Nürnberg’deki samimi festival

TARİH:  15 Mart 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Nürnberg’den en iyi film ödülünü alarak dönen Yumurta’nın başarısının devamını dileriz tabii ki ama aynı iyi dileklerimiz samimi ortamıyla gönlümüzü fetheden festival için de geçerli…

Benim karı size çok aşık, Nejat Bey”: Bu sözler ‘Yumurta’ filminin tamamen dolu geçen gösteriminden sonra Nejat İşler’den karısıyla bir poz vermesini isteyen Türk erkeğine aitmiş. Neresinden tutsanız elinizde kalan bu sözleri festival yöneticisi Ayten Akyıldız aktardı. Hem modern ve özgürlükçü, hem de despot ve sonuna kadar maço kalabilmeyi bu sözlerden daha iyi ne ifade edebilir? Hem Alman, hem de Türk olmanın dayanılmaz ağırlığı böyle bir şey olsa gerek.

FAŞİZMİN ÖNEMLİ MERKEZLERİNDEN BİRİYDİ
Ama doğrusunu isterseniz Nürnberg’de Türk olmanın ağırlığını kimse hissettirmedi bize. Son zamanlarda Almanya’da çıkan ya da çıkarılan yangınlar ve bir Türk’ün karakolda polis dayağıyla ölmesi, doğrusu aklımızın bir köşesinde ister istemez duruyordu. Her an düşmanca bir davranışla karşılaşabileceğimiz sanıyorduk. Ama hiç öyle bir şey olmadı. Karşılaştığımız, konuştuğumuz hemen herkes son derece kibar ve yardım sever davrandı.

Nürnberg yaşanılası bir kent izlenimi veriyor bütünüyle. Yeşil alanları, sükûneti, müzeleri, tarihine sahip çıkışıyla kıskandırıyor. Yürüyüş yapmak ya da futbol oynamak isteseniz, hemen şehir merkezinde koskoca yeşil alanlar; sanat isteseniz moderninden, tarihisine müzeler, ihtiyaç duyacağınız her şey elinizin altında. Çok da eski olmayan zamanlarda buranın faşizmin önemli merkezlerinden biri olduğuna inanmak güç görünüyor ama Dokümantasyon Müzesi bize bu dönemi anlatıyor. Şu ya da bu nedenle, sonuçta kendi geçmişiyle (belki sadece bir dönemiyle de olsa) en sert biçimde hesaplaşan ülkelerden biri Almanya. Her ülkenin her dönemiyle ama özellikle bugünüyle böyle hesaplaşabilmesi halinde, çok farklı bir dünyada yaşar olurduk.

Festivalin merkezi K4 adlı binanın da enteresan bir geçmişi var. Bir zamanlar burada işgalciler ikamet etmiş ve binaya komünün kısaltması olan ‘Komm’ adını vermişler. Bina bugün belediyenin desteğiyle bir kültür merkezi işlevi görüyor. Film gösterimlerinin çoğu ve akşam konserleri bu binanın salonlarında gerçekleşiyor. Festivalin konukları arasında çok sayıda ünlü yönetmen ve oyuncu yer aldı: Sırrı Süreyya Önder (Beynelmilel), Derviş Zaim (Cenneti Beklerken vb.), Zeki Demirkubuz (Kader vb.), Tayfun Pirselimoğlu (Rıza vb.), Özgür Yıldırım (Chico) ve Aydın Sayman (Janjan vb.) yönetmenler arasında yer alırken, Nejat İşler, Hale Soygazi, Selen Seyven, Güven Kıraç, Cem Özer, Nurgül Yeşilçay, Yetkin Dikinciler, Uğur Polat, Rıza Sönmez ve Denis Moschitto festivale katılan oyunculardan bazılarıydı. Tabii festivalin açılışında olmadığımız için göremediğimiz festivalin onur konuğu Zülfü Livaneli’yi unutmamak gerek. Jocelyn Smith’in Livaneli şarkılarını yorumladığı açılış konserinin de çok başarılı geçtiği söyleniyor.

DEMİRKUBUZ’A GÖRE SON YILLARIN EN İYİSİ
Ödül kazanan filmler gelirsek, doğrusu kısa film jürisini de kutlamak gerek. Jürinin birincilik ödülü verdiği Grzegorz Muskala’nın ‘Babam Uyuyor’ adlı filminin ruhuna vakıf olmak ilk izleyişte oldukça güç. Doğrusu ben filmin tadına ikinci izleyişimde varabildim. Zeki Demirkubuz’un ‘uzun ya da kısa, son yıllarda gördüğüm en iyi film’ diye takdim ettiği ‘Babam Uyuyor’ çok başarılı bir görselliğe sahip her şeyden önce. Hiç diyalogun olmadığı film küçük bir çocuğun hayatındaki kritik büyüme anını yakalıyor. Babasının ölüme yaklaştığını gören oğlan çocuğu hayatta artık yeni bir rol üstlenmesi gerektiğini fark ediyor.

UMUT VEREN YÖNETMEN: ÖZGÜR YILDIRIM
Emine Emel Balcı’nın ‘Gölün Kadınları’ adlı belgeseli ödüllerine bir yenisini de Nürnberg’de ekledi. Birincilik ödülü alan film, küçük bir kasabadaki balıkçılıkla uğraşan kadınları konu alan, görselliğiyle dikkati çeken başarılı bir çalışmaydı.
Göldeki balık sayısındaki düşüşle birlikte kocalarına yardım etmek zorunda kalan kadınlar bir yandan geleneksel ev kadınlığı işlerini de sürdürüyorlardı. Ekonomik koşullardaki değişim bazı şeyleri değiştirmese de yine de sosyal yaşamda etkisini göstermişti.

Uzun metraj film yarışmasında en iyi oyuncu ödülünü ‘Yumurta’daki rolüyle Nejat İşler ile ‘Chico’daki rolüyle Denis Moschitto paylaştılar. Yakında bizde de gösterime girecek olan Chico’nun oyuncuları gerçekten başarılıydı. Zaten filmin diğer bir oyuncusu, Volkan Özcan da Jüri Özel Ödülü: Umut Veren Oyuncu seçildi. Yönetmen Özgür Yıldırım ilk filminde doğrusu umut veriyor fakat Chico’nun senaryosu oldukça zayıf ve inandırıcılıktan uzaktı. Uyuşturucu ticaretine bulaşan iki Türk gencin trajik dostluk hikâyesini anlatan film içerdiği şiddettin yoğunluğuyla da yoruyordu.

