Defolu deyip geçme!

TARİH:  28 Haziran 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Wanted, yazdıklarınızı 70. dakikada yırtıp atmanıza neden olan filmlerden biri. Ama Türkiye milli takımının futbolu gibi sona erdiğinde ne seyrettiğinizi nasıl yorumlayacağınızı bilemiyorsunuz.

Açılışta bir yazıyla karşılaşıyoruz. Bin yıl önce dünya kaotik bir dönemden geçerken kendilerine ‘kardeşlik’ diyen ve dokumacılardan oluşan bir grup katil, kötüleri öldürerek dünyaya düzen getirir. Ve bugüne geliriz. Sonra film David Fincher’in ‘Dövüş Kulübü’ gibi başlar. Sevimsiz bir işte muhasebeci olarak çalışan, kompleksli müdürü tarafından ezilen, evinde sevgilisinin dırdırına ve kendisini iş arkadaşıyla aldatmasına maruz kalan Wesley Gibson’la tanışıyorız. Panik ataklarından avuç avuç yuttuğu haplarla kurtulmaya çalışır Wesley. Sonra insanüstü bir katilin, birilerini temizlemesini ve akabinde yine mümkün olmayan bir atışla (kurşun virajlar alarak hedefini buluyor) Cross isimli başka biri tarafından öldürülmesine şahit oluruz. Derken Wesley’nin hayatına Fox adında bir kadın kurtarıcı olarak girer; çünkü Cross görünüşe göre Wesley’yi de öldürmeye çalışmaktadır. Wesley’nin kendisini kurtarmaya çalışırken arabanın önüne uzanan Fox’un bacaklarını dikizlemesi ve enselenince özür dilemesi, filmin tek olmasa da en komik anı.

 AĞIR ÇEKİM İZLEYEBİLME YETENEĞİ
Bu badire atlatıldıktan sonra Fox, Wesley’yi ‘Kardeşlik’ örgütüyle tanıştırır. Cross’un öldürdüğü kişi, Wesley’nin babasıdır. Cross örgüte ihanet etmiştir. Wesley de diğer örgüt üyeleri gibi insanüstü güçlere sahiptir. Panik atak sandığı hafakan atakları aslında kalbinin olağanüstü hızlı atabilme ve hareketleri ağır çekim izleyebilme yeteneğiyle ilgilidir. Dokumacılara kimi öldürecekleri, bir dokuma tezgahı (Tanrı!) tarafından bildirilir. Dokuma tezgahında dokunan kumaşlarda defo gibi görünen iplik atlamaları gizli bir kod içermektedir. Bu kod çözülünce ortaya öldürülmesi gereken kötü adamın ismi çıkar. Spielberg’in ‘Azınlık Raporu’nda olduğu gibi kötü adamın yapacağı kötülükler, Amerika’nın Irak saldırısı sırasındaki ‘preemptive strike’ (önleyici darbe) doktrinine benzer bir şekilde, hayata geçmeden engellenir. Yani potansiyel katil, cinayetini işlemeden öldürülür.

 ‘ŞİDDET PORNOSU’ SIFATINI HAK EDİYOR
Bu noktaya kadar korunan dünya düzeninin onaylandığı, katillerin iyi adamlar oldukları (biri hariç hepsi erkek), üstünlüğün genetik, yani irsi olduğu gibi düşüncelerle filmin ideolojisi hakkında bir şeyler kafamızda tam şekillenmişken, film keskin bir viraja girer. Gerçi o ana kadar da kötü adamın adının Cross yani Hıristiyanlığın simgesi olan ‘haç’ anlamına gelmesi bir soru işareti bırakmıştı ama üzerinde çok durmamıştık.

Bir zamanlar sıradan biri olan üstün bir insanın kötülerle son derece kanlı mücadelesini anlatan, insanın ve bazen hayvanların da ete indirgendiği sahneler içeren son derece hızlı bir aksiyon filmi sonuçta ‘Wanted’. Şiddet pornosu sıfatını hak eden, ‘Dövüş Kulübü’nün ironisinden nasibini almamış, çizgi romandan uyarlanmış yeni bir oğlan çocuğu fantezisi… Bu haliyle de yeterince sağda duruyor ama aldığı virajdan sonra tanrı(sı)nın derdinin ne olduğu konusunda kafamızı karışık bırakıyor ‘Wanted’. Belki yaşadığımız çağda artık filmdeki Tanrı’nın da kafası karışmıştır ve neyin iyi neyin kötü olduğunu pek bilmemektedir.

 Wanted Yönetmen: Timur Bekmambetov Oyuncular: James McAvoy, Morgan Freeman, Terence Stamp, Angelina Jolie, Thomas Kretschmann Türü: Aksiyon Ülke: ABD

Kahraman sensin!

TARİH:  Mart 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Kung Fu Panda bir Judd Apatow filmi gibi. Baş kahramanı şişko ve beceriksiz bir panda ama sonunda zafer onun oluyor. Panda Po, hayallerinde muhteşem kahramanlıklar yapar ama gerçek hayatta ördek babasının(!) lokantasında garsonluk yapar. Olaylar Çin’de geçmektedir ve birgün çok tehlikeli leoparın hapisten kaçacağı kehaneti tapınağı sarsar. Tapınağı koruyacak olan büyük savaşçı kim olacaktır? Kaplan, maymun, turna, engerek ve herhalde seslendirmede sorun olacağı için peygamber devesi yerine İngilizce adı kullanılan mantis mi? Büyük usta yarışmayı seyretmeye gelen Po’yu seçer sürpriz yaparak.

Filmin mesajı açık ve net: Yeteneklerini geliştirir, korkularını yener, her şeyi başaracağına inanırsan, başarırsın! Başarının gizli formülü bu ya da gizli formül falan yok. Yedi yaşındaki kızımın fikrini sordum, “eh işte” dedi ‘Kung Fu Panda’ için. Bence de. Ama belki erkek çocuklar daha çok severler.

