Antalya’dan sevgilerle…

TARİH:  Ekim 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Antalya Altın Portakal Film Festivali 45. senesinde yine son derece zengin bir programla seyircilerin karşısına çıktı. Türkiye sineması 2 yılda bir istisnai bir sezon geçirir oldu. İki yıl önce Derviş Zaim, Zeki Demirkubuz, Nuri Bilge Ceylan ve Özer Kızıltan çok iyi filmlerle yarışmışlardı. Bu yıl yine Ceylan ve Zaim var yarışmada. Diğer iddialı isimler arasında Reha Erdem, Yeşim Ustaoğlu, Ben Hopkins, Semih Kaplanoğlu, Çağan Irmak ve Hüseyin Karabey’i sayabiliriz. Ulusal bir yarışmada yer alan filmlerin Tribeca, Locarno, San Sebastian ve Cannes’da ödül almış, Venedik’te yarışmış olması o ulusal sinemanın çok ama çok yüksek bir standarda gelmiş olduğunu gösterir. Övünmek gibi olmasın ama Türkiye sineması dünya üzerinde artık bayağı hatırı sayılır bir yere sahip. Türkiye filmlerine 1964’te Berlin’i kazanan bir Metin Erksan filmiyle başlayalım: Susuz Yaz. 1964’te Berlinale’yi kazanan ‘Susuz Yaz’ adı itibariyle sanki bugünleri 45 yıl önceden görmüş izlenimi veriyor. Filmin erotizm düzeyinin yüksekliği doğrusu şaşırtıcı. Hülya Koçyiğit gencecik haliyle adeta bir içim su. Fakat filmin kötü adamı Erol Taş’ın köylülerle suyu paylaşmaması ve kardeşinin karısına el koyması çerçevesinde gelişen filmin konusunun biraz fakir olduğunu söylemek gerek. Ama yine de Sususz Yaz’ı büyük perdede görmek büyük bir ayrıcalıktı.

 

Pazar- Bir Ticaret Masalı

Doğu’nun bir kentinde küçük bir alavere-dalaverecinin ‘yırtma’ mücadelesini konu alan film hoş bir sürprizdi. On yıldır Türkiye’ye gidip gelen İngiliz Ben Hopkins’in yazıp yönettiği film birçok yerli yönetmenin filminden daha sağlam gözlemlere dayanıyor ve daha buralı kokuyor. Tayanç Ayaydın’ın oyunculuğu özellikle övgüye değer.

 

Pandora’nın Kutusu

Festivalin en iddialı filmlerinden biri olduğu kesin, seyirci ve eleştirmen tepkisi bunu gösteriyor. Ustaoğlu’nun filmleri beni neden kendilerine inandıramıyor? Neden sanki her şey hesaplı kitaplı ve daha çok da yabancılara yönelikmiş izlenimi veriyor? ‘İyi zevk’ sahiplerini tavlayacak müzikler ve görüntüler, benim içimi neden bu kadar sıkıyor? Belki de ben önyargılıyımdır. İnşallah öyledir. Ama 90 yaşındaki annenizi ya da ninenizi bir Fransızın canlandırabileceğine ikna olur musunuz? Olursanız, buyurun bu filmde hiç Karadenizli’ye benzemeyen bir Karadenizli teyze var. Çünkü kendisini Fransalı bir oyuncu canlandırıyor. Tsilla Chelton filmin diğer bir oyuncusu gibi botoks yaptırmayı Allahtan düşünmemiş.

Süt

Süt’ü anlamadım. Bir kere daha seyredip anlamayı umuyorum, o zaman yazacağım.

Gölge

Adana’da seyrettiğim ‘Gölge’ başarılı bir atmosfer yaratıyor ama fazlasıyla basit bir çözüme ulaşıyor. Filmden bende geriye pek bir şey kalmamış olduğunu söyleyebilirim.

Nokta

Usta işi bir film. Zaim sanatına hâkimiyetini kanıtlıyor ve teknik anlamda adeta bir gövde gösterisi yapıyor. Ama filmin tartışmak istediği ‘Allah inancı olmadan da ahlaklı olunup olunamayacağı’ gibi soruları seyirciye aktarabilmekte aynı başarıya sahip olduğundan kuşkuluyum. Sight & Sound’da filmi ‘Tarantinoesk’ bulanlar bile çıkmıştı.

Büyük abla sizi gözlüyor

TARİH:  4 Ekim 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Kartal Göz filmi, Amerika’nın İslam paranoyasına hizmet ediyor. Ama bu noktadan sonra paranoyanın hedefi değişiyor, içerdeki bir düşmana yöneliyor. Bu düşman, masumların öldürülmesine neden olan politikacılar değil…

 

Kartal Göz ABD’nin Ortadoğu’da sık sık yaptığı ‘hata’lardan biriyle başlıyor. Amerikan uçakları bir düğün yerini bombalar, onlarca masum insanı öldürür, ardından da yertkililer “pardon” der ya öyle bir duruma tanık oluyoruz. Amerikan casus uçakları Ortadoğu’da bir cenaze törenini gözlemektedir ama yetkililer bunun gerçek bir tören mi yoksa çok aranan bir düşman ‘lider’in gizli eylemlerinden biri mi olduğuna karar verememektedir. Eğer, kötü adam gerçekten oradaysa, seyirciye buranın bombalanması meşru gösterilir. Oysa yabancı bir ülkede, yargısız bir infaz yapılacaktır ve sadece aranan kişi değil başka birçokları da ölecektir. Bunda bir sorun yoktur. Sorun sadece görüntüdeki kişinin gerçekte aranan terörist olup olmadığının kesinlikle saptanamamış olmasındadır.

Herhangi bir yabancı ülkenin, ABD ya da başka bir Batı ülkesinde böyle bir infaz gerçekleştirmesi kabul edilebilir mi? Elbette hayır. Ama dediğim gibi sorun oranın bombalanmasının temelden yanlış olup olmadığı değildir. Konjonktürel olarak doğru olup olmadığıdır. Bilgisayarlar yeterli kanıt göremezler ve bombalanmasın derler ama ‘başkan’ bombalayın der. Ve hata eder, sadece masum insanlar ölür. Ardından da Amerika’da bir dizi intihar saldırısı gerçekleşmeye başlar. Ortadoğulular masum insanların katlinin intikamını almaktadır.

 

İÇERDEKİ DÜŞMAN

Gerçek dünyada bu mümkün olsaydı ABD’nin kan gölüne dönmüş olması gerekirdi ama 11 Eylül’den beri ABD’de tek bir bomba bile patlamadı. Irak’ta ise neler olduğunu anlatmaya gerek yok. Film, Amerika’nın İslam paranoyasına hizmet ediyor. Ama bu noktadan sonra paranoyanın hedefi değişiyor, içerdeki bir düşmana yöneliyor. Bu düşman, masum insanların öldürülmesine neden olan politikacılar değil. Teknoloji deyip geçelim, fazla açık etmeden filmin sürprizini. Ne kadar hatalı olsalar da kanlı canlı insanlar, yine bizdenler. Ya onların yerini makineler alsaydı? Mazallah, ‘Kartal Göz’de olanlar olurdu. Yine de şükür demek lazım herhalde.