BİR TOZ ZERRESİ OLMAYA BİLE RAZILAR
En iyi film ödülünü kazanan Yumurta’yı ise zaten biliyorsunuz. SİYAD ödüllerinden sonra çıkan tartışmalar hakkında bir çift laf da ben edeyim. Jürilerin kararlarının insanları kızdırması veya sevindirmesi çok doğal. Sinema yazarlarının geçmişindeki bazı seçimleri beni de üzmüştür (Lynch’in ‘Mavi Kadife’si ilk 10’a girmemişti!). Ama bu gibi tartışmalarda kıstas, seçilen veya seçilmeyen filmlerin sinemasal niteliği olmalıdır. Filmin bütçesi ya da filme giden seyirci sayısı kadar saçma kıstaslar olamaz.

Cannes’da 2007’de en iyi film ödülü alan ‘4 Ay, 3 hafta, 2 Gün’ bazı düzeysiz yazarlarımızın kıstaslarıyla o yarışmada yer bile almamalıydı. Peki Oscar’lar çok mu farklı? ‘Çarpışma’ ya da ‘Milyon Dolarlık Bebek’ büyük iş yapan, büyük bütçeli filmler mi? Kimsenin bu filmler küçük, niye bunlara ödül veriyor dediğini duyduğumu hatırlamıyorum. Oysa bizim söz konusu yazarlarımız, söz konusu festivallerin kırmızı halısında toz zerresi olmaya bile razıdırlar.
Neyse… Sonuçta Yumurta futbol tabiriyle iyi bir seri yakaladı, başarılarının devamını dileriz.

Aynı dilekler iki ülke ve iki sinema çevresi arasındaki yakınlaşmaya yaptığı katkıyla özel bir yerde duran, samimi ortamıyla gönlümüzü fetheden ‘Nürnberg Türk/Alman Film Festivali’ için de geçerli.

Ah, şu CIA yok mu!

TARİH:  22 Mart 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Girdap, son sahnesine kadar bize kökten dinciliğin bakış açısını anlatıyor. Hatta bu görüşün propagandasını yapıyor. Ama sonunda gelip her şeyi Amerikan (CIA) komplosuna bağlayıp işin içinden sıyrılmaya çalışıyor. Filmin son sahnesi o kadar karikatür ki insan seyrettiği şeye maruz kaldığından dolayı utansın mı (bunu hak etmek için ne yaptım?) yoksa gülsün mü bilemiyor. Aslında bu duygu filmin başka birçok bölümü için de geçerli.

Filmin kahramanı Umut, Antalya’dan İstanbul’a üniversite okumaya geliyor. İki kişiyle birlikte bir ev tutuyorlar. Ama ev sahibi, bazı eşyalarını depoladığı bir odayı kullanmamalarını istiyor gençlerden. Umut okuluna devam ederken, araya ‘polise saldıran’ ve belli ki Türkçe bilmeyen (‘sosyalist platformu’ diye masa açtıklarını görüyoruz) solcu gençlerin görüntüleri filan da giriyor. Umut nasıl geliştiğini bilmediğimiz bir süreçte okulun muhtemelen en güzel ve en havalı kızını tavlıyor. Derhal yatıyorlar. Ama bir gece evde garip bir olay oluyor: Bir odadaki bütün eşyalar ters dönüyor. Olayı açıklayamayan gençler bir hocadan yardım istiyorlar. Böylece başlayan gerçek üstü olaylar ve hoca yorumları zinciri Umut’u dinci çevrelere yaklaştırıyor. Ve nihayetinde…

HER HALİYLE ABUK SUBUK BİR FİLM
Her şeyi açık etmeyelim ama film kurandan bir alıntıyla son buluyor. O ana kadar cinselliğe ve kadına yaklaşımı son derece düşmanca olan film, muhafazakâr olun ama CIA oyunlarına kanıp intihar eylemcisi filan olmayın demeye getiriyor. Ama film boyunca ileri sürdüren savlar intihar eylemciliğini onaylıyor; radikal görüşleri yanlışlayan bir şey yok filmde. Her şeyin CIA komplosu olması dışında… Ilımlı İslam propagandası yaptığını sanan bu filmin kendisi bir CIA komplosunun ürünü olmasın? ABD, Türkiye’den ılımlı Müslüman olmasını istemiyor mu? Paranoyanın sonu yok.
‘Girdap’ sadece tezleri itibarıyla abuk sabuk bir film değil, her haliyle öyle. İstanbul’da sokakta bir kızla bir erkek cinsel ilişki kurabilir mi? Bırakın İstanbul’u aşk kenti Paris’te bile böyle bir şey mümkün değilken, Girdap’a göre böyle bir şey olabilir. Kadın denilen şeytan erkeğe bunu yaptırmaya bile kadirdir.
Neresinden tutsanız elinizde kalan bu filmde belli ki bir cevheri olan ama bunu sadece arada sırada gösterebilen oyunculara yazık olmuş.

Avustralya, acı vatan

TARİH:  29 Mart 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Babam Romulus’un mekânı 1960’ların başı Avustralya’sı. II. Dünya Savaşı’nın ardından ülkelerini terk edip Avustralya’ya göç etmiş ve kırsal bölgelere yerleşmiş Avrupalı göçmenler filmin kahramanları.
Filme adını veren Romulus (Eric Bana) yoksul bir Rumen demirci. Alman bir kadınla evlenmiş. Bir oğulları olmuş ki babasının öyküsünü anlatan da o yani Raimond (Kodi Smit-McPhee). Fakat Alman anne Christina (Franka Potente) yaşadığı koşulları kabul edememiş. Arzu nesnesi olmayı, erkeklerin sürekli peşinde koşmasını istiyor, şehir hayatını özlüyor. Romulus’u terk ediyor ama birlikte olduğu diğer Romen göçmenin maddi durumu daha iyi değil. Bir çocuk daha doğurunca Christina’nın ruh sağlığı daha da bozuluyor ve trajik olaylar birbirini izliyor.

