Toni Erdmann: Kapitalizm hastalığı

TARİH:  4 Şubat 2017
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Bu haftanın diğer filmlerinden ‘Yaşamın Kıyısında’ gibi, ‘Toni Erdmann’ da hayattan keyif almayan, mutsuz bir karakteri anlatıyor ve basit bir çözüm de önermeden bitiyor. Bu sefer kahramanımız genç bir işkadını olan Ines (Sandra Hüller). Ines’in bildiğimiz kadarıyla hayatını karartan özel bir travması yok. Ines’in hastalığının görünen nedeni kapitalist sistem. Ines, iş hayatının sahteliğinde, acımasızlığında, bir kadın olarak ayakta kalmaya çalışıyor. Hem bir kurt kadar yırtıcı, hem de bir fino köpeği gibi sevimli olması gerekiyor. Kadın olduğu için, iş yaptığı şirketin patronunun karısını (ya da sevgilisini) alış verişe götürmek de ondan beklenen işler arasında. Ya da, kimi seksist sözleri duymazlıktan gelmek durumunda. Kadın olmanın getirdiği ekstra sorunlar dışında kapitalizmin insanlık dışılığı kadın ya da erkek herkes için aynı. Ines’in çalıştığı danışma şirketi, başka şirketlere nasıl küçülebileceklerini ve nasıl daha çok kar edebileceklerini gösteren çözümler sunuyor. Küçülmek demek işçi çıkarmak demek. İşsizliğin ne demek olduğu ise ne danışma şirketini ne de diğer şirketleri ilgilendiriyor.

Ines’in babası Winfried (Peter Simonischek) ise bambaşka biri. Kızı ne kadar asık suratlı ve ciddiyse, babası o kadar şakacı ve oyuncu biri. Winfried, yaşlı köpeği ölünce, biraz da hüznünü dağıtmak için kızının yanına Bükreş’e gidiyor. Ama Ines’in, babasının sululuklarını çekecek hiç hali yok. İşine konsantre olmak ve başarılı olmak istiyor o sadece. Winfried kızından yüz bulamayınca, bu kez peruk ve takma dişlerle Toni Erdmann adlı hayali bir kimliğe bürünüp tekrar sahneye çıkıyor.

‘Toni Erdmann’ yönetmeni Maren Ade’nin üçüncü filmi ve Yaşamın Kıyısında gibi bu filmde aynı ankette yeni yüzyılın en iyi filmlerinden biri olarak görüldü. Fakat Toni Erdmann, asıl sansasyonu geçen yıl yarıştığı Cannes’da yaşattı. Film hiç ödül alamadı ama eleştirmenlerden Cannes tarihinin en yüksek notunu aldı. Film özünde acı bir baba kız ilişkisini kimi zaman kahkahalarla güldüren ve doğalcı bir tarzda anlatarak, asık suratlı filmlerden yorulan eleştirmenlerin, yüzlerinde gülücüklerle sinemadan çıkmasını sağlamıştı. Oscar adayı da olan Toni Erdmann, 160 dakikalık süresiyle kanımca fazla uzun. Filmin hikâyesi temelde aynı çerçevede dönüyor. Bu çerçeve içinde gördüğümüz hiçbir sahne kötü ya da sıkıcı değil tek başına ama toplamda filmin beni bir miktar yorduğunu söyleyebilirim. Yine de, Toni Erdmann yılın en iyilerinden biri. Alman sinemasına belki de yeni bir kapı açtığı bile söylenebilir.

Dul Kadınlar: İkinci hayat

TARİH:  17 Kasım 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün


whitney-katilini-biliyoruz-531801-1.

Yönetmen Steve McQueen (oyuncu olan değil) 2013 tarihli “12 Yıllık Esaret” filmiyle Oscar kazanmıştı. Ondan önceki filmleri “Açlık” ve “Utanç” da kendilerinden çok söz ettirmişlerdi. Güncel sanat dünyasından gelen biriydi McQueen ve hep bir saygınlık halesi taşıdı başının üstünde. “Dul Kadınlar”ın aldığı eleştirilere bakacak olursak bu hâle orada durmaya devam edecek. Ama bana kalırsa “Dul Kadınlar” pek de iyi bir film değil.

Önce filmin iyi yanlarından söz edeyim. Kendisi de Siyah olan McQueen, meseleleri kimlik siyasetine indirgememiş. Irk ayrımının acı sonuçlarını da göstermiş ama sistemin işleyişinde Siyah-Beyaz ayrımının önemli olmadığını, yozlaşmanın deri rengiyle değil, çarkların nasıl ve neyle döndüğüyle alakalı olduğunu vurgulamış.

Filmin oyuncu kadrosu çok iyi ve hepsi de işlerini iyi yapıyorlar. Ama hiçbirinin performansı akılda kalmayacak çünkü canlandırdıkları karakterler yüzeyseller ve inandırıcı dönüşümler yaşamıyorlar. Hikâye işlemiyor, inandırmıyor. Film ne bir dram ne de bir gerilim/macera filmi olarak işliyor. Zaten macera filmi seyretmek isteyenler için giriş sahnesinden sonra o kadar uzun bir giriş bölümü var ki, bitmek bilmiyor gibi gelebilir o beklentideki seyirciye.

