!f ve Beyoğlu sinemaları

TARİH:  23 Şubat 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Pazartesi günü AFM Fitaş sinemalarıyla ilgili yazımda giriş çıkışların aynı yerden yapılmasının büyük bir kargaşaya ve tehlikeye neden olduğunu söylemiştim. Belirtmek gerekir ki artık, çıkışlar ayrı çıkış kapılarından yapılabiliyor. Pazar gününden itibaren bu kapılar hizmete açıldı ama inşaat henüz bitmiş değil. Dolayısıyla karanlık, engebeli ve ıslak koridorlardan geçmek gerekiyor çıkarken. Sinemanın ana girişi ise tabii ki değişmedi. Yürüyen merdivenli düzen aynı anda ancak 4 kişinin inip çıkmasına izin veriyor.

Pazartesi yayımlanan yazımın bir etkisi oldu. Beyoğlu Belediyesi’nden aradılar ve Başkan Ahmet Misbah Demircan’ın benimle görüşmek istediğini bildirdiler. Bu ilgiye sevindim tabii ki. Ahmet Bey’le samimi bir görüşme oldu ama suya sabuna dokunuldu mu derseniz, cevabım hayır. Ahmet Bey bir de benden dinlemek istemişti şikâyetlerimi. Ben de ona neden korktuğumu söyledim. Sinepop’ta, Emek’te ve AFM Fitaş’ta film seyretmenin tehlikelerini anlatmaya çalıştım. Sinepop’un yanı başındaki inşaatın Demirören’e ait olduğunu, Kadir Top-baş’la bir alakası olmadığını öğrendim. Belediye’nin cep sinemaları açma projesi olduğunu öğrendim. Ama kendimi daha fazla güvende hissetmem için bir şeyler yapılıp yapılmayacağı konusunda bir bilgi alamadım. Yine de film eleştirmenleriy-le Beyoğlu Belediyesi arasında bir diyalog böylece başlamış oldu ve bunu devam ettirme kararı aldık. Bu arada ben If’i yapanları kızdırıyor muyum acaba diye de düşünüyorum. Filmleri beğenmiyorum, mekânı beğenmiyorum falan. Ama festivalden son derece memnunum. Bunlar çelişkili şeyler değil çünkü merak ettiğim bir sürü filmi sinemada seyretme olanağı buluyorum. Filmlere katkıda bulunan insanlarla, film sonrasında konuşabiliyorum. Mesela Joy Division’dan Peter Hook’a filmden sonra soru sorma olanağı buluyorum. Bunlar çok güzel şeyler.

KENDİNİ ELEŞTİRME ÖZGÜRLÜĞÜNE SAYGI
Gelelim filmlere. David Lynch’in ‘Inland Empire’ı bugüne kadar seyrettiğim en kötü Lynch’ti. Lynch filmleri beni hep bir şekilde derinden etkilemiştir çünkü bilinçdışımda karanlık bir yerlere dokunurlar. Anlamadan önce sarsarlar beni. Anlama isteği uyandırırlar. Bazen zaten kolay çözülürler ‘Mulhol-land Drive’ gibi. Bazen kendilerini kolay açık etmezler ‘Kayıp Otoban’ gibi. (Haneke ‘Saklı’da tutar ‘Kayıp Otoban’ı taklit eder, üstelik de Lynch’e bir teşekkür bile göndermez.) Ama filmlerinde bazı sahneler vardır ki ruhuma kazınır, yıllar geçse de onları hatırlarım.

İlk aklıma gelen isim olmuştur Lynch, sevdiğim yönetmenler sorulduğunda.’Inland Empire’da böyle sahneler olmadığı gibi, her şey fazlasıyla karışık. Bir kimlik karmaşası yaşadığı açık filmin kahramanının, tamam da, bütün bu karışık yumağı çözme isteği uyandırtacak estetikten yoksun film. E, yarı-profesyonel bir kamerayla film çekerseniz belki de bu sonuç kaçınılmaz. Lynch’in kullandığı Sony PD-150 model dijital kamera, high definition bile değil. Bu kamerayla çekilen bir filmi büyük perdede seyretmek bana her şeyden önce zevk vermedi. Bu tarz bir etkilenme yoksa anlama isteği de olmuyor. Kısacası ‘Inland Empire’ benim için seyredildi ve bitti. Üzerine Zijek de yazsa, merak etmiyorum.

Festivalin en çok merak ettiğim filmlerinden biri ‘Karanlığa Taksi’ydi. Bu film de Amerika’nın kendisiyle ahlaki hesaplaşmasını sürdürdüğü filmlerden biri. Afganistan’da bir taksi şoförü yerel Afgan güçlerce tutuklanıp, Amerikalılara teslim ediliyor. Bu gariban şoför hiçbir şeyle alakası olmamasına rağmen, korkunç işkencelere maruz kalıyor ve yediği dayaklar sonucunda ölüyor. Bu işkencenin mimarları da bilinen şüpheliler tabii ki: Bush, Cheney, Rumsfeld, Wolfowitz, Rice… Dünya kadınlar tarafından yönetilse daha iyi olur sananlara da çıkarılacak dersler var bu filmden çünkü işkenceci katiller arasında çok sayıda kadın da var.

