ve Eva Orner)
En iyi orijinal senaryo: Juno (Juno)
En iyi uyarlama senaryo: İhtiyarlara Yer Yok-No Country For Old Men (Yönetmen Joel ve Ethan Coen)
En iyi görüntü yönetmeni: Robert Elswit (Kan Dökülecek-There Will Be Blood)
En iyi özgün müzik: Dario Marianelli (Atonement)
En iyi şarki: Falling Slowly (Once) Glen Hansard ve Marketa Irglova
En iyi kostüm: Alexandra Byrne (Elizabeth: Altın Çağ)
En iyi makyaj: Didier Lavergne ve Jan Archibald (La Vie en Rose-Kaldırım Serçesi)

Sisteki canavar: insan

TARİH:  1 Mart 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Öldüren Sis, hiç olmazsa güzel bir başlangıç bölümüne sahip olmasıyla haftanın gördüğüm diğer filmlerinden bir gömlek üstün nitelemesini hak ediyor.
Bir tatil kasabasında güçlü bir fırtına çıkıyor günün birinde. Ressam David Drayton (Thomas Jane) elektrikler kesildiği ve garip bir sis de kente yaklaştığı için süpermarketten erzak tedarik etmenin akıllıca olduğunu düşünüyor. Oğlunu da alıp markete gittiğinde kendisi gibi düşünen bir sürü insanla karşılaşıyor. Derken panik ve yüzü kan içinde bir adam “sisin içinde bir şey var” diyerek dükkâna gelip, içerdekilerin yüreğine korku salıyor. Film bu noktadan sonra çuvallamaya başlıyor çünkü farklı kişilikleri ve ideolojileri temsil eden tipleri bir araya getirerek, insanlık hakkında büyük şeyler söyleyebileceğini sananların sıklıkla kullandığı ilkel bir kalıbın içine giriyor. Dışarıda garip canavarlar kol gezerken süpermarkette cahillerle entelektüeller, siyahîlerle beyazlar, dindarlarla rasyonalistler çatışmaya başlıyor.
Sonuç mu: En çok korkmamız gereken şey korkunun kendisi! Yani kendimizden korkmamız gerekiyor; bu da bizi nereye getiriyor bilemiyorum. Filmin karanlık finali de son derece sevimsiz. Zavallı ahtapot ve örümceklere sinemanın daha uzun yıllar haksızlık etmeyi sürdüreceğini görmek de hoş değil. Herkese bu filmden sonra panzehir olarak Beatles’ın ‘Octopus Garden’ını (Ahtapotun Bahçesi) dinlemesini öneririm.

Son Oscarlar: İyi filme geçit yok

TARİH:  8 Mart 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Coen kardeşler en kötü, en ruhsuz filmlerinden birini yaptılar ve neredeyse bütün eleştirmenlerden tam not aldılar İhtiyarlara Yer Yok ile. Üzerine bir de Oscar’la şahane bir cila çekildi. Geçen yıl da Scorsese kötü filmlerinden biriyle Oscar’ı almıştı ama onun arkasında böylesine büyük bir destek yoktu. Bu ‘başarı’nın sırrını birgün çözerim diye umuyorum.

Her şeyden önce filmin hikâyesi her dönemeçte çuvallıyor, inandırmıyor. Llwelyn Moss (Josh Brolin) diye Amerika’nın yoksul, karavanda yaşayan beyazlarından biri, bedava et yiyebilmek için avlanmaya çıkar birgün. Bir geyiği vurur ama öldüremez. Geyiğin peşinden gittiğinde ise nasıl olduysa bulunduğu yüksek noktadan göremediği bir manzarayla karşılaşır. Bir sürü araç delik deşik olmuş, çevreye Meksikalı gangsterlerin cesetleri saçılmıştır. Pikaplardan birinin arkasında, branda altında, içinde uyuşturucu olduğu anlaşılan paketler vardır. Belli ki bir uyuşturucu alışverişi sırasında çatışma çıkmış ve gangsterler birbirlerini öldürmüşlerdir.