 Kung Fu Panda: Yönetmen: Mark Osborne, John Stevenson Türü: Animasyon, Aksiyon, Komedi, Aile Ülke: ABD Süre: 92 dakika

 

Bir mülkiyet kalesi

TARİH:  Mayıs 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yasak Bölge, sınıf farklılıklarının insanları nasıl insanlıktan çıkardığını gösteren, kalbi doğru yerde duran bir film…

 

Meksika’da gecekondularla çevrilmiş bir bölgede kendisini yüksek duvarlar, güvenlik elemanları ve kameralarıyla korumaya çalışan bir site. Müthiş zengin insanlar değil oturanlar, üst orta sınıf daha çok. Birgün bir fırtınada duvarda bir gedik açılır ve üç delikanlı soygun yapmak amacıyla içeri sızar. Ama işleri ters gider. Bir tanesi site içerisinde kalır ve bir sürek avının hedefi olur. ‘Yasak Bölge’ sınıf farklılıklarının insanları nasıl insanlıktan çıkardığını gösteren düzgün, kalbi doğru yerde duran bir film. Dünyanın gidişatına yönelik bir uyarı fişeği gibi. İlgiyi hak ediyor.

 

Yasak Bölge Orijinal Adı: La Zona Yönetmen: Rodrigo Plá Oyuncular: Daniel Giménez, Maribel Verdú, Alan Chávez Türü: Dram Süre: 97 dakika

İktidar ve kadınlık sanatı

TARİH:  24 Mayıs 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

İki güzel kadın, bir yakışıklı erkek, güzel kostümler ve görkemli mekânlar görmek ve çok sıkıcı olmayan kız kardeş rekabeti seyretmek yeterliyse, Boleyn Kızı işinizi görür. Boleyn Kızı kadın okurlara yönelik pembe romanlar ya da mini televizyon dizileri tadında bir film. Soylu bir ailenin reisinin yani Sir Boleyn’in, kayınbiraderinin de yardımıyla kızlarını Kral VIII. Henry’ye (Eric Bana) pazarlamasını ve bu süreçte kızların başına gelenleri konu alıyor. Boleynler soylular ama maddi açıdan zor durumdalar. Kral Henry’nin derdi ise karısının bir erkek çocuk doğurmamış olması. Tabii bugün bile olduğu gibi, o gün de çocuğun cinsiyeti kadına bağlı bir şey sanılıyor. Hayal kırıklığı içindeki kralın başka kadınlara yöneleceği tahmininde bulunan Boleynler haklı da çıkıyorlar. 

Boleyn kızları kendilerine kalan dar alanda kadınlık sanatının iki ayrı türünü icra ediyorlar. Küçük kız Mary (Scarlett Johansson) mülayim, ezik kadını oynayarak klasik kadınlık kalıpları içinde kalıyor. Babası onu kime verirse, ona aşık olduğuna kendi kendisini de inandırıyor. Kaba saba bir tüccarın eşi de olsa, kralın metresi de olsa hayatından memnun olmaya ve sevildiğine inanmaya çalışıyor.

Büyük abla, filme de adını veren ‘diğer Boleyn kızı’ Anne (Natalie Portman) ise çok daha iddialı bir kadın. Anne kralın metresi olmayı kabul etmiyor ve kraldan, karısından boşanıp, kendisiyle evlenmesini istiyor. Bu süreçte karşısına kim çıkarsa, ister kralın karısı Katherine (Ana Torrent), ister kendi kız kardeşi olsun ezip geçmeye kararlı olduğunu da gösteriyor. Katherine kızlara ‘Boleyn orospuları’ derken de çok da haksız gelmiyor doğrusu. Ama kadına ayrılan mücadele alanı sadece cinsellikse, yapabilecekleri başka bir şeyleri yok onların da.

Ama ipler sonuçta iktidarın tepesindeki kralın elinde ve Anne ipinin her an çekilebileceğinin farkında çünkü kendisi gibi başka iddialı kadınlar da var sarayda, Jane Seymour misali.

Boleyn Kızları’nın tarihe bakışında gerçekçilik veya karakterlerinde psikolojik derinlik filan aramak boşuna. Ama iki güzel kadın, bir yakışıklı erkek, güzel kostümler ve görkemli mekânlar görmek ve çok da sıkıcı olmayan bir kız kardeş rekabeti seyretmek yeterliyse, Boleyn Kızı işinizi görür.

 

İstanbul Film Festivali (2)

TARİH:  15 Nisan 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Festival afişi festival meraklılarının 16 gün boyunca yaşadıkları süreci hiç bu kadar iyi betimlememişti. Afişte, film şeritleriyle sarılmış bir mumya var. Film şeritlerini bir koza olarak görmek de mümkün. Mumyalamak korumaktır. Festivalin de böyle bir etkisi var: 16 gün boyunca festival meraklıları dış dünyanın yıpratıcı etkilerinden korunurlar. Hiçbir şey o gün hangi filme gidileceği kadar önemli değildir. Diğer her şey 16 günlüğüne askıya alınır, ertelenir. Tıp literatüründe post-İstanbul Film Festivali-depresyonu* olarak tarif edilen durum ertelenen şeylerin festival sonrası kişinin üstüne üşüşmesinden ve ‘o korunmalı dönemin’ bitişinin neden olduğu melankoli ve yalnızlık duygusundan kaynaklanır.