Filmin eksikliklerine gelmeden önce Amerika’nın eksik de olsa kendini eleştirme özgürlüğüne saygı duymak gerektiğini söylemek istiyorum. Beni rahatsız eden bir şey var: Amerika’nın bir kötülük imparatorluğu gibi görülmesi bana Rea-gan’ın Sovyetlere kötülük imparatorluğu demesini hatırlatıyor. Bu tip metafizik bir söylemle benim işim yok. Ben kötülüğü sistemlerde görüyorum; kapitalizmde ve emperyalizmde. Ülkelerle bir sorunum yok, Amerika’yla da. Gittiğim onca yabancı şehir içinde kendimi en çok evimde hissettiğim kent New York’tur mesela.

KOLAYSA DİYARBAKIR FİLMİ YAPSANIZA
ABD’nin sahip olduğu ekonomik ve askeri güç diyelim Türkiye’nin elinde olsaydı dünya daha iyi bir yer olur muydu? Türkiyeli yönetmenler çıkıp Amerikalı yönetmenlerin yaptıklarını yapsaydı ne olurdu? Türklüğe hakaretten içeri atılırlardı ya da ülkeyi terk etmek zorunda kalırlardı. Ya da birgün enselerinden kurşunlanırlardı. Amerika’yı eleştirirken neyi eleştirdiğimin bilinmesi için bunları yazma gereği duydum. Emperyalizmden nefret edip, Amerika’yı, ülkesini, halkını sevmek mümkündür ki bu benim için geçerli. Türkiye’nin yönetimini, rejimini beğenmeyip Türkiye’ye bağlı olmak nasıl mümkünse. ‘Karanlığa Taksi’ işkencenin korkunçluğunu ve üst kademelerde tasarlandığını; zamanında psikiyatri biliminin, saygın üniversitelerin nasıl işkence yöntemlerinin geliştirilmesinde CIA’e hizmet ettiğini filan anlatarak iyi bir iş yapıyor. Zavallı Iraklı ve Afgan insanların maruz kaldığı korkunç işkenceleri anlatıyor. Ama sonuçta şu noktaya geliyoruz: İşkence işlevsel bir sorgulama yöntemi değildir, daha işlevsel yöntemler vardır. Peki işlevsel olsaydı, onaylayacak mıydık sorusu baki. ABD’nin Afganistan’daki, Irak’taki varlığı da sorgulanmıyor. Savaşı ve işgali sorgulamadan, bilgi alma yöntemlerini sorgulamak ne kadar yeterliyse bu film de o kadar yeterli. Kısacası kafası karışık bir yönetmenden karışık ve uzun bir film çıkmış. Yine de gelin de 12 Ey-Iül’de Metris’te, Mamak’ta, Diyarbakır’da yaşananları anlatan bir film yapın kolaysa. Hatta uzağa gitmeye gerek yok, İstanbul’un göbeğinde Gayrettepe’deki 1. Şube’yi, orada yapılan işkenceleri anlatın. Dolayısıyla Amerikan filmlerinin eksikliklerinden söz ederken, kendi korkunç gerçeğimizi de aklımızda tutalım.

!F ve Beyoğlu sinemalarının hali

 

TARİH:  18 Şubat 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

!F İSTANBUL Film Festivali özellikle hafta sonları çok yoğun geçiyor. Henüz çok etkileyici bir film seyretmedim ne yazık ki. Gördüğüm Meksika filmleri yüksek beklentilerimin altında kaldı. ‘Cochochi’ iki erkek kardeşin bir atı kaybedip bulmalarını anlatıyor. Bu sırada da Meksika yerlilerinin yaşadığı kırsal yörede dolaşıyoruz. Filmin iki adet uluslararası ödülü olması doğrusu bana şaşırtıcı geldi. Filmin yönetmenleri belli ki ihmal edilmiş bir halka vicdan borçlarını ödemek gibi asil bir duyguyla yola çıkmışlar ama anlattıkları insanları yeterince tanımadıkları gibi ne söylemek istediklerini de pek bilememişler bence. ‘Tırnağın Yılı’ aslında beklentime denk düştü. Yönetmen 2 yıl boyunca çevresindeki insanları fotoğraflamış. Sonra bu fotoğrafları bir öykü çerçevesinde kurgulamış. Biraz sıkmakla birlikte, bu materyalden yine de hoş bir film çıkarmış. Bazen hikâyesi fazla basite kaçsa da… ‘Kötü Alışkanlıkların reklamcılıktan gelme yönetmeni ise bence ruhu temizlenene kadar bir süre reklam piyasasından uzak tutulmalı, sonra film çekmesine izin verilmeli (organik tarımda olduğu gibi). Böylece fazlaca reklam filmi kokan ışıklandırmalardan filan kurtulabilir belki. Yönetmenin zayıflama ve güzellik kültüne karşı söyledikleri iyi güzel de, film olmamış.

27 YIL SONRA PATLAYAN GRUP
‘Bakushilerin Sıradışı Hayatı’ sado-mazo bir dünyaya pencere açıyor. Bakushi Japonya’da kadın bağlama ustalarına deniyor. Bu profesyonel bir meslek. Kadınlar ise ya bu işi profesyonel olarak yapan mankenler, yani S/M dergileri için poz verenler ya da zevk için yapan mazohistlerden oluşuyor. Sado/mazo bir ilişkide bile asıl yaşanmaya çalışılan duygunun sevgi olduğunu görmek belki şaşırtıcı olmamalı ama ben yine de şaşırdım. Film belki daha kısa olsa daha çarpıcı olabilirdi.