Normal herhangi bir insanın midesine krampların gireceği bu dehşetli manzara karşısında Moss soğukkanlılığını zerrece yitirmez. Can çekişen ve su isteyen bir Meksikalının makineli tüfeğini alır ama adama hiç ilgi göstermez. Akıl yürüterek, uyuşturucu varsa para da olmalıdır sonucuna varır; eğer biri parayı almışsa nereye gitmiştir diye düşünür ve parayı alan kişiyi ölü bir şekilde bulur. Parayı alır ve karavanına döner. Şimdi bu adam o gece kalkıp da can çekişen kişinin yanına döner mi, dönerse niye döner? Ya adam yaşıyorsa ve arkadaşlarına ya da polise benden söz ederse diye düşünür mantıken. Belki parmak izi de bırakmıştır. Tipi ve parmak izi bilinirse, yakalanabilir. Belki parayı aldım ama uyuşturuculardan da hiç olmazsa birkaç paket alsaydım diye de düşünebilir, değil mi? Ve yanına bir bidon benzin alıp, parmak izi bıraktığı ve içinde eşkâlini tarif edebilecek biri olan pikabı yakmak için olay mahalline dönebilir. Ama filmde böyle olmaz. Gördüğü korkunç manzara karşısında kılı kıpırdamayan Moss, gangsterlerce yakalandığı takdirde öldürüleceğinin tamamen bilincinde olarak, can çekişen adamı kurtarmak için olay mahalline bir bidon suyla döner. İnandırıcı gelmedi mi? İster inanın ister inanmayın, olaylar böyle gelişiyor.

KÖTÜLÜĞÜN SEMBOLÜ YABANCILAR
Moss’un bu iyiliği cezasız kalmaz ilerde göreceğimiz gibi. Moss, iyilik yapayım derken, bölgeye keşif yapmaya gelen haydutların gözüne çarpar. İki milyon doları aldığını düşündükleri Moss’u kovalayan haydutlar, dereye atlayan Moss’un peşine köpeklerini salarlar. Kendileri ise herhalde 2 milyon dolar için ıslanmaya değmeyeceğini düşünürler. Moss köpekten kurtulunca, günü kurtarmış olur çünkü kimse peşine düşmez. İnandırıcı değil mi? İster inanın ister inanmayın, olaylar böyle gelişiyor.
Moss filmin hem iyi hem kötü yanları olan normal insanıyken, filmin iyi insanlarını canlandırmak polislere, kötüsünü canlandırmak ise bir yabancıya; adının nasıl telaffuz edileceğini kimsenin bilemediği Anton Chigurh’a (Javier Bardem) düşer. Filmin Teksas’ta yani Meksika sınırına yakın bir bölgede geçtiğini hatırlarsak, bir İspanyol’un kötüyü, polislerin ise iyiyi oynamaları nasıl kimseyi rahatsız etmez, şaşırmamak mümkün değil. Her gün sınırı geçmeye çalışan yoksul Meksikalılarla, Amerikalı polislerin çatıştığı bu bölgede bu ahlaki işbölümü mide bulandırıcı değilse nedir? Hadi onu bir kenara bıraktık, 11 Eylül sonrasında kötülüğü sembolize edenin bir yabancı olması da rahatsız edici değil midir?

YETER Kİ SÖYLENSİN
Ama film bu kadar basit bir güncel konjonktürle yetinecek kadar iddiasız olmadığından kötülüğü dışsallaştırıp lanetlemekle yetinmez, aksine yüceltir ve soyutlaştırır. Çünkü kötülüğü ezeli ve ebedi, kutsal kitaplara özgü metafizik bir varlığa dönüştürüp, anlaşılmaz kılmak çağın (başta ABD’nin) suçlarının sorumluluğunu sırtlanmaktan daha kolaydır. Chigurh, gangsterlerce Moss’u bulması için görevlendirilir ama o, kimseden emir alacak biri değildir. İşverenlerini öldürüp Moss’u kendi adına aramaya başlar. Filmin karizmatik tek bir kişisi varsa o da Chigurh’dur. Chigurh ilkelidir, Chigurh sarsılmaz bir iradeye sahiptir, Chigurh soğukkanlıdır, bütün büyük kötüler gibi hedefine doğru telaşsızca ilerler. Chigurh’u yaralayabilirsiniz, sarsabilirsiniz ama asla deviremezsiniz. Gerekirse kendi kendisine açık kalp ameliyatı yapar ve yine yoluna devam eder Chigurh. Bir kez polis tarafından yakalandığında, Chigurh istifini hiç bozmaz. Hannibal Lecter gibi hiçbir kafesin onu tutamayacağından emindir. Nitekim de öyle olur, kelepçeli elleriyle silahlı bir polisi öldürüp kurtulur. Filmi beğendiğini söyleyenler üstün yaratık Chigurh’a âşık oldum, onunla özdeşleştim filan deseler bu anlaşılabilir. Benzer olmasa da Eric Bana’nın ‘Kasap’ı, Robert De Niro’nun ‘Taksi Şoförü’ gibi anti kahramanlardan ben de çok etkilenmişimdir. Bu karakterler Chigurh gibi soyut kötülük timsalleri değil, insandılar ama olsun, Chigurh’e hayranlığı yine de anlayabilirim. Yeter ki söylensin. Ama söylenmiyor. O zaman filmde neye hayranlık duyulduğunu anlamak benim için imkânsızlaşıyor.