NE DE OLSA HAYATIMIZ DEĞERSİZ
Bu film şeridine sarmalanmışlığı bir koza olarak da görebiliriz demiştim. Koza da mumyalanmak gibi dışarıyla ilişkiyi keser, dışarıya karşı korur. Ama içerde önemli bir değişim yaşanmaktadır. Kimi faniler bu kozadan belki biraz daha bilge ama depresif olarak çıksa da kimileri de uçmaya hazır bir kelebeğe dönüşmüş olarak çıkar. Bugün uluslararası başarılara imza atmış bütün 40 yaş kuşağı yönetmenlerimizin İstanbul Film Festivali’ni birincil müsebbip olarak göstermeleri boşuna değildir. Onlar festivalin kozası içinde büyüyüp serpilmiş, kelebeğe dönüşmüşlerdir.
Bu koza bizi şu ya da bu şekilde ileride de koruyacak ama nerede ve nasıl, bunu şu anda söyleyebilmek güç. Festivalle ilgili ilk yazımın üzerinden birkaç gün geçmemişti ki Beyoğlu Sineması’ndan bir basın bildirisi geldi. Bildiriyi kaleme alan Beyoğlu Sineması’nın ortakları artık dayanamayacaklarını ve bu temmuzda kapanmak zorunda olduklarını söylüyorlardı. Sırada Emek ve Alkazar’ın da olduğunu ekliyorlardı.

Alkazar bir kamu kurumunun eline geçecek. Umarız ki yenilenecek ve alternatif zevklere hitap eden sanat filmleri göstermeye devam edecek. Ama böyle olmasını beklemek için fazla bir nedenimiz de yok. Bekleyip, göreceğiz. Sinepop zaten çatlak sütunlarıyla yabancı konukları ağırlayabileceğimiz bir mekân değil. Biz Türklerin hayatı değersiz olduğundan orada film seyretmeye layık görülüyoruz hâlâ ama bir yabancıyı oraya sokamayız. Yani festival için düşünülemezdi, bu haliyle kalırsa ilerde de düşünülemez. Emek’in başına ne geleceği belli değil ama aynı kalmayacağı, çok yakında bir değişime uğrayacağı kesin. Fitaş hakkında hem İf sırasında, hem de son yazımda yeterince şey söyledim, tekrara gerek yok. Lale Sinemaları kapanalı çok oldu. Geriye çok dar aralıklı koltukları olan Atlas kalıyor. Muhtemelen ülkede düzenlenen festivallerin en kitleseli olan İstanbul Film Festivali nasıl devam edecek bu koşullarda? Birer ikişer kopyayla gösterime giren Avrupa filmleri, bağımsızlar nerede gösterim şansı bulacak? Onları ithal eden küçük bağımsız firmalar ne olacak? Korkarım gelecek şöyle bir şey olacak: Warner; UPI ve Özen’den başka ithalatçı kalmayacak, piyasanın büyük çoğunluğunu Amerikan filmleri ve Recep İvedik tarzı ucuzluklar kaplayacak. Çünkü ‘Beş Vakit’i ya da ‘Paranoid Park’ı oynatacak sinema olmayacak. Peki bu filmleri görebileceğimiz festival nerede düzenlenecek? Hangi Beyoğlu sinemalarında seyredeceğiz bu filmleri? Yoksa, insanın içini daraltan bir alış veriş merkezine mi tıkılacağız Antalya’da olduğu gibi?

İŞÇİ SINIFINA DEĞİL ARİSTOKRASİYE…
Festivalde seyrettiğim filmlere gelince. ‘Fırınların Saati’ dört buçuk saate yaklaşan süresiyle, tutkusuyla; tartışma, değiştirme, dönüştürme isteğiyle, tarafgirliğiyle farklı ve iz bırakan bir belgesel oldu. ‘Sympathy for the Devil’i Godard değil de başka biri çekseydi ve Rolling Stones’a odaklansaydı keşke. Ama grubu zirvesindeyken, yaratım halinde seyretmek önemliydi. “Kırmızı Balon’un Yolculuğu” oyuncularının üstün performanslarıyla, doğal diyaloglarıyla hoş bir deneyimdi.

“Bir Sarışın’ın Aşkları” da keyifliydi. ‘Dr.Plonk’ hoş başladı, hoş bitti ama ortalarda bayağı uzun süre çok boş gitti. ‘Eski Davulcu’nun yönetmeni jeneriğin sonuna ‘my way is the high way’ (yolum otoyoldur) yazmış duyduğuma göre. Yani benim tavrımı merak ediyorsanız “zıt Erenköy” der gibi. Biz onun umurunda değilsek o da benim umurumda değil. ‘Leopar’ın yönetmeni Visconti’nin Marksist olduğunu duyarız hep ama asıl aşkı işçi sınıfına değil aristokrasiye galiba. Soya çekim olsa gerek. “I’m Not There” ortalarına kadar keyifli gitti ama bir yerden sonra koptum. ‘Into the Wild’ tanrı inancı vaaz ediyordu bana göre ama güzel filmdi yine de. Çok beğenilen ‘Ulzhan’ı hiç beğenmedim. Bu kadar çok şeyden söz etmeye kalkarsan hiçbir şeyden söz edemezsin.

‘Mister Lonely’yi keşke 35 milimetre seyredebilseydik, Betamax yerine. Ama Korine ilginç bulduğum bir yönetmen, bu da bence kalburüstü filmlerdendi. ‘Bereketli Topraklar Üzerinde’nin restore edilmesi ise dünya sinemasına çok önemli bir hizmetti doğrusu. Bu işe katkısı olan herkesi kutlar, teşekkür ederiz. Festivalin belki de en iyi filmi ‘Balıklı Bulgur’du şu ana kadar. Sallanan kamerası, susmak bilmeyen kahramanlarıyla içine girmesi zor bir film Balıklı Bulgur. Ama insan duygularını yakalamada daha başarılı olan bir film henüz görmedim galiba. ‘Alman Sonbaharı’nın Fassbinder’li bölümü de çok iyiydi.