‘Joy Division’ yılı yaşıyoruz anlayamadığım bir şekilde. Son albümü 28 yıl önce yayımlanmış bir topluluk hakkında ekim ayında ‘Kontrol’ adlı filmi gördük festivallerde, şimdi de bir belgesel çıkageldi. Joy Division gerçekten farklı bir sound bulan bir avuç topluluktan biri. Ama ilginin 27 yıl sonra patlamasını açıklamak güç. Son derece karanlık bir sound’u olan grup, belki çağımızın karanlık ruh haline hitap ediyor. Joy Di-vision’ın müziği bugün bile bayat gelmiyor kulağa. Keşke bu grubun Nazi imgeleriyle flörtüne tatmin edici bir açıklama gelse… Nedense grupla ilgili filmlerin hiçbiri bu konuyu doğru dürüst ele almıyor. Sanki önemsiz bir şeymiş gibi.

AFM’DE FİLM SEYRETMEK RİSKLİ
Açılış filmi ‘Lars Sevince’ makine dairesinden gelen gürültüler-konuşmalar ve kötü kadraj yüzünden sağlıklı izlenemedi. Film bir seks bebeğine âşık olan delüzyonlu bir hastayı anlatıyor. Başta Ryan Goslin olmak üzere çok iyi oyunculuklar var filmde. Ama senaryo biraz fazla hafif ve yüzeysel. Yine de idare eder.

Şimdi gelelim hayati konuya: AFM Beyoğlu sinemalarının yeni düzeninde, kalabalık seanslarda film seyretmek hayati risk almak demek. Cumartesi günü 17 seansının ardından Fitaş 2’den çıkan seyirciler küçük çaplı bir isyan başlattılar çünkü sinemadan çıkmak çok zordu. Merdivenler yeni düzende daraldığı ve hem giriş hem de çıkış aynı yerden yapıldığı için girmek isteyen ve çıkmak isteyen kitleler dar bir alanda karşı karşıya geliyorlar.

Uzun süre sinemadan çıkamayan seyirciler durumu alkışlarla protesto ettiler. Biletlerini iade edip bir daha gelmeyeceğiz diyen seyirciler vardı. Yüksek sesle protesto edenler de az sayıda değildi ve haklıydılar. Küçücük bir panik bile yaşansa facia olur. İstanbul gibi bir deprem kentinde bu cinayet demektir. Ya da ‘Büyü’ filminin galasında çıkan yangın Fitaş’ta çıksa… Düşünmek bile istemem.

Peki mekânını Wagamama, KFC ve Pizza Hut gibi restaurant’lara veren, böylece sinemanın giriş çıkışını daraltan mal sahiplerini suçlamak manalı mı? Bence yaptıkları yasalara uygunsa manalı değil. Elbette mekân sahibi edinebileceği en yüksek gelire sahip olmak isteyecektir. Sorun buna izin verenlerde. Yani BELEDİYE’de. Evet, beyler Beyoğlu’nda olan biteni görmüyor musunuz? Fitaş’ın hali olacak şey değil. Böyle bir giriş çıkışa nasıl onay verirsiniz? Sinepop’un sütunları çatlamış, Emek Sineması’nın zemininde kaymalar varmış, ruhunuz duymuyor mu? Ne yapıyorsunuz, ne yapacaksınız? Ya da umurunuzda mı, bilmek istiyoruz. Eminim çok güçlü birileri büyük bir depremin yaratacağı yeni rant fırsatlarını heyecanla bekliyordun İnsan belediyeleri yönetenlerin onların arasında olmadığına inanmak istiyor.

Asıl uygunsuz gerçek

TARİH:  16 Şubat 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Gerçeğin kendisi kadar çarpıcı, etkileyici hiçbir şey yok. Örtülü Gerçek’in finalinde Irak’ta öldürülen, yaralanan sivillerin, özellikle de kadınlar ve çocukların görüntüleri yer alıyor. Filmin geri kalanını görmeseniz, sadece bu fotoğraflara baksanız yeter aslında. Irak halkının yaşadığı dehşeti ve vahşeti iliklerinizde hissediyor ve isyan ediyorsunuz. Tabii eğer azılı bir Arap düşmanı değilseniz. Ki gariptir, ülkemizin demokrat aydınları arasında onlardan çok var.

Filmin kendisi ise 2006’da Irak’ta Amerikalı askerlerin bir genç kız ve ailesine yaşattığı vahşeti anlatıyor. Her gün okula giderken kontrol noktasındaki görevli Amerikan askerlerinin tacizine maruz kalan bir genç kız nihayetinde bu askerlerin tecavüzüne uğruyor kendi evinde. Askerlerin tecavüzü sırasında kızın ailesi de öldürülüyor. Ardından kızı da öldürüp yakıyor askerler. Daha büyük bir vahşet tahayyül etmek güç.

Filmin adı ‘Asker Mektubu Görülmüştür’ şeklindeki damgalardan alıyor adını. Amerika’da ise bunun muadili tek bir sözcükmüş: ‘Redacted’. Elden geçirilmiş, uygun olmayan yerleri çıkarılmış, düzeltilmiş demek redacted ama sansür edilmiş diye okumak lazım bu durumda.

BENİM ÖZEL SEKTÖR MEDYAM İŞİNİ BİLİR
Yönetmen De Palma’yı bu filmi yapmaya iten şey de Irak’ta olan bitenin Amerikan ana akım medya-sınca (gazeteler, televizyonlar) sansürlendiği düşüncesi olmuş. Gerçekten de Irak halkının yaşadığı dehşetin görüntülerini Amerikan medyasında görmek pek mümkün değil. Bunun bir nedeni savaşı desteklemekse, diğer nedeni de reklam pastasından payına düşeni kaybetmemek.

