Beyoğlu’nda ailesinin izini sürdü

TARİH:  14 Nisan 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

‘Beau Travail’ filminde Tarkan’ın şarkısını kullanan ünlü Fransız yönetmen Claire Denis’in büyükannesi, I. Dünya Savaşı’nda Galatasaray’a gelip büyük bir aşk yaşamış.

İstanbul Uluslararası Film Festivali’nde ‘Davet siz adlı filmi gösterilen Fransız yönetmen Claire Denis’i. “Beau Travail’. ‘Trouble Every Day “Friday Night’, ‘Nenette ve Boni’ gibi filmlerinde tanıyoruz. Az diyaloglu ve görsel anlatıma dayanan stiliyle öne çıkan Claire Denis ile konuştuk. 

Dünkü master class nasıl geçti? 

Çok rahatlatıcıydı. O güzel yerde (Boğaziçi Üniversitesi) sanki tatile çıkmış gibi hissettim kendimi. Aslında master class’ları pek sevmem. Öğretmekten nefret ederim. Ne öğretebilirsiniz ki eğer gerçekten dürüstseniz. Kendi deneyiminizi bir örnek olarak başkasına aktaramazsınız. Çünkü deneyim birçok mistik öğeden ve üstesinden gel meniz gereken felaketlerden oluşur. Genç insanlara örnek olarak gösterebileceğiniz tek şey bütçenizle, senaryonuzu nasıl birbirine uydurduğunuz olabilir. İnsanların ellerindeki bütçeyle hayallerin deki gerçekleştirmelerine yardımcı olunabilir. Örneğin ilk yönetmenlik denememde ben her şeyi çekmek istiyordum ama şimdi bir elips şeklin de kurgulayarak birkaç sahneyi tek bir güçlü sahne olarak çekebiliyorum. 

Jane Campion kendi master class’ında ‘atmosferin önemli olduğunu söyledi? Sizin için de öyle midir? 

Atmosfer benim kendi lisanımda karakterin soluduğu havadır. Bu anlamda atmosfer yaratmak içinde balıklarınızın yüzeceği suyu yaratmaktır. Dolayısıyla atmosfer bir karakterin psikolojisini anlatan herhangi bir diyalogdan daha önemlidir. Filmde bazı şeyler seyirciye açıklanmadan ona hissettirilmeli. Bu anlamda Jane Campion’la hemfikirim. 

Filmlerinizde müzik de önemli bir rol oynuyor. Örneğin ‘Nenette e Boni’ ile ‘Trouble Every Day” için Tindersticks ile çalıştınız. 

Tindersticks grubundan Stuart Staples ile 1995 yılında ‘Nenette ve Boni’yi çekerken tanıştık. Ve ‘Beau Travail’ hariç genellikle birlikte çalıştık. Böyle şeyler ancak şans ile olabilir. Müziğin atmosfer yaratmak açısından çok önemli olduğunu düşünüyorum. Ayrıca kendime ve aktörlerime fazla birşey anlatmama da gerek kalmıyor. Örneğin ‘Davetsiz’i çekmeye başlamadan önce başroldeki Michel Subor’a senaryoyu son ana kadar okutmadım. Ama ona Johnny Cash’in son iki albümünü verdim ve bunları dinlemek senin için yeterli olacak dedim. Tabii soundtrack’ta Johnny Cash kullanmadım çünkü o zaman çok abartı olurdu. Bu kırık ses, ölüme yaklaşmış, pişmanlık ve suçluluk duygusu ile dolu ama içinde hâlâ yaşama isteği olan yaşlı adam karakterini daha iyi anlamasını sağladı. 

Film için konularınızı bulurken her zaman edebiyattan mı yararlanıyorsunuz? 

“Davetsiz” için Jean Luc Nancy’nin kitabını okudum. Gerçek bir hikâyeydi. Nancy, kendisine yapılan kalp nakli ile ilgili deneyimlerini yazmıştı. Ama ameliyattan bahsetmek yerine vücuduna giren bu yabancıdan bahsetmesi beni çok etkiledi. Kalbinizi sorgulamazsınız. Ama düşünün ki birden duygularınızın sembolü olan bu organ zayıflıyor. Hâlâ hayattasınız ama hissetme kapasitenizi sorgulamaya başlıyorsunuz. O yüzden ‘Davetsiz’ başlığını korudum. Bu bir adaptasyon olmadı. Adapte edemezsiniz. Ama bu hikâyeden esinlendim. 

