Bir ayrışmama durumu

TARİH:  19 Temmuz 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Ben’i olmayan kişi için ‘öteki’ de olmaz. ‘Ben’ her şeye bulaşır, sınır tanımaz ama kendisi olmakta güçlük çeker. Aile içi ilişkilerde ‘ben’ ve ‘öteki’nin ayrışması zordur. Aile fertlerinden birinin bir zaafı ya da kusuru ailenin diğer üyeleri tarfından kendi kusurlarıymış gibi algılanır. Psikoloji bilgim sınırlı olduğu için bu konuda çok ahkâm kesmek de istemiyorum bir yandan. Ama ‘Kız Kardeşim Evleniyor’ psikolojiye bulaşmadan yazılabilecek bir film değil. Çünkü filmin kahramanı ve orijinaline adını veren kişi olan Margot (Nicole Kidman) bir kişilik bozukluğundan mustarip. Muhtemelen narsisistik kişilik bozukluğu yaşadığı. Kendilerinden nefret eder aslında narsisistler (ya da narsistler, Freud böyle kullanmayı yeğlemişti), kusurlarından ötürü sevilemeyeceklerini düşünürler. Kendileriyle uğraşmaları bu yüzdendir. ‘Ben’lerinin sınırları oturmadığından başkalarına da sürekli müdahale ederler. Margot kendinde nasıl sürekli ve sadece kötü özellikler görüyorsa başkalarında da aynı şeyleri görür. İyi şeyler gördüğünde ise bu da ona sadece kendi kötülüğünü hatırlatır. Kendi dengesini koruması için uzaklaştırır iyiyi kendisinden. Oğlunu ve kocasını uzaklaştırmaya çalışması bu yüzdendir Margot’nun. Kendisine onları sevmek için izin verirse sonunda terk edileceğini düşünür çünkü kendisi sevilebilecek biri değildir. Eylemleri sonunda kendi kendisini de doğrular. Ama kimse sevgisiz ve ilgisiz yaşayamaz. Margot yazarlığıyla ilgi ihtiyacını karşılar.

Film bir karıştırmayla başlar zaten. Margot ve oğlu Claude trende yolculuk ederlerken Calude yanlışlıkla annesi sandığı bir kadının yanına oturur. Margot’ya bunu anlattığında Margot bu kadının neye benzediğini çok merak eder, oğlunu utandırmak pahasına geri dönüp bakar. Merak ettiği kendisinin neye benzediğidir herhalde, ‘ben’ini merak eder. Yolculuk evlenmek üzere olan, Margot’un kızkardeşi Pauline’in (Jennifer Jason Leigh) evinedir. Bu ev aynı zamanda baba evidir. Pauline, ipsiz sapsız, tipik bir kaybeden olan Malcolm’le (Jack Black) evlenmek üzeredir. Margot ilerideki bir sahnede oğlu Claude’a, kızkardeşi Pauline’i kastederek “annenin yanına git” der. Margot, Pauline’le ayrışmamıştır, kendisiyle Pauline’i karıştırır. Pauline’nin evlenmesi, Margot için kendisinin evlenmesinden çok farklı değildir. Kendisi boşanmak üzere olan Margot bu evliliği kaldırmaz, onu engellemek için elinden geleni yapar. Pauline için de durum çok farklı değildir. Ablası her şeye rağmen ablasıdır. Onun onayı olmadan hareket etmek de güçlük çeker, ne kadar ayrışmak istese de.

Film birkaç günlük bir dönem içinde geçer ve biter. Film, kahramanlarının bütün kusurlarına rağmen, onlara yine de insani bağlar kurma şansını tanıyarak sona erer.

Noam Baumbach’ı ‘Mürekkep Balığı ve Balina’da tanımıştık. Bu filmi, orijinal adından başlıyarak Fransız yönetmen Eric Rohmer’in izini taşıyor. Filmin orijinal adı ‘Margot Düğünde’, Rohmer’in ‘Pauline Plajda’sını hatırlatıyor ki zaten baş karakterlerden biri Pauline adında. Film tamamen omuz kamerasıyla çekilmiş; oyunculuklar gayet iyi ama Jack Black bazen karikatürleştiriyor karakterini. Aslında filmde bu karikatürleştirme başka yerlerde de göze batıyor ki kimilerince filmin komedi olarak tanımlanması bundan. Birkaç kez güldüysem de filmi komedi olarak tanımlayamam. Fakat film bir karakter betimlemesi olarak başarılı. Ayrıca filmi seyrettikten sonra bir Altyazı dergisi alıp Ayça Çiftçi’nin nefis analizini de okumanızı öneririm.

 

Kız Kardeşim Evleniyor Orijinal Adı: Margot at the Wedding Yönetmen: Noah Baumbach Oyuncular: Nicole Kidman, Jennifer Jason Leigh, Jack Black Türü: Komedi, DramYapım Yılı: 2007 Süre: 93 Dk.

