Morrissey: Faşist ve Yetenekli

TARİH:  13 Ocak 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Morrissey en son İstanbul konserine “How Soon Is Now”la başlamıştı Açık Hava’da. Arkalarda oturuyordum ve şarkıyı ne kadar özlediğimi, ne kadar sevdiğimi hatırlamak büyük mutluluktu. Sonra önlere geçtim ve o zamana kadar görmediğim, okuyamadığım şeyi gördüm, okudum. Midem bulandı. Keyfim tamamen kaçtı. Morrissey grubunun üyelerine “Assad is Shit” yazılı t-shirt’ler giydirmişti. Yani “Esad boktur”. Esad’ın matah biri olmadığı, kanlı bir diktatör olduğu açık. Açık da karşısında o sıralar hızla palazlanmakta olan IŞİD vardı. Yıl 2012’ydi. Her açıdan çirkindi bu yaptığı. Grup üyelerini billboard olarak kullanmaktan başlar, Suriye üzerindeki oyunlara duyarsız olmaya kadar gider bu çirkinlik.

Ama Morrissey her zaman mide bulandırıcı bir adam oldu. Pop tarihinin en büyük gruplarından birinin, The Smiths’in kurucusu olmak, şahane şarkılar yazmak, yalnızın, mutsuzun halinden anlamak gibi yeteneklerinin yanı sıra Morrissey bir faşistti ve faşist kaldı. İrlanda kökenli olmasına rağmen, en hızlı İngiliz milliyetçisinden daha İngilizdi. Filmin adı da onu söylüyor ya: İngiltere Benim.

İngiltere’nin faşizan partisi UKIP’in başına istediği İslamofobik aday seçilemedi diye karalar bağlayan oydu. Çinlilere insan altı bir tür diyen oydu. Bengalliler evinde kalsın, İngiltere’ye gelmesin diyen oydu. Filmi seyredenler, eğer daha önceden bilgi sahibi değillerse anlayamazlar ama Morrissey çocuk düşmanıydı da. Filmde Morrissey’in “Moors Murders” adlı kitapla haşır neşir olduğunu görürüz. Kitap moors denilen bölgede öldürdükleri çocukları gömen Brady ve Hindley adlı çifte dairdi. Ve bir Smiths şarkısına (Suffer Little Children) da girecekti “take me to the moors” sözleri. Şarkının sözleri muğlaktı, çocuklar için acı çeken biri tarafından mı yazılmıştı acaba? Ama yüzlerce çocuğu taciz eden Jimmy Saville’i savunması (“1970’lerde 14 yaşında çocuklarla yatan herkesi bugünün bakış açısıyla yargılayıp hapse atacaksak, demir parmaklıklar yetmez”) Morrissey’in aklında ne olduğunu gösteriyor bence.

Morrissey, gelmiş geçmiş en iyi punk topluluklarından olan ve politik olarak solda yer alan The Clash’i de filmde küçümsüyor. Sex Pistols’a arkasını dönüyor konserde. Reggae ve dans müziği geri zekalılar için Morrissey’e göre. Kendisinden başkasını tanımıyor divamız.

İngiltere Benim, sadece ve sadece konuya aşiana olanlara yeni birkaç şey söyleyen bir film. Morrissey üzerine bunları söylemeden edemedim.

Arada: Bir dil bir insan, iki dil…

TARİH:  16 Mart 2019
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bir dil bir insan, iki dil insan derlerdi eskiler. Arada’nın yönetmeni Ali Kemal Çınar ise bu son filmiyle başka bir şey söylüyor: İki dil, iki insan değil; iki dil, iki yarım insan eder, diyor. Türkçeyi konuşabilirken anlayamaz, Kürtçeyi ise anlarken konuşamaz, filmin kahramanı Osman.  Bu iki yarımdan oluşan kişi iletişim kurmakta zorlanır haliyle, bir tam kişi bile etmez. Ama Osman’ın sorunu sadece bu da değildir. İki işi aynı anda yapamaz. Çay içerken sohbet edemez, sohbet ederken çay içemez. Hoş bir durum değil elbette.

Bir ara kendi çevreme bir soru yöneltiyordum. Sizce Kürtlerin silahlı bir mücadeleye gerekçe oluşturabilecek yakıcı bir sorunu var mı, varsa nedir diye. Doğru dürüst bir cevap alamadım. Eskiden cevap çok açıktı: Kürt kimliği inkar ediliyordu, Kürtçe yayın yasağı vardı vs. Bunlar, keskin ulusalcılara ve PKK şiddetine rağmen aşıldı (bence silahlı mücadele gerekçelendirilebilse de meşru değildi, şimdi gerekçelendirilemiyor da). Anadilinde eğitim sorun olmaya devam ediyor ama bu sorunun da uzak dağ köyleri dışında (İki Dil, Bir Bavul’da olduğu gibi) yakıcı bir sorun olup olmadığından emin değilim. En azından, bu yönde ciddi bir eylemlilik görmüyorum Kürt coğrafyasında. O kadar yakıcı bir sorun olsa, Öcalan’ın tecridini protesto için ölümü göze alanlar, bu konuda çok daha fazla
şey yaparlardı gibi geliyor bana. En azından yapmaları gerekirdi.

Hintli eleştirmenarkadaşım Latika Padgaonkar ile Kürt sorununu konuşurken, bu anadili meselesini de gündeme getirdim ve bana Kürtlerin en ciddi sorunu olarak anadilinde eğitimin göründüğünü söyledim. Latika, ezberimi bozan bir şey söyledi: benim anadilim İngilizce ve bundan dolayı da hiçbir eksiklik duymuyorum. Yirmi iki resmi dilin olduğu Hindistan’da İngilizce, yani eski sömürgecinin dili de resmi dillerden biri. Bu arada Hindistan’daki dillerin sayısı 150’yi aşıyor. Latika’nın bir “asıl dil” derdi olmaması, İngilizce’nin anadili olmasından son derece memnun olmasını düşündürücü buldum. Latika kendi ülkesinin hem de başka ülkelerin vatandaşlarıyla iletişim kurabiliyordu İngilizcesiyle. Bazen gerçekçi olmakta yarar var.