‘Beau Travail’ filminiz Tarkan’ın şarkısıyla açılıyor. Bu şarkıyı nasıl seçtiniz? 

Filmin geçtiği Cibuti’deyken gerçek lejyonerleri gördüğüm tek yer gece kulüpleriydi. Gece kulüplerinde çalışan, diğer Afrika ülkelerinden gelen kızlar, lejyonerler kulübü doldurmadan evvel kendi kendilerine Tarkan’ın “Oynama Şıkıdım Şıkıdım”ını dinleyerek eğleniyorlardı. Gerçekte hayatları pek de eğlenceli olmayan kızları, bu şarkının, bu kadar mutlu etmesi beni etkiledi ve filme koydum. Prodüktörüm bunun bize pahalıya patlayacağını söyledi. Ama Tarkan ile Paris’e geldiğinde konuştuk. Müzik için paran var mı diye sordu. Yok dedim. O da peki al istediğin gibi kullan dedi. Gerçekten Tarkan çok iyi ve kibar bir insan. 

Gelmeden önce İstanbul hakkında ne biliyordunuz? 

Benim büyük annem 19 yaşındayken, I. Dünya Savaşı sırasında, Fransa’dan kaçıp iki bebeği ile İstanbul’a, Galatasaray’a gelmiş. Kocası savaştayken o burada sevgilisiyle buluşmuş. Ölmeden önce bana hep ‘Galatasaray’a gitmelisin’ derdi. Onun için İstanbul dünyanın en güzel yeriydi çünkü burada sevgilisi ile beraber olmuştu. 15 yıl İstanbul’da yaşayıp sonra Bankok’a gitmiş. Orada büyük babam ile evlenmiş ve babam dünyaya gelmiş. İstanbul’dan alınmış küçük bibloları vardı. Ne zaman Paris’in merkezine insem bana simit aldırırdı. Ben de bugün Galatasaray’da dolaşıp babam için fotoğraflar çektim. 

 

BASKIN

TARİH:  8 Nisan 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Aksiyon seviyor ve çok fazla mantık aramıyorsanız “Baskın” size hitap edebilir. Ethan Hawke gibi hem çok iyi, hem de her zaman bir insan sıcaklığı yansıtan bir başrol oyuncusuna sahip bir kere. Sonra ful karizma takılmaya devam eden Lawrence Fishburne ve kısa rolünde yine de parlamayı başaran Maria Bello var. Aksiyon sahneleri de başarılı. Ama açıkçası fazlasıyla eften püften ve John Ford westernlerinden beri sayısız kere işlenmiş bir hikâyesi var (zaten film bir yeniden çevrimmiş). Kötü adamlar polis karakoluna saldırır. Görünüşe göre içerideki şefleri Bishop’ı (Fish burne) kurtarmaya çalışıyorlardır. Kahraman komiser Jake Roenick (Hawke) geçmişte iki adamını bir çatışmada yitirdiği için suçluluk duyguları içindedir. İşte hayat ona bir şans daha tanımıştır: Bakalım bu kez bu sorunun altından başarıyla kalkabilecek midir? Peki dışarıdakilerin asıl derdi nedir? Ya içeridekilerin? Her rozet taşıyan polis midir? Nasıl olur da Detroit’in ke nar mahallesinde bile olsa, helikopterli, bombalı bir saldırı yangın çıkana kadar fark edilmez saldırganlar nasıl bu isten paçayı sıyıracaklarını düşünürler, bütün iletişim kanalları kapalıyken nasıl olur da birileri içeriyle dışarısı arasında haberleşmeyi sürdürür, Hawke ateş altındayken niye öldürdüğü adamın cebinde kimlik arar, daha önce görmediğimiz orman nereden çıkmıştır gibi sorularla uğraşmayın boşuna. Bunların mantıklı bir cevabı yok filmde. Ama işte birkaç güzel sahne de var. Açılışta Hawke’un uyuşturucu satıcısını oynadığı sahne başta olmak üzere. 