İsveçleştirilmiş, güzelleştirilmiş bir film

TARİH:  26 Nisan 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

18Nisan ABD’de ‘Plak Dükkânı Günü’ (http://recordstoreday.com/Home) olarak kutlanıyor 2 yıldır. Yani tam bir hafta önce bu kutlama gerçekleşti. Plak dükkânı deyince akla tabii ki Virgin Megastore, Tower Records filan gibi multimedya süpermarketleri (Türkiye muadilleri D&R, Megavizyon) gelmiyor. Ankara Tunalı Hilmi’deki Shades, İstanbul Kadıköy’deki Zihni, Beyoğlu’ndaki eski Kod/Decoded ya da ‘Sensiz Olmaz’ (High Fidelity) filmindeki gibi bir dükkânı düşünmek lazım. Bu dükkânlar sadece dükkân değildir. Mesela Shades tam bir kültür merkezidir ve Türkiye’de rock üzerine sözlü tarih çalışması yapmak isteyenler mutlaka Shades’in sahibi Süleyman’ı görmelidirler. Bu tip dükkânlarda müziğe çok meraklı insanlar çalışır, sizin zevkinizi bilirler, önerecekleri yeni şeyler vardır. En popüler şeyler genellikle bulunmaz, ucuz işlere (prodüksiyon anlamında değil ruh zenginliği anlamında) saygı duyulmaz bu mekânlarda, hem zaten onlar her yerde bulunabilir. Oralarda amaç çok satmak değil, iyi bir şeyler satmaktır daha çok. Sahiplerinin, çalışanlarının karakterleriyle şekillenen yerlerdir; multimedya süpermarketleri gibi hepsi birbirine benzeyen yerler değildirler.

UNUTUN GİTSİN
Konumuzun aslında plak dükkânlarıyla hiç alakası yok, söylemeyi unuttum. Kusura bakmayın. Konu videocular aslında. Ama video dükkânları dvd Türkiye’ye gelmeden çok önce, telif yasaları yüzünden yok oldu. Korsan video dönemi sinemaseverler için güzel bir dönemdi. Bebek semtindeki videotheque adlı dükkâna üşenmeden kalkıp giderdik çok uzak semtlerden. Çünkü aradığımız sanat filmi tarzı şeyler en çok ya da bir tek orada olurdu. Ama mahalle bakkalının yanındaki videocuda da ilginç bir şeyler bulmak mümkündü. Sonra telif yasasıyla, sadece yasal videolara izin verilir oldu ve videoculuk geldiği gibi hızla yok oldu. Zaten aylar önce sinemalara gelmiş filmlerden başka bir şey bulunamaz olmuştu çünkü. Sanat filmi mi? Unutun gitsin. Kim telifini ödeyerek 3-5 kişi için film getirir ki? Kısacası videocularla Amerikalıların kurduğu tarzda bir yakınlık kurabilecek zamanımız olmadı bizim. O yüzden konuya benzer bir yapısı olan plak dükkânlarından girdim; bir de tabii ‘Plak Dükkânı Günü’nün daha 1 hafta önce kutlanmış olmasından.

UMUTLU BİR FİNAL
İster plak/cd satsın ister video/dvd bu dükkânlar hızla tarih oluyor. Teknolojinin değişimi değil asıl sorun, ona uyum sağlanır. Asıl sorun kentsel dönüşüm denen bela. Kötü kültür iyi kültürü kovuyor kentlerde. Mahalle duygusu yok oluyor, anonimleşiyor her şey; lüksleşiyor bildiğimiz, sevdiğimiz mekânlar. Kent merkezleri, doğal güzelliğe sahip mekânlar sadece çok parası olanlara kalıyor, görece orta halliler, yoksullar sürülüyorlar bir zamanlar keyfini çıkardıkları mekânlardan. Amerika’dan, Filipinler’e, Çin’den Türkiye’ye aynı anda gerçekleşmekte olan bir süreç bu. Görece yoksul ülkelerde bu değişim polis ve asker şiddetiyle kanlı gerçekleşiyor (bkz. BirGün’deki Erdal Bakırcı ile ilgili haberler), zengin ülkelerde paranın şiddeti yeterli oluyor genellikle.
Lütfen Başa Sarın Amerika’da, New Jersey’nin Passaic adlı semtinde geçiyor. Sözünü ettiğimiz paranın şiddetine uğrayan bir videocu dükkânını konu alıyor film. Dükkânın sahibi Mr. Fletcher (Danny Glover) multimedya süpermarketleriyle rekabet edemediği için dükkânını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya. Gereken tamiratları yapacak parayı kazanması gerek bir yerlerden. Bu yüzden rakiplerinin nasıl çalıştığını gözlemlemek için dükkânını yardımcısı Mike’a (Mos Def) bırakıyor.

Fletcher multimedyacıların uzmanlaşmış, sinemadan anlayan personel çalıştırmadığı, sadece birkaç tür film sattığı falan gibi gerçekleri gözlemlerken Mike ve arkadaşı Jerry (Jack Black) dükkâna hiç yaşamadığı kadar başarılı bir dönem yaşatmaya başlıyorlar. Olaylar şöyle gelişiyor: Sivri zekâlı Jerry, beynini kontrol ettiğini düşündüğü elektrik santralına sabotaj düzenlemeye çalışırken yüksek voltaja maruz kalıp manyetize oluyor (film işte). Video dükkânına girince de üzerindeki manyetik enerji bütün videoların silinmesine neden oluyor. Bir müşterinin istediği ‘Hayalet Avcıları’ (Ghostbusters) videosunu başka bir şekilde temin edemeyeceklerini anladıklarında iki kafadar dahiyane bir çözüme başvuruyorlar. Komşu dükkânda çalışan bir kızı da aralarına katarak bir çekim ekibi oluşturuyorlar ve ‘Hayalet Avcıları’nı kendileri çekiyorlar, yeniden.