KONTRPİYEDE KALABİLİRSİNİZ: DEHŞETİN GÖZLERİ (CABIN FEVER)

TARİH:  9 Temmuz 2004
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yönetmen: Eli Roth; Oyuncular: Rider Strong, Jordan Ladd, Joey Kern; Tür: Korku

”Dehşetin Gözleri” birçok filmi hatırlatıyor: Ormanda geçen konusuyla “Blair Witch Cadısı”, bulaşıcı hastalığıyla Cronenberg’in “Kuduz”u, acayip kasabalılarıyla John Boorman’in “Deliverance”ı ve hatta Bruno Dumont’un “26 Palms”ı bunlardan birkaçı. Ama saydığımız filmlerin aksine “Dehşetin Gözleri” ilerde hatırlanacak ve referans verilecek bir film değil. Kötü de değil, hatta ilgiyle izleniyor ama sonunda geriye bir şey kalmıyor. İkisi kız beş üniversite öğrencisi, sınavlarının ardından dağda bir kulübeye tatil yapmaya giderler. Yolda alışveriş ettikleri dükkanda garip tiplerle karşılaşırlar. Isırmaya meraklı bir çocuk, zenciler için tüfek bulunduran bir yaşlı dükkancı (sonradan ırkçı olmadığını öğreniriz), ısıran çocuğun düşmanca davranan babası.. 

Gençler kulübeye gelir gelmez, içlerinde sevgili olan tek çift hemen yatağa atlarlar. Erkeklerden en salak olanı sincap avlamaya gider. Diğer kızla erkek ise zor bir ilişki içindedir. Kız erkeği hep belirli bir mesafede tutar, yörüngesinden çıkmasına izin vermez ama çocuğun sevgili olma çabalarını da görmezden gelir. Sonra sincap avcısı salak ormanda her tarafı kanayan hasta bir adamla karşılaşır. Ona yardımcı olmadığı gibi, kimseye ondan da bahsetmez. Ama adam kulübede gençleri bulur. Hastalığın kendilerine bulaşması korkusuyla, gençler adam kovalarlar ve yanarak ölmesine sebep olurlar… 

Film küçük kasabaların dindarlığı ve yabancı düşmanlığı gibi konulara hafifçe değiniyor ama sonra finalde, aynı kişileri zenci beyaz birlikte şarkı söylerken gösterip, seyirciyi kontrpiyede bırakıyor. Sanki, “o kasabalıların ırkçı oldukları düşüncesi sizin kafanızda sadece” der gibi. 

Diğer karakterler de klişelere çok uymuyor. İffetli görünen kız, maceralarını anlatarak pek de öyle olmadığını gösterirken, hoppa kız göründüğünden daha fedakar çıkıyor. Bütün bu şaşırtıcı yanlarına rağmen film yine de hem çok korkutucu olmaması hem de karakterlerinin ilişkilerini fazla derine inmeden ele alması nedeniyle pek bir iz bırakmıyor. Ama türü seviyorsanız bu filmi de görün, pişman olmazsınız. 

Bir kitap yazdı ve…

TARİH:  26 Ocak 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Ulak’ın bize getirdiği mesaj ataerkil düzene, eşitsizliğe, zorbalığa karşı bir başkaldırı çağrısı içeriyor. Çağan Irmak yaşadığı topluma, çağına karşı kendini sorumlu hisseden bir sanatçı olarak, haklı olarak üzerine düşeni yapmak istiyor.

Sanatçı bir anlamda ulak olarak görüyor kendisini: Gerçeklerden söz eden, insanları uyandırmaya çalışan bir ulak. Filmin hikâyesinin hem güçlü hem de güçsüz yanı bu. Bir derdi olan, bir şeyleri değiştirmeye çalışan sanatçılara ve onların eserlerine nerdeyse hasret kaldık. Fakat mesajın çok önde olması sanatı zedeliyor.

Ulak kendisini zamandan ve mekândan soyutlayarak gerçekçiliğe sırt çeviriyor. Filmin iki düzlemi var aslında: Birisi hikâye anlatıcısı Zekeri-ya’nın (Çetin Tekindor) ve gittiği köyün şimdiki zamanında geçiyor, bir diğeri ise hikâyenin anlatıldığı zamanda ve dinleyicilerin zihinlerinde. Ama iki düzlem de sonuçta hayali dünyalara karşılık geliyor. Yani biri gerçeklikte diğeri hayal aleminde geçen öyküler değil bunlar. Çünkü gerçek olarak algıladığımız zaman ve mekânın belirli, somut bir karşılığı yok hayatta. Ama yine de iki düzlem arasında bir fark da var.

 ZAMAN VE MEKÂNIN BELİRSİZLİĞİ
Zamanı ve mekânı belirsizleştirme, sanırım Brechtçi bir yabancılaştırma yöntemi olarak düşünülmüş. Seyirciyle, anlatılan öykü arasına bir mesafe sokularak, özdeşleşme süreci kırılmış, katarsis engellenmiş. Bir anlamda Çağan Irmak ‘Babam ve Oglum’da yaptığının tam tersini yapmış. Başarısını kanıtladığı yolu terk edip, beklentilerin tam tersi yönde ilerlemeyi göze almak doğrusu büyük cesaret işi. Irmak sanki, “Babam ve Oglum’da ağladınız, rahadadmız, çıktınız ama daha yapılması gereken çok şey var. Kötü bir düzen sürüyor ve bunun biraz da nedeni sizin işbir-liğiniz” der gibi seyircisine.

Fakat sözünü ettiğim ve olumlu gördüğüm bütün bu çabalar biraz da filmin aleyhine işlemiş. Zamanın ve mekânın belirsizliği, yaşananları çok soyut kılmış, bir yerlere oturtulmasını güçleştirmiş. Yine bu soyuduk oyuncular üzerinde de etkisini göstermiş, teatral bir hava hâkim olmuş ve mesaj öne çıkmış. Filmin en zayıf yanı ise kötülerin güçlerini nereden aldıklarının belirsizliği: Tamam zorbalık, kaba kuvvet var. Ama bunun maddi, ekonomi dayanağı yok. Yani filmde gözükmüyor.