‘KÜÇÜK ŞEYTAN TÜRKİYE’ DEMEK İSTERDİM
‘İşte Özgür Dünya’yı ise “AB’ye gireceğiz, insan haklarımız tam ve eksiksiz olacak, muasır medeniyete ulaşacağız” diyen bütün demokrat-liberaller seyretmeli. Loach’la yapılan röportajları da okumalı. Kapitalizm varsa, insanlık ve gerçek anlamda demokrasi yoktur; bu, bu kadar basit. Küçük bir kıza yapılan işkenceleri konu alan ‘Bir Amerikan Suçu’nu seyrettikten sonra Amerikan’ın şeytani bir ülke olduğunu düşünenlere (yönetmenle film sonrası yapılan söyleşide böyle bir duygu vardı bazı izleyicilerde) Pippa Bacca’ya yapılanları hatırlatmak isterim. Kötülüğü yabancı bir milletle özdeşleştirip kendini temize çıkarmak çok safça bir tutum. Bacca’nın kaybolması birkaç gün önce ünlü tv kanallarımızdan birinde “sırra kadem bastı”, “kaybolması çok enteresan” falan gibi sözlerle duyurulmuştu. Ortada bir trajedi olduğunu anlamak için cesedin bulunması gerekmiyordu. Kanalın ismini hatırlasam söyleyeceğim, isim vermekten değil yanlış isim vermekten çekiniyorum; meşhur haber kanallarımızdan biriydi. Yaptığımız iğrençliği, iğrenç bir şekilde haberleştirmiştik. Sanki kız kocaya kaçmış gibi bir izlenim verilmeye çalışılmıştı bu entelektüel kanalımızda. Eğer ABD büyük şeytansa, Küçük Amerika Türkiye de küçük şeytan, demek isterdim o seyircilere!

*(Vietnam Sendromu gibi, bu depresyon türü adını İstanbul Film Festivalinden almışsa da başka bazı festivallerin sonrasında yaşanan ruh halini tanımlamakta da kullanılmaktadır)

Lübnan’da yıkım ve aşk

TARİH:  8 Ağustos 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bombalar Altında, kendine özgü yapısı olan bir film. Bu, belgeselle kurgunun iç içe geçtiği bir yapı. Belki ona en yakın örnek olarak birkaç hafta önce vizyona giren ‘Utanç’ gösterilebilir. ‘Bombalar Altında’ İsrail’in Güney Lübnan’ı imha ettiği saldırının arkasından gelen ateşkes sırasında çekilmiş. Bu öyle, her silahın sustuğu bir ateşkes de değil. Hâlâ arada sırada bombalar patlamaya devam ediyor. Filmin iki başrol oyuncusu dışındaki oyuncularının tümüne yakını yörede yaşayan insanlardan oluşuyor. Bir yol filmi olduğu için de İsrail’in Lübnan’da yarattığı dehşete tanıklık edebiliyor seyirci. Hem insanların acısını hem çevrenin, evlerin, yolların tahrip olmuş hallerini görüyoruz.

Film, Zeina adlı çevresine göre çok şık ve hatta seksi giyinmiş bir kadının Güney Lübnan’a gidecek bir taksi arayışıyla başlıyor. Karşısına bu işi yapmaya gönüllü olan tek bir taksici çıkıyor. Tony belli ki fırlamanın teki. “Ücret kolay abla, sonra hallederiz” diyen, sonra da fahiş bir fiyat çekmeyi planlayan bildik fırlamalardan. Tabii, “kadın da cazip bu arada, belki götürürüz, yol uzun, belli mi olur?” diye düşündüğünden eminiz. Atın ölümü arpadan olsun deyip, riskli bu yolculuğa çıkıyor Tony, Zeina’yla birlikte. Zeina’nın acılı yüzünün arkasında ne olduğunu sonradan anlıyoruz. Dubai’deki kocasıyla ayrılmanın sancılarını yaşarken, küçük oğlunu Lübnan’daki teyzesine göndererek, çocuğun süreçten olumsuz etkilenmemesine çalışmış. Ama kader bu ya birkaç gün sonra İsrail’in bombalaması başlamış. Oğlundan ve kız kardeşinden haber alamayan Zeina onları bulmak için güneye yolculuğa çıkıyor.

Tony’nin de kendi hikâyesi var. Hıristiyan Tony’nin erkek kardeşlerinden biri, İsrail’in daha önceki işgalinde İsrail ordusuyla işbirliği yapmış, sonra da İsrail’e göç etmiş. Diğer akrabalarıyla güneyde karşılaştığında, onlarla kafaca çok uzağa düştüğünü fark ediyor Tony.

Tabii beklendiği üzere, yolda aşka da yer oluyor. Önce Tony, bir resepsiyonist kızla sevişiyor. Bu, birçoklarına garip gelebilecek hızda gelişen bir ilişki. “Savaşma, seviş” sloganı çok güzeldir ama insanlar ölüme yakın oldukları ortamlarda, ahlaki kaygılarını ve sınırlarını kaldırırlar ve barış zamanından çok daha serbest davranırlar. Zeina’nın tam o sırada, yani Tony’yle kız sevişirken, kâbus görüp, yüksek sesle bağırıp, yüz vermediği Tony’nin yanına gelmesini sağlamasında acaba kadınca bir içgüdünün de kıskançlığın da rolü olmuş mudur? İşte böylece Tony’yle Zeina arasında daha yakın bir ilişki başlıyor. Tony fırlama esnaf içgüdülerinden sıyrılma mücadelesine giriyor.

KAYBEDEN İNSANLARIN DRAMI

Kısacası, 10 günde çekilen, amatör oyuncuların çoğunlukta olduğu bir film için, çoğu masraflı projeden çok daha derinlikli insan portreleri ve ilişkileri de sunuyor bize. Özellikle Tony karakteri çok inandırıcı. Film, çok açık bir şekilde İsrail’in terörüne karşı çıkıyor ama bunu siyasal bir söylem tutturarak yapmıyor. Yaşanılan dehşeti göstererek yapıyor. Bu cinayetleri ve yıkımı savunmak için, insanlıktan çıkmak lazım. Film Hizbullah’a da çok az değiniyor. Bir cenazenin, politik bir gösteriye dönüştürülmesini gösterirken, Hizbullah’ın da karşısında olduğunu seziyorsunuz yönetmenin. Ama ‘Bombalar Altında’ açık bir siyasi söylem tutturmuyor. Ön plana insani dramı koyuyor hep. Tanık olduklarımız ise insanların yaşayabileceği en büyük acılar: Çocuklarını, sevdiklerini ve ev, mal mülk ne varsa her şeylerini kaybeden insanların dramı.