Tamamen yalapşap yöntemlerle, derme çatma dekorlarla çekilen bu 20 dakikalık film çok başarılı oluyor. Ve ardından ekibimiz ‘Aslan Kral’dan tut, ‘Bayan Daisy’nin Şoförü’ne kadar, birçok filmin 20 dakikalık versiyonlarını üretiyor. Bu versiyonlara bir tür adı da veriyorlar: ‘İsveçleştirilmiş’. Yani Avrupa sanat sineması etkisi taşıyan! Bütün bu çekim süreçlerini, sivri zekâlı ekibimizin yaratıcı yöntemlerini izlemek müthiş keyifli. Aynı zamanda özellikle 80’li yılların filmlerine bir saygı sunumu da gerçekleştiriyor film. Ama her şey güllük gülistanlık gitmiyor, Türkiye’de video dükkânlarının köküne kibrit suyu eken telif hakları savunucuları Mr. Fletcher’in dükkânını da kapatacak işlemlere başlıyorlar çünkü İsveçleştirmek demek telif haklarını ihlal etmek demek.
Film biraz zayıf ama umutlu bir finalle bitiyorsa da o ana kadar izlediklerimiz ve bize yaşatılan keyif bu zayıflığı unutturuyor. Lütfen Başa Sarın bizi rahatsız eden birçok şeye karşı çıkışıyla, kültürden, mahalle ruhundan (baskısı değil dayanışmasından) yana tavrıyla gönlümüzde özel bir yer ediniyor.

Karanlıklar prensi

TARİH:  26 Temmuz 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Kapitalist Abramowitz Rusya’yı ne kadar  kurtarabilirse, Batman de dünyayı o kadar kurtarır..

Kara Şövalye gelmiş geçmiş en kârlı film olma yolunda rekorları kırarak ilerliyor. Amerikalı eleştirmenlerin çoğundan çok iyi notlar aldığı (metacritic.com’a göre ortalaması 82) gibi seyircilerin de gönlünü fethetti ve imdb.com’da ‘Baba’yı yerinden ederek gelmiş geçmiş en iyi film unvanını ele geçirdi. Eh, muhalefet etmenin tam zamanı demek ki. Bir defa film hiç de iddia edildiği gibi, insanlık hali üzerine derin şeyler söylemiyor. Kimi yazarları okuyunca sanki Shakespeare’in Hamlet’iyle karşılaştırılabilecek bir eserle karşı karşıya olduğunuzu düşünürsünüz. Yok öyle bir şey. Yakın zamanın bir başka süper kahramanı ‘Hancock’ gibi, Batman’in de (Christian Bale) halkın gözünde değerinin tartışılır olduğu gerçeği bize sunuluyor filmde ama bu tartışılırlığın nedeni pek anlaşılamıyor. Batman tekaüte ayrılıp yerini görünür bir kahramana bırakmak istiyor ama Joker (Heath Ledger) denilen kötü adam yoluna engel koyuyor. Çünkü Joker, Batman gibi bir oyun arkadaşından mahrum kalmak istemiyor. Batman’in yerini bırakmak istediği kişi olan savcı Harvey Dent, yine pek anlaşılamayan koşullar altında sevgilisiyle birlikte kaçırıldıktan ve sevgilisini kaybettikten sonra yoldan çıkıyor ve kötü adama dönüşüyor. Yani neymiş; iyiler kötülere dünüşebilirmiş. Yahu, Yıldız Savaşları’ndan beri hep aynı hikâyeden sıkılmadınız mı? Bu mu büyük derinlik? Bu arada Harvey Dent’in soyadının niçin ‘diş’ anlamına geldiğini, kötü adama dönüşünce anlayacaksınız. Bu kadar kör gözüm parmağına olur yani. 

BİR TERÖRİST OLARAK ‘JOKER’
Fakat filmin 11 Eylül sonrası Amerika’sı ve onun politikalarıyla yakından ilgisi var. Birincisi Joker bir tür terörist, bir intihar bombacısı olarak resmediliyor. Bir keresinde beline doladığı bombalarla tehdit ediyor düşmanlarını. İntihar bombacıları, (yaptıklarını zerre kadar onaylamadığımı belirteyim) bir defa politik insanlar. Joker apolitik. Neden kötü olduğuna dair iki ayrı hikâye anlatıyor, herhangi biri doğru mu bilmiyoruz. İkisi de onu psikopat yapmaya yeter ama olsa olsa seri katil olur çıkar. Joker’in parayla da alakası yok (ama limitsiz kaynağı var), tek istediği dünyanın yandığını görmek. Böylece onaylamasak da anlaşılır nedenleri olan intihar eylemleri, psikopatlıkla eşdeğer hale getiriliyor. Terör eylemlerinin nedeni, nedensizce ‘dünyanın yanmasını görmeyi istemek’ olarak gösteriliyor. Oysa Irak’ta ve Filisten’de aramadığınız kadar çok neden var, teröre yönelmek için. Joker biraz da ‘Kıyamet’in Albay Kurtz’ünü hatırlatıyor. Kurtz savaşı kazanmak için nasıl kuralsızlığı ilke edindiyse, Joker de aynısını yapmış. Yine bir başka Marlon Brando filmi olan ‘İsyan’ da (Burn/Queimada) aklıma gelen filmler arasındaydı. Batman’in uşağı bir suçluyu yakalamak için ‘bir ormanı yaktıklarını’ söylüyordu filmin bir yerinde. ‘İsyan’da devrimciler orman yakılarak yakalanıyordu, emperyalistler tarafından. Bu da Batman ve ekibini geçmişin ve bugünün emperyalist ABD’siyle özdeşleştiriyor.