 İLGİNİZİ HAK EDİYOR
Film çıkışında medyaya filmdeki dinsel liderlikten rahatsızlık duyduğumu söylemiştim. Aslında filmi izlerken, Zekeriya’nın oğlunun yazdığı ve zorbaları kızdıran kitabın dinsel içerikli olduğunu düşünmemiştim. Buna yönelik imgeler olmasına karşın… Fakat filmin jeneriğinde kitabı vazeden kişilerin ‘havari’ olarak adlandırılması üzerine, demek ki dinselmiş diye düşündüm. Çünkü havari sözcüğüyle daha önce başka bir bağlamda karşılaşmamıştım. Ama, sağ olsun Çağan Irmak aradı ve konuştuk. İlk izlenimim doğruymuş. Dolayısıyla sözlerimi geri alıyorum. Ulak soylu bir çabanın ürünü ve ilginizi hak ediyor. Çok az uyuduğum bir gecenin sabahında izlemiş olmasaydım belki daha çok keyif alacaktım.

 

Nürnberg’deki samimi festival

TARİH:  15 Mart 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Nürnberg’den en iyi film ödülünü alarak dönen Yumurta’nın başarısının devamını dileriz tabii ki ama aynı iyi dileklerimiz samimi ortamıyla gönlümüzü fetheden festival için de geçerli…

Benim karı size çok aşık, Nejat Bey”: Bu sözler ‘Yumurta’ filminin tamamen dolu geçen gösteriminden sonra Nejat İşler’den karısıyla bir poz vermesini isteyen Türk erkeğine aitmiş. Neresinden tutsanız elinizde kalan bu sözleri festival yöneticisi Ayten Akyıldız aktardı. Hem modern ve özgürlükçü, hem de despot ve sonuna kadar maço kalabilmeyi bu sözlerden daha iyi ne ifade edebilir? Hem Alman, hem de Türk olmanın dayanılmaz ağırlığı böyle bir şey olsa gerek.

FAŞİZMİN ÖNEMLİ MERKEZLERİNDEN BİRİYDİ
Ama doğrusunu isterseniz Nürnberg’de Türk olmanın ağırlığını kimse hissettirmedi bize. Son zamanlarda Almanya’da çıkan ya da çıkarılan yangınlar ve bir Türk’ün karakolda polis dayağıyla ölmesi, doğrusu aklımızın bir köşesinde ister istemez duruyordu. Her an düşmanca bir davranışla karşılaşabileceğimiz sanıyorduk. Ama hiç öyle bir şey olmadı. Karşılaştığımız, konuştuğumuz hemen herkes son derece kibar ve yardım sever davrandı.

Nürnberg yaşanılası bir kent izlenimi veriyor bütünüyle. Yeşil alanları, sükûneti, müzeleri, tarihine sahip çıkışıyla kıskandırıyor. Yürüyüş yapmak ya da futbol oynamak isteseniz, hemen şehir merkezinde koskoca yeşil alanlar; sanat isteseniz moderninden, tarihisine müzeler, ihtiyaç duyacağınız her şey elinizin altında. Çok da eski olmayan zamanlarda buranın faşizmin önemli merkezlerinden biri olduğuna inanmak güç görünüyor ama Dokümantasyon Müzesi bize bu dönemi anlatıyor. Şu ya da bu nedenle, sonuçta kendi geçmişiyle (belki sadece bir dönemiyle de olsa) en sert biçimde hesaplaşan ülkelerden biri Almanya. Her ülkenin her dönemiyle ama özellikle bugünüyle böyle hesaplaşabilmesi halinde, çok farklı bir dünyada yaşar olurduk.

Festivalin merkezi K4 adlı binanın da enteresan bir geçmişi var. Bir zamanlar burada işgalciler ikamet etmiş ve binaya komünün kısaltması olan ‘Komm’ adını vermişler. Bina bugün belediyenin desteğiyle bir kültür merkezi işlevi görüyor. Film gösterimlerinin çoğu ve akşam konserleri bu binanın salonlarında gerçekleşiyor. Festivalin konukları arasında çok sayıda ünlü yönetmen ve oyuncu yer aldı: Sırrı Süreyya Önder (Beynelmilel), Derviş Zaim (Cenneti Beklerken vb.), Zeki Demirkubuz (Kader vb.), Tayfun Pirselimoğlu (Rıza vb.), Özgür Yıldırım (Chico) ve Aydın Sayman (Janjan vb.) yönetmenler arasında yer alırken, Nejat İşler, Hale Soygazi, Selen Seyven, Güven Kıraç, Cem Özer, Nurgül Yeşilçay, Yetkin Dikinciler, Uğur Polat, Rıza Sönmez ve Denis Moschitto festivale katılan oyunculardan bazılarıydı. Tabii festivalin açılışında olmadığımız için göremediğimiz festivalin onur konuğu Zülfü Livaneli’yi unutmamak gerek. Jocelyn Smith’in Livaneli şarkılarını yorumladığı açılış konserinin de çok başarılı geçtiği söyleniyor.

DEMİRKUBUZ’A GÖRE SON YILLARIN EN İYİSİ
Ödül kazanan filmler gelirsek, doğrusu kısa film jürisini de kutlamak gerek. Jürinin birincilik ödülü verdiği Grzegorz Muskala’nın ‘Babam Uyuyor’ adlı filminin ruhuna vakıf olmak ilk izleyişte oldukça güç. Doğrusu ben filmin tadına ikinci izleyişimde varabildim. Zeki Demirkubuz’un ‘uzun ya da kısa, son yıllarda gördüğüm en iyi film’ diye takdim ettiği ‘Babam Uyuyor’ çok başarılı bir görselliğe sahip her şeyden önce. Hiç diyalogun olmadığı film küçük bir çocuğun hayatındaki kritik büyüme anını yakalıyor. Babasının ölüme yaklaştığını gören oğlan çocuğu hayatta artık yeni bir rol üstlenmesi gerektiğini fark ediyor.