Babam Romulus göçmenlerin yaşadıkları sosyal ortamı, kökenlerini, neden göç etmiş oldukları gibi konuları pek deşmiyor. Maruz kaldıkları ırkçılığı sadece bir sahnede belli belirsiz fark ediyoruz. Çalışma koşullarının ağırlığını (günde 16 saat!) şöyle bir duyuyoruz. Ama filmin kahramanlarının yaşadıkları sorunların temelinde göçmenlik ve yaşadıkları koşulların dayanılmazlığı, yalnızlıkları var. Belki de bu konuların üzerine gidilmeyişinin ardında 10 yaşlarında bir çocuğun anılarından yola çıkmanın rolü vardır.
Babam Romulus kötü bir film değil ama temposunda bir sorun var, film bazen akmıyor, kopuk kopuk izlenimi veriyor. Bir de filmin tek iz bırakan karakteri anne Christina, filme adını veren baba Romulus değil.

İstanbul Film Festivali’nden (1)

TARİH:  8 Nisan 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Daha İstanbul Film Festivali başlayalı sadece 2 gün oldu ve ben şimdiden kendimi tatile çıkmaya hazır derecede yorgun hissediyorum. Sadece 7 film gördüm, öyle bazıları gibi 10-11 tane de değil ama yine de zaten kuruluktan mustarip gözlerim perişan oldu bile. Bu sene Aksanat’ta şahane bir basın odamız var. Geçen sene Yeni Melek’teki karanlık mekânla kıyaslanmayacak kadar lüks. Film aralarında gerçekten bir araya gelip sohbet edebileceğimiz bir yer. Kendi adıma çok memnunum. Program da çok iyi. Ama ne bu festivalin ne de başka bir festivalin üzerinden gelemeyeceği sorunlar var.

MAKİNİST UYU!
İf’in açılış gecesinde ‘Lars Sevince’de yaşanan durumdan söz etmiştim. Ne kadraj tutturulabilmişti ne de makinist susturulabilmiş. Hani klasik “makinist uyuma!” nidası vardır ya; onu mu söylesek yoksa “makinist uyu!” diye mi bağırsak bilememiştik. İf sırasında yaşadığımız bu kötü deneyimin birebir aynısını festivaldeki ikinci seansımızda yine aynı salonda yani Fitaş’ta yaşadık. Aynı hamam aynı tastı kısacası. Milos Forman’ın kısa iki filminin gösterimi yine kadraj sorunuyla başladı. Perdede kafalar görülmüyordu. Benim ve ardımdan Atilla Dorsay’ın uyarıları sonucu kafaları görmeye başladık ama bu sefer de film alttan kesildi. Ama asıl acayibi, başlangıçta sinema görevlisinin Forman’ın filmi böyle çektiğini iddia etmesiydi. Yani kafaları kadraja almadan!

Tipik Türk tepkisi diye bir şey varsa böyledir işte. Hiçbir şekilde sorumluluk üstlenmeyecek, mümkünse karşındakini suçlayacaksın. Sevgili meslektaşım Kemal Yılmaz bunları Radikal’deki köşesinde anlattı gerçi ama Yılmaz eski tüfektir ve iflah olmaz bir şekilde emekçiden yanadır. Tabii, çok takdir ediyorum bu özelliğini ama makinisti, oradan oraya koşturmak zorunda kalıyor diye sahiplenmesi gerçeği yansıtmıyordu çünkü makinist film boyunca makine dairesinde birileriyle yüksek sesle sohbet etti! Filmin kadrajının tutturulamaması ise filmin çekim oranlarına uygun lensin olmamasındandı. Makinist de biz uyarana kadar, belden aşağısını göstermeyi, kafaları göstermeye tercih etmişti. Bunlar festivalleri aşan sorunlar: Sinema salonlarını yönetenlerin sinema ve halkla ilişkiler kültürünün olmaması karşısında ne yapacaksınız? Ama bir de salonların eksik donanımlı ve dökülüyor olması var. Mesela lens yoktu Fitaş’ta, Atlas 3’te ise eski bir ampulün soluk ışığında seyrettik “I’m Not There”i. Ya da bana öyle geldi, belki de yönetmen öyle çekmiştir!

YEŞİLÇAM’A YARDIM GEREK
Beyoğlu Belediye Başkanı Demircan’ın Beyoğlu’nun bir sinema merkezi olarak varlığını sürdürmesine önem verdiğini biliyoruz. Yeşilçam ödülleri verilen bu önemin bir göstergesi. Ama ortada doğru düzgün sinema salonu olmazsa, tören düzenlemeye uygun niteliklere sahip tek sinema salonu olan Emek’in de geleceği belirsizse Yeşilçam nostaljik bir kavram olarak kalacak demektir. Yeşilçam yani Beyoğlu’nun sinema salonlarının iyileştirilmesi ve korunması gerekiyor. Bunu devlet ya da belediye niye yapmasın? Bu sinemalar görünen o ki alışveriş merkezi sinemalarının gerisinde kaldılar. Yardıma ihtiyaçları var. Yeşilçam ödülü için para bulunulabiliyorsa, Yeşilçam’ın kendisi için de bulunabilir herhalde. Devlet bulamıyorsa, Yeşilçam ödüllerinde kendilerine oy kullandırılan iş adamları ellerini ceplerine sokup, oy kullanabilmelerini haklı çıkaracak, sinemaya ilgilerini kanıtlayacak bir eylemde bulunsunlar. Filmler başka bir yazıya kaldı. Şimdi filme yetişmem lazım.

Çok uzak, çok yakın

TARİH:  12 Nisan 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Aramızdaki mesafe ne kadar büyük Latin Amerika’yla! Fakat kaderlerimiz ne kadar da benzeşiyor! Faşist generaller ve cuntalarının darmadağın ettiği hayatlar, fikirlerini ifade etmekten başka ‘suç’u olmayan ama bu yüzden öldürülen, işkence edilen, ruhen ve fiziksel olarak sakatlanan aydınlar… Doğru dürüst vedalaşamadıkları anne ve babalarını bir daha göremeyen çocuklar… 1970’ler ve 80’lerin büyük bölümünde Brezilya’da ve Türkiye’de bunlar yaşanıyordu. Birgün yine yaşanabilir, ne yazık ki. Aslında zaten hiç tam anlamıyla sona ermedi bu ‘dönem’. Annemler Tatilde 1970’te askeri cunta yönetimindeki Brezilya’da geçiyor. Solcu, komünist aydınların yaşadıkları çileyi ayrıntılarıyla anlatmıyor film, arka plana atıyor, ima ediyor. Ön planda ise solcu anne ve babasının terk etmek zorunda kaldıkları küçük Mauro var. Polisten kaçan Mauro’nun anne ve babasının bilmediği bir şey var fakat: Mauro’nun dedesinin öldüğü! Alelacele kapısının önüne bıraktıkları dede ne yazık ki ani bir şekilde ölmüştür. Çaresizce kapı önünde bekleyen Mauro’yu Yahudi komşusu Shlomo evine alır. Babası Yahudi olduğu için Mauro’nun da Yahudi olduğu sanılır ama Mauro hem melezdir hem de dinle alakasız bir ortamda büyümüştür. Mauro siyasetle de ilgilenecek yaşta değildir. Onun tek derdi 1970 Dünya Kupası’nı babasıyla birlikte seyredebilmektir; çünkü babası kupa başlayınca döneceklerini söylemiştir.