MEŞRULAŞAN İŞLER
Evet, bu yapılanlar, orman veya ülke yakmalar, insanları gözlemeler ve dinlemeler hoş değil ama Joker de hoş değil. Dolayısıyla, karanlık şövalyenin karanlık işleri nihayetinde meşrulaşıyor. Bu arada Batman’in gerçek hayattaki Bruce Wayne olarak kimliği de tıpkı Ironman gibi kapitalist bir playboy. Ironman gerçekten öyleyken, Batman’in ilk filmini hatırlayanlar bunun sadece bir vitrin olduğunu biliyor. Yani vitrin olan playboyluk, mültimilyarder kapitalistlik değil; o yine gerçek. Yine dünyayı kurtarmak bir kapitaliste kalmış durumda yani, oysa hayatta dünyayı kan gölüne çevirenler onların doymak bilmez kar arzusu. Bruce Wayne’in playboy olarak eylemlerinden biri, Rus bale ekibinin bütün kadınlarını yatına toplayıp geziye götürmek. Ve bunu akşamki gösterilerini iptal ettirerek yapıyor. Burada artık playboyluk gösterisi gösteri olmaktan çıkıyor, hakarete dönüşüyor. Bizim Karadeniz erkeklerinin bütün Rus kadınlarını orospular (Nataşalar) olarak görmeleri gibi bir durum var. Bale mi sanat mı akşama bilet almış seyircilere sunmamız gereken bir gösteri var mı boş ver diyor Rus balerinler ve para kimdeyse ona koşuyor. Kısaca hepsi orospu. Yuh yani! Rusya’daki vahşi kapitalizm birçok kadının fuhuşa zorlanmasına neden oldu, tıpkı Bruce Wayne benzeri mültümilyarderlerin türemesine de neden olduğu gibi. Birilerinin zenginliğiyle diğerlerinin sefaleti eşzamanlı gerçekleşti. Abramowitz ne kadar Rusya’yı kurtarabilirse, Bruce Wayne de dünyayı o kadar kurtarır.

Filmde Heath Ledger’in oyunculuğu çok beğenildi. Tamam fena değil ama o kadar. Yılanvari dil çıkarmalar çok yaratıcı bir buluş değil bence. Oyuncuların en iyisi Maggie Gyllenhaal; ne zaman gözükse film biraz renkleniyor. Filmin aksiyon sahnelerinin de pek öyle ahım şahım bir yanı yok. Harala gürele işte.

 

Kara Şövalye
Orijinal Adı: The Dark Knight Yönetmen: Christopher Nolan Oyuncular: Christian Bale, Gary Oldman, Heath Ledger, Maggie Gyllenhaal, Morgan Freeman, Cillian Murphy, Aaron Eckhart, Michael Caine Türü: Aksiyon, Suç, Dram, Macera Ülke: ABD Süre: 159 dakika

Burjuvazinin gizemli iticiliği

TARİH:  26 Nisan 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Vahşi Zarafet sinemada gördüğümüz en acayip ailelerden birini anlatıyor. Baekeland ailesi servetini mucit bir atasına borçlu. Mucit dede bakelit denilen plastik türünü icat edip büyük bir servet ediniyor. Ailenin sonraki üyelerine de bu serveti tüketmek kalıyor. Ama mucit dedeyi izleyen kuşaklar içinde sefahat yaşayabilen sonuncu üye torun Brooks (Stephen Dillane) oluyor. Brooks’un oğlu Tony’nin (Eddie Redmayne) payına ise şizofreni düşüyor. Nasıl düşmesin ki? Tony bir kız bulduğunda babası, bir erkek bulduğunda annesi Barbara (Julian Moore) kapıyor. Üstüne üstlük Tony’yi babası eşcinsel eğilimlerinden dolayı aşağılıyor; annesi ise daha beklenmedik bir yol izliyor. Tony’nin annesi oğluna kadınlardan alınabilecek hazları bizzat gösteriyor. Yani oğluyla cinsel ilişkiye giriyor. Film çok net olmamakla beraber Barbara’nın bunu oğlunu kadınlara yönlendirmek için yaptığı izlenimini veriyor. Ama kocasından göremediği sevgiyi oğluyla ikameye kalkması ya da bilemediğimiz başka nedenlerin olma ihtimali de var. Barbara’nın sorunu sadece kocasının sevgisizliği değil, kocasının sınıfıyla da. Orta sınıf kökenli Barbara aristokrasi ve burjuvaziyle yakınlaşmak için çırpındıkça kocasının gözünden daha çok düşüyor. Üstelik bu yakınlaşma gerçekleşemiyor.

ZENGİN AMA TALİHSİZ AİLE
Başta filmin en önemli karakteri olan ve filme bakış açısını veren Tony karakteri olmak üzere hiçbir karakter yeterince ayrıntılı değil. Film sanki kopuk kopuk tablolardan oluşuyor. Bu zengin ama talihsiz ailenin öyküsünde neyin önemli olduğu açıklığa kavuşmuyor. Son derece yavaş bir tempoya sahip olan film çok daha hızlı bir tempoyla akıldan çıkıyor.