Baskın (Assault on Precinct 13) Yönetmen: Jean-François Richet Oyuncular: Ethan Hawke, Laurence Fishburne, Maria Bello, Kim Coates Türü: Aksiyon – Gerilim Olke: ABD – Fransa 

ALDATAN YÜREK

TARİH:  8 Nisan 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Aldatan Yürek (The Heart Is Deceitful Above All Things) Yönetmen: Asia Argento Oyuncular: Asia Argento, Jimmy Bennett, Dylan Sprouse, Cole Sprouse Türü: Dram Ülke: ABD-Ingiltere-Fransa-Japonya 

Aldatan Yürek” haftanın en ilginç ve iyi filmi. Ünlü yönetmen Dario Argento’nun kızı Asia Argento filmin hem yönetmeni hem de başrol oyuncusu. If Bağımsız Filmler Festivalinde “Kahrolası”yı (Tarnation) seyredenlerin aşina oldukları bir teması var. Zaten iki film de otobiyografik nitelikte: “Kahrolası” doğrudan yaratıcısının çektiği ve kurguladığı kendi hayatının görüntülerinden oluşu yordu. “Aldatan Yürek” ise J.T. Leroy’un otobiyografik romanın dan uyarlanmış taciz ve şiddetle geçen bir çocukluk öyküsü. Ama bu kez tacizkar olan koruyucu anne-babalar değil bizzat çocuğun annesinin oğluna sağladığı ortam ve çevre. Jeremiah’nın uyuşturucu kullanan, sorumluluk duygusunun s’sine sahip olmayan annesi Sarah rolünde Argento çok başarılı. 

Filmin son derece sert, punk bir dili var. Yakında Türkiye’ye gelecek olan Sonic Youth filmin müziklerini yapan iki addan biri. Rock müziğin ünlü adlarından Marylin Manson’ın da filmde küçük bir rolü var. Filmin belki de tek kusuru dindar büyükbaba ve büyükannenin pek de klişenin ötesine geçemeyen temsili. Ama sürüngen hayatları anlatırken film bu kusurunu örtmeyi başarıyor. “Aldatan Yürek” hoşça vakit geçirtecek bir film değil ama haftanın görmeye en değer filmi. 

Minik Fil

TARİH:  15 Nisan 2005

GAZETE/DERGİ: Birgün

Yüzdönüm Ormanı’nda garip sesler 

MİNİK FİL Orijinal adı: Pooh’s Heffalump Movie Yönetmen: Frank Nissen Seslendirenler: Jim Cummings (Tigger-ses), John Fiedler (Piglet-ses), Nikita Hopkins (Roo-ses), Kath Soucie (Kanga-ses) Türü: Animasyon Ülke: ABD 

Minik Fil Heffalump tamamen minik yani okul öncesi dönem çocuklarına yönelik bir film. Dolayısıyla mesela bir “Shrek”le hiç ilgisi yok animasyon olması dışında. Çocuk sahibi olanlar Winnie the Pooh ve arkadaşları Roo, Tigger, İyor vb.’yi muhtemelen bilirler. İşte bu arkadaş çevresinin yaşadığı Yüzdönüm Ormanı’nda bir gece garip sesler duyulur. Bilge tavşan bu seslerin bir Heffalump’a ait olduğunu söyler. Heffalumplar ise korkunç yaratıklardır tavşana göre. Ekip, Heffalump avına çıkar. 

Sonuçta kahramanlarımız tanımadıkları şeylerden korkmanın, yabancı düşmanlığının saçma olduğunu; yabancıların da aynı şeyleri kendileri için hisettiklerini öğrenirler. “Minik Fil” gönül ferahlığıyla çocuğunuzu götürebileceğiniz bir film. 

Max- Genç Hitler

TARİH:  25 Mart 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Hitler’in çöküşü

Adolf Hitler, bir yıl içinde ikinci kez karşımıza bir film kahramanı olarak çıkıyor. “Max- Genç Hitler”, Hitler’in Nazilerin lideri olmadan önce, bir ressam olarak piyasada tutunmaya çalıştığı dönemi konu ediniyordu. Genç Adolf Hitler’in şansı yaver gitseydi belki de politikaya atılmayacaktı demeye getiriyordu “Max”.