Yüzü parçalanmış bir çocuğun fotoğrafının yanında bir güzellik ürününün reklamını basamazsınız! Yani resmi sansüre ne gerek var, benim özel sektör medyam işini bilir durumu varken! De Palma internetin, amatör videoların ve belgesellerin de bilgiye ulaşmayı sağlayacak kaynaklar olduğu gerçeğinden yola çıkarak filmini bu tip mecralardan derlenmiş havasında yapmış. Ama bu kaynaklar sondaki fotoğraflar hariç, gerçeklere dayansa da, kurmaca. Sonuçta film birbirinden kopuk kaynaklardan derlenmiş gibi yapıldığı için bildik anlamda dramatik bir yapıdan da yoksun. Bu amaçlanmış bir şey olsa da filmin yine de etkisini azaltan bir unsur olarak sayılabilir.

Filmin bütçe kısıntıları nedeniyle aceleye getirilmiş senaryosu ya da tanınmamış oyuncuları da diğer zayıf yönleri. Ama bunlar çok önemli değil. Filmin en büyük eksikliği, yine savaşın ya da Amerika’nın Irak’ı işgalinin nedenleri hakkında hiçbir şey söylememesi. Amerika’nın derdinin Irak’ın petrolünü gasp etmek olduğu hiçbir kahramanın aklından geçmiyor film boyunca. Belki şunu da söylemek mümkün: Bir mayına basıp kolu ya da bacağı kopan ya da kafası kesilen Amerikan askerlerinin maruz kaldığı şiddetle eş değer değil Amerikan askerlerinin perdeye doğrudan yansıyan şiddet uygulama görüntüleri. Onların uyguladığı şiddet konusunda film kesinlikle sessiz değil; aksine filmin yapılış amacı bu. Ama dediğim gibi, bu şiddeti sonuçlarıyla görüyoruz. Iraklılarınla gibi yapılırken değil.

İLGİNİZİ HAK EDİYOR
Fakat bunları bir kenara koyalım: Amerikan sağcı ve milliyetçileri filmin yasaklanması veya boykot edilmesi için kampanyalar düzenlemiş. Bu da De Palma’nın görevini yerine getirdiğini gösteriyor. Kolay iş değil gerçekten de kendi ülkesinin vahşetini teşhir etmek. De Palma’nın ana akım medyanın yapmadığı şeyleri yapmaya soyunması ve tepkileri göze alması gerçekten küçümsenecek bir şey değil. Savaş karşıtı örtülü Gerçek, ilginizi hak ediyor.

Esrarengiz olmayan bir inşaat

TARİH:  9 Şubat 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Esrarengiz Kadın’ın basın gösteriminden en çok aklımda kalan şey, Sinepop Sine-ması’nın taşıyıcı kolonlarının çatlamış olduğuydu. Bunun ne büyük bir tehlike olduğunu söylemeye gerek yok herhalde. Bu çatlakların nedeni de belediye başkanının sahibi olduğu yerin yedi kat dibine inen komşu inşaat. Bizzat belediye başkanı şehrini ve insanları böylesine tehlikeye atıyorsa, söylenecek ne kalır ki?

Film festivali yaklaşırken acaba Emek Sineması ne durumda, orası da zarar gördü mü diyedüşünüyorum.Filme gelince, Tornatore’nin sineması fazlasıyla bayat. Daha önce ‘Daima Lilya’ ve ‘Şark Vaatle-ri’nin de ele aldığı talihsiz Doğu Avrupa kadınlarından söz ediyor film.Global kapitalizm çağında batılıların zevk aletlerine indirgenen Doğu Avrupa kadınlarından birinin, gizemini açmamakta yarar olan hikâyesini anlatıyor Esrarengiz Kadın. Ama fazlasıyla macera ve gerilim filmi kalıplarına sığındığı için sosyal mesajı çok havada kalıyor, hedefine ulaşmıyor.

Otel odasında tek başına

TARİH:  Ocak 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün birçok nedenden ötürü çok iyi bir film. Bir dönemi, bir toplumsal düzeni, çok inandırıcı bir biçimde betimlediği için, en küçük rollerde bile müthiş insan portreleri yakaladığı için, müthiş oyunculukları için, bir gün içinde geçen basit bir öyküden müthiş bir gerilim filmi çıkarttığı için, basit ama çok etkileyici kamera kullanımı için…

 

FIRSAT AÇAN SAÇMA YASAKLAR
Tek kutuplu dünyanın birçok açıdan daha korkunç olduğunu görüyoruz, yaşıyoruz. Eski sosyalist ülkelerde bir zamanlar birçok temel ihtiyacını nasıl karşılayacağını dert etmeyen insanların ne hallere düştüklerini de görüyoruz. Rusya’nın kirli zenginlerinden herkesin haberi var. Ama yine de eskinin özlemini çeken büyük kitleler yok. Aslında garip olması gereken bu durumun, Çavu-şesku’nun Romanya’sı için açıklamasını 4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün’de bulmak mümkün.

1980’lerin Romanya’sında insanların düzene neden ve nasıl yabancılaştıklannı anlamamak için kör olmak lazım ki onlardan da hayatta mevcut. Her devlet memuru küçük bir tepenin kralına dönüşmüş, su başlarını tutanlar iktidarlarını başkalarını aşağılamak ve sömürmek için kullanır hale gelmiş, polis korkusu hayatın her alanına sinmiş, saçma yasaklar kimileri için fırsat alanları açmış vs vs. Bu duruma Türkiye halkı yabancı değildir, 1980’lerin ortamı bizim için de benzerdi, hâlâ da o dönemin anayasası altında yaşıyoruz. Yenisinin de daha parlak olmayacağını kestirmek güç değil ama konuyu dağıtmayalım.