Çok iyi oynanmış (Nada Abou Farhat ile Georges Khabbaz) hem belgesel meraklılarına hem de kurgu sevenlere hitap edebilecek bir film ‘Bombalar Altında’. Görmezseniz kendinize ayıp edersiniz. Filmin, Türkiye’de son haftalarda bazı bombaların neden patladığını, silahlı bazı saldırıların neden yapıldığını anlamamıza da katkısı olacaktır. Tabii AKP’nin Ortadoğu politikasında ABD ve İsrail’in sıkı müttefiklerinden biri olduğunu hesaba katınca.

 

Bombalar Altında

Orijinal Adı: Sous les bombes Yönetmen: Philippe Aractingi Oyuncular: Elham Abbas, Iman Affara, Zahra Ali, Ali Maerouf Amer, Ali Azour Türü: Dram, Romantik Ülke: Fransa, Lübnan 20Süre: 98 dakika

Aşk için ölmeli…?

TARİH:15 Kasım 2008
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Gitmek, kadın olmanın hem İstanbul gibi Batılı büyük bir şehirde, hem İran’daki halleri üzerine gözlemler içeriyor. Her halükarda yalnız bir kadının ‘orospu’ olarak nitelendirilmesi o kadar kolay ki……

 

Belgeselden konulu uzun metraj filme geçen Hüseyin Karabey bu değişim sürecini tamamen kendine özgü bir şekilde gerçekleştirmiş. ‘Gitmek’ belgeselle kurmaca arasındaki kayıp halka gibi bir şey, evrim kuramının jargonunu devralacak olursak. Filmin başrol oyuncusu Ayça Damgacı kendi başından geçen bir aşk öyküsünü yeniden canlandırıyor. Bazen oyuncular kendileri olarak görünürler filmlerde ama bu genellikle yaşadıkları bir olayı canlandırmak şeklinde olmaz. ‘Gitmek’in diğer başrol oyuncusu Hama Ali ise gerçek belgelerle yani Damgacı’ya gönderdiği video kasetlerle filmde yer alıyor. Yani hayatta nasıl oynamışsa filmde de aynısı var.

Bir film çekimi sırasında tanışan Hama Ali ve Ayça Damgacı birbirlerine âşık olurlar ama ilişkileri Ali’nin Irak’ın Kürt bölgesindeki evine dönüşüyle sorunlu bir hal alır. Üstelik ABD’nin Irak işgali de başlamak üzeredir. Sevgilisinin hayatından endişe eden Ayça buluşmak için umutsuzca çırpınır ama Ali ülkeden çıkamamaktadır. Sonunda Ayça Süleymaniye’ye gitmeye karar verir fakat başlayan savaş Irak’a girişi olanaksızlaştırmıştır. Ayça, Ali’ye İran’da buluşmayı önerir.

 

ALİ BU AŞKI NE KADAR HAK EDİYOR?

Film kadın olmanın hem İstanbul gibi Batılı büyük bir şehirde, hem İran’daki halleri üzerine gözlemler içeriyor. Her halükarda yalnız bir kadının ‘orospu’ olarak nitelendirilmesi o kadar kolay ki. Ama filmin ve Ayça’nın asıl tartıştığı, yaşadığı, sınadığı tez şu: “aşk için ölmeli aşk o zaman var”. Ayça’nın canlandırdığı kadın yani kendisi amacı, ideali, sevdiği için sonuna kadar gitmezse, yapabileceği her şeyi yapmazsa mutlu olamayacak, kendisini affetmeyecek biri. Hakiki bir idealist. Hedefine ulaşamayabilir ama o hedefe ulaşmak için her şeyi yapmak zorunda Ayça. Konformizme teslim olduğu için sonunda mutsuz olursa bunun hesabını kendisine veremeyecek insanlardan o.

Ama sorun şu: Acaba Hama Ali bu aşkın, tutkunun nesnesi olmayı ne kadar hak ediyor? Bana filmin başından beri, yabancı bir ülkede hoş bir ilişki yaşamış ama sonra kendi dünyasına dönmüş bir erkek izlenimi verdi. Karşındaki de aynı şeyleri yaşıyorsa, aynı kararlılığa sahipse aşk için ölmeli. Yoksa kendini paralamışlığınla baş başa kalabilirsin. Filmin finali Hama Ali’nin bu aşkı hak ettiğini gösteriyor. Benim videolarda gördüğüm ya da Ayça’nın telefon konuşmalarında hitap ettiği Ali ise finaldeki o riski alacak kadar kararlı ve kendini adamış görünmüyordu.

 

FİLMİN EN ZAYIF TARAFI

Filmin finali Ayça’nın girişiminden yeni bir yere varmasına olanak vermiyor. Sadece ona değil seyirciye de bu olanağı vermiyor. Bu kız bu yolculuğu yaptı ama gerçekten yapmalı mıydı? Hama Ali (filmin sonunu açıklayacak değilim) açısından keşke yapmasıymış. Nedense ben savaşın ve sınırların ayırdığı iki aşığın öyküsü olarak izleyemedim filmi. Belki Hama Ali’yi videolar dışında da görebilseydik, motivasyonları hakkında daha net fikirlere sahip olsaydık kafamız daha net olacaktı. Ayça’nın aşkı kesindi ama diğerininki finale rağmen şüpheli kaldı. Bu da filmin kanımca en zayıf tarafı. Fakat Ayça Damgacı’nın yüksek performansı her türlü övgüyü hak ediyor. Damgacı zaten çok sayıda festivalden en iyi kadın oyuncu ödülü alarak başarısını kanıtladı. ‘Gitmek’ belgesel yönleriyle ya da belgesel tadı içeren bölümleriyle de çok başarılı bir film.