UMUT VEREN YÖNETMEN: ÖZGÜR YILDIRIM
Emine Emel Balcı’nın ‘Gölün Kadınları’ adlı belgeseli ödüllerine bir yenisini de Nürnberg’de ekledi. Birincilik ödülü alan film, küçük bir kasabadaki balıkçılıkla uğraşan kadınları konu alan, görselliğiyle dikkati çeken başarılı bir çalışmaydı.
Göldeki balık sayısındaki düşüşle birlikte kocalarına yardım etmek zorunda kalan kadınlar bir yandan geleneksel ev kadınlığı işlerini de sürdürüyorlardı. Ekonomik koşullardaki değişim bazı şeyleri değiştirmese de yine de sosyal yaşamda etkisini göstermişti.

Uzun metraj film yarışmasında en iyi oyuncu ödülünü ‘Yumurta’daki rolüyle Nejat İşler ile ‘Chico’daki rolüyle Denis Moschitto paylaştılar. Yakında bizde de gösterime girecek olan Chico’nun oyuncuları gerçekten başarılıydı. Zaten filmin diğer bir oyuncusu, Volkan Özcan da Jüri Özel Ödülü: Umut Veren Oyuncu seçildi. Yönetmen Özgür Yıldırım ilk filminde doğrusu umut veriyor fakat Chico’nun senaryosu oldukça zayıf ve inandırıcılıktan uzaktı. Uyuşturucu ticaretine bulaşan iki Türk gencin trajik dostluk hikâyesini anlatan film içerdiği şiddettin yoğunluğuyla da yoruyordu.

BİR TOZ ZERRESİ OLMAYA BİLE RAZILAR
En iyi film ödülünü kazanan Yumurta’yı ise zaten biliyorsunuz. SİYAD ödüllerinden sonra çıkan tartışmalar hakkında bir çift laf da ben edeyim. Jürilerin kararlarının insanları kızdırması veya sevindirmesi çok doğal. Sinema yazarlarının geçmişindeki bazı seçimleri beni de üzmüştür (Lynch’in ‘Mavi Kadife’si ilk 10’a girmemişti!). Ama bu gibi tartışmalarda kıstas, seçilen veya seçilmeyen filmlerin sinemasal niteliği olmalıdır. Filmin bütçesi ya da filme giden seyirci sayısı kadar saçma kıstaslar olamaz.

Cannes’da 2007’de en iyi film ödülü alan ‘4 Ay, 3 hafta, 2 Gün’ bazı düzeysiz yazarlarımızın kıstaslarıyla o yarışmada yer bile almamalıydı. Peki Oscar’lar çok mu farklı? ‘Çarpışma’ ya da ‘Milyon Dolarlık Bebek’ büyük iş yapan, büyük bütçeli filmler mi? Kimsenin bu filmler küçük, niye bunlara ödül veriyor dediğini duyduğumu hatırlamıyorum. Oysa bizim söz konusu yazarlarımız, söz konusu festivallerin kırmızı halısında toz zerresi olmaya bile razıdırlar.
Neyse… Sonuçta Yumurta futbol tabiriyle iyi bir seri yakaladı, başarılarının devamını dileriz.

Aynı dilekler iki ülke ve iki sinema çevresi arasındaki yakınlaşmaya yaptığı katkıyla özel bir yerde duran, samimi ortamıyla gönlümüzü fetheden ‘Nürnberg Türk/Alman Film Festivali’ için de geçerli.

Son Oscarlar: İyi filme geçit yok

TARİH:  8 Mart 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Coen kardeşler en kötü, en ruhsuz filmlerinden birini yaptılar ve neredeyse bütün eleştirmenlerden tam not aldılar İhtiyarlara Yer Yok ile. Üzerine bir de Oscar’la şahane bir cila çekildi. Geçen yıl da Scorsese kötü filmlerinden biriyle Oscar’ı almıştı ama onun arkasında böylesine büyük bir destek yoktu. Bu ‘başarı’nın sırrını birgün çözerim diye umuyorum.

Her şeyden önce filmin hikâyesi her dönemeçte çuvallıyor, inandırmıyor. Llwelyn Moss (Josh Brolin) diye Amerika’nın yoksul, karavanda yaşayan beyazlarından biri, bedava et yiyebilmek için avlanmaya çıkar birgün. Bir geyiği vurur ama öldüremez. Geyiğin peşinden gittiğinde ise nasıl olduysa bulunduğu yüksek noktadan göremediği bir manzarayla karşılaşır. Bir sürü araç delik deşik olmuş, çevreye Meksikalı gangsterlerin cesetleri saçılmıştır. Pikaplardan birinin arkasında, branda altında, içinde uyuşturucu olduğu anlaşılan paketler vardır. Belli ki bir uyuşturucu alışverişi sırasında çatışma çıkmış ve gangsterler birbirlerini öldürmüşlerdir.

Normal herhangi bir insanın midesine krampların gireceği bu dehşetli manzara karşısında Moss soğukkanlılığını zerrece yitirmez. Can çekişen ve su isteyen bir Meksikalının makineli tüfeğini alır ama adama hiç ilgi göstermez. Akıl yürüterek, uyuşturucu varsa para da olmalıdır sonucuna varır; eğer biri parayı almışsa nereye gitmiştir diye düşünür ve parayı alan kişiyi ölü bir şekilde bulur. Parayı alır ve karavanına döner. Şimdi bu adam o gece kalkıp da can çekişen kişinin yanına döner mi, dönerse niye döner? Ya adam yaşıyorsa ve arkadaşlarına ya da polise benden söz ederse diye düşünür mantıken. Belki parmak izi de bırakmıştır. Tipi ve parmak izi bilinirse, yakalanabilir. Belki parayı aldım ama uyuşturuculardan da hiç olmazsa birkaç paket alsaydım diye de düşünebilir, değil mi? Ve yanına bir bidon benzin alıp, parmak izi bıraktığı ve içinde eşkâlini tarif edebilecek biri olan pikabı yakmak için olay mahalline dönebilir. Ama filmde böyle olmaz. Gördüğü korkunç manzara karşısında kılı kıpırdamayan Moss, gangsterlerce yakalandığı takdirde öldürüleceğinin tamamen bilincinde olarak, can çekişen adamı kurtarmak için olay mahalline bir bidon suyla döner. İnandırıcı gelmedi mi? İster inanın ister inanmayın, olaylar böyle gelişiyor.