Kürtajın toptan yasak olduğu 8o’ler Romanya’sında hamile bir üniversite öğrencisi kızın ve oda arkadaşının yaşadıklarını anlatıyor film. Hamile kız gayet şaşkın, beceriksiz ve biraz da düşüncesiz biri. Arkadaşı hayatla başa çıkma konusunda çok daha becerikli. Bu kızlar yasadışı kürtaj yapan birini buluyorlar ve zar zor, rüşvet de vererek bir otel odası ayarlıyorlar. Ama kürtajcının tek istediği para değildir. Filmin gerilim unsurunu yok etmemek için konudan çok söz etmemek gerekiyor.

 

FEMİNİST BİR TON
Film öğrenci yurdundan, otele, evde yapılan bir doğum günü kutlamasından, bir düğün eğlencesine ele aldığı her ortamı çok başarılı bir biçimde yansıtıyor. Filmin feminist bir tonu da var. Kadınlar, kürtaj gibi büyük sorunları tek başına çözmek zorunda kalırken hayatlarını tehlikeye atıyorlar. Ve bu süreçte hem sömürülüyor hem de aşağılanıyorlar.

 

DİŞ ÇEKTİRMEYE BENZEMİYOR
Hamile kızın arkadaşı Otilia rolünde Anamaria Ma-rinca hem duyarlı, hem de hayatta kalmayı becerecek yeteneklere sahip bir karakteri son derece başarılı bir şekilde yansıtıyor. Son yılların belki de en iyi oyunculuk performanslarından biri bu.

Filmin adı olan ‘4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün’ün ne anlama geldiğini film bitince anlıyoruz ama filmde bu netlikte hiç geçmiyor. Filmin kürtajcı kahramanının, yani bir anlamda bebek kasabının adı ise Bebe. Filmin en etkileyici sahnelerinden birinde ise gerçek doktorlar eğlenirken, doktor ih-tiyacındaki bir genç kız yapayalnız bir otel odasında yatıyor. Filmin en başarılı yanı ise basit olmayışı. Kürtaj karşıtı olmaktan çok kürtaj yasağı karşıtı ama kürtajın hele hele geç kalmış bir kürtajın ne anlama geldiğini de gayet net gösteriyor. Diş çektirmeye benzemiyor kürtaj olmak. Filmin neden yana olduğu ise çok net: İnsandan, insanilikten yana, buna şüphe yok.

* * *
İyi köylü, kötü kentli
KUSTURİCA’nın en tatsız tutsuz, en kötü filmi ‘Bana Söz Ver’. Acaba bir saf ve bozulmamış Sırp köylülüğü var, bir de Amerika’nın etkisi altına girmiş, ikiz kulelerin bir örneğini Sırbistan’da yapmaya çalışan kötü şehirli Sırplar var mı diyor Kusturica? Şiddet Sırpların ata sporudur, eğlencelidir ve kafayı takmamak gerekir mi diyor? Her ne diyorsa iyi demiyor.

Genç bir köylü yeniyetme dedesi tarafından köye gönderilir. İneği satacak, bir ikona alacak, bir de kendine evlenecek bir kız bulacaktır. Kötü adamlar onu engellemeye çalışır, iyiler korumaya. Kusturica curcunası, kendisiyle en alakasız sinemacılardan Tarkovski’ye de selam vererek kafamızı ütüler. Kötü adamın hadım edilmesini bir ‘Emret Komutanım: Şah Mat’ta görmüştük, bir de şimdi burada. Kusturica’nın iki kere Cannes’ı kazandığı düşünülürse, ‘EKŞM’ye haksızlık etmişiz galiba.

* * *
Özlemin eski tadı yok
BENİM
Aşk Pastam Wong KarWai’nin Amerika’da çektiği ilk filmi ve onun standartlarına alışkın olanlar için yeterince büyülü değil. Ama bu yine de filmin hiç büyüsü olmadığı anlamına gelmiyor. Kar-Wai topuklu kadın ayakkabılarının filan yanı sıra ve de aslen bir an fetişisti. Filmin afişinde gördüğümüz öpüşme anı mesela, denebilir ki bütün filmin yegâne varlık nedeni. Kahramanlarının bu öpüşme anına geri dönme çabasını anlatıyor ‘Benim Aşk Pastam’. Üstelik bu öpüşmenin kadın tarafı, öpüştüğünün ya da öpüldüğünün farkında bile olmuyor yaşarken. Bu ana geri dönme çabası uğrunda başa gelenler, tanık olunanlar, tanışılan ilginç (tartışılır) karakterler aslında sadece dolgu malzemeleri. Onları çıkarıp yerine farklı hikâyeler de konulabilir. Bu an güzel mi, büyüleyici mi derseniz, bence evet ama filmi eleştirenler de toptan haksız değil, özlemin eski tadı yok. Yine de aşk havasındaysanız, Benim Aşk Pastam kalburüstü bir seçenek. Tamam yüzeysel falan ama yine de bir ‘an’ı, güzel görüntüleri ve güzel müzikleri var. Keşke oyunculuklar ve diyaloglar da daha iyi olsaydı.