SERGEN TÜMER, PELE TOSTAO
Film bu bekleme döneminde Mauro’nun etnik olarak karışık, orta-alt sınıfın yaşadığı mahalledeki çocuklarla arkadaşlığını, barmaid kızı dikizlemelerini, Yahudi cemaatiyle ilişkilerini anlatıyor. Film orijinal ve yani bir şey söylemiyor. Hatta belki de Brezilya’nın Oscar adayı olmasındaki gerekçeler de anlaşılabilir. Zor koşullar, seyirciyi hiç zorlamadan sezdiriliyor. Sevimli çocuklar ve iyi kalpli ihtiyarlar filmin vitrinini süslüyor. Ama yine de film sıkmadan, ilgiyle kendini izletiyor. “Sergen’le Tümer yan yana oynar mı?” türü tartışmaların atasının 1970’te Brezilya’da “Pele ile Tostao birlikte oynar mı?” şeklinde yaşandığını görmek mesela çok heyecan verici. Bu sıcak küçük film hiç değilse solculara yapılan haksızlığı ve gaddarlığı hatırlatması açısından önemli.

İstanbul Film Festivali (2)

TARİH:  15 Nisan 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Festival afişi festival meraklılarının 16 gün boyunca yaşadıkları süreci hiç bu kadar iyi betimlememişti. Afişte, film şeritleriyle sarılmış bir mumya var. Film şeritlerini bir koza olarak görmek de mümkün. Mumyalamak korumaktır. Festivalin de böyle bir etkisi var: 16 gün boyunca festival meraklıları dış dünyanın yıpratıcı etkilerinden korunurlar. Hiçbir şey o gün hangi filme gidileceği kadar önemli değildir. Diğer her şey 16 günlüğüne askıya alınır, ertelenir. Tıp literatüründe post-İstanbul Film Festivali-depresyonu* olarak tarif edilen durum ertelenen şeylerin festival sonrası kişinin üstüne üşüşmesinden ve ‘o korunmalı dönemin’ bitişinin neden olduğu melankoli ve yalnızlık duygusundan kaynaklanır.

NE DE OLSA HAYATIMIZ DEĞERSİZ
Bu film şeridine sarmalanmışlığı bir koza olarak da görebiliriz demiştim. Koza da mumyalanmak gibi dışarıyla ilişkiyi keser, dışarıya karşı korur. Ama içerde önemli bir değişim yaşanmaktadır. Kimi faniler bu kozadan belki biraz daha bilge ama depresif olarak çıksa da kimileri de uçmaya hazır bir kelebeğe dönüşmüş olarak çıkar. Bugün uluslararası başarılara imza atmış bütün 40 yaş kuşağı yönetmenlerimizin İstanbul Film Festivali’ni birincil müsebbip olarak göstermeleri boşuna değildir. Onlar festivalin kozası içinde büyüyüp serpilmiş, kelebeğe dönüşmüşlerdir.
Bu koza bizi şu ya da bu şekilde ileride de koruyacak ama nerede ve nasıl, bunu şu anda söyleyebilmek güç. Festivalle ilgili ilk yazımın üzerinden birkaç gün geçmemişti ki Beyoğlu Sineması’ndan bir basın bildirisi geldi. Bildiriyi kaleme alan Beyoğlu Sineması’nın ortakları artık dayanamayacaklarını ve bu temmuzda kapanmak zorunda olduklarını söylüyorlardı. Sırada Emek ve Alkazar’ın da olduğunu ekliyorlardı.

Alkazar bir kamu kurumunun eline geçecek. Umarız ki yenilenecek ve alternatif zevklere hitap eden sanat filmleri göstermeye devam edecek. Ama böyle olmasını beklemek için fazla bir nedenimiz de yok. Bekleyip, göreceğiz. Sinepop zaten çatlak sütunlarıyla yabancı konukları ağırlayabileceğimiz bir mekân değil. Biz Türklerin hayatı değersiz olduğundan orada film seyretmeye layık görülüyoruz hâlâ ama bir yabancıyı oraya sokamayız. Yani festival için düşünülemezdi, bu haliyle kalırsa ilerde de düşünülemez. Emek’in başına ne geleceği belli değil ama aynı kalmayacağı, çok yakında bir değişime uğrayacağı kesin. Fitaş hakkında hem İf sırasında, hem de son yazımda yeterince şey söyledim, tekrara gerek yok. Lale Sinemaları kapanalı çok oldu. Geriye çok dar aralıklı koltukları olan Atlas kalıyor. Muhtemelen ülkede düzenlenen festivallerin en kitleseli olan İstanbul Film Festivali nasıl devam edecek bu koşullarda? Birer ikişer kopyayla gösterime giren Avrupa filmleri, bağımsızlar nerede gösterim şansı bulacak? Onları ithal eden küçük bağımsız firmalar ne olacak? Korkarım gelecek şöyle bir şey olacak: Warner; UPI ve Özen’den başka ithalatçı kalmayacak, piyasanın büyük çoğunluğunu Amerikan filmleri ve Recep İvedik tarzı ucuzluklar kaplayacak. Çünkü ‘Beş Vakit’i ya da ‘Paranoid Park’ı oynatacak sinema olmayacak. Peki bu filmleri görebileceğimiz festival nerede düzenlenecek? Hangi Beyoğlu sinemalarında seyredeceğiz bu filmleri? Yoksa, insanın içini daraltan bir alış veriş merkezine mi tıkılacağız Antalya’da olduğu gibi?