 

Gitmek: Benim Marlon ve Brandom

Orijinal Adı: My Marlon and Brando Yönetmen: Hüseyin Karabey Oyuncular: Ayça Damgacı, Cengiz Bozkurt, Emrah Özdemir, Ani İpekkaya, Volga Sorgu Tekinoğlu, Hama Ali Kahn Türü: Savaş, Dram Yapım Yılı: 2007 Süre: 93 dk.

 

***

Titreyip kendine dönenler

Gitmek filmi Kültür Bakanlığı’nda görevli bir bürokratın sansürüne uğradı geçenlerde. Türk bir kadının Kürt bir erkeğe âşık olmasını uygun görmemişti o bürokrat. Bu eyleme bir ad koymak gerekirse bence en uygunu ‘bölücülük’ olur. Türklerle Kürtlerin birbirlerini sevmeleri, bir araya gelmeleri, birlikte yaşamak istemelerini sakıncalı olarak değerlendirmek ve filmi sansürlemek bölücü bir eylem değilse ne bölücü bir eylemdir bilemiyorum.

Gel gör ki bakanlıktaki o bürokrat bu görüşünde yalnız değil. Madalyonun bir de diğer yüzü var. ‘Fırtına’ ne yazık ki barıştan yana durmayan, Türk ve Kürt aşkına ihtimal vermeyen, şiddeti ve ırkçılığı yücelten bir film.

 

‘SİNEMA SAVAŞ KARŞITIDIR’

‘Fırtına’ Kürt kökenli olan ama kendisini dinsel kimliğiyle tanımlayan bir gencin İstanbul’da üniversiteye girmesiyle başlıyor (filmi seyredeli 7 ay kadar oldu, ayrıntılarda hata yapabilirim). Hemen sarışın ve sığ bir Türk genç kız Kürt delikanlısına âşık oluyor ama delikanlıdan yüz bulamıyor.

Bir süre sonra titreyip kendine gelecek ve Kürt kimliğine sahip çıkacak olan delikanlımıza Kürt kızı mı yok? Tabii ki var. Sığ ve aptal Türk kızlarına kalacak değil ya! Filmin finali iyiden iyiye, sanat dışı. İstanbul Film Festivali’nde geçtiğimiz yıl ‘Fırtına’nın yanı sıra ‘Kıyamet’in ‘redux’ versiyonu da gösterilmiş, filmden önce filmin yapımcısı, Coppola’nın bir mesajını okumuştu. Coppola sinema (sanat) tanım gereği “savaş karşıtıdır” diyordu mesajında. Elbette Coppola, bunu derken savaşı yücelten filmlerin varlığının farkındaydı ama bunları sanat olarak görmüyordu.’Fırtına da savaştan yana tavrıyla sanat dışı nitelemesini hak ediyor kanımca.

 

Fırtına

Yönetmen: Kazım Öz Oyuncular: Cahit Gök, Havin Funda Saç, Selim Akgül Türü: Dram Yapım Yılı: 2008 Süre: 155 dk.

Borat’la Recep İvedik arasında

TARİH:  8 Ağustos 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Aslında “Zohan’a Bulaşma” mesajını adında taşıyor. ‘Borat’ ve ‘Recep İvedik’e bayılanlardansanız tabii, diyeceğimiz yok, Zohan’a bulaşın. Film ikisinin arasında bir yerlerde duruyor. Espriler kaba saba ve cinsellik yoğun. Her tür doğruculuk kapı dışarı edilmiş. Tabii, doğruculuğa prim vermemeyi çok ‘cool’ bulanlardansanız, yine diyeceğimiz yok. Top yerine kedi sektirmeceyi çok komik bulanlar çıkacaktır; film bu alt tarafı değil mi? Hem o gerçek kedi değil ki! Tabii asıl sorun kedilerde değil, politik mesajlarda ama valla o konuya girmekten de çok sıkıldım. Ama çare pek yok.

Zohan (Adam Sandler) bir süper kahraman filmde. Ama Süpermen değil de James Bond’un komik versiyonu şeklinde. O bir Mossad ajanı. Ya da filmdeki tabiriyle kontr-terörist. Arapların payına düşen de teröristlik oluyor haliyle.

ADAB-I MUAŞERET BİLMEYEN 3. DÜNYALI

Ama Zohan, iyi kalpli ve de hatta barışçı biri bir yandan da. Aslında istediği tek şey New York’a gidip kuaför olmak ve insanların saçlarına ‘ipeksi bir yumuşaklık’ vermek. Gerçek hayattaki karşılıkları gibi, kendisine taş atan çocukların gözünü bağlayıp kurşunlamıyor. Attıkları taşları onlara, balondan yapılmış heykeller biçiminde geri veriyor. Araplar da mutlak kötü çizilmiyorlar öte yandan. Ama bariz bir şekilde İsrailli karşıtlarından daha salaklar ve sonuçta onlar sorunu yaratanlar. İsrail devleti terörist olacak değil ya? Arapların salaklıkları eczaneden nitrogliserin almaya gitmek ve nitrogliserin yerine aldıkları kremi patlayıcı sanmaya kadar varıyor.

Zohan emeline ulaşıyor sonuçta ve New York’a gidiyor. Fakat iş bulabildiği tek kuaför salonu Araplara ait bir dükkân. Zohan saçını yaptığı yaşlı kadınlara, iş sırasında şeyini sürtüyor ve onlar da çok menun oluyorlar. Daha sonra da arka odada daha fazla hizmet veriyor yaşlı kadınlara Zohan. Film kaba saba demiştim, değil mi? Borat misali Adam Sandler’ın çıplak kıçını da yerli yersiz görüyoruz. Zaten o da onun gibi dünyanın ‘ilkel’ bir bölgesinden ‘uygarlığa ışınlanmış’, adab-ı muaşeret bilmeyen bir üçüncü dünyalı.