Gitti bebeğim, gitti

TARİH:  2 Şubat 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Dört yaşında bir kız çocuğu kaçırılır. Detektif Patrick Kenzie (Casey Affleck) ve ortağı, hayat arkadaşı Angie’den (Michelle Monaghan) kızı bulmaları istenir. Önce bir pedo-fıl ve ardından bir uyuşturucu taciri şüphe çeker. Tam olay kapandı ve suçlu bulundu derken yeni gelişmeler, olayın yönünü değiştirir.

Kızımı Kurtarın’ın sorduğu sorular yeni değil. Bir tanesi Brecht’in Kafkas Tebeşir Dairesi’nin sorusuyla aynı: Bir çocuğun gerçek annesi kimdir; onu doğuran mı ona emek veren, onu sevip koruyup kollayan mı? İkincisi ise “kanunlar bir soruna çözüm getiremiyorsa, kendi hukukunu kendin yap” tavrı doğru mudur yanlış mı? Kızımı Kurtarın 3-4 bölümden oluşuyor. ilk bolumun sonunda film sanki bir finale eriyor ama tabii ki gerçek farklı. Bir bağlantı bölümü var ki asıl amacı, gerçeğe giden yolda detektife ipuçları vermek. Burada bir de yargısız infaz tartışması var, detektifin kendisiyle yaşadığı. Fakat her nedense kanunlar bu yargısız infazla hiç ilgilenmiyor. Filmin düğümünün asıl çözümü ise üçüncü bölümde gerçekleşiyor. Finalde ise başta sözünü ettiğimiz hayati sorular gündeme geliyor: Yani anne kim olmalı ve kanunlara uymalı mı uymamalı mı?

KENDI HUKUKUNU KENDİN YAP
Filmin cevapları oldukça sorunlu. Hayat iki seçenekten ibaret değil ama film iki seçenekle sınırlıyor kendisini ve seyircisini. Kurumsal ve yapısal değişim olasılığını göz ardı ettiği için bir yanlışı, doğru gibi gösteriyor. Yani “kendi hukukunu kendin yap”çı bir tavır alıyor.

Başta kaçırılan kızın uyuşturucu bağımlısı (Amerikalıların sevimsiz tabiriyle ‘beyaz çöp’) annesi Helene rolünde Amy Ryan olmak üzere oyuncuların hepsi çok başarılı. Amy Ryan Oscar’ı alırsa şaşmamalı. Ed Harris polis detektifinde yine çok iyi. Morgan Freeman da çok akılda kalıcı olmasa da iyi bir performans sergiliyor. Michelle Monaghan ise son derece pasif rolüne inanılmaz bir derinlik katıyor. Jesse James’in katili rolünde yeni izlediğimiz Casy Affleck ise iyi bir oyuncu olduğunu bir kez daha gösteriyor.

Avustralya, acı vatan

TARİH:  29 Mart 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Babam Romulus’un mekânı 1960’ların başı Avustralya’sı. II. Dünya Savaşı’nın ardından ülkelerini terk edip Avustralya’ya göç etmiş ve kırsal bölgelere yerleşmiş Avrupalı göçmenler filmin kahramanları.
Filme adını veren Romulus (Eric Bana) yoksul bir Rumen demirci. Alman bir kadınla evlenmiş. Bir oğulları olmuş ki babasının öyküsünü anlatan da o yani Raimond (Kodi Smit-McPhee). Fakat Alman anne Christina (Franka Potente) yaşadığı koşulları kabul edememiş. Arzu nesnesi olmayı, erkeklerin sürekli peşinde koşmasını istiyor, şehir hayatını özlüyor. Romulus’u terk ediyor ama birlikte olduğu diğer Romen göçmenin maddi durumu daha iyi değil. Bir çocuk daha doğurunca Christina’nın ruh sağlığı daha da bozuluyor ve trajik olaylar birbirini izliyor.

Babam Romulus göçmenlerin yaşadıkları sosyal ortamı, kökenlerini, neden göç etmiş oldukları gibi konuları pek deşmiyor. Maruz kaldıkları ırkçılığı sadece bir sahnede belli belirsiz fark ediyoruz. Çalışma koşullarının ağırlığını (günde 16 saat!) şöyle bir duyuyoruz. Ama filmin kahramanlarının yaşadıkları sorunların temelinde göçmenlik ve yaşadıkları koşulların dayanılmazlığı, yalnızlıkları var. Belki de bu konuların üzerine gidilmeyişinin ardında 10 yaşlarında bir çocuğun anılarından yola çıkmanın rolü vardır.
Babam Romulus kötü bir film değil ama temposunda bir sorun var, film bazen akmıyor, kopuk kopuk izlenimi veriyor. Bir de filmin tek iz bırakan karakteri anne Christina, filme adını veren baba Romulus değil.

‘Münferit’ bir film olayı

TARİH:  10 Mayıs 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

İki ayrı “Münferit” filmi seyrettim. 2007 Antalya Film Festivali’nde ilk kez seyrettiğim “Münferit”le, geçtiğimiz günlerde basın gösteriminde izlediğim “Münferit” arasında önemli farklar var. Sizin izleyeceğiniz “Münferit” bu ikincisi olacağına göre, eleştirimi onu temel alarak yapmalıyım ve ilkini unutmalıyım ama bu gerçekten zorlayıcı olacak gibi.