İŞÇİ SINIFINA DEĞİL ARİSTOKRASİYE…
Festivalde seyrettiğim filmlere gelince. ‘Fırınların Saati’ dört buçuk saate yaklaşan süresiyle, tutkusuyla; tartışma, değiştirme, dönüştürme isteğiyle, tarafgirliğiyle farklı ve iz bırakan bir belgesel oldu. ‘Sympathy for the Devil’i Godard değil de başka biri çekseydi ve Rolling Stones’a odaklansaydı keşke. Ama grubu zirvesindeyken, yaratım halinde seyretmek önemliydi. “Kırmızı Balon’un Yolculuğu” oyuncularının üstün performanslarıyla, doğal diyaloglarıyla hoş bir deneyimdi.

“Bir Sarışın’ın Aşkları” da keyifliydi. ‘Dr.Plonk’ hoş başladı, hoş bitti ama ortalarda bayağı uzun süre çok boş gitti. ‘Eski Davulcu’nun yönetmeni jeneriğin sonuna ‘my way is the high way’ (yolum otoyoldur) yazmış duyduğuma göre. Yani benim tavrımı merak ediyorsanız “zıt Erenköy” der gibi. Biz onun umurunda değilsek o da benim umurumda değil. ‘Leopar’ın yönetmeni Visconti’nin Marksist olduğunu duyarız hep ama asıl aşkı işçi sınıfına değil aristokrasiye galiba. Soya çekim olsa gerek. “I’m Not There” ortalarına kadar keyifli gitti ama bir yerden sonra koptum. ‘Into the Wild’ tanrı inancı vaaz ediyordu bana göre ama güzel filmdi yine de. Çok beğenilen ‘Ulzhan’ı hiç beğenmedim. Bu kadar çok şeyden söz etmeye kalkarsan hiçbir şeyden söz edemezsin.

‘Mister Lonely’yi keşke 35 milimetre seyredebilseydik, Betamax yerine. Ama Korine ilginç bulduğum bir yönetmen, bu da bence kalburüstü filmlerdendi. ‘Bereketli Topraklar Üzerinde’nin restore edilmesi ise dünya sinemasına çok önemli bir hizmetti doğrusu. Bu işe katkısı olan herkesi kutlar, teşekkür ederiz. Festivalin belki de en iyi filmi ‘Balıklı Bulgur’du şu ana kadar. Sallanan kamerası, susmak bilmeyen kahramanlarıyla içine girmesi zor bir film Balıklı Bulgur. Ama insan duygularını yakalamada daha başarılı olan bir film henüz görmedim galiba. ‘Alman Sonbaharı’nın Fassbinder’li bölümü de çok iyiydi.

‘KÜÇÜK ŞEYTAN TÜRKİYE’ DEMEK İSTERDİM
‘İşte Özgür Dünya’yı ise “AB’ye gireceğiz, insan haklarımız tam ve eksiksiz olacak, muasır medeniyete ulaşacağız” diyen bütün demokrat-liberaller seyretmeli. Loach’la yapılan röportajları da okumalı. Kapitalizm varsa, insanlık ve gerçek anlamda demokrasi yoktur; bu, bu kadar basit. Küçük bir kıza yapılan işkenceleri konu alan ‘Bir Amerikan Suçu’nu seyrettikten sonra Amerikan’ın şeytani bir ülke olduğunu düşünenlere (yönetmenle film sonrası yapılan söyleşide böyle bir duygu vardı bazı izleyicilerde) Pippa Bacca’ya yapılanları hatırlatmak isterim. Kötülüğü yabancı bir milletle özdeşleştirip kendini temize çıkarmak çok safça bir tutum. Bacca’nın kaybolması birkaç gün önce ünlü tv kanallarımızdan birinde “sırra kadem bastı”, “kaybolması çok enteresan” falan gibi sözlerle duyurulmuştu. Ortada bir trajedi olduğunu anlamak için cesedin bulunması gerekmiyordu. Kanalın ismini hatırlasam söyleyeceğim, isim vermekten değil yanlış isim vermekten çekiniyorum; meşhur haber kanallarımızdan biriydi. Yaptığımız iğrençliği, iğrenç bir şekilde haberleştirmiştik. Sanki kız kocaya kaçmış gibi bir izlenim verilmeye çalışılmıştı bu entelektüel kanalımızda. Eğer ABD büyük şeytansa, Küçük Amerika Türkiye de küçük şeytan, demek isterdim o seyircilere!

*(Vietnam Sendromu gibi, bu depresyon türü adını İstanbul Film Festivalinden almışsa da başka bazı festivallerin sonrasında yaşanan ruh halini tanımlamakta da kullanılmaktadır)

Burjuvazinin gizemli iticiliği

TARİH:  26 Nisan 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Vahşi Zarafet sinemada gördüğümüz en acayip ailelerden birini anlatıyor. Baekeland ailesi servetini mucit bir atasına borçlu. Mucit dede bakelit denilen plastik türünü icat edip büyük bir servet ediniyor. Ailenin sonraki üyelerine de bu serveti tüketmek kalıyor. Ama mucit dedeyi izleyen kuşaklar içinde sefahat yaşayabilen sonuncu üye torun Brooks (Stephen Dillane) oluyor. Brooks’un oğlu Tony’nin (Eddie Redmayne) payına ise şizofreni düşüyor. Nasıl düşmesin ki? Tony bir kız bulduğunda babası, bir erkek bulduğunda annesi Barbara (Julian Moore) kapıyor. Üstüne üstlük Tony’yi babası eşcinsel eğilimlerinden dolayı aşağılıyor; annesi ise daha beklenmedik bir yol izliyor. Tony’nin annesi oğluna kadınlardan alınabilecek hazları bizzat gösteriyor. Yani oğluyla cinsel ilişkiye giriyor. Film çok net olmamakla beraber Barbara’nın bunu oğlunu kadınlara yönlendirmek için yaptığı izlenimini veriyor. Ama kocasından göremediği sevgiyi oğluyla ikameye kalkması ya da bilemediğimiz başka nedenlerin olma ihtimali de var. Barbara’nın sorunu sadece kocasının sevgisizliği değil, kocasının sınıfıyla da. Orta sınıf kökenli Barbara aristokrasi ve burjuvaziyle yakınlaşmak için çırpındıkça kocasının gözünden daha çok düşüyor. Üstelik bu yakınlaşma gerçekleşemiyor.