KÖTÜLÜĞÜN SEMBOLÜ YABANCILAR
Moss’un bu iyiliği cezasız kalmaz ilerde göreceğimiz gibi. Moss, iyilik yapayım derken, bölgeye keşif yapmaya gelen haydutların gözüne çarpar. İki milyon doları aldığını düşündükleri Moss’u kovalayan haydutlar, dereye atlayan Moss’un peşine köpeklerini salarlar. Kendileri ise herhalde 2 milyon dolar için ıslanmaya değmeyeceğini düşünürler. Moss köpekten kurtulunca, günü kurtarmış olur çünkü kimse peşine düşmez. İnandırıcı değil mi? İster inanın ister inanmayın, olaylar böyle gelişiyor.
Moss filmin hem iyi hem kötü yanları olan normal insanıyken, filmin iyi insanlarını canlandırmak polislere, kötüsünü canlandırmak ise bir yabancıya; adının nasıl telaffuz edileceğini kimsenin bilemediği Anton Chigurh’a (Javier Bardem) düşer. Filmin Teksas’ta yani Meksika sınırına yakın bir bölgede geçtiğini hatırlarsak, bir İspanyol’un kötüyü, polislerin ise iyiyi oynamaları nasıl kimseyi rahatsız etmez, şaşırmamak mümkün değil. Her gün sınırı geçmeye çalışan yoksul Meksikalılarla, Amerikalı polislerin çatıştığı bu bölgede bu ahlaki işbölümü mide bulandırıcı değilse nedir? Hadi onu bir kenara bıraktık, 11 Eylül sonrasında kötülüğü sembolize edenin bir yabancı olması da rahatsız edici değil midir?

YETER Kİ SÖYLENSİN
Ama film bu kadar basit bir güncel konjonktürle yetinecek kadar iddiasız olmadığından kötülüğü dışsallaştırıp lanetlemekle yetinmez, aksine yüceltir ve soyutlaştırır. Çünkü kötülüğü ezeli ve ebedi, kutsal kitaplara özgü metafizik bir varlığa dönüştürüp, anlaşılmaz kılmak çağın (başta ABD’nin) suçlarının sorumluluğunu sırtlanmaktan daha kolaydır. Chigurh, gangsterlerce Moss’u bulması için görevlendirilir ama o, kimseden emir alacak biri değildir. İşverenlerini öldürüp Moss’u kendi adına aramaya başlar. Filmin karizmatik tek bir kişisi varsa o da Chigurh’dur. Chigurh ilkelidir, Chigurh sarsılmaz bir iradeye sahiptir, Chigurh soğukkanlıdır, bütün büyük kötüler gibi hedefine doğru telaşsızca ilerler. Chigurh’u yaralayabilirsiniz, sarsabilirsiniz ama asla deviremezsiniz. Gerekirse kendi kendisine açık kalp ameliyatı yapar ve yine yoluna devam eder Chigurh. Bir kez polis tarafından yakalandığında, Chigurh istifini hiç bozmaz. Hannibal Lecter gibi hiçbir kafesin onu tutamayacağından emindir. Nitekim de öyle olur, kelepçeli elleriyle silahlı bir polisi öldürüp kurtulur. Filmi beğendiğini söyleyenler üstün yaratık Chigurh’a âşık oldum, onunla özdeşleştim filan deseler bu anlaşılabilir. Benzer olmasa da Eric Bana’nın ‘Kasap’ı, Robert De Niro’nun ‘Taksi Şoförü’ gibi anti kahramanlardan ben de çok etkilenmişimdir. Bu karakterler Chigurh gibi soyut kötülük timsalleri değil, insandılar ama olsun, Chigurh’e hayranlığı yine de anlayabilirim. Yeter ki söylensin. Ama söylenmiyor. O zaman filmde neye hayranlık duyulduğunu anlamak benim için imkânsızlaşıyor.

Filmin polisleri ya genç ve aptallık derecesinde saftırlar ya da Şerif Ed Tom Bell (Tommy Lee Jones) gibi yaşlı ve bilgedirler. Bell, ülkenin her zaman kötü bir damarı olduğunu düşünmekle birlikte bugünün korkunçluğunu kavramakta güçlük çekmektedir. Kötülük karşısında çaresizliğini kabul etmiştir. Ama yine de yaptıklarını anlamak mümkün değildir. Chigurh, Moss’u kovalarken, Bell de onların izini sürer. Bir süre önce Moss’un karavanında bulunduğunu anladığı, Chigurh’un süt içtiği şişeden parmak izi almaz mesela. Şişeyi eline alır ve kafasına diker, biraz önce aradığı katilin o şişeyi ellediğini bildiği halde. İnanmadınız mı? İnanın. Çünkü Bell karakteri bize kötülüğün yenilemez olduğunu anlatmak göreviyle yükümlüdür. Boşuna uğraşmanın manası yoktur. Genç ve saf Amerikalı polisler kötüleri yenebileceklerini sansalar da tecrübeli ve ihtiyar Bell dış mihraklı bu kötülüğün alt edilemeyeceğini bilir. Bir zamanların masum Amerika’sının yitmesine yanar; ona artık yer yoktur bu kötü çağda.
Gerçi kötülük Amerika’da yerli bir kaynağa da sahiptir ama bu kötülük yine şeytani ve nedensizdir. Ayrıca vurgu, bu yerli malı kötülüğe değil yabancı olanadır.

İNANDIRICI OLMAYAN ÇOK ŞEY VAR
Filmde inandırıcı olmayan daha o kadar çok şey var ki hangisini sayacağını insan bilemiyor. Chigurh saf bir Amerikalının alnına sığırları öldürmede kullanılan basınçlı havayla çalışan silahını dayadığında adam hiçbir refleks göstermiyor mesela. Böyle bir silah kullanmak da çok manasız ya, o da başka hikâye. İnsanlar ve hayvanlar arasındaki ilişkiye değin söyleyeceği şeyleri var yazarın ve yönetmenin. Ama bunun ne olduğu çok da belli değil. İki kez insanlar dururken köpeklere acıyor filmdeki karakterler. Hayvan öldürmede kullanılan bir silah bu yüzden mi ön planda? Belki ama belki de sadece korkutuculuğundan.