Darwin, ortama en iyi uyum sağlayan ayakta kalır derken çok önemli bir gerçeği formüle etmişti. Genellikle en güçlünün hayatta kalacağı şeklinde yanlış bir şekilde aktarılır bu tez. Oysa en iyi uyum sağlayan ne en iyi olandır ne de en güçlü olan. Bir Nazi toplama kampından hangi tutukluların sağ çıkma ihtimali daha yüksektir mesela? O ortama kimler en iyi uyum sağlar? Uyum sağlamak için bir tür zeka şarttır muhakkak ama bu bencil ve kötücül bir zekadır çoğunlukla. Çünkü o ortamda iyiliğin hükmü yoktur. “Münferit” suyu kirden iyice bulanmış bir akvaryumda yaşayan balıklara benzetiyor “şirin” Ege kasabasının insanlarını ve daha genelde de memleket halkını. Burada hayatta kalacak olanlar kimler olacaktır? En duyarlılar mı yoksa pisliğe en iyi uyum sağlayanlar mı? Aslında ilk izlenimim öyle olmamıştı ama şimdi düşününce filmin Antalya’daki versiyonunun daha karanlık ama daha tutarlı olduğunu düşünüyorum. Ve hatta kara film türüne karanlık bir kadın kahraman vasıtasıyla daha da yakın olduğunu. Ama o versiyon artık belki sadece dvd’lerde olacağına göre yenisine bakalım.

MAVİ KADİFE GİBİ

“Münferit” önemli bir işe soyunmuş ve kısıtlı olanaklarına rağmen bunu gayet de iyi başarmış bir film. Şirin Ege kasabası mitini bir defa ters yüz ediyor. Bir nevi “Mavi Kadife” gibi “Münferit”. Dışardan sakin görünen kasabada yalanın bini bir para. Herkes birilerini aldatıyor neredeyse ve en kötü olanlar bu ortamdan en çok nemalanıyorlar. En kötü kişi bize en başta telefon memuru (Ali Erkazan) gibi geliyor. Kasabadaki kadınların sırlarını dinleyip kaydettikten sonra kadınlara şantaj yapıyor, onları kendisiyle cinsel ilişkiye girmeye zorluyor. Bunlar arasında hamile bir lise öğrencisi genç kız da var.

Kasabaya yeni gelen öğretmen Aylin (İdil Fırat) de telefoncunun ağına düşüyor. Aylin’in sırrı ise, kocasının bir trafik kazasında iki çocuğun ölümüne sebebiyet vermesi ve ardından kaçması. Biz ise bütün bunları, denizden çıkarılan cesetlerin ardından yapılan bir soruşturma sırasında öğreniyoruz. Telefoncunun daha büyük bir oyunun, büyük sermayenin kanlı dolaplarının küçük bir parçası olduğu da, bu sırada ortaya çıkıyor. En kötü sıfatı artık onun için fazla büyük kaçıyor. Kötülüğün kalbi sistemin ta merkezinde atıyor. Soruşturmayı yürüten müfettişlerin asıl derdi ise gerçeği ortaya çıkarmak değil, sistemin sorgulanmasını engellemek ve olayı sınırlı bir çerçevede tutmak. Filmin adı da buradan geliyor zaten. Korkacak bir şey yok, bu sadece bir trafik kazası (sudaki cesetler mavi bir Vosvos’tan çıkıyor)!

“Münferit” başarılı bir gerilim atmosferi yaratıyor. Filmin yönetmeni Dersu Yavuz Altun ilk kez uzun metraj bir filmde karşımıza çıkıyor ama sağlam bir tiyatro ve kısa film geçmişine sahip. Oyuncular ise tiyatro kökenli olmanın avantajını genellikle iyi kullanıyorlar. Sonuç olarak kısıtlı olanaklarla ve çok kısa bir sürede çekilmiş olmasına rağmen “Münferit” yılın kayda değer yerli filmleri arasında yerini alıyor ve yönetmenin sonraki filmlerini heyecanla beklememize neden oluyor.   

Münferit Yönetmen: Dersi Yavuz Altun Oyuncular: Ali Erkazan, İdil Fırat, Mahir İpek,Serhat Nalbantoğlu Yapım Yılı: 2007

Ah, şu CIA yok mu!

TARİH:  22 Mart 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Girdap, son sahnesine kadar bize kökten dinciliğin bakış açısını anlatıyor. Hatta bu görüşün propagandasını yapıyor. Ama sonunda gelip her şeyi Amerikan (CIA) komplosuna bağlayıp işin içinden sıyrılmaya çalışıyor. Filmin son sahnesi o kadar karikatür ki insan seyrettiği şeye maruz kaldığından dolayı utansın mı (bunu hak etmek için ne yaptım?) yoksa gülsün mü bilemiyor. Aslında bu duygu filmin başka birçok bölümü için de geçerli.