Filmin sürprizini açık etmeden yazmaya çalışmak da bir işkence sevgili okurlar. Neyse. Filmde Shia LaBeouf ve Michelle Monaghan oynuyor. Michelle, Shia’dan 10 yaş büyük ama yeni Amerikan jönü denen şey, Tom Cruise’dan beri bebek suratlı olduğundan artık meseleyi yaşa bağlamıyoruz. Kadınlarla oğlan çocukların eşleşmesinden sadece sıkılıyoruz. Bunca şey yazıp da filmin saçma sapan bir olay örgüsü olduğunu, Kubrick ve Hitchcock’tan çalıp çırptığını söylememiş olamam. Neyse söylemişim. Şimdi, yani.

 

Kartal Göz

Orijinal Adı: Eagle Eye Yönetmen: D.J. Caruso Oyuncular: Shia LaBeouf, Michelle Monaghan, Rosario Dawson, Billy Bob Thornton, Cameron Boyce Türü: Dram Yapım Yılı: 2008

 

***

Kemikleri sızlayanlar

Pop müzik dünyasında “one hit wonder” denilen bir terim var. Yani bir şarkıcı ya da topluluk çıkar tek bir hit şarkı yapar ve sonra ortadan kaybolur.  Milcho Manchevski için bu cuk oturan bir terim. Manchevski yıllar önce ‘Yağmurdan Önce’ diye çok kişiyi derinden etkileyen bir film yapmıştı. Ama yönetmenin başka barutu yokmuş anlaşılan.

‘Gölgeler’ felaket kötü bir film. Çok kötü oynanmış, kadın düşmanı gibi bir yanı var, falan filan. Konu ise saçma sapan. Meğerse ezilen azınlıklar, dışlanmışlar, kısaca ‘ötekiler’ hayattayken sahip çıkamadıkları hayatlarına ve bedenlerine ölümden sonra sıkı sıkıya sarılırlarmış. Kemikleri mezarlarından çıkarılıp, tıp fakültelerinde kullanılırsa çok ama çok huzursuz olurlarmış. Bu konuda bir film seyretmek istiyorsanız, sizi tutmuş olmayayım ama ‘Gölgeler’ bu tür fantastik filmlerin en kötüleri arasında, galiba.

 

Gölgeler

Yönetmen: Milcho Manchevski Oyuncular: Borce Nacev, Vesna Stanojevska, Sabina Ajrula-Tozija Türü: Dram, Korku, Gerilim Yapım Tarihi: 2007 Süre: 120 Dk.

 

Resmi ideolojide reform

TARİH:  1 Kasım 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Siz bakmayın Deniz Baykal’ın hezeyanlarına, ‘Mustafa’ resmi ideolojiyi çağa uydurmak yolunda birkaç ufak tefek yenilik yapmak dışında, yeni bir şey sunmuyor. Bu resmi ideoloji, tarihi üstün özelliklere sahip bireyler yapar şeklindeki bireyci bir bakış açısına dayanıyor. Bu sabit kaldıktan sonra, o üstün özelliklere sahip bireyin imajında birkaç rötuş yapmışsınız çok da fark etmez. Bu filmi seyredip de Osmanlı’nın çöküşü ve Türkiye’nin kuruluşuna dair bir fikir edinebileceğinizi ummayın. Bunu bırakın, Mustafa Kemal’in nasıl olduğu, kişi haline geldiğini de anlamayı ummayın. Ne uluslararası dinamikler, ne emperyalist paylaşım savaşları, ne ülkenin sınıfsal iç dinamikleri, ne siyasal güç savaşlarına dair doğru dürüst bir fikir edinemeyeceksiniz ‘Mustafa’dan. Bunlar olmak zorunda değil denebilir, eğer başka şeyler olsa. Ne bileyim psikolojik bir derinlik olsa mesela. Film yaşlı Atatürk’ü anlatırken bu psikolojik derinliğe biraz yaklaşıyor ama o kadar, nihayetinde yine yüzeyde dolaşıyor. Yeni birkaç şey öğreneceksiniz ‘Mustafa’ hakkında, doğru, bunlarla yetinin. Ne bunlar?

RESMİ İDEOLOJİ DIŞINA ÇIKMAK
Mesela Atatürk’ün bir gözünün kör olduğunu ya da çok az gördüğünü. Böbreklerinden rahatsız olduğunu… Corinne diye bir zamanlar bir sevgilisi olduğunu (Ama kimdir bu kadın? Film bunla ilgilenmiyor…) Anarşist bir öğrenci olduğunu, gizli örgüt üyeliğinden Şam’a sürüldüğünü (ama film bu örgütün niteliğiyle de Mustafa’nın örgüt içindeki yeri ve etkinliğiyle de ilgilenmiyor…) Üvey kardeşleri olduğunu (ama bu kardeşlere ne olduğu da konumuz dışı).

Resmi tabloya, herkesin bildiği başka şeyler de eklenmiş. Mesela Sovyetlerin desteği olmasa Kurtuluş Savaşı’nın başarılamayacağı, Mustafa Kemal’in hem komünistlere, hem de dini bütün cemaatlere mavi boncuk dağıttığı, bir ara Kürt özerkliğinden söz edip sonra çark ettiği, birçok idama imza attığı, siyasi hasımlarına karşı acımasız olduğu gibi. Ama ‘Mustafa’ güzel görüntülerine, özenli ve pahalı prodüksiyonuna rağmen bir lise tarih dersinden biraz daha az sıkıcı olmayı başarıyor sadece. Yine de gel de Türkiye’de Mustafa Kemal hakkında resmi ideoloji dışında bir film yapmaya kalk bakalım, gör başına neler gelir denilebilir. Doğrudur.

 Mustafa
Yönetmen: Can Dündar Türü: Belgesel Ülke: Türkiye

 

Leş kargaları fırsat kollar

TARİH:  25 Ekim 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Nuri Bilge Ceylan gibi sanatçılar çok ama çok seyrek yetişiyor. ‘Üç Maymun’a koşa koşa gidin. Böylesine özenli bir filme, böylesine iyi oyunculuğa, her saniyesi oya gibi işlenmiş bir filme uzun süre rastlamayacaksınız….

Tek bir karesinden bile bir filmin Nuri Bilge Ceylan’a ait olup olmadığını bilebilirsiniz. Bunun ne kadar inanılmaz bir şey olduğunu bir düşünün.

‘Üç Maymun’ en genç üyesini yitirmiş bir ailenin hikâyesini anlatıyor. Bu aile için zaman farklı işliyor. Geçmiş, yaşanan travmanın acılaştırdığı, unutulmak istenen bir şey. Gelecek ise yok olmuş; çünkü geleceği temsil eden çocuk ölmüş. Geçmişsizlik ve geleceksizlik: Çürüme için en ideal ortam. Sadece geçmiş ve gelecek parantezine de alınmamış bu aile, yönetmen onları başka insanlardan da soyutlamış. Kendileri dışında kimse yok sanki. Filmde baba, anne ve oğuldan oluşan bu aile dışında galiba sadece beş kişi gözüküyor, bunlardan üçü de sadece bir tek planda. İnsanlardan bu soyutlanmışlık, yine bu travmanın aileye yaşattığı bir asosyalleşmeyi mi anlatıyor yoksa başka anlamlar mı içeriyor, bilmiyorum.