Çok uzak, çok yakın

TARİH:  12 Nisan 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Aramızdaki mesafe ne kadar büyük Latin Amerika’yla! Fakat kaderlerimiz ne kadar da benzeşiyor! Faşist generaller ve cuntalarının darmadağın ettiği hayatlar, fikirlerini ifade etmekten başka ‘suç’u olmayan ama bu yüzden öldürülen, işkence edilen, ruhen ve fiziksel olarak sakatlanan aydınlar… Doğru dürüst vedalaşamadıkları anne ve babalarını bir daha göremeyen çocuklar… 1970’ler ve 80’lerin büyük bölümünde Brezilya’da ve Türkiye’de bunlar yaşanıyordu. Birgün yine yaşanabilir, ne yazık ki. Aslında zaten hiç tam anlamıyla sona ermedi bu ‘dönem’. Annemler Tatilde 1970’te askeri cunta yönetimindeki Brezilya’da geçiyor. Solcu, komünist aydınların yaşadıkları çileyi ayrıntılarıyla anlatmıyor film, arka plana atıyor, ima ediyor. Ön planda ise solcu anne ve babasının terk etmek zorunda kaldıkları küçük Mauro var. Polisten kaçan Mauro’nun anne ve babasının bilmediği bir şey var fakat: Mauro’nun dedesinin öldüğü! Alelacele kapısının önüne bıraktıkları dede ne yazık ki ani bir şekilde ölmüştür. Çaresizce kapı önünde bekleyen Mauro’yu Yahudi komşusu Shlomo evine alır. Babası Yahudi olduğu için Mauro’nun da Yahudi olduğu sanılır ama Mauro hem melezdir hem de dinle alakasız bir ortamda büyümüştür. Mauro siyasetle de ilgilenecek yaşta değildir. Onun tek derdi 1970 Dünya Kupası’nı babasıyla birlikte seyredebilmektir; çünkü babası kupa başlayınca döneceklerini söylemiştir.

SERGEN TÜMER, PELE TOSTAO
Film bu bekleme döneminde Mauro’nun etnik olarak karışık, orta-alt sınıfın yaşadığı mahalledeki çocuklarla arkadaşlığını, barmaid kızı dikizlemelerini, Yahudi cemaatiyle ilişkilerini anlatıyor. Film orijinal ve yani bir şey söylemiyor. Hatta belki de Brezilya’nın Oscar adayı olmasındaki gerekçeler de anlaşılabilir. Zor koşullar, seyirciyi hiç zorlamadan sezdiriliyor. Sevimli çocuklar ve iyi kalpli ihtiyarlar filmin vitrinini süslüyor. Ama yine de film sıkmadan, ilgiyle kendini izletiyor. “Sergen’le Tümer yan yana oynar mı?” türü tartışmaların atasının 1970’te Brezilya’da “Pele ile Tostao birlikte oynar mı?” şeklinde yaşandığını görmek mesela çok heyecan verici. Bu sıcak küçük film hiç değilse solculara yapılan haksızlığı ve gaddarlığı hatırlatması açısından önemli.

İstanbul Film Festivali’nden (1)

TARİH:  8 Nisan 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Daha İstanbul Film Festivali başlayalı sadece 2 gün oldu ve ben şimdiden kendimi tatile çıkmaya hazır derecede yorgun hissediyorum. Sadece 7 film gördüm, öyle bazıları gibi 10-11 tane de değil ama yine de zaten kuruluktan mustarip gözlerim perişan oldu bile. Bu sene Aksanat’ta şahane bir basın odamız var. Geçen sene Yeni Melek’teki karanlık mekânla kıyaslanmayacak kadar lüks. Film aralarında gerçekten bir araya gelip sohbet edebileceğimiz bir yer. Kendi adıma çok memnunum. Program da çok iyi. Ama ne bu festivalin ne de başka bir festivalin üzerinden gelemeyeceği sorunlar var.

MAKİNİST UYU!
İf’in açılış gecesinde ‘Lars Sevince’de yaşanan durumdan söz etmiştim. Ne kadraj tutturulabilmişti ne de makinist susturulabilmiş. Hani klasik “makinist uyuma!” nidası vardır ya; onu mu söylesek yoksa “makinist uyu!” diye mi bağırsak bilememiştik. İf sırasında yaşadığımız bu kötü deneyimin birebir aynısını festivaldeki ikinci seansımızda yine aynı salonda yani Fitaş’ta yaşadık. Aynı hamam aynı tastı kısacası. Milos Forman’ın kısa iki filminin gösterimi yine kadraj sorunuyla başladı. Perdede kafalar görülmüyordu. Benim ve ardımdan Atilla Dorsay’ın uyarıları sonucu kafaları görmeye başladık ama bu sefer de film alttan kesildi. Ama asıl acayibi, başlangıçta sinema görevlisinin Forman’ın filmi böyle çektiğini iddia etmesiydi. Yani kafaları kadraja almadan!