Filmin kahramanı Umut, Antalya’dan İstanbul’a üniversite okumaya geliyor. İki kişiyle birlikte bir ev tutuyorlar. Ama ev sahibi, bazı eşyalarını depoladığı bir odayı kullanmamalarını istiyor gençlerden. Umut okuluna devam ederken, araya ‘polise saldıran’ ve belli ki Türkçe bilmeyen (‘sosyalist platformu’ diye masa açtıklarını görüyoruz) solcu gençlerin görüntüleri filan da giriyor. Umut nasıl geliştiğini bilmediğimiz bir süreçte okulun muhtemelen en güzel ve en havalı kızını tavlıyor. Derhal yatıyorlar. Ama bir gece evde garip bir olay oluyor: Bir odadaki bütün eşyalar ters dönüyor. Olayı açıklayamayan gençler bir hocadan yardım istiyorlar. Böylece başlayan gerçek üstü olaylar ve hoca yorumları zinciri Umut’u dinci çevrelere yaklaştırıyor. Ve nihayetinde…

HER HALİYLE ABUK SUBUK BİR FİLM
Her şeyi açık etmeyelim ama film kurandan bir alıntıyla son buluyor. O ana kadar cinselliğe ve kadına yaklaşımı son derece düşmanca olan film, muhafazakâr olun ama CIA oyunlarına kanıp intihar eylemcisi filan olmayın demeye getiriyor. Ama film boyunca ileri sürdüren savlar intihar eylemciliğini onaylıyor; radikal görüşleri yanlışlayan bir şey yok filmde. Her şeyin CIA komplosu olması dışında… Ilımlı İslam propagandası yaptığını sanan bu filmin kendisi bir CIA komplosunun ürünü olmasın? ABD, Türkiye’den ılımlı Müslüman olmasını istemiyor mu? Paranoyanın sonu yok.
‘Girdap’ sadece tezleri itibarıyla abuk sabuk bir film değil, her haliyle öyle. İstanbul’da sokakta bir kızla bir erkek cinsel ilişki kurabilir mi? Bırakın İstanbul’u aşk kenti Paris’te bile böyle bir şey mümkün değilken, Girdap’a göre böyle bir şey olabilir. Kadın denilen şeytan erkeğe bunu yaptırmaya bile kadirdir.
Neresinden tutsanız elinizde kalan bu filmde belli ki bir cevheri olan ama bunu sadece arada sırada gösterebilen oyunculara yazık olmuş.

Bob Dylan’ı burada da arama

TARİH:  Mayıs 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Beni Orada Arama’nın yönetmeni Todd Haynes’i ‘Velvet Goldmine’ ve ‘Cennetten Çok Uzakta’ filmleriyle tanıyoruz daha çok. Yönetmen ‘Velvet Goldmine’da (glam) rock müzisyenlerinin (David Bowie, Iggy Pop) hayatına bakmıştı.

Beni Orada Arama’nın öznesi ise Bob Dylan. Yönetmen Dylan’ın çeşitli dönemlerini, 6 ayrı oyuncuya oynatmış. Bu oyuncular arasında çocuk da var, yaşlı da, erkek de var, kadın da, siyahî de var, beyaz da. Oyuncular Dylan’ı canlandırıyorlar ama canlandırdıkları karakterlerin hiçbirinin adı Dylan değil. Hatta çoğu zaman Dylan’ın yaşadıklarından farklı şeyler yaşıyorlar. Kısacası alışageldiğimiz biyografik filmlerden çok farklı bir filmle karşı karşıyayız.

Marcus Carl Franklin, Woody adında 11 yaşındaki siyaî bir gezgini canlandırıyor. Dylan’ın kariyerinin başında kendine örnek aldığı kişiydi solcu folk şarkıcısı Woody Guthrie. Christian Bale, Jack Rollins adında bir folk şarkıcısı olarak Dylan’ın şöhretinin ilk yıllarını temsil ediyor. Ben Whishaw şair Arthur Rimbaud’un adı altında Dylan’ın başka bir yönünü canlandırıyor. Heath Ledger Robbie adıyla bir sinema oyuncusu olmuş. Richard Gere vahşi Batı’nın son günlerini çaresiz gözlerle izleyen Billy (the Kid). Tabii ki bir de Dylan’ın folk şarkıcılığından, rock idollüğüne yatay geçiş yaptığı dönemi Jude adıyla canlandıran Cate Blanchett var.


Yönetmen en başından beri Jude’un hakiki Dylan’a en çok benzeyen karakter olmasını ve bir kadın tarafından canlandırılmasını istiyormuş. Öyle de olmuş. Bütün bu karakterler kronolojik bir sırayla karşımıza çıkmıyorlar, çoğu zaman iç içe geçiyorlar.


OLANAĞINIZ VARSA İZLEYİN

Bob Dylan’ın hayatını ve eserlerini çok iyi bilen bir Sight & Sound dergisi yazarı filmin bütün sıradışılıklarına rağmen bildik bir biyografik film gibi de işlediğini söylüyor.

Ortanın üstünde Dylan bilgisine sahip bir seyirci olan ben ise filmi yarısına kadar keyifle ve ilgiyle izledim. Ama bir süre sonra, özellikle Richard Gere’li vahşi Batı bölümlerinde kendimi tamamen kaybolmuş hissettim. Konvansiyonel biyo-filmler genellikle basit bir şablonu izlerler. Basit neden sonuç ilişkileri, yükselişi izleyen düşüş ve sonra tekrar çıkış dönemleri olmazsa olmazdır. Açıkçası bu ucuz biyografilerden hiç hazzetmem. Bir neden sonuç ilişkisi kurmayı reddeden Beni Orada Arama bu basitliklere düşmüyor elbette ama insanda bir tatminsizlik de bırakıyor. Eğer olanağınız varsa bu filmle birlikte, tercihen önce, D. A. Pennebaker’in ‘Dont Look Back’ini ve Scorsese’nin ‘No Direction Home’unu da izleyin.


Beni Orada Arama Orijinal Adı: I’m Not There Yönetmen: Todd Haynes Oyuncular: Cate Blanchett, Ben Whishaw, Christian Bale, Richard Gere Türü: Biyografi, Dram Yapım Yılı: 2007 Süre: 135 dk.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com