 

UMUT MU? YOK ÖYLE BİR ŞEY

Bir gece yarısı, gözlerini açık tutmakta zorluk çeken milletvekili adayı Servet’i araba kullanırken görüyoruz ilk. Servet arabayı son derece yavaş kullanıyor ama yine de bir yayayı ezip öldürüyor (kazanın oluş anını görmediğimiz için ne olduğunu söylemek zor). Hemen şoförü Eyüp’ü arıyor ve suçu üstlenmesini istiyor. Servet, Eyüp’ün maaşını ödemeye devam edecek, ayrıca hapisten çıktığında miktarı konuşulmayan toplu bir parayı da verecektir. Servet pisliğin tekidir ama para ondadır. Ve parası sayesinde pisliğini başkasına bulaştırıp kendisini temiz gösterebilecek olanağa sahiptir. Pislik ya da kötülük bulaşıcı bir hastalık gibi yayılır. En tepeden başlar ve yavaş yavaş aşağı iner. Kadın ya da erkek, yoksul ya da zengin, patron ya da işçi, genç ya da yaşlı tanımaz. Yukarıdaki paragrafta sözünü ettiğimiz aile, yani şoför Eyüp, karısı mutfak işçisi Hacer ve yaşayan büyük oğulları İlyas, Servet’ten başlayan kötülükten nasibini alacak, yalana, aldatmaya ve nihayetinde cinayete varan bir sarmala gireceklerdir.

Umut mu? Yok öyle bir şey, en azından bu filmde. Zenginden, yoksula ve daha da yoksula doğru akan kötülük konusunda Ceylan ilk çuvaldızı güçlü ve erkek politikacıya batırır ama alttakiler de daha iyi değildirler. Sadece olaylar zincirini başlatan onlar değildir. Ceylan geçmişi yaralı bu aileyle özel bir vakanın filmini mi yapmıştır? İşin garibi, bu çok önemli kayıp, ailenin boğularak ölmüş küçük bir üyesinin varlığı sanki çok belirleyici bir role sahip değil filmde. Bu oğlan çocuğu ölmemiş olsaydı, aile farklı davranırdı gibi bir sonuca ulaşmak zor. O zaman o ölü çocuk niye var? (Aklımdan 12 Eylül geçmiyor değil. Masumiyetin ve geleceğin kayboluşunu simgeleyen o tarih. Çocukluğumuzun öldüğü tarih.)

Konuya dönelim: Babasının denetiminden kurtulan İlyas, Fedai, Recai ve Sezai (beklenmeyen bir komiklik) adlı arkadaşlarıyla takılıp başını belaya sokunca, Hacer oğlunu kurtarmak için Servet’ten para ister ve oğluna bir araba alır. İlyas bu arabayla servis şoförlüğü yapacaktır. Ama bu aynı zamanda Servet’le Hacer arasında bir ilişkinin de başlangıcı olacaktır.

Çöl rüzgârları ve leş kargalarının çığlıkları filmin sesinin temel unsurları. Gıcırdayan kapılar ve soluk alma sesleri de bunlara dahil edilmeli. Bir de Hacer’in cep telefonunun zil sesi olan, sevmemiş bir sevgiliye lanet okuyan Yıldız Tilbe şarkısı var. Filmde bazen komik etki yaratan bu trajik şarkı Servet’le Hacer’in ilk buluşmasında duyulur ve sanki Hacer’in gelecekte yaşayacağı duyguların habercisidir. Hatta bu şarkının ilk duyulmasının ardından gelen sahnede Servet’in trafikte bazı ayılara (yanlışlıkla) dayılanması bizi bir an yanıltmış ve hafif bir filmle karşı karşıya olabilir miyiz acaba dedirtmişti. Öyle değilmiş, bu rahatlatma geçiciymiş. Asıl kâbus başlamadan önceki soluklanma anlarıymış bunlar.

 

NURİ BİLGE VE ‘AN’LARIN SİNEMASI

Bu yazıyı filmi seyrettikten sonra okuyun dememiştim ama artık diyorum. O zaman yazının dağınıklığı canınızı daha az sıkar, umarım. Bilge Ceylan, anların, duygu durumlarının sinemasını yapıyor. İnanılmaz başarılı anlar var filmde. Bir cinayet düşünülürken, bıçağın rüzgârla hafif kıprdayıvermesi, ölü çocuğun hayalinin “abi” diye fısıldaması gibi. Filmin kastingi de inanılmaz. Hatice Aslan’ın yüzü nasıl bir yüz öyle? Hem güzel hem çirkin, hem genç hem yaşlı, hem iyi hem kötü. Yavuz Bingöl, genç oyuncu Ahmet Rıfat Şungar ve Ercan Kesal da çok iyiler.

 

SİZE DOKUNUR YA DA DOKUNMAZ, O AYRI

Büyük bir hayranlıkla izlediğim bu filmin bana yine de dokunmadığını söylemek garibime gidiyor ama öyle. Belki şundan: Bu ailenin durumu, özgünlüğü içinde anlamlandırılmıyor, bütün toplumu, hatta insanlığı kesen bir evrenselliğin temsilcisi olarak yansıyor. Bu iyi bir şey olarak da görülebilir ama değil. Yani özgül koşulların (bir ferdini kaybetmiş olmak) bu aileyi nasıl etkilemiş olduğunu ben filmden anlamıyorum. Annenin neden babanın çocuklarıyla birlikte çektirdiği resimde yer almadığını bilemiyorum. Babanın kazanmak için 9 ay hapis yatmak zorunda kaldığı parayı, anne ve oğulun nasıl gidip çektiklerini ve babaya söylemeden harcadıklarını anlamıyorum. (Tabii ki gerekçe var: Çocuk başını derde sokuyor ve anne onu kurtarmak istiyor ama yetmiyor).  

Bir de filmin misojen (kadın düşmanı) olup olmadığı tartışması var. Filmde iki sahnede anne şiddete maruz kalıyor. Bu iki sahnede de sanki asıl acı çeken taraf şiddeti uygulayan gibi gösteriliyor geldi bana. Belki bu yüzden bu sahneler rahatsız etti beni. Annenin cinayet sonrası poliste sorgulanışını görmemek de rahatsız etti. Babanın yaşadıkları daha önemliydi nedense. Ama filmde daha çok genelde insanlığa yönelik bir umutsuzluk var, özelde kadına değil.

Nuri Bilge Ceylan gibi sanatçılar çok ama çok seyrek yetişiyor. ‘Üç Maymun’a koşa koşa gidin. Böylesine özenli bir filme, böylesine iyi oyunculuğa, her saniyesi oya gibi işlenmiş bir filme uzun süre rastlamayacaksınız. Bütün bunlara rağmen size dokunur ya da dokunmaz, o ayrı.

 

Üç Maymun

Orijinal Adı: Three Monkeys Yönetmen: Nuri Bilge Ceylan Oyuncular: Yavuz Bingöl, Hatice Aslan, Ahmet Rıfat Şungar, Ercan Kesal, Cafer Köse Süre: 109 dk.