Woody Harrelson’ın canlandırdığı bir karakter girip çıkıyor hikâyeye bir aşamada. Bu karakterin tek işlevi Chigurh hakkında bilgi sağlamak. Bunun dışında hiçbir inandırıcılığı yok bu karakterin. Aslında karakter de değil ya, neyse.
Kötü hikâye kurgusu, ‘İhtiyarlara Yer Yok’un en hafif kusuru fakat. Asıl kusuru dünya görüşünde. Kötüyü ve kötülüğü yücelten, kötülüğün ekonomik ve sosyal kökenlerini göz ardı edip, onu şeytanileştiren, kötülüğün kaynağı olarak yabancıları, özel olarak da Hispanikleri (Latin Amerika kökenlileri) işaret eden sığ ve tehlikeli dünya görüşü filmin asıl kusuru. Kısacası ‘İhtiyarlara Yer Yok’ bence değil bir başyapıt, iyi bir film sıfatına bile layık değil. Javier Bardem’in oyunculuğunda da abartılacak bir şey yok çünkü canlandırdığı karakter tek yönlü, sadece kötü biri.

70’lerin New York’undan polisiye manzaralar

TARİH:  19 Ocak 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

İki ana karakter ve bir yan karakter etrafında dönüyor I ‘Amerikan Gangsteri’: Harlemli bir gangsterin şoför-I lüğünden mafya patronluğuna yükselen Frank Lucas (Denzel Washington), mesleki açıdan aptalca dürüst polis Richie Roberts (Russel Crowe) ve filmin en kötü karakteri olarak yoz polis detektifi Trupo (Josh Brolin). Filmin başında Frank’i henüz hayatta olan patronu Bumpy John-son’la Uzakdoğu’dan ithal beyaz eşya satan bir dükkânda görüyoruz.

Bumpy eski tip işadamlığını (gangsterlik onun bir biçimi) temsil ediyor; aracılarla çalışan, müşteriyle birebir ilişki kuran türden. Oysa yeni iş anlayışı çok farklı. Dükkânlar anonim mekânlar ve oralarda artık aracılara yer yok. Bumpy bu yeni iş yöntemlerinden şikâyet ederken Frank dersini alıyor. Oracıkta ölen patronu geleceği değil geçmişi temsil ediyor oysa Frank’in önünde bir gelecek var, hem de patron şoförlüğünden patronluğa ulaşan bir gelecek.

 TİPİK BİR KAPİTALİST
Frank patronu ölünce işleri eline alıyor. Sokak ortasında güpegündüz adam öldürerek rakiplerini elemine ediyor ve sindiriyor. Sonra Vietnam’dan, aracıyı kaldırarak doğrudan saf eroin ithal ediyor. Yani aynı filmin başındaki dükkân gibi o da Uzakdoğu’dan ithal beyaz eşya işine giriyor. Lucas malın nakliyatında Amerikan ordusu mensuplarıyla işbirliği yapıyor. Vietnam Savaşı’nda ölen Amerikan askerlerinin tabudan içinde sokuluyor eroin ülkeye. Lucas dürüst bir satıcı ve sattığı markanın imajının temiz kalmasıyla, isim hakkıyla falan da çok ilgili. Tipik bir kapitalist her açıdan.

Richie Roberts ise tipik bir polis değil. Bulduğu bir milyon doları karakola teslim edecek ve bu yüzden meslektaşlarının nefretini üzerinde toplayabilecek kadar dürüst. Ama iş ilişkilerinde böyle, yoksa karısını aldatan, çocuğunu ihmal eden biri o.

1970’lerin New York polisi belki de gezegenin en çok yolsuzluğa bulaşan ya da yolsuzluktan en çok yolunu bulan polisi. Muazzam paralar dönüyor uyuşturucu trafiğinde ve polis de payını fazlasıyla alıyor. Richie dürüstlüğüyle bu çarka çomak sokuyor.

Detektif Trupo ise işte bu kötü polis tipinin bir örneği. Kendi açılarından belli dürüstlükleri olan iki diğer kahramanın da düşmanı. Hem polis Richie’nin, hem gangster Frank’in. Tamamen gereksiz bir aracı o. Diğer kahramanlar yapmaları gereken işi yaparken, yani gangster eroin satıp, dehşet ve ölüm saçarken, dürüst polis kötüleri yakalamaya çalışırken o üzerine düşen işi yapmıyor. Kötüleri yakalamak yerine onları haraca bağlıyor. Dolayısıyla filmin asıl kötüsü de o. 

ABD ORDUSUNUN KARANLIK YÜZÜ
Zaten gangsteri Denzel Washington gibi güldü mü yüzünde güller açan, karizmatik bir oyuncuya oynatırsanız ondan nefret edilmesini de beklemezsiniz. Filmin finalinde Frank’i neredeyse gönüllü bir polis gibi görüp geçmiş bütün günahlarını da affediyoruz. Hatta onun için üzülüyoruz da.

Amerikan Gangsteri’ bir dönemin polis ve ordusunu eroin işindeki rolüyle eleştirerek, gangsterlikle işadamlığı arasındaki benzerliğe dikkat çekerek iyi bir iş yapıyor. Akla bugünün Afganistan’ında Amerikan ordusu ne gibi karanlık işlere bulaşıyordur acaba sorusu geliyor. Malum Irak’taki eski eser kaçakçılığında Amerikan ordu mensuplarının rolü biliniyor.

Ama öte yandan gangsterliğin ve dolayısıyla işadamlı-ğının karanlık yüzünün üstüne gitmiyor ve hatta acımasız bir katili sevimli gösteriyor. Film iyi oyunculuklarına ve akıcılığına rağmen uzun süresini hak eden epik boyuttan yoksun. En zayıf yanı ise nerdeyse doğduğu günden beri gayrı meşru alemin adamı olan, güpegündüz adam öldüren ve eroin işinden inanılmaz paralar kazanan Frank’in ancak mink bir kürk giydikten sonra polisin dikkatini çekmesi ve yükselişi sırasında nerdeyse yapayalnız oluşu.