ZENGİN AMA TALİHSİZ AİLE
Başta filmin en önemli karakteri olan ve filme bakış açısını veren Tony karakteri olmak üzere hiçbir karakter yeterince ayrıntılı değil. Film sanki kopuk kopuk tablolardan oluşuyor. Bu zengin ama talihsiz ailenin öyküsünde neyin önemli olduğu açıklığa kavuşmuyor. Son derece yavaş bir tempoya sahip olan film çok daha hızlı bir tempoyla akıldan çıkıyor.

İsveçleştirilmiş, güzelleştirilmiş bir film

TARİH:  26 Nisan 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

18Nisan ABD’de ‘Plak Dükkânı Günü’ (http://recordstoreday.com/Home) olarak kutlanıyor 2 yıldır. Yani tam bir hafta önce bu kutlama gerçekleşti. Plak dükkânı deyince akla tabii ki Virgin Megastore, Tower Records filan gibi multimedya süpermarketleri (Türkiye muadilleri D&R, Megavizyon) gelmiyor. Ankara Tunalı Hilmi’deki Shades, İstanbul Kadıköy’deki Zihni, Beyoğlu’ndaki eski Kod/Decoded ya da ‘Sensiz Olmaz’ (High Fidelity) filmindeki gibi bir dükkânı düşünmek lazım. Bu dükkânlar sadece dükkân değildir. Mesela Shades tam bir kültür merkezidir ve Türkiye’de rock üzerine sözlü tarih çalışması yapmak isteyenler mutlaka Shades’in sahibi Süleyman’ı görmelidirler. Bu tip dükkânlarda müziğe çok meraklı insanlar çalışır, sizin zevkinizi bilirler, önerecekleri yeni şeyler vardır. En popüler şeyler genellikle bulunmaz, ucuz işlere (prodüksiyon anlamında değil ruh zenginliği anlamında) saygı duyulmaz bu mekânlarda, hem zaten onlar her yerde bulunabilir. Oralarda amaç çok satmak değil, iyi bir şeyler satmaktır daha çok. Sahiplerinin, çalışanlarının karakterleriyle şekillenen yerlerdir; multimedya süpermarketleri gibi hepsi birbirine benzeyen yerler değildirler.

UNUTUN GİTSİN
Konumuzun aslında plak dükkânlarıyla hiç alakası yok, söylemeyi unuttum. Kusura bakmayın. Konu videocular aslında. Ama video dükkânları dvd Türkiye’ye gelmeden çok önce, telif yasaları yüzünden yok oldu. Korsan video dönemi sinemaseverler için güzel bir dönemdi. Bebek semtindeki videotheque adlı dükkâna üşenmeden kalkıp giderdik çok uzak semtlerden. Çünkü aradığımız sanat filmi tarzı şeyler en çok ya da bir tek orada olurdu. Ama mahalle bakkalının yanındaki videocuda da ilginç bir şeyler bulmak mümkündü. Sonra telif yasasıyla, sadece yasal videolara izin verilir oldu ve videoculuk geldiği gibi hızla yok oldu. Zaten aylar önce sinemalara gelmiş filmlerden başka bir şey bulunamaz olmuştu çünkü. Sanat filmi mi? Unutun gitsin. Kim telifini ödeyerek 3-5 kişi için film getirir ki? Kısacası videocularla Amerikalıların kurduğu tarzda bir yakınlık kurabilecek zamanımız olmadı bizim. O yüzden konuya benzer bir yapısı olan plak dükkânlarından girdim; bir de tabii ‘Plak Dükkânı Günü’nün daha 1 hafta önce kutlanmış olmasından.

UMUTLU BİR FİNAL
İster plak/cd satsın ister video/dvd bu dükkânlar hızla tarih oluyor. Teknolojinin değişimi değil asıl sorun, ona uyum sağlanır. Asıl sorun kentsel dönüşüm denen bela. Kötü kültür iyi kültürü kovuyor kentlerde. Mahalle duygusu yok oluyor, anonimleşiyor her şey; lüksleşiyor bildiğimiz, sevdiğimiz mekânlar. Kent merkezleri, doğal güzelliğe sahip mekânlar sadece çok parası olanlara kalıyor, görece orta halliler, yoksullar sürülüyorlar bir zamanlar keyfini çıkardıkları mekânlardan. Amerika’dan, Filipinler’e, Çin’den Türkiye’ye aynı anda gerçekleşmekte olan bir süreç bu. Görece yoksul ülkelerde bu değişim polis ve asker şiddetiyle kanlı gerçekleşiyor (bkz. BirGün’deki Erdal Bakırcı ile ilgili haberler), zengin ülkelerde paranın şiddeti yeterli oluyor genellikle.
Lütfen Başa Sarın Amerika’da, New Jersey’nin Passaic adlı semtinde geçiyor. Sözünü ettiğimiz paranın şiddetine uğrayan bir videocu dükkânını konu alıyor film. Dükkânın sahibi Mr. Fletcher (Danny Glover) multimedya süpermarketleriyle rekabet edemediği için dükkânını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya. Gereken tamiratları yapacak parayı kazanması gerek bir yerlerden. Bu yüzden rakiplerinin nasıl çalıştığını gözlemlemek için dükkânını yardımcısı Mike’a (Mos Def) bırakıyor.

Fletcher multimedyacıların uzmanlaşmış, sinemadan anlayan personel çalıştırmadığı, sadece birkaç tür film sattığı falan gibi gerçekleri gözlemlerken Mike ve arkadaşı Jerry (Jack Black) dükkâna hiç yaşamadığı kadar başarılı bir dönem yaşatmaya başlıyorlar. Olaylar şöyle gelişiyor: Sivri zekâlı Jerry, beynini kontrol ettiğini düşündüğü elektrik santralına sabotaj düzenlemeye çalışırken yüksek voltaja maruz kalıp manyetize oluyor (film işte). Video dükkânına girince de üzerindeki manyetik enerji bütün videoların silinmesine neden oluyor. Bir müşterinin istediği ‘Hayalet Avcıları’ (Ghostbusters) videosunu başka bir şekilde temin edemeyeceklerini anladıklarında iki kafadar dahiyane bir çözüme başvuruyorlar. Komşu dükkânda çalışan bir kızı da aralarına katarak bir çekim ekibi oluşturuyorlar ve ‘Hayalet Avcıları’nı kendileri çekiyorlar, yeniden.