 

‘Çevre’ye uzaylı desteği

TARİH:  13 Aralık 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Filmin ne demek istediği çok anlaşılmıyor. “İnsanlık, çevreni temiz tut” gibi bir şey söylese de ‘insanlık’ hiçbir zaman özne olmadığından seslenmenin bir manası yok…

Mesaj kaygılı bir film ‘Dünyanın Durduğu Gün’. Ama kime mesaj vermeye çalıştığı, ne dediği çok da anlaşılamıyor. “İnsanlık, çevreni temiz tut” gibi bir şey söylüyor galiba film. Bir defa ‘insanlık’ diye bir özne hiçbir zaman olmadı, dolayısıyla ‘insanlık’a seslenmenin hiçbir manası yok. Çevreyi insanlık kirletmiyor ki! Sanayinin sahibi insanlık değil ki!

Kâr maksimizasyonu hesabı içinde doğayı hiçe sayanlar işçi sınıfı mensupları değil, örneğin. Karadeniz Otoyolu’nun deniz kıyısına yapılmasına karar verenler ve böylece daha pahalı ve müteahhitler için daha kârlı olmasını sağlayanlar, o inşaatta çalışan işçiler değil. Nükleer santralların yapımına ‘insanlık’ karar vermiyor! ‘İnsanlık’ı devasa çevre sorunlarından sorumlu tutmak, bir sistem sorununu gözden kaçırmaya çalışmakla eş anlamlı. Daha fazla kâr için kapitalist sistemin içinde birbirleriyle rekabet etmek zorunda olan irili ufaklı şirketler çevrenin katilleri. Oysa film McDonalds gibi bir dünya devinin reklamını da yapmaktan imtina etmiyor.

KEANU Reeves, BİLDİĞİNİZ KÜTÜK ADAM

Film bu mesajını verirken keyifli bir macera da sunmuyor izleyiciye. 1951 yapımı aynı adlı filmin bir yeniden yapımı karşımızdaki ürün. İlkini hatırladığım için mi acaba hiç heyecanlanmadım diye şüpheye düştüğüm oldu ama galiba başkaları da aynı kanıda.

Konu şöyle: Birgün Dünya’ya bir uzay gemisi iner. İçinden Klaatu diye bir yaratık çıkar. Amerikan ordusu Klaatu’yu derhal vurur. Ama Klaatu ölmez, Keanu Reeves’e dönüşür. Derdi, dünyayı ‘insanlık’tan kurtarmaktır Klaatu’nun. ‘İnsanlık’ın iflah olmayacağına ve evren için çok değerli bir gezegeni yok edeceğine hükmetmiştir çünkü, Klaatu. Ama bir anneyle çocuğu arasındaki sevgiye daha önce hiç şahit olmamıştır uzaylı kahraman. İnsanlığı yok etmeden önce bu kadar basit bir gözlemi dahi yapmamıştır üstün bir uygarlıktan gelen uzaylımız. Bu filmde en beğendiğim kadınlardan Jennifer Connelly’nin oynadığına inanamıyorum çünkü yazıya oturmadan önce baş kadın oyuncunun kim olduğunu hatırlayamadım uzun süre. O kadar az iz bırakıyor yani. Reeves ise bildiğimiz, kütük-adam rollerinden birinde yine. Kısacası bu filme harcanan kaynaklar keşke çevre için harcansaydı diyesi geliyor insanın. Hem gereksiz bir görüntü kirliliğinden de kurtulmuş olurduk. 

 

12.12.08 Dünyanın Durduğu Gün

Orijinal Adı: The Day the Earth Stood Stil Yönetmen: Scott Derrickson Oyuncular: Keanu Reeves, Jennifer Connelly, Jon Hamm, John Cleese, Kathy Bates Türü: Dram Yapım Yılı: 2008

Bir AB ülkesinde demokrasi ve özgürlük

TARİH:  1 Eylül 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Neoliberal ekonomi düşüncesinin kökleri 1950’lerin başlarına kadar gidiyor. Sermayenin, önünü tıkayan sosyal devlet anlayışına karşı bu akımın temelleri sonradan ekonomi dalında Nobel Ödülü kazanan Milton Friedman tarafından 1950’lerde atılmıştı. Friedman’ın Ford Vakfı’nın burslarıyla Chicago Üniversitesi’nde okutulan Şilili talebeleri daha sonra kanlı diktataör Augusto Pinochet’yle elele verecek ve Şili ekonomisini iç ve dış sömürüye açacaklardı. Tabii, sendikacılar, aydınlar ve genelde solun bütün kesimleri üzerinde estirilen inanılmaz bir terörün de yardımıyla. Neo-liberalizm daha sonra başka ülkelere de ihraç edildi. 12 Eylül’de Turgut Özal aracılığıyla bize geldi, Kemal Derviş (Dünya Bankası ve IMF olarak da okunabilir) ve AKP ile sürdürüldü. İngiltere’de uygulaması ise Thatcher döneminde başladı. İngiltere’de darbe olmadı ama Thatcher’in çok işine yarayan küçük bir savaş çıktı: Falkland Savaşı. Savaş küçüktü ama Thatcher içerde esen milliyetçi, militarist dalgadan yararlanmasını iyi bildi. Birlik ve beraberlik ruhu içinde sendikaları etkisizleştirdi, kamu harcamalarını kıstı ve “toplum diye bir şey yoktur” diyecek kadar aşırı bireyci bir ideolojinin yerleşmesini sağladı.

KİM UCUZ MAL İSTEMEZ Kİ?
Dünya sinemasının az sayıdaki Marxist yönetmenlerinden Ken Loach’ın son filmi ‘İşte Özgür Dünya’nın kahramanı Angie (Kierston Wareing) işte bu Thatcher kuşağı çocuklarından biri. Bizde Özal nasıl ‘işini bilen’, ‘işbitirici’, dünyaya karşı hiçbir sorumluluk taşımayan, bencil bireyler yetiştirdiyse, Thatcher da aynısını İngiltere’de yapmıştı çünkü. Fakat filmin kahramanını bu kadar kötülediğime bakmayın, filmde Angie hiç de anlaşılmaz bir kötülüğün (mesela ‘İhtiyarlara Yer Yok’un Chigurgh’u) temsilcisi gibi durmuyor. Loach, kötülüğün kaynağını net bir biçimde sistemin mantığında arıyor. Belli bir kültürde zaten sistemin değerleriyle büyüyen insanlar, tabii ki sistemin ekonomik çarklarıyla da uyum sağlamayı beceriyorlar. Angie ücretli bir memur olarak çalışırken patronunun tacizine uğruyor ve haksız yere işten çıkarılıyor. O da kendi işçi bulma şirketini kurmaya karar veriyor. İngiltere zor koşullarda çalışmaya hazır yabancılarla, özellikle de Polonyalılarla kaynadığı için (2,5 milyon civarında yabancı işçilerin sayısı) Angie de Doğu Avrupalı göçmenlere yöneliyor. Önce legal çalışırken, çalışma izni olmayan kaçak göçmenlerin daha büyük bir kar kapısı olduğunu keşfediyor kısa sürede. Devletin de bu aciz ve ucuz işgücüne hiç de itirazı olmadığını da görüyor. Ucuz emek, ucuz mal demek. Kim ucuz mal istemez ki? Ayrıca sendikaların gücünü de azaltıyor bu uygulamalar çünkü legal hakları ve sendikaları olan işçilerin yerine alınacak savunmasız işçi hazır.