Tipik Türk tepkisi diye bir şey varsa böyledir işte. Hiçbir şekilde sorumluluk üstlenmeyecek, mümkünse karşındakini suçlayacaksın. Sevgili meslektaşım Kemal Yılmaz bunları Radikal’deki köşesinde anlattı gerçi ama Yılmaz eski tüfektir ve iflah olmaz bir şekilde emekçiden yanadır. Tabii, çok takdir ediyorum bu özelliğini ama makinisti, oradan oraya koşturmak zorunda kalıyor diye sahiplenmesi gerçeği yansıtmıyordu çünkü makinist film boyunca makine dairesinde birileriyle yüksek sesle sohbet etti! Filmin kadrajının tutturulamaması ise filmin çekim oranlarına uygun lensin olmamasındandı. Makinist de biz uyarana kadar, belden aşağısını göstermeyi, kafaları göstermeye tercih etmişti. Bunlar festivalleri aşan sorunlar: Sinema salonlarını yönetenlerin sinema ve halkla ilişkiler kültürünün olmaması karşısında ne yapacaksınız? Ama bir de salonların eksik donanımlı ve dökülüyor olması var. Mesela lens yoktu Fitaş’ta, Atlas 3’te ise eski bir ampulün soluk ışığında seyrettik “I’m Not There”i. Ya da bana öyle geldi, belki de yönetmen öyle çekmiştir!

YEŞİLÇAM’A YARDIM GEREK
Beyoğlu Belediye Başkanı Demircan’ın Beyoğlu’nun bir sinema merkezi olarak varlığını sürdürmesine önem verdiğini biliyoruz. Yeşilçam ödülleri verilen bu önemin bir göstergesi. Ama ortada doğru düzgün sinema salonu olmazsa, tören düzenlemeye uygun niteliklere sahip tek sinema salonu olan Emek’in de geleceği belirsizse Yeşilçam nostaljik bir kavram olarak kalacak demektir. Yeşilçam yani Beyoğlu’nun sinema salonlarının iyileştirilmesi ve korunması gerekiyor. Bunu devlet ya da belediye niye yapmasın? Bu sinemalar görünen o ki alışveriş merkezi sinemalarının gerisinde kaldılar. Yardıma ihtiyaçları var. Yeşilçam ödülü için para bulunulabiliyorsa, Yeşilçam’ın kendisi için de bulunabilir herhalde. Devlet bulamıyorsa, Yeşilçam ödüllerinde kendilerine oy kullandırılan iş adamları ellerini ceplerine sokup, oy kullanabilmelerini haklı çıkaracak, sinemaya ilgilerini kanıtlayacak bir eylemde bulunsunlar. Filmler başka bir yazıya kaldı. Şimdi filme yetişmem lazım.

Avustralya, acı vatan

TARİH:  29 Mart 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Babam Romulus’un mekânı 1960’ların başı Avustralya’sı. II. Dünya Savaşı’nın ardından ülkelerini terk edip Avustralya’ya göç etmiş ve kırsal bölgelere yerleşmiş Avrupalı göçmenler filmin kahramanları.
Filme adını veren Romulus (Eric Bana) yoksul bir Rumen demirci. Alman bir kadınla evlenmiş. Bir oğulları olmuş ki babasının öyküsünü anlatan da o yani Raimond (Kodi Smit-McPhee). Fakat Alman anne Christina (Franka Potente) yaşadığı koşulları kabul edememiş. Arzu nesnesi olmayı, erkeklerin sürekli peşinde koşmasını istiyor, şehir hayatını özlüyor. Romulus’u terk ediyor ama birlikte olduğu diğer Romen göçmenin maddi durumu daha iyi değil. Bir çocuk daha doğurunca Christina’nın ruh sağlığı daha da bozuluyor ve trajik olaylar birbirini izliyor.

Babam Romulus göçmenlerin yaşadıkları sosyal ortamı, kökenlerini, neden göç etmiş oldukları gibi konuları pek deşmiyor. Maruz kaldıkları ırkçılığı sadece bir sahnede belli belirsiz fark ediyoruz. Çalışma koşullarının ağırlığını (günde 16 saat!) şöyle bir duyuyoruz. Ama filmin kahramanlarının yaşadıkları sorunların temelinde göçmenlik ve yaşadıkları koşulların dayanılmazlığı, yalnızlıkları var. Belki de bu konuların üzerine gidilmeyişinin ardında 10 yaşlarında bir çocuğun anılarından yola çıkmanın rolü vardır.
Babam Romulus kötü bir film değil ama temposunda bir sorun var, film bazen akmıyor, kopuk kopuk izlenimi veriyor. Bir de filmin tek iz bırakan karakteri anne Christina, filme adını veren baba Romulus değil.

‘Münferit’ bir film olayı

TARİH:  10 Mayıs 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

İki ayrı “Münferit” filmi seyrettim. 2007 Antalya Film Festivali’nde ilk kez seyrettiğim “Münferit”le, geçtiğimiz günlerde basın gösteriminde izlediğim “Münferit” arasında önemli farklar var. Sizin izleyeceğiniz “Münferit” bu ikincisi olacağına göre, eleştirimi onu temel alarak yapmalıyım ve ilkini unutmalıyım ama bu gerçekten zorlayıcı olacak gibi.