Tamamen yalapşap yöntemlerle, derme çatma dekorlarla çekilen bu 20 dakikalık film çok başarılı oluyor. Ve ardından ekibimiz ‘Aslan Kral’dan tut, ‘Bayan Daisy’nin Şoförü’ne kadar, birçok filmin 20 dakikalık versiyonlarını üretiyor. Bu versiyonlara bir tür adı da veriyorlar: ‘İsveçleştirilmiş’. Yani Avrupa sanat sineması etkisi taşıyan! Bütün bu çekim süreçlerini, sivri zekâlı ekibimizin yaratıcı yöntemlerini izlemek müthiş keyifli. Aynı zamanda özellikle 80’li yılların filmlerine bir saygı sunumu da gerçekleştiriyor film. Ama her şey güllük gülistanlık gitmiyor, Türkiye’de video dükkânlarının köküne kibrit suyu eken telif hakları savunucuları Mr. Fletcher’in dükkânını da kapatacak işlemlere başlıyorlar çünkü İsveçleştirmek demek telif haklarını ihlal etmek demek.
Film biraz zayıf ama umutlu bir finalle bitiyorsa da o ana kadar izlediklerimiz ve bize yaşatılan keyif bu zayıflığı unutturuyor. Lütfen Başa Sarın bizi rahatsız eden birçok şeye karşı çıkışıyla, kültürden, mahalle ruhundan (baskısı değil dayanışmasından) yana tavrıyla gönlümüzde özel bir yer ediniyor.

Dünyayı kurtaran kapitalist

TARİH:  Mayıs 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Iron Man’in ABD’nin Ortadoğu’daki rolüne dair söyledikleri “onlar pis, işkenceci kötü adamlar, biz iyi adamlarız”dan ibaret. Bu konuda artık denecek ne kaldı ki?

 

Iron Man kendisini çok ciddiye almıyor gibi duruyor ve hakkında söylenebilecek en iyi şey de bu. Ama Iron Man’i ironisinden arındırırsak, karşımıza insanlığı kurtaran bir kapitalist çıkıyor. Bu arada herkes İngilizce bilmek zorunda değil, ‘iron man’ ‘demir adam’ demek.

Bir Marvel çizgi romanından uyarlanmış film. İlk demir adam karakterinin tarih sahnesine çıkışı 1963. O zamanlar Vietnam Savaşı varmış ve demir adam komünistlerle savaşıyormuş. Kimse Vietnam Savaşı’nı Amerika’nın yaptığı hayır işleri arasında saymıyor bugün, Amerikalılar bile. Bugün de Afganistan ve Irak’ta hayırsız işler yapıyor ABD ama henüz savaş sürüyor ve propaganda filmlerine ihtiyacı var Amerika’nın. Bu işi en iyi blockbuster denilen ‘Transformers’, ‘Zorro’ filan gibi filmler beceriyor. Bu türden bir film olan Iron Man’in de nihai işlevi propaganda.

SADDAM HÜSEYİN’İ ANMADAN GEÇMEYELİM

Tony Stark (Robert Downey Jr.) büyük bir silah şirketinin babadan kalma mirasçısı ve yöneticisi. Mirasyedi olmasına rağmen, işine son derece hâkim, hatta yeni silahları bizzat kendisi geliştiriyor ve pazarlıyor. Afganistan’da misket bombası gibi işleyen bir füzeyi pazarlama yolculuğunda, Taliban ya da El Kaide benzer bir örgütün eline geçiyor. Arapça konuştuğunu duyuyoruz teröristlerin. Ama tabii ki çok salak bu teröristler. Son teknoloji ürünü füzesini bir mağarada üretmesini istiyorlar Stark’tan. Stark iptidai aletlerle başka bir şey üretiyor ama. Sürekli kamera gözetiminde olmasına rağmen teröristleri kandırıyor ve füze yerine kendisini demir adama dönüştürecek olan robocop benzeri kıyafetini hazırlıyor.

Bu arada kötü adamların kendi firmasının ürettiği silahları masum halka karşı kullandığını görüyor. Stark kurtulunca silah üretmeye son vereceğini söylüyor ama bu şirketin ikinci güçlü adamı olan Obiah’ın (Jeff Bridges) hiç hoşuna gitmiyor. Peki Stark ne yapıyor? Kendisini nihai silaha dönüştürecek yeni bir robocop giysisi hazırlıyor. Yani bütün silahlara son verecek silahların anasını yapıyor, Saddam Hüseyin’i anacak olursak.

‘AYAK’ VE ‘KAFA’ DİYE AYIRAN İDEOLOJİ 

Film her şeyiyle gerici, maço, ırkçı klişeleri yeniden üretiyor. Filmde iki tür kadın var mesela: Türlerden biri kaltak türü. Bunlar bazen car car konuşurlar ama Stark karşılarına çıkınca derhal donlarını indirirler. Diğer makul tür ise köle İsaura türü ki onu da Stark’ın sekreteri Pepper (Gwyneth Paltrow) temsil ediyor. Pepper, yani biber, bir baharat kız ama ‘girl power’ın yani kız gücünün değil, güçsüzlüğünün timsali. Hem sınıfsal olarak hem de kadın olarak Stark’ın altında.

Film sırasında Brecht’in meşhur şiiri ‘Okumuş Bir İşçi Soruyor’u hatırlamamak da mümkün değil. Film Stark’ın şahsiyetinde her şeyi kendisi yapan bir kapitalist portresi çiziyor. İcat ediyor, imal ediyor, satıyor, kullanıyor. Zaten film boyunca hep “benim ürettiğim silah” tarzı cümleler kuruyor Stark ve filmin öyküsü de bu bireyselliği doğruluyor. Brecht’in şiiri tam da bu bakış açısını sorgular, kahramanlara “yanında bir kişi bile yok muydu be adam?” der.

Bu elbette bir ideolojik bakış açısının ürünü: İnsanları ayaklar ve kafalar diye ayıran, ayakları hiçbir şey kafaları her şey gören, gösteren bir ideolojinin… 

Filmin ABD’nin Ortadoğu’daki rolüne dair söyledikleri ise “onlar pis, işkenceci kötü adamlar, biz iyi adamlarız”dan ibaret. Bu konuda artık denecek ne kaldı ki? Kötülerin Amerika içinde işbirlikçilerinin olması herhalde devrimci bir bakış açısı olarak görülmeyecektir.

 

Okumuş Bir İşçi Soruyor

Yedi kapılı Teb şehrini kuran kim?