Angie, kendi çıkarları doğrultusunda gerekirse herkesi satmaya hazır biri haline geliyor bu ortama uyum sağlayarak. Kimi zaman bedel ödemesine, ciddi ailevi krizlere girmesine rağmen yoluna devam ediyor. Loach ilk kez kurbanların tarafından değil de ezenin tarafından bakarak sistemin, sıradan düzen insanı üzerinden nasıl yürüdüğünü çok başarılı bir biçimde gösteriyor. Ama bu bir sosyoloji ders filmi değil. Yaşayan karakterleri ve hiç aksamayan bir temposu olan, çok iyi oynanmış, sağlam bir sinema filmi. Bizlere ilericilik diye sunulan ama özünde 1929 öncesi vahşi kapitalizmine dönmekten başka bir şey olmayan neoliberalizmin çöktüğü şu günlerde ‘İşte Özgür Dünya’yı kaçırmak, akıl kârı değil.

İşte Özgür Dünya

Orijinal Adı: It”s a Free World Yönetmen: Ken Loach Oyuncular: Kierston Wareing, Juliet Ellis, Leslaw Zurek, Joe Siffleet, Colin Caughlin, Maggie Russell Türü: Dram Ülke: İtalya, Almanya, İspanya, Polonya Süre: 96 dakika

 

‘Kader’imse çekerim(*)

TARİH:  11 Ekim 2008
GAZETE/DERGİ: 
Birgün

Yeşilçay’ın sayesinde çok parlak anlar içeren ama bütünlüksüz bir film olan ‘Vicdan’a yine de ilgisiz kalmayın derim. Ama Erden Kıral bazı ezberlerine keşke sadık kalsaydı ve başkalarını taklit etmeseydi dememek de mümkün değil…

 

Bu sabah (size göre dün) önce Uğur Vardan’ın Radikal’deki yazısını okudum, ardından ‘Vicdan’ hakkında bu yazıyı yazmaya başladım. Uğur zaten yazmış ne gerekiyorsa, ne gerek var bir daha yazmaya şeklinde bir his var içimde. Bazen yazmak böyle gereksiz gelebiliyor insana. Şimdi size gidin o yazıyı okuyun desem de olmaz.

Evet, Erden Kıral eski kuşak yönetmenlerden beklenmeyen bir işe soyunmuş. Bir defa etkilenmeye açık olduğunu göstermiş ki bu olumlu bir şey. Her şeyi ben bilirimci bir tavırda olmamak, öğrenmeye açık olmak önemli bir erdem. Ama ‘Vicdan’ adından başlayarak Zeki Demirkubuz’un ‘Kader’ini hatırlatıyor. Otobüste uyanma sahnesi gibi neredeyse birebir tekrarlanan planlar da var. Ama sadece onu da hatırlatmıyor. Aklımıza o kadar çok film geldi ki saymakla bitmez: ‘Carrie’,  ‘Thelma ve Louis’, ‘İki Genç Kız’, ‘Dul Bir Kadın’. Bu kadar çok şeyi hatırlatan bir filmin bir üslup bütünlüğü olmadığını söylemeye gerek yok.

Filmin bir mekân duygusu da yok. Olayların geçtiği yer bazen Kapadokya’da bir köy, bazen bir metropol, bazen bir kasaba, bazen bir varoş gibi gözüküyor. Büyük şehirlerimizin bütün bunları içinde barındırdığı söylenebilir ama kazın ayağı pek öyle değil. Güzel görüntü veren mekânlar eklektik bir şekilde bir araya getirilmiş gibi bir duygu veriyor film.

Karakterler için de aynı bütünlüksüzlükten söz etmek mümkün. En başta da Murat Han’ın canlandırdığı hiçbir yere oturmayan Mahmut karakteri var. Rambo kılıklı bir işçi olarak başladığı filmi, bir kabadayı olarak bitiriyor. Mahmut’un aşkı Aydanur (Nurgül Yeşilçay) fabrika işçisi, kasiyer, konsomatris, tesettürlü ev kadını, yeniden konsomatris gibi aşamalardan geçerken bile daha inandırıcı. Mahmut’un sevmeden evlendiği Songül (Tülin Özen) mazbut bir ev kadını-işçiden lezbiyen eğilimleri olan bir vampa aniden geçiveriyor.

 

MÜZİK KULLANIMI BİR FELAKET

Film bu üç karakterin aşkı çevresinde şekillenirken filme hiç katkısı olmayan, başladığı gibi biten yan öykücükler var. Kolunu makineye kaptırmış işçiyle karısının trajik öyküsü gibi. Filmden bu öykü çıksa hiçbir şey eksilmez. Ama filmde daha ayrıntılı anlatılması gereken o kadar çok şey var ki bir yandan da…  

Müzik kullanımı da bir felaket. Bir düğün sahnesinde çalınan müzik o kadar o ortamla alakasız ki o kadar olur. Nerede duyulmuş bir düğün orkestrasının voodoo ayininde çalar gibi çaldığı? İnsaf.

Yine de filmden çıktığımda NTV kameralarına konuşurken filmin bütünüyle bir başarısızlık olmadığını düşünüyordum, şimdi de öyle düşünüyorum. Bir defa Nurgül Yeşilçay bazen, yani senaryo izin verdiğince o kadar iyi oynuyor ki! Bir sahnede omzunu şöyle bir sallayıp ardından başını öyle bir çeviriyor ki 10 filme bedel bir plan görmüş olmanın hazzıyla eriyorsunuz.

Yeşilçay’a devrimci kız rolleri vermeyin sayın yönetmenler! Tabii tanımadığınız insanların öykülerini kimseye oynatmaya kalkmayın, o ayrı. Tülin Özen de parlamasa da düzeyli bir oyunculuk sergiliyor film boyunca. Murat Han’ın canlandırdığı Rambo-proleter-lümpen proleter Mahmut için ise yapılacak bir şey yok doğrusu. Kim oynarsa oynasın o rolden bir şey çıkmaz.

 

YİNE DE İLGİSİZ KALMAYIN DERİM

Özellikle Yeşilçay’ın sayesinde çok parlak anlar içeren ama bütünlüksüz bir film olan ‘Vicdan’a ben yine de ilgisiz kalmayın derim. Aksini söylemek vicdansızlık olur. Ama Erden Kıral bazı ezberlerine keşke sadık kalsaydı ve başkalarını taklit etmeseydi dememek de mümkün değil.

(*) Erden Kıral’ın ‘Vicdan’ı çekmeden önce söylediği rivayet edilen bir söz.