Darwin, ortama en iyi uyum sağlayan ayakta kalır derken çok önemli bir gerçeği formüle etmişti. Genellikle en güçlünün hayatta kalacağı şeklinde yanlış bir şekilde aktarılır bu tez. Oysa en iyi uyum sağlayan ne en iyi olandır ne de en güçlü olan. Bir Nazi toplama kampından hangi tutukluların sağ çıkma ihtimali daha yüksektir mesela? O ortama kimler en iyi uyum sağlar? Uyum sağlamak için bir tür zeka şarttır muhakkak ama bu bencil ve kötücül bir zekadır çoğunlukla. Çünkü o ortamda iyiliğin hükmü yoktur. “Münferit” suyu kirden iyice bulanmış bir akvaryumda yaşayan balıklara benzetiyor “şirin” Ege kasabasının insanlarını ve daha genelde de memleket halkını. Burada hayatta kalacak olanlar kimler olacaktır? En duyarlılar mı yoksa pisliğe en iyi uyum sağlayanlar mı? Aslında ilk izlenimim öyle olmamıştı ama şimdi düşününce filmin Antalya’daki versiyonunun daha karanlık ama daha tutarlı olduğunu düşünüyorum. Ve hatta kara film türüne karanlık bir kadın kahraman vasıtasıyla daha da yakın olduğunu. Ama o versiyon artık belki sadece dvd’lerde olacağına göre yenisine bakalım.

MAVİ KADİFE GİBİ

“Münferit” önemli bir işe soyunmuş ve kısıtlı olanaklarına rağmen bunu gayet de iyi başarmış bir film. Şirin Ege kasabası mitini bir defa ters yüz ediyor. Bir nevi “Mavi Kadife” gibi “Münferit”. Dışardan sakin görünen kasabada yalanın bini bir para. Herkes birilerini aldatıyor neredeyse ve en kötü olanlar bu ortamdan en çok nemalanıyorlar. En kötü kişi bize en başta telefon memuru (Ali Erkazan) gibi geliyor. Kasabadaki kadınların sırlarını dinleyip kaydettikten sonra kadınlara şantaj yapıyor, onları kendisiyle cinsel ilişkiye girmeye zorluyor. Bunlar arasında hamile bir lise öğrencisi genç kız da var.

Kasabaya yeni gelen öğretmen Aylin (İdil Fırat) de telefoncunun ağına düşüyor. Aylin’in sırrı ise, kocasının bir trafik kazasında iki çocuğun ölümüne sebebiyet vermesi ve ardından kaçması. Biz ise bütün bunları, denizden çıkarılan cesetlerin ardından yapılan bir soruşturma sırasında öğreniyoruz. Telefoncunun daha büyük bir oyunun, büyük sermayenin kanlı dolaplarının küçük bir parçası olduğu da, bu sırada ortaya çıkıyor. En kötü sıfatı artık onun için fazla büyük kaçıyor. Kötülüğün kalbi sistemin ta merkezinde atıyor. Soruşturmayı yürüten müfettişlerin asıl derdi ise gerçeği ortaya çıkarmak değil, sistemin sorgulanmasını engellemek ve olayı sınırlı bir çerçevede tutmak. Filmin adı da buradan geliyor zaten. Korkacak bir şey yok, bu sadece bir trafik kazası (sudaki cesetler mavi bir Vosvos’tan çıkıyor)!

“Münferit” başarılı bir gerilim atmosferi yaratıyor. Filmin yönetmeni Dersu Yavuz Altun ilk kez uzun metraj bir filmde karşımıza çıkıyor ama sağlam bir tiyatro ve kısa film geçmişine sahip. Oyuncular ise tiyatro kökenli olmanın avantajını genellikle iyi kullanıyorlar. Sonuç olarak kısıtlı olanaklarla ve çok kısa bir sürede çekilmiş olmasına rağmen “Münferit” yılın kayda değer yerli filmleri arasında yerini alıyor ve yönetmenin sonraki filmlerini heyecanla beklememize neden oluyor.   

Münferit Yönetmen: Dersi Yavuz Altun Oyuncular: Ali Erkazan, İdil Fırat, Mahir İpek,Serhat Nalbantoğlu Yapım Yılı: 2007

Ah, şu CIA yok mu!

TARİH:  22 Mart 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Girdap, son sahnesine kadar bize kökten dinciliğin bakış açısını anlatıyor. Hatta bu görüşün propagandasını yapıyor. Ama sonunda gelip her şeyi Amerikan (CIA) komplosuna bağlayıp işin içinden sıyrılmaya çalışıyor. Filmin son sahnesi o kadar karikatür ki insan seyrettiği şeye maruz kaldığından dolayı utansın mı (bunu hak etmek için ne yaptım?) yoksa gülsün mü bilemiyor. Aslında bu duygu filmin başka birçok bölümü için de geçerli.

Filmin kahramanı Umut, Antalya’dan İstanbul’a üniversite okumaya geliyor. İki kişiyle birlikte bir ev tutuyorlar. Ama ev sahibi, bazı eşyalarını depoladığı bir odayı kullanmamalarını istiyor gençlerden. Umut okuluna devam ederken, araya ‘polise saldıran’ ve belli ki Türkçe bilmeyen (‘sosyalist platformu’ diye masa açtıklarını görüyoruz) solcu gençlerin görüntüleri filan da giriyor. Umut nasıl geliştiğini bilmediğimiz bir süreçte okulun muhtemelen en güzel ve en havalı kızını tavlıyor. Derhal yatıyorlar. Ama bir gece evde garip bir olay oluyor: Bir odadaki bütün eşyalar ters dönüyor. Olayı açıklayamayan gençler bir hocadan yardım istiyorlar. Böylece başlayan gerçek üstü olaylar ve hoca yorumları zinciri Umut’u dinci çevrelere yaklaştırıyor. Ve nihayetinde…