Kitaplar yalnız kralların adını yazar.

Yoksa kayaları taşıyan krallar mı?

Bir de Babil varmış boyuna yıkılan,

kim yapmış Babil’i her seferinde?

Yapı işçileri hangi evinde oturmuşlar

altınlar içinde yüzen Lima’nın?

Ne oldular dersin duvarcılar

Çin Seddi bitince?

Yüce Roma’da zafer anıtı ne kadar çok!

Kimlerdir acaba bu anıtları dikenler?

Sezar kimleri yendi de kazandı bu zaferleri?

Yok muydu saraylardan başka oturacak yer

dillere destan olmuş koca Bizans’ta?

Atlantik’te, o masallar ülkesinde bile,

boğulurken insanlar

uluyan denizde bir gece yarısı,

bağırıp imdat istedilerdi kölelerinden.

Hindistan’ı nasıl aldıydı tüysüz İskender?

Tek başına mı aldıydı orayı?

Nasıl yendiydi Galyalılar’ı Sezar?

E bir aşçı olsun yok muydu yanında?

İspanyalı Filip ağladı derler

batınca tekmil filosu.

Ondan başkası ağlamadı mı?

Yediyıl Savaşı’nı 2. Frederik kazanmış?

Yok muydu ondan başka kazanan?

 

Kitapların her sayfasında bir zafer yazılı.

Ama pişiren kim zafer aşını?

Her adımda fırt demiş fırlamış bir büyük adam.

ama ödeyen kimler harcanan paraları?

 

İşte bir sürü olay sana

Ve bir sürü soru.

Bertolt Brecht

‘Münferit’ bir film olayı

TARİH:  10 Mayıs 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

İki ayrı “Münferit” filmi seyrettim. 2007 Antalya Film Festivali’nde ilk kez seyrettiğim “Münferit”le, geçtiğimiz günlerde basın gösteriminde izlediğim “Münferit” arasında önemli farklar var. Sizin izleyeceğiniz “Münferit” bu ikincisi olacağına göre, eleştirimi onu temel alarak yapmalıyım ve ilkini unutmalıyım ama bu gerçekten zorlayıcı olacak gibi.

Darwin, ortama en iyi uyum sağlayan ayakta kalır derken çok önemli bir gerçeği formüle etmişti. Genellikle en güçlünün hayatta kalacağı şeklinde yanlış bir şekilde aktarılır bu tez. Oysa en iyi uyum sağlayan ne en iyi olandır ne de en güçlü olan. Bir Nazi toplama kampından hangi tutukluların sağ çıkma ihtimali daha yüksektir mesela? O ortama kimler en iyi uyum sağlar? Uyum sağlamak için bir tür zeka şarttır muhakkak ama bu bencil ve kötücül bir zekadır çoğunlukla. Çünkü o ortamda iyiliğin hükmü yoktur. “Münferit” suyu kirden iyice bulanmış bir akvaryumda yaşayan balıklara benzetiyor “şirin” Ege kasabasının insanlarını ve daha genelde de memleket halkını. Burada hayatta kalacak olanlar kimler olacaktır? En duyarlılar mı yoksa pisliğe en iyi uyum sağlayanlar mı? Aslında ilk izlenimim öyle olmamıştı ama şimdi düşününce filmin Antalya’daki versiyonunun daha karanlık ama daha tutarlı olduğunu düşünüyorum. Ve hatta kara film türüne karanlık bir kadın kahraman vasıtasıyla daha da yakın olduğunu. Ama o versiyon artık belki sadece dvd’lerde olacağına göre yenisine bakalım.

MAVİ KADİFE GİBİ

“Münferit” önemli bir işe soyunmuş ve kısıtlı olanaklarına rağmen bunu gayet de iyi başarmış bir film. Şirin Ege kasabası mitini bir defa ters yüz ediyor. Bir nevi “Mavi Kadife” gibi “Münferit”. Dışardan sakin görünen kasabada yalanın bini bir para. Herkes birilerini aldatıyor neredeyse ve en kötü olanlar bu ortamdan en çok nemalanıyorlar. En kötü kişi bize en başta telefon memuru (Ali Erkazan) gibi geliyor. Kasabadaki kadınların sırlarını dinleyip kaydettikten sonra kadınlara şantaj yapıyor, onları kendisiyle cinsel ilişkiye girmeye zorluyor. Bunlar arasında hamile bir lise öğrencisi genç kız da var.

Kasabaya yeni gelen öğretmen Aylin (İdil Fırat) de telefoncunun ağına düşüyor. Aylin’in sırrı ise, kocasının bir trafik kazasında iki çocuğun ölümüne sebebiyet vermesi ve ardından kaçması. Biz ise bütün bunları, denizden çıkarılan cesetlerin ardından yapılan bir soruşturma sırasında öğreniyoruz. Telefoncunun daha büyük bir oyunun, büyük sermayenin kanlı dolaplarının küçük bir parçası olduğu da, bu sırada ortaya çıkıyor. En kötü sıfatı artık onun için fazla büyük kaçıyor. Kötülüğün kalbi sistemin ta merkezinde atıyor. Soruşturmayı yürüten müfettişlerin asıl derdi ise gerçeği ortaya çıkarmak değil, sistemin sorgulanmasını engellemek ve olayı sınırlı bir çerçevede tutmak. Filmin adı da buradan geliyor zaten. Korkacak bir şey yok, bu sadece bir trafik kazası (sudaki cesetler mavi bir Vosvos’tan çıkıyor)!

“Münferit” başarılı bir gerilim atmosferi yaratıyor. Filmin yönetmeni Dersu Yavuz Altun ilk kez uzun metraj bir filmde karşımıza çıkıyor ama sağlam bir tiyatro ve kısa film geçmişine sahip. Oyuncular ise tiyatro kökenli olmanın avantajını genellikle iyi kullanıyorlar. Sonuç olarak kısıtlı olanaklarla ve çok kısa bir sürede çekilmiş olmasına rağmen “Münferit” yılın kayda değer yerli filmleri arasında yerini alıyor ve yönetmenin sonraki filmlerini heyecanla beklememize neden oluyor.   

Münferit Yönetmen: Dersi Yavuz Altun Oyuncular: Ali Erkazan, İdil Fırat, Mahir İpek,Serhat Nalbantoğlu Yapım Yılı: 2007

© 2020 -CuneytCebenoyan.com