 

Vicdan

Erden Kıral Oyuncular: Nurgül Yeşilçay, Murat Han, Tülin Özen, Nazan Kesal, Rıza Sönmez, Nihan Okutucu, Murat Gürvardar, Şener Köklükaya, Atilla Akarsu, Emine Sivri

 

Konformizmin anayurdu: Kasaba

TARİH:  13 Eylül 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Seyfi Teoman’ın ‘Tatil Kitabı’ adlı ilk filmi İstanbul Film Festivali’nde hem ana jüri hem de FIPRESCI jürisince en film seçildikten sonra, uluslararası festivallerde de birçok ödül aldı. Baştan söyleyelim, Tatil Kitabı çok iyi bir film ve bu başarı sürpriz değil. Teoman daha ilk filmiyle ne yaptığını çok iyi bilen, kendi üslubu olan dürüst bir sinemacı olarak seyircinin karşısına çıkıyor. Film Silifke’de, okulların yaz tatili süresinde geçiyor. Filmde bir baş kahraman yok. İki erkek çocuklu bir aile, ve bu ailenin erkeğinin yani babanın erkek kardeşi filmin ortak baş kahramanları. Aslında dramatik, hem de kahramanların hayatının seyrini değiştiren türden birçok olay yaşanıyor bu yaz tatili süresince ama bu dramatik anlar hep perdenin dışında yaşanıyor. Örneğin babayı beyin kanaması geçirirken, ya da büyük oğluyla kavga ederken görmüyoruz. Yönetmen, dramatik anların duygusallığından çok bu anların kahramanların hayatındaki etkileri üzerinde yoğunlaşıyor. Bu tercih, kimilerini filmden uzaklaştırabilir, “ne biçim film, hiçbir şey olmuyor” dedirtebilir. Ama kimsenin filmin bir şey anlatmadığını söylemeye hakkı yok, çünkü film bir yaşam tarzının kendisini nasıl ürettiğini, muhafazakarlığın, konformizmin, ataerkilliğin küçük bir kasabada maddi çıkarlar ve sıkışmışlıklar üzerinden nasıl iktidarını sürdürdüğünü çok iyi anlatıyor. Hem aile, hem de devletin okul, askeriye gibi çeşitli aygıtları filmin oklarından nasibini alıyor.

 BELİRLENMİŞ YAŞAMLAR
Film 9-10 yaşlarındaki Ali’nin bir okul gezisindeki görüntüleriyle başlıyor. Kasabanın kalesine yapılan bu gezi, çocuklar için belli ki tarih öğrenme açısından hiçbir şey ifade etmiyor. Ya koşuşturuyorlar ya da Ali gibi sıkıntıyla etrafa bakıyorlar. Sonra Ali’nin limon üreticisi babası Mustafa’yla tanışıyoruz. Mustafa ırgat kadınları pikabıyla toplayıp tarlaya çalışmaya götürüyor. Ali’nin son ders günü öğretmenin ‘Tatil Kitabı’ adlı MEB’in bir kitabını dağıtmasıyla son buluyor ama Ali’nin kitabına okul kabadayısı bir çocuk el koyuyor. Birer birer diğer kahramanlarla da tanışıyoruz. Ali’nin amcası kasap Hasan, askeri lise mezunu abisi Veysel, annesi ev kadını Güler’le tanışıyoruz. Ali’nin babası Mustafa düzenin her anlamda temsilcisi. Oğullarını baskıyla kendi istediği yolda yürümeye zorluyor. Küçük Ali’yi önce işyerinde oturtuyor, sonra da sokakta ciklet satmaya gönderiyor. Maksat, küçükten para kazanmayı öğrensin, ilerde büyüyünce kendisi gibi ‘başarılı’ bir tüccar olsun. Abi Veysel ise askeri akademi okumak yerine, sivile geçmek istiyor. Onun da ufku çok geniş değil, sivilde yapmayı istediği şey işletme okumak. Aslında düzenin çok uzağına düşecek bir perspektifi yok ama yine de askeri disiplinden, önceden belirlenmiş bir gelecekten kurtulmak istiyor. Onu sıkıştıran şey, ayrıldığı durumda devlete ödenmesi gereken tazminat. Bu parayı bulamadığında, elini kolunu bağlı hissediyor.

Hasan ise kasaba hayatından kurtulmak için bir süre direnmiş, Ankara’da üniversitede okumuş ama bitirmemiş, evlenmiş ama sürdürememiş, sonunda babadan kalma kasap dükkanına dönmüş. Görünüşte iyi kalpli, yardımsever biri. Ama bütün isyanının arkasında abisiyle girdiği rekabette geride kalması yatıyor. Abisi elemine olunca, Hasan yeni patriyark olarak onun tahtına gönül rahatlığıyla oturuveriyor.

 HER ŞEY PARAYA DAİR
Anne Güler ise tipik ezik ve mutsuz ev kadını. Kocasıyla oğulları arasında denge bulmaya çalışırken, bir yandan da muhtemel aldatılmışlığının acısını sonuna kadar yaşıyor.

Baba Mustafa’nın karakterinin en çarpıcı göstergesini ölüm döşeğinde, ameliyat edilmeden hemen önce oğluna söyledikleri oluşturuyor. Mustafa Ali’ye kriz geçirdiği sırada arabasında para olduğunu ve bu parayı çalınmadan almaları gerektiğini söylüyor. Son söyledikleri karısına ya da çocuğuna yönelik sevgi sözcükleri değil, paraya dair oluyor. Bu paranın aranışı sırasında jandarmanın sınıfsal tavrına da net bir biçimde şahit oluyoruz. Saygın bir mesleği olan doktor sorgulanmazken, iki ırgat ve bir ambulans şoförü şüpheli görülerek devlet şiddetine maruz kalmak üzere gözaltına alınıyor. Bu sahnede Hasan’ın sessizce bu şiddete onay vermesi filmin en başarılı sahnelerinden biri.

 KASABA HAYATI
‘Tatil Kitabı’nın en başarılı yanlarından biri belki de başlıcası da, kasaba hayatının ritmini, akışını ve sıkıntısını duyumsatmada görülüyor. Dükkanın önündeki taburenin önünde oturan esnaf, okey oynayan ve şehirli kadınlara gıptayla bakan gençler… Bu kasabalarda sosyal ve kültürel yaşam yerlerde sürünüyor. Lou Reed ve John Cale’in bir şarkılarında söyledikleri gibi “küçük kasabada iyi tek bir şey vardır, orayı terk etmek istediğini bilmek”. Ama terk etmek kolay değil. Maddi zorlukları ve tuzakları aşmak için Hasan’ın dediği gibi gerçekten istemek gerekiyor (tabii o isteği yaratacak çekim güçleri de olmalı). Yoksa filmde olduğu gibi güçlü ana akıntı herkesi aktığı yönde sürüklemeye devam ediyor. ‘Tatil Kitabı’ sessizce öfkeli ve hatta muhafazakarlık ve konformizm karşıtlığıyla slogan atmadan politik bir film. Başta Taner Birsel olmak üzere, Ayten Tökün, Osman İnan, Tayfun Günay ve Harun Özüağ da gayet iyi oyunculuklar sergiliyorlar. Hoşgeldin Seyfi Teoman ve filmin yapım şirketi olan Bulut Film. Yeni filmlerinizi heyecanla bekliyoruz. Tabii Kültür Bakanlığı’ndan da bugüne kadar bu ekipten esirgediği yardımları, desteği artık vermesini istiyoruz.

 Tatil Kitabı

Yönetmen: Seyfi Teoman Oyuncular: Taner Birsel, Ayten Tökün, Harun Özüağ Türü: Dram, Aile Yapım Yılı: 2008 Süre: 92 dk.