Sisteki canavar: insan

TARİH:  1 Mart 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Öldüren Sis, hiç olmazsa güzel bir başlangıç bölümüne sahip olmasıyla haftanın gördüğüm diğer filmlerinden bir gömlek üstün nitelemesini hak ediyor.
Bir tatil kasabasında güçlü bir fırtına çıkıyor günün birinde. Ressam David Drayton (Thomas Jane) elektrikler kesildiği ve garip bir sis de kente yaklaştığı için süpermarketten erzak tedarik etmenin akıllıca olduğunu düşünüyor. Oğlunu da alıp markete gittiğinde kendisi gibi düşünen bir sürü insanla karşılaşıyor. Derken panik ve yüzü kan içinde bir adam “sisin içinde bir şey var” diyerek dükkâna gelip, içerdekilerin yüreğine korku salıyor. Film bu noktadan sonra çuvallamaya başlıyor çünkü farklı kişilikleri ve ideolojileri temsil eden tipleri bir araya getirerek, insanlık hakkında büyük şeyler söyleyebileceğini sananların sıklıkla kullandığı ilkel bir kalıbın içine giriyor. Dışarıda garip canavarlar kol gezerken süpermarkette cahillerle entelektüeller, siyahîlerle beyazlar, dindarlarla rasyonalistler çatışmaya başlıyor.
Sonuç mu: En çok korkmamız gereken şey korkunun kendisi! Yani kendimizden korkmamız gerekiyor; bu da bizi nereye getiriyor bilemiyorum. Filmin karanlık finali de son derece sevimsiz. Zavallı ahtapot ve örümceklere sinemanın daha uzun yıllar haksızlık etmeyi sürdüreceğini görmek de hoş değil. Herkese bu filmden sonra panzehir olarak Beatles’ın ‘Octopus Garden’ını (Ahtapotun Bahçesi) dinlemesini öneririm.

Ve Oscar “kötülüğe” gitti

TARİH:  26 Şubat 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bir kötülük kol geziyor sinemalarda. Nedensiz, geçmişsiz ve geleceksiz bir kötülük bu; ezeli ve ebedi. Efsanelere, dinlere özgü, metafizik bir kötülük. Dünyamızın halini bunla, bu kötülüğün tezahürüyle açıklamak ne büyük bir kolaycılık, ne kaçak bir tavır! İşi şeytana havale ettiniz mi ne yapacak pek bir şey kalıyor ne de suçlayacak. Bu şeytani figür ‘Kan Dökülecek’te has bir Amerikalı (Mr. Plainview’i Daniel Day Lewis canlandırdı) olarak karşımıza çıkıyor (İrlanda kökenli, beyaz, laik), ‘İhtiyarlara Yer Yok’ta ise nasıl okunacağını kimsenin anlamadığı, garip bir ismi (Chi-gurh’u Javier Bardem canlandırdı) olan Hispanik bir karakter olarak.

‘Kan Dökülecek’ kötülüğün hiç olmazsa yerli, otantik kökenine vurgu yaparken, ‘İhtiyarlara Yer Yok’ ithal, Amerika’ya yabancı bir kötülüğün ülkeyi ele geçirmesine, güzel ve saf eski Amerika’yı yok etmesine hayıflanıyor. Ama bir yandan “bu ülkede hep kötülük vardı” gibi bir laf da ediyor karakterlerden biri ‘İhtiyarlara Yer Yok’ta. ‘Kan Dökülecek’ kötü Mr. Plainview’u petrolcü yaparak, bugünün kötülüklerinin kökenine işaret etmek istiyor. ‘İhtiyarlara Yer Yok’ kötülüğü ezeli ve ebedi bir şekilde çizerken yine de yabancılığına vurgu yaparak 11 Eylül’ü hatırlatıyor. Filmlerden biri gelecek kipinde konuşurken biri geçmişten söz ediyor nostaljik bir şekilde: Kan dökülecek, çünkü kötüyüz ve kötüydük; ihtiyarlara yani geçmişe artık yer yok çünkü hayat değişti, oysa bir zamanlar böyle olacağını hayal edemezdik.

“ŞİKÂYETİM YARADANA”
Kötülük ister dış mihraklı olsun, ister iç (ki zaten dış mihraktan söz eden IYY de otantik bir kötülük damarına işaret ediyor) fark etmez. Kötülüğü üreten sistemden söz etmiyorsanız, suçu yaradılışa atarsınız. “Şikâyetim yaradana” makamından tutturmuş olursunuz. İnsan, öyle pek güvenilir bir yaratık değil, orası kesin. Atamız neydi ki biz ne olacağız sonuçta. Çok geriye gidersek, maymunumsu bir yaratıkla karşılaşacağız, göz göze gelmemeye dikkat etmemiz gereken. Kişiyi, işkencecisine bile âşık etmeyi becerten bir uyum mekanizmasına sahibiz. Hayatta kalabilmemiz için gerekli bunlar, ne yapalım. Ama yine de hiçbir hayvanda olmayan özelliklerimiz var: Hakkaniyet duygusu, eşitlik duygusu, özgecilik gibi. Lafı kısa keselim, iyi yanlarımızı mı besliyor var olan koşullar, yoksa kötü yanlarımızı mı? Soru bu. Kötüyü besliyorsa, o koşulları değiştirelim. Bu sorumluluk almayı gerektirir. Ama kötüyü tamamen soyut bir hale getirirseniz, sorumluk almanıza gerek de kalmaz. O hep vardı, hep de olacaktır.

Oscar ödülünü verenler görece daha fazla sorumluk alan ‘Kan Dökülecek’i değil, topu iyice taca atan ‘İhtiyarlara Yer Yok’u, ehveni şer’i değil şer’in kötüsünü ödüllendirdi, film olarak. Ama en iyi erkek ve en iyi yardımcı erkek oyuncuda iki kötüyü de es geçmedi. “Hayırlı olmasın” diyelim bu ödüller, biz de günün modasına uyarak çünkü ne varsa kötülükte var gibi gözüküyor Hollywood’un tercihlerine bakınca.