‘KAPİTALİST RÜYA’ MESAJINI YUTMAYIZ

Sonra civarda oturan Yahudilerle Arapları birleşmeye götüren bir süreç yaşanıyor. Çağımızın büyük belası, emlak spekülasyonu ya da kentsel dönüşüm o semte de uğruyor. Zohan’ı deşifre eden Araplarla Zohan sonuçta el ele veriyorlar ve emlak spekülatörlerinin tuttuğu faşist provakatörlere karşı mücadele veriyorlar. Bunlar sahalarda görmek istediğimiz şeyler tabii de yine de kurtarmıyor.

Herkes Amerika’ya gelse ve ekonomik çıkarları peşinde barış içinde birbirini yemeden koşsa tarzı bir kapitalist rüyası mesajını yutmakta güçlük çekiyoruz. Arap-İsrail meselesi sanki bu ‘gerçeği’ algılayamamış ve birbirine benzediği halde eski önyargılarından kurtulamamış bireylerden kaynaklanan bir sorunmuş gibi. Sonuçta “Zohan’a Bulaşma” iyi niyetli şeyler söylemeye belki de gerçekten çalışıyor ama Yahudi ve Arap stereotiplerine dayalı seviyesiz bir komedi olmanın ötesine gidemiyor. Yine de basın gösterimi sırasında epey gülen vardı, ben de birkaç kez güldüm.

Zohan’a Bulaşma

Orijinal Adı: You Dont’t Mess with the Zohan Yönetmen: Dennis Dugan Oyuncular: Adam Sandler, John Turturro, Em anuelle Chripui, Nick Swardson, Lainie Kazan, Rob Schneider, Dave Matthews Türü: Aksiyon, Komedi Ülke: ABD Süre: 113 dakika

Çağımızın bir kahramanı

TARİH:  8 Kasım 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün


Issız Adam önemli ve çoğunlukla çok başarılı bir film. Irmak, çağın insanını anlamada ve anlatmada çok başarılı. Mahkûm etmeden ve empati kurarak ama yine de acımasızca…

 

“No man is an island, entire of itself…”

John Donne

 

Yukarıdaki İngilizce alıntının meali “Hiç kimse bir ada değildir, kendisinden müteşekkil…” gibi bir şey. “Is”in anlamı ‘sahip’, ‘ıssız’ın ise malum ‘içinde kimse bulunmayan yer’. Çağan Irmak’ın son filmi ‘Issız Adam’ın erkek kahramanı Alper’in (manası ‘yiğit erkek’) en özen gösterdiği şey kimsenin onun üzerinde hak iddia etmemesi, sahip çıkmaması. Tabii, kendisinin başkalarına sahip olmasıyla bir sorunu yok Alper’in. Ama onları içinde geçici sürelerle barındırıyor, bu süre hak iddia edemeyecekleri kadar kısa.

Alper Tarsus kökenli, İstanbul’da yaşayan genç ve başarılı bir işadamı, aynı zamanda da aşçı. Ailesini ikna ederek açtığı restoranı hem işletiyor hem de mekânın şefliğini yapıyor. (12 Eylül sonrasında keşfettiğimiz şeylerden biri oldu ağız tadı. Fena olmadı elbette, ama yitirdiğimiz sosyalliğimizin, toplumsal ideallerimizin yerini doldurabilir miydi?) Alper günümüzün ideal erkeği: kendi işi var; bir gurme o, yemekten de kadından da anlıyor, hatta erkekten de anlıyor. Bir haz uzmanı Alper. Altta olmamak kaydıyla her türlü cinsel ilişkiye de açık. Cinsellikte sadist bir yanı da var Alper’in. Kadınlara sert davranmayı seviyor. İktidarını kayıtsız şartsız kabul etmelerini istiyor kadınlardan. Alper için erkekliği bu şekilde tekrar ve tekrar kanıtlanılması gereken bir şey. Egemen ideolojideki erkek tanımına tam uyuyor Alper: S.ken, sahip olan ve asla sahip olunmayan biri o. Yiğit erkek: Alper!

 

HEM KURBAN HEM FAİL

Alper birgün Ada’ya rastlıyor ve hiç kimsenin bir ada olamayacağını anlıyor ama Irmak ucuz çözümlere (temelde) inanmıyor haklı olarak. Ada, bir ara dizilerde filan çalışıp, sıtkı sıyrılmış hoş bir genç kadın. Tatsız aşk hikâyelerinden, akşam başka yatıp sabah başka kalkan erkeklerden yeterince nasibini almış. Ama ne kadar temkinli olursa olsun Ada’nın, ıssız kalmak gibi bir niyeti yok. Kendini Alper’e teslim ediyor nihayetinde ve ona (düzmek yerine) sevişmeyi bile öğretiyor (bana biraz kolay geldi bu öğrenme süreci).

Film üzerine düşündükçe ‘Issız Adam’ın karakterlerinin ne kadar çok ‘İklimler’in karakterleriyle akraba olduklarını düşünüyorum. İklimler’in erkeği İsa da seksi sert seven, asla kimseyle birlikte olamayan ve ne kadar hayvan olduğunu da iyi bilen biriydi. Alper de öyle. Kadın kahramanların ikisi de sinema dünyasıyla ilişkililer ve ‘aşk’ın peşindeler. Ve aynı şey ikisinin de başına geliyor. İklimler’le Issız Adam çok farklı filmler ama benzer bir tipoloji iki filmde de var.

Çağımızın kahramanı (Alp’in bir anlamı da bu yani ‘kahraman’) işte bu (Lermontov’un ‘Çağımızın Kahramanı’ da benzer bir tipti)! Babam ve Oğlum’daki küçük oğlan 12 Eylül sonrasının kültüründe büyüyünce büyük bir ihtimalle Alper gibi biri olacak. Taşradaki dedesine bir iki arsa sattırıp, İstanbul’da iş kuracak. Alper hem kurban, hem fail, hem çok acı çekiyor hem de çok acı çektiriyor.