Nefis bir film seçkisi

TARİH:  24 Aralık 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Sinema-Tarih Buluşması’nda , ‘Laila’nın Doğumgünü’, ‘Bir Hafta Tek Başına’, ‘Kar’ ‘İhanet’ ya da ‘Savaş Yollarında Bir Kumpanya’ gibi filmleri kaçırmamak gerek…

 

11’inci İstanbul Uluslararası Sinema-Tarih Buluşması’nın gerçekten iyi bir film seçkisi var. Benim diyen her festivalin programında yer alabilirler, almışlar da zaten. Berlin’den, Cannes’a çeşitli festivallerde yarışmış, kimi de ödül almış bu filmler daha fazla ilgiyi hak ediyorlar.

Özellikle Filistin’de geçen iki film etkileyiciydi. Annemarie Jacir’in yönettiği ‘Bu Denizin Tuzu’, ABD’de doğmuş Filistin kökenli bir genç kadının (Suheir Hammad) Ramallah’a gelip burada köklerini arayışı ve İsrail’e gücü yettiğince hesap soruşunun öyküsüydü.

İsrail’in Filistinlilere reva gördüğü uygulamaların örnekleriyle ne zaman karşılaşsam şaşırıp kalıyorum. Hala, herhalde naif bir “Batılı değerler”e inanç falan var zihnimde. Bu kadar insanlık dışı bir durum nasıl “uluslararası toplum”da (!) kabul görür? Nasıl bir ülkenin topraklarına el konulur, insanları sürülür, onlara geri dönme, Filistin’deki eski evlerini satın alma ya da Filistin vatandaşı olma hakkı verilmez?

Dağdan gelip bağdakini kovmak neyse, Batı’dan yani “sivilizasyon”dan gelip de bağdakini kovmaya ne denir? “Bu Denizin Tuzu”nun doğrusu olay örgüsü biraz uyduruk gibi, ama yansıttığı durumlar o kadar etkileyici ki… Hele Filistinli kızın Hayfa’daki eski evini bulup orada yaşayan İsrailli “barış aktivisti” kızla çatışması çok etkileyiciydi.

 Bu filme rastlarsanız kaçırmayın. Aynı şey diğer bir Filistin filmi olan ‘Laila’nın Doğumgünü’ için de geçerli. Bu kez Filistin’e ve Filistinlilere daha içeriden bir bakış söz konusu. Çuvaldızın battığı yer de İsrailliler değil, Filistinliler dolayısıyla. Filistin’in durumu içler acısı. Ama bunun tek suçlusu dışarıda değil. Saçma sapan bir bürokrasi, şark usulü kabalık ve fırsatçılıklar, şunlar bunlar… Adalet Bakanlığı’ndan “yargıçlık” yapma hakkının tanınmasını bekleyen ve bu sırada geçinmek için taksi şoförlüğü yapan orta yaşı biraz geçmiş bir adamın bir günlük hikâyesini anlatıyor ‘Laila’nın Doğumgünü’. Oldukça karanlık bir tablo çizse de gülümsemesini elden bırakmayan hoş bir film Raşid Maşarawi’nin filmi. Başroldeki Mohammed Bakhri de çok etkileyiciydi.

Uyarı: Fransız Kültür’de gösterimler dijital ortamdan yapılıyor! Bilerek gidin.

Son Cannes Film Festivali’nde yarışan Phillipe Garrel imzalı ‘Şafağın Sınırı’ son yıllarda bizim sinemamızda da gündemde olan “vicdan” meselesiyle uğraşıyor. İki bölümden oluşan filmin ilk bölümünde filmin erkek kahramanı evli bir kadınla birlikte oluyor. Fakat bu durum gururuna dokununca kadını terk ediyor. Kadın intihar ediyor. Adam filmin ikinci bölümünde bir başka kadınla birlikte oluyor ama önceki sevgilisinin hayaleti kendisini yanına çağırıyor.

Basit bir hikâye; naif olmakla çok eleştirilmiş Cannes’da ama bence film hiç de fena değildi. Özellikle Fransa’nın yükselen yıldızlarından Laura Smet’nin döktürdüğü ilk bölümü etkileyici buldum.

Arjantin yapımı Celina Murga imzalı ‘Bir Hafta Tek Başına’ minimalist sinemaseverlerin beğeneceği hoş bir filmdi. Bizim Kemer Country benzeri çok zengin bir sitede aileleri tatile çıkmış çocukların yaşadıklarını anlatıyor film. Kuzenler ve kardeşlerden oluşan bu çocuk grubunun başında genç bir bakıcı kadın var. Çocuklar geziyor, tozuyor, cinsel keşifler yapıyor ve ev sahiplerinin olmadığını fark ettikleri evleri karıştırıyorlar. Dengeler, bakıcı kadının erkek kardeşinin eve gelişiyle bozuluyor. Genç, Beyaz ve erkek Arjantinliler, bu yoksul, Siyah Arjantinli delikanlıyla rekabete giriyorlar. Kız-erkek ilişkilerine ve sınıf farklılıklarına yönelik incelikli gözlemleri var filmin. Yönetmen Murga’yı Martin Scorsese kanatları altına almış bu arada.

Şu sıralarda ABD’de gösterimde olan ve gayet iyi eleştiriler alan belgesel ‘İhanet’ de festivalin listesinde. Bol ödüllü görüntü yönetmeni Ellen Kuras bu filmi 23 yıla yayılan bir sürede çekmiş. Laos’un adını duymuştum, Kamboçya ve Vietnam civarında bir ülke olarak. Ama Vietnam Savaşı sırasında ABD’nin bu ülkeye Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında kullanılan bomba miktarının toplamından daha fazlasını attığını bilmiyordum. Ne acayip değil mi? 11 Eylül’de olanlar bu ülkelerin kaderi yanında ne kadar ehemmiyetsiz aslında. ‘İhanet’, ABD yanlısı Laoslu bir subayın ailesinin hayatını anlatıyor. ABD bölgeyi terk edince ailenin hayatı tehlikeye giriyor.

Baba tutuklanıyor, ailenin büyük bölümü (çok kalabalıklar) ABD’ye göç ediyor. Orada onları yeni bir cehennem bekliyor: Yoksulluk ve sokak şiddeti. Öldüğünü sandıkları baba 15 yıl sonra çıkageliyor ama sevinçleri kursaklarında kalıyor. Baba kendine yeni bir aile ve hayat kurmuş meğerse. Vatan ve aile sağcıların ağızlarından düşürmedikleri kavramlardır ama onlardaki ihanet kapasitesi kimsede yoktur.

 Kars’ta seyrettiğim ‘Kar’ ve ‘Savaş Yollarında Bir Kumpanya’ gibi ödüllü filmler de festivalin bünyesinde. Şu ana kadar bu filmlerin çoğunu ya da hepsini kaçırmış olabilirsiniz ama gelecek senelerde Sinema-Tarih Buluşması yaklaşınca planlarınızı ona göre ayarlayın.

 

Baba kara zula burun

TARİH:  14 Ağustos 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Karaburun Şenliği deyince önce Baba Zula demek gerekiyor bence. Baba Zula ile Karaburun halkının ilişkisi başka türlü bir şey. Her sanatçının yaşamak isteyeceği türden bir ilişki yaşıyor grupla Karaburun halkı. Ne desem abartı olmaz; bir tür bütünleşme, bir hemhal olma. Mutluluğun resmi bu desem, olur yani.