HER HALİYLE ABUK SUBUK BİR FİLM
Her şeyi açık etmeyelim ama film kurandan bir alıntıyla son buluyor. O ana kadar cinselliğe ve kadına yaklaşımı son derece düşmanca olan film, muhafazakâr olun ama CIA oyunlarına kanıp intihar eylemcisi filan olmayın demeye getiriyor. Ama film boyunca ileri sürdüren savlar intihar eylemciliğini onaylıyor; radikal görüşleri yanlışlayan bir şey yok filmde. Her şeyin CIA komplosu olması dışında… Ilımlı İslam propagandası yaptığını sanan bu filmin kendisi bir CIA komplosunun ürünü olmasın? ABD, Türkiye’den ılımlı Müslüman olmasını istemiyor mu? Paranoyanın sonu yok.
‘Girdap’ sadece tezleri itibarıyla abuk sabuk bir film değil, her haliyle öyle. İstanbul’da sokakta bir kızla bir erkek cinsel ilişki kurabilir mi? Bırakın İstanbul’u aşk kenti Paris’te bile böyle bir şey mümkün değilken, Girdap’a göre böyle bir şey olabilir. Kadın denilen şeytan erkeğe bunu yaptırmaya bile kadirdir.
Neresinden tutsanız elinizde kalan bu filmde belli ki bir cevheri olan ama bunu sadece arada sırada gösterebilen oyunculara yazık olmuş.

Bob Dylan’ı burada da arama

TARİH:  Mayıs 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Beni Orada Arama’nın yönetmeni Todd Haynes’i ‘Velvet Goldmine’ ve ‘Cennetten Çok Uzakta’ filmleriyle tanıyoruz daha çok. Yönetmen ‘Velvet Goldmine’da (glam) rock müzisyenlerinin (David Bowie, Iggy Pop) hayatına bakmıştı.

Beni Orada Arama’nın öznesi ise Bob Dylan. Yönetmen Dylan’ın çeşitli dönemlerini, 6 ayrı oyuncuya oynatmış. Bu oyuncular arasında çocuk da var, yaşlı da, erkek de var, kadın da, siyahî de var, beyaz da. Oyuncular Dylan’ı canlandırıyorlar ama canlandırdıkları karakterlerin hiçbirinin adı Dylan değil. Hatta çoğu zaman Dylan’ın yaşadıklarından farklı şeyler yaşıyorlar. Kısacası alışageldiğimiz biyografik filmlerden çok farklı bir filmle karşı karşıyayız.

Marcus Carl Franklin, Woody adında 11 yaşındaki siyaî bir gezgini canlandırıyor. Dylan’ın kariyerinin başında kendine örnek aldığı kişiydi solcu folk şarkıcısı Woody Guthrie. Christian Bale, Jack Rollins adında bir folk şarkıcısı olarak Dylan’ın şöhretinin ilk yıllarını temsil ediyor. Ben Whishaw şair Arthur Rimbaud’un adı altında Dylan’ın başka bir yönünü canlandırıyor. Heath Ledger Robbie adıyla bir sinema oyuncusu olmuş. Richard Gere vahşi Batı’nın son günlerini çaresiz gözlerle izleyen Billy (the Kid). Tabii ki bir de Dylan’ın folk şarkıcılığından, rock idollüğüne yatay geçiş yaptığı dönemi Jude adıyla canlandıran Cate Blanchett var.


Yönetmen en başından beri Jude’un hakiki Dylan’a en çok benzeyen karakter olmasını ve bir kadın tarafından canlandırılmasını istiyormuş. Öyle de olmuş. Bütün bu karakterler kronolojik bir sırayla karşımıza çıkmıyorlar, çoğu zaman iç içe geçiyorlar.


OLANAĞINIZ VARSA İZLEYİN

Bob Dylan’ın hayatını ve eserlerini çok iyi bilen bir Sight & Sound dergisi yazarı filmin bütün sıradışılıklarına rağmen bildik bir biyografik film gibi de işlediğini söylüyor.

Ortanın üstünde Dylan bilgisine sahip bir seyirci olan ben ise filmi yarısına kadar keyifle ve ilgiyle izledim. Ama bir süre sonra, özellikle Richard Gere’li vahşi Batı bölümlerinde kendimi tamamen kaybolmuş hissettim. Konvansiyonel biyo-filmler genellikle basit bir şablonu izlerler. Basit neden sonuç ilişkileri, yükselişi izleyen düşüş ve sonra tekrar çıkış dönemleri olmazsa olmazdır. Açıkçası bu ucuz biyografilerden hiç hazzetmem. Bir neden sonuç ilişkisi kurmayı reddeden Beni Orada Arama bu basitliklere düşmüyor elbette ama insanda bir tatminsizlik de bırakıyor. Eğer olanağınız varsa bu filmle birlikte, tercihen önce, D. A. Pennebaker’in ‘Dont Look Back’ini ve Scorsese’nin ‘No Direction Home’unu da izleyin.


Beni Orada Arama Orijinal Adı: I’m Not There Yönetmen: Todd Haynes Oyuncular: Cate Blanchett, Ben Whishaw, Christian Bale, Richard Gere Türü: Biyografi, Dram Yapım Yılı: 2007 Süre: 135 dk.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com