 

FİNALDEKİ DUYGUSALLIK DOZU FAZLA

Peki ya kadınlar? Onlar toplumsal koşullar ne olursa olsun, hep aynı şeyin yani aşkın peşinde koşan masum ve sevimli yaratıklar mı? Onların sorumluluk alanı bundan mı ibaret? Erkekler değişirken kadınlar değişmiyor mu? Bu sorular üzerine de düşünmeli.

Issız Adam önemli ve çoğunlukla çok başarılı bir film. Cemal Hünel’in oyunculuğu aksıyor, bu önemli bir sorun. Finaldeki duygusallık dozu bana fazla geliyor. Alper’in annesinin (Yıldız Kültür) sonuçta onlarca yıldır bir Amerikan kolejine sahip olan Tarsus’tan geldiğini düşününce cehaletini anlamak güçleşiyor.

Ama bunlar filmin önemini çok etkilemiyor. Hangi filmde erken boşalmaya tanık olduk? Hangi filmde ‘swinging’ İstanbul’la karşılaştık? Irmak çağın insanını anlamada ve anlatmada çok başarılı. Bu insanın hangi travmalardan geçtiğini ‘Babam ve Oğlum’da anlatmıştı. Şimdi travma sonrasında ne tip bir insana dönüştüğünü de anlatıyor. Mahkûm etmeden ve empati kurarak ama yine de acımasızca.

 

Antalya’dan sevgilerle…

TARİH:  Ekim 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Antalya Altın Portakal Film Festivali 45. senesinde yine son derece zengin bir programla seyircilerin karşısına çıktı. Türkiye sineması 2 yılda bir istisnai bir sezon geçirir oldu. İki yıl önce Derviş Zaim, Zeki Demirkubuz, Nuri Bilge Ceylan ve Özer Kızıltan çok iyi filmlerle yarışmışlardı. Bu yıl yine Ceylan ve Zaim var yarışmada. Diğer iddialı isimler arasında Reha Erdem, Yeşim Ustaoğlu, Ben Hopkins, Semih Kaplanoğlu, Çağan Irmak ve Hüseyin Karabey’i sayabiliriz. Ulusal bir yarışmada yer alan filmlerin Tribeca, Locarno, San Sebastian ve Cannes’da ödül almış, Venedik’te yarışmış olması o ulusal sinemanın çok ama çok yüksek bir standarda gelmiş olduğunu gösterir. Övünmek gibi olmasın ama Türkiye sineması dünya üzerinde artık bayağı hatırı sayılır bir yere sahip. Türkiye filmlerine 1964’te Berlin’i kazanan bir Metin Erksan filmiyle başlayalım: Susuz Yaz. 1964’te Berlinale’yi kazanan ‘Susuz Yaz’ adı itibariyle sanki bugünleri 45 yıl önceden görmüş izlenimi veriyor. Filmin erotizm düzeyinin yüksekliği doğrusu şaşırtıcı. Hülya Koçyiğit gencecik haliyle adeta bir içim su. Fakat filmin kötü adamı Erol Taş’ın köylülerle suyu paylaşmaması ve kardeşinin karısına el koyması çerçevesinde gelişen filmin konusunun biraz fakir olduğunu söylemek gerek. Ama yine de Sususz Yaz’ı büyük perdede görmek büyük bir ayrıcalıktı.

 

Pazar- Bir Ticaret Masalı

Doğu’nun bir kentinde küçük bir alavere-dalaverecinin ‘yırtma’ mücadelesini konu alan film hoş bir sürprizdi. On yıldır Türkiye’ye gidip gelen İngiliz Ben Hopkins’in yazıp yönettiği film birçok yerli yönetmenin filminden daha sağlam gözlemlere dayanıyor ve daha buralı kokuyor. Tayanç Ayaydın’ın oyunculuğu özellikle övgüye değer.

 

Pandora’nın Kutusu

Festivalin en iddialı filmlerinden biri olduğu kesin, seyirci ve eleştirmen tepkisi bunu gösteriyor. Ustaoğlu’nun filmleri beni neden kendilerine inandıramıyor? Neden sanki her şey hesaplı kitaplı ve daha çok da yabancılara yönelikmiş izlenimi veriyor? ‘İyi zevk’ sahiplerini tavlayacak müzikler ve görüntüler, benim içimi neden bu kadar sıkıyor? Belki de ben önyargılıyımdır. İnşallah öyledir. Ama 90 yaşındaki annenizi ya da ninenizi bir Fransızın canlandırabileceğine ikna olur musunuz? Olursanız, buyurun bu filmde hiç Karadenizli’ye benzemeyen bir Karadenizli teyze var. Çünkü kendisini Fransalı bir oyuncu canlandırıyor. Tsilla Chelton filmin diğer bir oyuncusu gibi botoks yaptırmayı Allahtan düşünmemiş.

Süt

Süt’ü anlamadım. Bir kere daha seyredip anlamayı umuyorum, o zaman yazacağım.

Gölge

Adana’da seyrettiğim ‘Gölge’ başarılı bir atmosfer yaratıyor ama fazlasıyla basit bir çözüme ulaşıyor. Filmden bende geriye pek bir şey kalmamış olduğunu söyleyebilirim.

Nokta

Usta işi bir film. Zaim sanatına hâkimiyetini kanıtlıyor ve teknik anlamda adeta bir gövde gösterisi yapıyor. Ama filmin tartışmak istediği ‘Allah inancı olmadan da ahlaklı olunup olunamayacağı’ gibi soruları seyirciye aktarabilmekte aynı başarıya sahip olduğundan kuşkuluyum. Sight & Sound’da filmi ‘Tarantinoesk’ bulanlar bile çıkmıştı.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com