Halbuki kâğıt üstünde değerlendirmeye kalksanız durum hiç öyle gözükmüyor. Yani Baba Zula, albümleri kapış kapış giden, küpleri TV”de dönüp duran ünlü bir pop grubu değil. Boğaziçi Üniversiteli Murat Ertel”in liderliğinde, halk müziği, arabesk ve deneysel rock”ı içine katan, doğaçlamaya önem veren, klasik anlamda ne bir şarkıcısı ne de şarkısı olan alternatif bir grup. Ama işte, sahneye çıktıkları andan itibaren karşılıklı bir aşkın yaşandığına tanık oluyorsunuz.

6-7 EYLÜLDEN ZEYBEKLERİN RUHUNA…
Murat Ertel genellikle şarkı söylemiyor, konuşuyor. Gürcistan”daki savaştan giriyor, 6-7 Eylül olaylarından çıkıyor. Zeybeklerin ruhuna fatiha diyor. Seyircilerin arasında dolaşıyor, küçük çocukların önünde çömelip elektrosazmı tıngırdatıyor. Arada sahneye gurubun dansözleri çıkıyor. Janet adlı Amerikalı dansöz bir döktürüyor ki ilk sahneye çıkışında, elime fotoğraf makinemi alamıyorum bile. Sahneye kilitleniyorum. Bir yandan da Ceren Oykut”un bilgisayarda çizdiği ve perdeye yansıtılan çizgilerine göz atıyorum konser boyunca. Konser bitince bir tek bu konserin sonunda olan bir tezahürat başlıyor: “Büüyük Başkan” diye 5 yıldır şenliğe her türlü katkıyı veren Serdar Yasa”ya teşekkür ediyor Karaburunlular.

Baba Zula”nın yeri ayrı ama diğer gruplar da büyük bir katılımla konserlerini veriyorlar. Bunlar içinde Muammer Ketencoğlu Topluluğu ve Moğollar öne çıkıyor. Muammer Ketencoğlu ve ekibi görece sakin geçen bir konserden sonra biste halkı tam anlamıyla coşturuyor. Büyük bir kalabalık sahnede dans ediyor bis boyunca. Ardından Serdar Bey gelip Muammer”e çiçek verirken ikinci bis olarak bir “on şarkı” daha rica ediyor. İkinci bis de aynı coşkuyla geçiyor ve bisleri konserin kendisinden uzun süren enteresan bir konsere şahit oluyoruz.

Moğollar konseri de benzer bir coşku içinde geçiyor. Bütün konserlerden farklı olarak bu konser Nergis Çay Bahçesi”nde değil, meydana kurulan sahnede gerçekleşiyor. Meydan tıklım tıklım doluyor. Seyirciler yine önce uslu uslu oturarak dinliyor. Ama konserin sonlarına doğru önce önlerde yerlerde oturanlar ayağa kalkıp dans etmeye başlıyor, ardında da geri kalan herkes.

“BUZ KRALİÇESİ”NDE SÜRPRİZLER BİTMİYOR
Şenliğin ilk günü ise tek bir topluluğun çıktığı diğer günlerden faklı olarak çok sayıda sanatçı ve grubun katılımıyla gerçekleşiyor. Bu gecenin keşfi Fulya Özlem ve Mastika Grubu oldu. Fulya Özlem, Selda Bağcan”ı hafiften andıran sesiyle bizi çok etkiledi ve izlenmesi gereken şarkıcılar listesine girdi. Fulya hem Türkçe, hem de Rumca söyledi. Yakında felsefe doktorası yapmak üzere Yunanistan”a gidecek olan Fulya”nın legal ilk albümü “Buz Kraliçesi” adında. Ama bir de İngiliz, İrlanda ve İskoç halk şarkılarından oluşan illegal albümü varmış. Zaman gazetesinde yazılar yazdığını öğrendiğimizde Fulya”nın sürprizlerinin bitmeyeceğine iyice kani oldum.

KARABURUN”DAN KIZ KAÇIRMA LOJİSTİĞİ
Aynı gece Salih Nazım Peker grubu Kırıka”nm eşliği olmadan sahne aldı ve bağlamasıyla klasik türküleri seslendirdi. Gayet keyifli bir konserdi. Kırıka”nm albümü ise sohbetlerde edindiğimiz fikre göre neredeyse bir başyapıt niteliğinde. İlk fırsatta albümü dinleyeceğim. Sesiyle olmasa da sempatik-liği ve çekiciliğiyle bizi etkileyen bir şarkıcı da Yunanistan”dan gelen Olmaz grubunun solisti Fotini oldu. Bir ara dj-yazar Murat Meriç”le Karaburun”dan kız kaçırmanın lojistiği üzerine konuştuk-sa da hayata geçirmedik.

5. Karaburun Şenliği her şenlikte olduğu gibi fotoğraf ve karikatür sergilerine, panellere ve üzüm yarışmasına ev sahipliği etti. “Müzik ve Toplum” panelinde Derya Bengi, Murat Meriç ve Taner Öngür konuşmacı, festival yöneticisi Gökhan Akçura ise moderatördü. Taner Öngür müzik hayatından anekdotlara yer verdi konuşmasında, Murat Meriç Türkiye”nin politik hayatıyla müzik arasındaki bağlan kurdu. Derya Bengi ise arabeskin bugün geleneğe en çok yaslanan müzik türü olduğunu söylerken genç müzisyenlerin gelenekle bağlarının kopuk olmasına değindi. Bu kopukluğun en önemli nedenleri arasında ise 12 Eylül döneminin kültürel terörünü gösterdi.

Tabii konserlerden sonra hayat bitmiyordu Karaburun”da. Ergin Pansiyon”un bahçesinde sabahlara kadar politika, müzik konuşuluyor, elbette geyik de yapılıyordu. Sabah ve akşamüstleri Belediye Konağı”nda nefis yemekler yenildi, kahvaltılar edildi yine her şenlikte olduğu gibi…

KARABURUN HALKI PABUÇ BIRAKMAZ
Karaburun”daki tek tatsız gelişme ki aslında o da 3 yıllık bir maziye sahip ilçenin en güzel ve en büyük otelinin şeriat düzenine geçmiş olması. Asya Ote-li”nde denize girmek için hakiki şeriat mayosu (ha-şema) giymeniz gerekiyor. Kadınlar için dev branda bezleriyle çevrili bir havuz yapmışlar. Haremlik selamlık düzeninde elbette. Şenliğe ilk katıldığım sene bu otel festival konuklarının kaldığı yerlerden biriydi ve ben de orada kalmıştım. Bugün artık Asya Oteli orada başka bir ülke gibi duruyor. Düşündüm de bunun tersinin geçerli olması pratik olarak mümkün değil. Özel kulüplerden ya da pansiyonlardan söz etmiyorum, herhangi bir ilçenin en büyük otelinde türbanlılara hizmet verilmemesi söz konusu olamaz. Ama tersi fiilen yaşanıyor. Yarın, giremeyeceğimiz yerlerin sayısı daha da artacak muhtemelen. Ali Babacan mı demişti “Türkiye”de Müslümanlar baskı altında” diye?

Neyse ki Karaburun halkı bunlara pabuç bırakacak gibi gözükmüyor. Karaburun halkının demokrat damarı her alanda kendini belli ediyor. Nice nice şenliklere Karaburun.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com