“Çöküş” ise Hitler’in (Bruno Ganz) sığınağındaki son günlerini anlatıyor. Artık yaşlı, bir eli tutmayan, beli bükük bir Hitler var karşımızda. Gücü hızla tükense de ve sığınağına mahkum olmuş olsa da son günlerinde dahi Hitler’in çevresi üzerinde hala büyük etkisi var. Bu insanların başında Göbbels (Ulrich Matthes), Eva Braun (Juliane Köhler) ve şahsi sekreteri Traudl Junge (Alexandra Maria Lara) geliyor. Traudl Junge filme esin kaynağı olan kitaplardan birinin yazarı da olduğu için filmde baş karakter sayılabilecek bir konuma sahip. Belli ki Traudl ile Hitler arasında bir çekim de mevcut. Traudl’ın sekreterlik görevine getirilişi belli ki bir ilk görüşte aşk demesek de beğenmenin sonucunda gerçekleşiyor, sekreterlik yeteneklerinin diğer adaylardan daha iyi olmasından değil. Film boyunca Speer gibi tanıdık Nazi isimleriyle karşılaşıyoruz. Speer insani yanları olan, görece akıl sağlığı yerinde biri olarak tasvir ediliyor. Keza Hitler’in kayınbiraderi de öyle. Eva Braun mümkün olduğunca gerçeklerden kaçmaya çalışıyor. Göbbels ve karısının insanlık dışı şaşmaz bir kararlılığı var. Sadece çocuklarını zehirledikten sonra Bayan Göbbels bir an zayıflık gösteriyor. Hitler uzun süre kendisini kandırıyor ama sonunda gerçekleri yani durumunun ümitsizliğini kabul etmek zorunda kalıyor. Yahudi soykırımını, hayatının başarısı olarak görüyor ve bilinen öfke patlamalarıyla dolu, manik konuşmalarından bolca yapıyor. Alman halkına ise zerre kadar acımıyor çünkü nasyonal sosyalistleri iş başına getirerek kendi kaderlerini kendilerinin tayin ettiğini düşünüyor. Aslında bombalamaları yöntem olarak seçen örgütler de aynı kanıdalar sanırım: Halka yapılan saldırıları aynı mantıkla savunuyorlar. “Çöküş”ün, klostrofobik bir ortamda yani çoğunlukla bir sığınağın içinde geçmesine rağmen oldukça dinamik ve akıcı bir film olduğunu ve kendisini ilgiyle izlettiğini söylemek gerek. Ama konu Hitler ve Nazi’ler olunca gardımızı almak ve filmle aramıza bir mesafe koymak zorundayız. Elbette Naziler de sanatın konusu olmalı; bunda bir sakınca yok. Yeter ki insanlık dışı ideolojileri ve eylemlerine sempati uyandırılmasın. “Çöküş” nazizme sempati doğuran bir film değil. Aslında “Çöküş”ün derdi nazizmle hesaplaşmak da değil. Filmin, kıstırılmış bir grup tarihi kişiliği yenilginin arifesinde anlatmak dışında pek bir derdi yok gibi. Ama kıstırılanların penceresinden baktığımızdan ister istemez onlarla özdeşleşiyoruz. Hala kötülük yapma potansiyelleri var ama bu insanlar filmin adı gibi çöküşün eşiğindeler. Sonuçta ya idam edilecekler ya hapse girecekler ya da intihar edecekler. Ya da filmin küçük kahraman Nazi askeri gibi paçayı sıyırmayı başaracaklar. Evet filmde, en rahatsız edici karakter bir çocuktu. Bu küçük Nazi askeri iki Sovyet tankını bombaladığı için bizzat Hitler’in elinden madalya alıyordu. Sovyet askerleri Berlin’e girdiğinde ise filmin diğer kahramanı Traudl’la masum bir aile tablosu çizerek kaçmayı başarıyordu. Seviniyorduk kaçabilmelerine. Bu küçük asker filmin bütünü içinde Almanya’nın geleceğini temsil ediyordu. Yenilginin içindeki umuttu yani. Bu umudun Hitler’in elinden madalya almış, Nazizm için savaşmış bir çocuk olmasının, diplomatik dille “not edilmesi” gereken bir durum oluşturduğunu düşünüyorum. Bunun, filmin sonunda Nazilerin 6 milyon Yahudiyi öldürdüklerini yazmasından ya da gerçek Traudl Junge’nin “olan bitenin daha fazla farkında olmam gerekirdi” demesinden daha etkileyici bir mesaj verdiği kanısındayım. Bu mesaj da bence “Alman halkının artık geçmişiyle barışma zamanı geldiği” yönünde. Geçmişle bugün arasında, geçmişten gelen ama geleceğe yönelik bir karakter yani çocuk asker aracılığıyla bağ kuruluyor. Bu bağ Nazizme karşı çıkan biri aracılığıyla da kurulabilirdi. Ama filmin seçimi o yönde olmamış. Rahatsız edici. 