Filmin polisleri ya genç ve aptallık derecesinde saftırlar ya da Şerif Ed Tom Bell (Tommy Lee Jones) gibi yaşlı ve bilgedirler. Bell, ülkenin her zaman kötü bir damarı olduğunu düşünmekle birlikte bugünün korkunçluğunu kavramakta güçlük çekmektedir. Kötülük karşısında çaresizliğini kabul etmiştir. Ama yine de yaptıklarını anlamak mümkün değildir. Chigurh, Moss’u kovalarken, Bell de onların izini sürer. Bir süre önce Moss’un karavanında bulunduğunu anladığı, Chigurh’un süt içtiği şişeden parmak izi almaz mesela. Şişeyi eline alır ve kafasına diker, biraz önce aradığı katilin o şişeyi ellediğini bildiği halde. İnanmadınız mı? İnanın. Çünkü Bell karakteri bize kötülüğün yenilemez olduğunu anlatmak göreviyle yükümlüdür. Boşuna uğraşmanın manası yoktur. Genç ve saf Amerikalı polisler kötüleri yenebileceklerini sansalar da tecrübeli ve ihtiyar Bell dış mihraklı bu kötülüğün alt edilemeyeceğini bilir. Bir zamanların masum Amerika’sının yitmesine yanar; ona artık yer yoktur bu kötü çağda.
Gerçi kötülük Amerika’da yerli bir kaynağa da sahiptir ama bu kötülük yine şeytani ve nedensizdir. Ayrıca vurgu, bu yerli malı kötülüğe değil yabancı olanadır.

İNANDIRICI OLMAYAN ÇOK ŞEY VAR
Filmde inandırıcı olmayan daha o kadar çok şey var ki hangisini sayacağını insan bilemiyor. Chigurh saf bir Amerikalının alnına sığırları öldürmede kullanılan basınçlı havayla çalışan silahını dayadığında adam hiçbir refleks göstermiyor mesela. Böyle bir silah kullanmak da çok manasız ya, o da başka hikâye. İnsanlar ve hayvanlar arasındaki ilişkiye değin söyleyeceği şeyleri var yazarın ve yönetmenin. Ama bunun ne olduğu çok da belli değil. İki kez insanlar dururken köpeklere acıyor filmdeki karakterler. Hayvan öldürmede kullanılan bir silah bu yüzden mi ön planda? Belki ama belki de sadece korkutuculuğundan.

Woody Harrelson’ın canlandırdığı bir karakter girip çıkıyor hikâyeye bir aşamada. Bu karakterin tek işlevi Chigurh hakkında bilgi sağlamak. Bunun dışında hiçbir inandırıcılığı yok bu karakterin. Aslında karakter de değil ya, neyse.
Kötü hikâye kurgusu, ‘İhtiyarlara Yer Yok’un en hafif kusuru fakat. Asıl kusuru dünya görüşünde. Kötüyü ve kötülüğü yücelten, kötülüğün ekonomik ve sosyal kökenlerini göz ardı edip, onu şeytanileştiren, kötülüğün kaynağı olarak yabancıları, özel olarak da Hispanikleri (Latin Amerika kökenlileri) işaret eden sığ ve tehlikeli dünya görüşü filmin asıl kusuru. Kısacası ‘İhtiyarlara Yer Yok’ bence değil bir başyapıt, iyi bir film sıfatına bile layık değil. Javier Bardem’in oyunculuğunda da abartılacak bir şey yok çünkü canlandırdığı karakter tek yönlü, sadece kötü biri.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com