İşte Oscar’ın en mutlu isimleri
En iyi film: İhtiyarlara Yer Yok-No Country For Old Men (Yönetmen Joel ve Ethan Coen)
En iyi yönetmen: Joel ve Ethan Coen kardeşler, (İhtiyarlara Yer Yok-No Country For Old Men)
En iyi erkek oyuncu: Daniel Day-Lewis (Kan dökülecek-There Will Be Blood)
En iyi kadın oyuncu: Marion Cotillard (Kaldırım Serçesi-La Vie en Rose)
En iyi yardımcı erkek oyuncu: Javier Bardem (İhtiyarlara Yer Yok-No Country For Old Men)
En iyi yardımcı kadın oyuncu: Tilda Swinton (Michael Clayton)
En iyi yabancı film: The Counterfeiters-Kalpazanlar (Avusturya)
En iyi animasyon filmi: Ratatouille
En iyi belgesel film: Taxi to the Dark Side (Alex Gib-ney ve Eva Orner)
En iyi orijinal senaryo: Juno (Juno)
En iyi uyarlama senaryo: İhtiyarlara Yer Yok-No Country For Old Men (Yönetmen Joel ve Ethan Coen)
En iyi görüntü yönetmeni: Robert Elswit (Kan Dökülecek-There Will Be Blood)
En iyi özgün müzik: Dario Marianelli (Atonement)
En iyi şarki: Falling Slowly (Once) Glen Hansard ve Marketa Irglova
En iyi kostüm: Alexandra Byrne (Elizabeth: Altın Çağ)
En iyi makyaj: Didier Lavergne ve Jan Archibald (La Vie en Rose-Kaldırım Serçesi)

ClA’in vicdanı

 

TARİH:  5 Ocak 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yakınlarda CIA İran raporunu açıkladı ve İran’ın nükleer silah geliştirme çabalarına son verdiğini bildirdi. Bu durum, Bush ve ekibinin söyledikleriyle çelişiyordu. Ama kamuoyu da Bush’la birlikte ters köşeye yattı, CIA’den böyle bir dürüstlük beklemiyordu kimse. Yoksa artık CIA’de bir şeyler değişmeye mi başladı?

Liberal Hollywood filmleri yıllardır CIA içindeki bireylere bel bağlıyor, onların vicdan muhasebeleri sonucunda örgütlerinin yanlışlarını düzeltme çabasına gireceklerini umuyor. Syriana’nın da, Bourne dizisinin de kahramanları örgütlerinin yani ClA’in yöntemlerinden rahatsızlık duyuyor ve emirlere karşı çıkıyorlar.

AMERİKALILAR NEDENSE(!) ORTADA YOK
‘Yargısız İnfaz’da da benzer şeyler yapan bir kahraman var. Peki başta söz ettiğimiz gelişmenin de ışığında bu tip vicdanlı CIA ajanı sayısının arttığından ve nihayetinde örgütün bir değişim geçirdiğinden söz etmek mümkün mü acaba? Açıkçası eşyanın tabiatına aykırı böyle bir gelişme olacağını, kurumun ilk iş olarak dezenfor-masyona son vereceğini filan hiç sanmıyoruz ve bunu filmler bile iddia etmiyorlar. Ama bildiğimizi sandığımız şeylerden çok da emin olmamamız gerektiğini, hayatın sürprizlerle dolu olduğunu kabul etmek gerek.

Yargısız İnfaz’ın söylemek istediği net bir mesaj var: İşkenceyle doğru enformasyona ulaşamazsınız. İşkence altındaki kişiden duymak istediklerinizi duyarsınız ama bunlar gerçeği yansıtmaz. Bu tabii ki katılacağımız ve desteklenmesi gereken bir mesaj. Ama film daha derine gitmiyor, Amerika’nın Ortadoğu politikasıyla ilgili başkacana bir derdi yok filmin. Aksine Ortadoğuluyu Ortadoğu’dan, yani bir Arap’ı diğer Arapların elinden kurtaran da yine Amerikalı oluyor. Söz konusu kişinin işkenceye alınmasına neden olan CIA’nin yöneticileri ama Amerikalılar ellerini kana bularken neredeyse hiç görülmüyor. Sonuçta canavarlaşan emri verenden çok uygulayan Araplar oluyor.

İNTİHAR BOMBACISINA AŞIK OLMAK
Yargısız İnfaz’ın ‘Syriana’ya biraz andıran bir yapısı var. Farklı zamanlarda geçen birbiriyle ilişkili farklı öyküleri paralel bir kurgu içinde izliyoruz. Ana öykü bir Amerikalı kadınla evli, yeşil kart sahibi ve 20 yıldır Amerika’da yaşayan Mısırlı bir kimya mühendisinin bir bombalamadan sorumlu tutulup sorgulanmasını anlatıyor. CIA’nin uçaklarından birine bindirilip bir Arap ülkesine götürülüp işkenceye maruz bırakılıyor El-İbrahimi (Omar Metwally). Bombalamada bir meslektaşını yitiren ve onun görevini üstienmek zorunda kalan Douglas Freeman (Jake Gyllenhaal) ise filmin vicdan sahibi CIA görevlisi. El-İbrahimi’nin eşi (Reese Witherspoon) ise hiçbir iz bırakmadan ortadan kaybolan kocasını tanıdığı bir politikacının (Peter Sarsgaard) yardımıyla bulmaya çabalıyor. Bu arada sorgulamayı yürüten Arap polis müfettişinin kızının babasına isyanını ve bir intihar bom-bacısıyla yaşadığı aşkı da izliyoruz. Yargısız İnfaz iyi niyetli olsa da yine benzerine rastladığımız klişeleri tekrarlayan, umudu direnişin çıkması gereken yerde değil, baskıyı gerçekleştirenin değişmesinde arayan bir film. İyi oyuncuları için izlenebilir.

Yargısız İnfaz
Orijinal Adı: Rendition Yönetmen: Gavin Hood Oyuncular: Meryl Streep, Omar Metwally, Reese Witherspoon, Jake Gyllenhaal, Aramis Knight, David Fabrizio, Zineb Oukach Türü: Gerilim, Dram Ülke: ABD

 

© 2020 -CuneytCebenoyan.com