Anlat İstanbul

TARİH:  11 Mart 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

İstanbul’a yakılan bir ağıt

Anlat İstanbul, beş yönetmenin imzasını taşıyan kendine özgü bir film. Bu tür projelerde genellikle filmin epizodik yapısı daha belirgin olur, bir hikâyenin bitip başka bir hikayenin başladığı, bir yönetmenin yerini bir başkasının aldığı net biçimde anlaşılır. ‘Anlat İstanbul’ ise tek bir yönetmenin elinden çıkmış ve dallanıp budaklanan tek bir öyküyü anlatır gibi duruyor. Ama film beş yönetmenin imzasını taşısa da tek bir kişinin, Ümit Ünal’ın kaleminden çıkmış ve son rötuşları da onun tarafından yapılmış. Ayrıca beş bölümün de görüntü (Mehmet Aksın) ve sanat yönetmenleri (Veli Kahraman) aynı. Bütün bu faktörler filmin bütünsel havasının nedenleri arasında. 

Ümit Ünal’ın çektiği ‘Fareli Köyün Kavalcısı’ adlı bölüm filmi açıyor ve çerçeveyi de çiziyor. Klarnetçi Hilmi (Altan Erkekli) genç karısı Şenay’ın (Özgü Namal) kendisini anlattığını öğrenince klarnetini alıp yollara çıkıyor. Kudret Sabancı’nın çektiği “Pamuk Prenses’te elbette kötü kalpli bir üvey anne (Vahide Gördüm) var. İdil (Azra Akın) annesinin ve onun tetikçisinin gazabından kaçarken, hiç de sandığımız gibi sevimli olmayan yedi kardeşinden kaçan bir cüce kadının (Hilal Aslan) kanatları altına girer. Selim Demirdelen’in yönettiği ‘Külkedisi’ ise transseksüel Banu (Yelda Reynaud) ile ayakkabıcı Fiko’nun (İsmail Hacıoğlu) aşkı olarak başlayıp, Banu ile eski kuşak travesti Mimi’nin (Güven Kıraç) dostluğu olarak devam ediyor. Tabii ki kötü adam bu masalda da eksik değil, o rolü de Şevket Çoruh üstleniyor. Yücel Yolcu ‘Uyuyan Güzel’de Nurgül Yeşilçay ve Selim Akgül’e vermiş başrolleri. Saliha (Yeşilçay) hayal âleminde ve sülaleden kalma bir malikânede yaşıyor. Musa (Akgül) ise iş bulma umuduyla İstanbul’a gelmiş Türkçesi kıt bir Kürt. Bu ikili de Saliha’nın evi satmak isteyen kötü ağabeyi ile mücadele etmek zorunda kalıyor. Ömür Atay ise son epizot olan Kırmızı Başlıklı Kız’ı yönetmiş. Melek (İdil Üner) ve küçük kızı (Ece Hakim) yıllarca hapiste yattıktan sonra serbest bırakılırlar. Melek kendisini suça sürükleyen sevgilisi Rafet’i (Fikret Kuşkan) ele vermemiştir ve vermeye de niyeti yoktur ama Rafet bundan emin değildir henüz. 

Filmin finalinde klarnetçi Hilmi fareli köyün kavalcısı gibi bütün karakter peşine takacak ve kendisine acımasız davranan bu şehirle hesaplaşacaktır. 

‘Anlat İstanbul’ iyi çekilmiş, iyi oynanmış çok profesyonel bir iş. Gök Kırdar’ın müziği de filme önemli katkıda bulunuyor. Geçmişiyle önemli kopuş yaşayan ve sürekli değişen İstanbul’a yakılmış bir ağıt niteliği de taşıyor. Her geçen gün mafyanın ve sermayenin daha fazla eline geçen ve benim şehrim demekte güçlük çekmeye başladığımız İstanbul filmin harcı. Ama filmin gözlemledikleri çok da orijinal değil. 

Benzer gözlemler daha önce de yapılmıştı, ‘Anlat İstanbul’ ne yazık ki anlattıkları itibariyle çok da iz bırakacak gibi durmuyor. 

Balans ve Manevra

Bir Eser Taslağı

TARİH:  11 Mart 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

KÜNYESİ 
Balans ve Manevra Yönetmen: Teoman; Oyuncular: Teoman, Bülent Kayabas. Seda Akman, Burak Sergen, Bülent Polat; Türü : Dram, Ülke: Türkiye 

Teoman’ın ilk filmi ‘Balans ve Manevra’, Bodrum’da bir araya gelen bir grup insanın öyküsünü anlatıyor. Kaptanlık yapan ve sonradan bir ayağının çukurda olduğunu öğreneceğimiz Ümit (Bülent Kayabaş) yakınlarını yanında görmek istemiştir. Kardeşi Nihat (Erol Demiröz), oğlu Timur (Teoman Yakupoğlu) ve sevgilisi Zeynep (Seda Akman) bu nedenle Bodrum’a gelmiş ve Zagor’un (Bülent Polat) pansiyonuna yerleşmiştir. Timur kendisini ve annesini yıllar önce terk etmiş olan babası Ümit’i affedememiştir ve onu ruhsal sorunlarının kaynağı olarak görmektedir. Timur’un karısı Zeynep’le ilişkisi de berbattır. Sürekli aldatılan ve değer verilmeyen Zeynep yine de Timur’un içindeki cevhere inancını yitirmez. Köyün delisi Ali (Burak Sergen) ise başkalarının dolduruşuna gelip Zeynep’in kendisine âşık olduğuna inanacaktır. Ama bir de mafyanın Timur’la bilmediğimiz bir hesabı vardır ve filmin finalinde başrolü onlar alacaktır. 

Teoman’ı birçok açıdan takdir ediyorum. Cesaretinden, kendine olan inancından, bir milyon dolar gibi küçümsenemeyecek bir miktar parayı riske attığından, filminin içine reklam yerleştirmemesinden… ‘Balans ve Manevra’nın oyuncularının performansı genelde iyi, özelde kamyoncu Ali rolünde Burak Sergen’in oyunculuğu çok iyi. Fakat senaryoda öyle büvük boşluklar var ki sonuç ola 

Oyu rak Balans ve Manevra’yı iyi bir film olarak nitelendirmek de mümkün değil. En temelde Timur’un babası ve sevgilisiyle ilişkileri çok yüzey de kalıyor. Birçok karakter, Ümit’in kardeşi Nihat, okulu ve ailesiyle sorunlu Ruhi (Yusuf Akgün) adlı delikanlı bir yere oturmuyorlar. Filmin finalinde ortaya çıkan mafya üyeleriyle Timur’un ne gibi bir derdi olabileceğine dair en ufak bir fikir sahibi olamıyoruz. Bodrum gibi bir yerde pansiyon işleten Zagor’un o kadar beceriksiz olması garip duruyor. Ruhi’nin ne Bodrum yolculuğunu, ne parasını çaldırdıktan sonra Bodrum’da nasıl yaşadığını ya da finalde silahı aldıktan sonra ne yaptığını anlamıyoruz. Birçok sahne yarım kalmış izlenimi verecek şekilde hızla geçiyor ve film bizi hiç mana veremediğimiz bir finalle baş başa bırakıveriyor. Bütün bunlara rağmen ‘Balans ve Manevra’ya son haftalarda seyrettiğim birçok yerli-yabancı filmden daha fazla sempati duyuyorum. Umarım Teoman yönetmenliğe devam eder ve bize daha derinlemesine çizilmiş karakterler ve daha iyi anlatılmış öyküler sunar. “Balans ve Manevra” Ülke: bitmiş bir eserden çok, o eserin taslağı gibi duruyor. 

Solino

TARİH:  4 Mart 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Duvardan Önce

“Solino” Fatih Akın’ın başyapıtı “Duvara Karşı”dan önceki durağı. Akın’ın filme sahip çıkmadığı yazıldı ama ne utanılacak ne de çok övünülecek bir film “Solino”. Daha çok televizyon için yapılmış filmlere benziyor, yani fazla derine inmek gibi bir kaygısı yok.
İtalyan bir ailenin Solino adlı kasabadaki son günlerinde başlıyor film. İş peşinde Almanya’nın Duisburg kentine göç ediyor dört kişiden oluşan aile. Oğlan çocuklardan Gigi (Nicola Cutrignelli / Barnaby Metschurat) arkada gözü yaşlı bir de sevgili bırakıyor. Duisburg’da baba Romano (Gigi Savoia) bir madende iş buluyor ama bu ağır işe uyum sağlayamıyor. Anne Rosa (Antonella Attili) ise zaten baştan bu soğuk ülkeyi, bu tuvaletsiz evi sevemiyor. Ama yine de geçinmek için yapacakları şeyi anne Rosa akıl ediyor: Bir pizzacı açmak. “Solino” bu kez dükkanlarının adı oluyor. Küçük Gigi bu arada çoktan yeni bir sevgili ediniyor, abisi Giancarlo’yu (Michele Ranieri / Moritz Bleibtreu) kıskandırmak pahasına. Zaten bu kıskançlık ömür boyu sürüyor. Gigi önce fotoğrafa sonra filme ilgi duyuyor, abisi ise bir baltaya sap olamayıp, kazmalaşıyor zamanla. Babanın anneyi aldatması, annenin hastalanıp İtalya’ya dönmesi filan derken aile dağılıyor. Hasta anneye bakmak Gigi’nin omuzlarına yıkılırken, Giancarlo Gigi’nin mirasına konuyor: Hem sevgilisine, hem de bir film festivalinde kazandığı ödüle el koyuyor. 10 yaşından sonra tanıdığı hiçbir kadına ilgi duymayan Gigi de Solino’daki ilk aşkına geri dönüyor. Sonuçta kardeş rekabetinden galip çıkan olmuyor galiba ama kimsenin yaşadığı da trajik boyutlara varmıyor. “Solino” başta da söylediğimiz gibi hafif bir film. Kaçırırsanız bir şey kaçırmış sayılmazsınız, seyrederseniz de çok şey kazanmış olmazsınız. Ama yine de hoş bir iki espri var. Annenin otobüs durağındaki adamın gazetesini alıp, tenceresini bıraktığı sahne çok şekerdi. 

Makinist


TARİH:  4 Mart 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Makinist, Uyu!
Film seyrederken görüntü ya da seste uzun süren bir sorun olduğunda makiniste “makinist, uyuma!” diye bağırmayın lütfen! Bırakın, uyusunlar. Ne demek istediğimi filmi seyrettikten sonra anlayacaksınız. 
Makinist filminin kahramanı Trevor Reznik (Christian Bale) bir sinema makinisti değil, bir fabrikada işçi. Hakları konusunda bilinçli olduğu için ustabaşı tarafından sevilmeyen biri. Ama Reznik’in asıl sorunu kendisiyle, huzursuz bilinciyle. Reznik bir yıldır uyuyamıyor ve belli ki pek bir şey de yiyemiyor. O kadar zayıf ki, toplama kampından yeni çıkmış birine benziyor (Bale, bu film için 20 kilo vermiş). Zaten ilgilendiği iki kadın da ona “biraz daha zayıflarsan, yok olacaksın” diyor. Nine Inch Nails (NIN) adlı topluluğun Trevor Reznik’e ad olarak çok benzeyen lideri Trent Reznor “Dowenward Spiral” yani “Aşağı İnen Helezon” adlı bir albüm yapmıştı. Belli ki Reznik’in isim babası Reznor, çünkü Reznik tam anlamıyla bir düşüş içinde. Filmin karanlık havası da NIN’in endüstriyel müziğiyle uyumlu. Reznik’in düşüşünün nedenini filmin sonunda öğreniyoruz ve hepsi olmasa da taşlar yerli yerine oturuyor. O ana kadar film bize seyrettiğimizin Dostoyevski’nin eserleriyle paralellikler taşıdığının ipucunu veriyor. Bale’in oyunculuğu çok başarılı. O kadar iskelet haliyle bile istediğinde çok çekici olabiliyor, gerektiğinde ise paranoyayı mükemmel bir biçimde gözlerinde cismanileştiriyor. “Makinist” ilgiyle izlenen ve ilgiyi hakkeden bir film. Gerçi bittiğinde “hmm, demek böyleymiş” demek dışında üstüne düşünecek pek bir şey de kalmıyor. Yine de belli bir ruh hali üzerine çekilmiş iyi bir film “Makinist”.


Son bir not: Film seyrederken görüntü ya da seste uzun süren bir sorun olduğunda makiniste “makinist, uyuma!” diye bağırmayın lütfen! Bırakın, uyusunlar. Ne demek istediğimi filmi seyrettikten sonra anlayacaksınız.

Daha Yaklaş

TARİH:  4 Mart 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yaklaşmasak 
Daha Yaklaş”ta hiç bir karaktere yeterince yaklaşmamıza izin verilmiyor, zaten bunu da çok arzulamıyoruz. Karakterler prefabrike cümlelerle donatılmış robotlar kadar insan sıcaklığı yayıyorlar. 
Birbirini henüz tanımayan iki kişi Londra sokaklarında yürüyorlar. Tesadüf onları karşı karşıya getirdiği anda, “güm”, bir araç kıza çarpıyor. Erkek kızın yardımına koşuyor, kız gözlerini açıp: “Merhaba, yabancı” diyor, gayet ayık bir gülümsemeyle. Kızın hiç travma geçirmiş gibi olmayışı ve flörtöz ruh halini sürdürmesi filmin gerçekçilikle hiç işinin olmadığı izlenimini veriyor. Ama film hep aynı havada sürmüyor, oyuncu bir hafiflikle acıtıcı bir gerçekçilik arasında salınıyor. Filmin sınır koymadığı bir şey varsa o da kahramanlarının sözel yetenekleri. Maşallah hepsi pek hazır cevap ve konuşkan. Ne yazık ki “Daha Yaklaş”ın karşımızdaki hali başlangıçta tasarlandığı gibi bir oyun değil, bir film ve bu teatral konuşkanlık filme yakışmıyor. Patrick Marber’ın orijinal oyununu seyretmedik ama ona yakıştığı da şüpheli. Oyun ya da film her neyse “insanlar böyle konuşmazlar” diye düşündürüyorsa oradaki karakterlerin ruhuna nüfuz etmeniz pek mümkün olmaz. “Daha Yaklaş”ın sanırım benim açımdan sorunu bu çünkü aşağı yukarı aynı şeyleri yaşayan karakterlerin anlatıldığı “Aşk Artık Burada Oturmuyor”dan çok etkilenmiştim. 


Trafik kazası sonrasında tanışan çiftin erkeği, yani Dan (Jude Law) gazeteciliğin alt basamaklarında debelenen biri; kız, yani Alice (Natalie Portman) ise Amerikalı eski bir striptizci. Kaza sonrası birlikte yaşamaya başladıklarını ve Dan’in Alice’le yaşadıklarından esinlenerek bir roman yazdığını öğreniyoruz bir sonraki sahnede. Dan kitabının kapağının fotoğraf çekimi sırasında bir başka Amerikalıyla, fotoğraf sanatçısı Anna’yla (Julia Roberts) tanışıyor. Yeni bir aşk daha doğrusu etkilenme başlıyor ama ilişki için daha bir süre geçmesi lazım Anna açısından. En azından durumu dengeleyene, kendine bir eş bulana dek. Bu konuda Dan istemeden yardımcı oluyor ve Anna kılığında chat’leştiği dermatolog doktor Larry’yi (Clive Owen) Anna’yla buluşturuyor. Larry’yle Anna evleniyor ve dörtlü tamamlanıyor. Sonrasında bu dörtlü arasında aşk, intikam, rekabet ve ihanet 32 tekmili birden yaşanıyor. Biz yaşananları görmekten çok dinliyoruz, çünkü ilişkiler başlarken ve biterken perdeye yansıyor sadece. Bu karmaşık ilişkilerde en masum kişinin profesyonel bir striptizci olan Alice olması ise ironik. Ama Alice’in hakkında bildiklerimize güvenemeyeceğimiz, karakterin adını bile yanlış bildiğimiz filmin sonunda ortaya çıkıyor. “Daha Yaklaş”ta hiç bir karaktere yeterince yaklaşmamıza izin verilmiyor, zaten bunu da çok arzulamıyoruz. Karakterler prefabrike cümlelerle donatılmış robotlar kadar insan sıcaklığı yayıyorlar. 
Filmin oyuncuları hakkında kötü bir şey söylemek zor. Ağızlarına bu sözcükler yakıştırılan karakterler bu kadar oynanır. En az repliği olan Julia Roberts en şanslısı ve bu şansını iyi kullanıyor: Anna’nın Dan’i, fotoğrafını çekerken tavladığı sahnede özellikle müthiş. Tavlanmamak mümkün değil, Dan ne yapsın. Clive Owen ise hem fiziği hem de oyunculuğuyla Richard Burton’ı hatırlatıyor (Mike Nichols, Burton’ı benzer temalı bir film olan “Kim Korkar Hain Kurttan”da yönetmişti). “Daha Yaklaş” pek etkilemese de yine ilgiyle izlenmeyi başaran bir film. Oscar töreninde sunucu Chris Rock, Jude Law’u aşağılamış, Sean Penn de meslektaşını savunma gereği duymuştu. Rock mı yoksa Penn mi haklı, bu filmde tarafınızı belirleme şansınız var. Bence gerçek ortalarda bir yerde. 

© 2020 -CuneytCebenoyan.com