3 kadının değişimi
Filmin konusunu tanıtım yazılarından biliiyorsunuzdur: Kocaları soygun yaparken ölen bir grup kadın, kocalarının soyduğu adamlara, soygun sırasında kaybolan paralarını iade etmek için, bir soyguna girişirler. Daha önce hiç bu işlerde parmağı olmayan 3 kadının bu kimlik değişimini yerseniz, buyrun diyeyim. Viola Davis bu ekibin şefi olarak en büyük role sahip ve işini çok iyi yapıyor. Davis’in filmle ilgili bir videosunu gördüm. Filmin açılış sahnesinde Liam Neeson’la yakın planda verilen öpüşme görüntüsünün “Siyah-Beyaz” bir çiftin sevişmesini göstermesi açısından bir ilk olduğunu söylüyordu. Bu kadar basit bir şeyin ilk olması çok düşündürücü ve filmin artılar hanesine yazılmalı.

Ama dediğim gibi bu artılar fazla değil. Colin Farrel, Liam Neeson ve Robert Duvall gibi oyuncular basmakalıp rollerde harcanıyor. Hikâye tutarsız ve inandırıcı değil. Ama film yine de iyi yapıldığı için kendini seyrettiriyor.

Ayvalık Film Festivali: Bu festival tutar!

TARİH:  29 Eylül 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Kariyo&Ababay Vakfı’nın ana sponsorluğunda ve İstanbul Film Festivali’nden tanıdığımız Azize Tan’ın yönetiminde nurtopu gibi bir film festivalimiz oldu. Sinema cemaati olarak 5-10 Ekim arasında Ayvalık’taydık bu nedenle. Tabii Ayvalık’ın bir tür çöl ikliminde olduğunu bilmiyorduk gitmeden önce. Gündüzleri İstanbul’dan sıcak geceleri ise İstanbul’dan soğuk bir havayla karşıladı Ayvalık bizi. Hele açık hava tiyatrosunda şiddetli poyraz altında yapılan açılış gecesi, sonraki 10-15 günümüzün kaderini belirledi. Bendeniz, grip oldum. Geçen hafta yazmam gereken bu yazıyı bu hafta yazmamın nedeni budur. Yeni yeni kendime geliyorum.

anons-zamanimizin-bazi-kahramanlari-522637-1.

Festivale yoğun ilgi vardı

Festivalimiz pek güzeldi fakat. Ayvalık halkı festivale çok yoğun ilgi gösterdi. Özellikle yeni Türk filmlerine yer bulmak, erken davranmayanlar için imkansızdı. Bir Berlin bir de Ayvalık benim için İstanbul’a alternatif olabilecek sayıda arkadaşımı barındırıyor. Ayvalık’a İstanbul’dan çok ciddi bir göç var anlayacağınız.
Yeni sezonda Başka Sinema’nın göstereceği ve büyük festivallerden ödül almış birçok film üç mekanda gösterildi. Ayrıca söyleşiler ve atölyeler yapıldı. Boş zamanlarda sinema konuşuldu. Yılın en iyi yönetmeni seçilen Nuri Bilge Ceylan’a ödül verildi. Festivalin bir tür havada kalan tek etkinliği buydu. Yarışma olmadan, o yönetmenin retrospektifi yapılmadan, yönetmenden en azından bir master class istenmeden, eline bir çek tutuşturmak çok anlamlı gelmedi çoğu kişiye. Yoksa NBC’nin yılın yönetmeni seçilmesine kimse itiraz etmedi.

Ayvalık Film Festivali’ne uzun ömürler diliyor, bu festivalin gerçekleştirilmesi için aylarca canla başla çalışan herkese teşekkür ediyorum.

Ay’da ilk insan: Ay’a son veda

TARİH:  29 Eylül 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Ay’da İlk İnsan” (Aİİ), büyük bütçeli bir Hollywood filminden beklenebilecek bayağılıkları yapmıyor. Yani Amerika’nın uzay yarışında “pis komünist” Sovyetler’i nasıl alt ettiğinin coşkulu bir kutlaması ya da heyecan dolu bir macera filmi olmaya çalışmıyor. Büyük bütçeli bir Hollywood filminden beklenebileceği üzere uzay yarışının ekonomik, politik derinliklerine de dalmıyor öte yandan. Ayda İlk İnsan, şaşırtıcı bir şey yapıyor: uzay yarışını arka planına alarak, Neil Armstrong’un yas sürecini, başlangıcından muhtemel bitişine kadar göstermeye çalışıyor. Aslında şaşırtıcı olan filmin yas sürecini anlatması değil, bir yas sürecinin 5 yıl önce yine bir uzay macerasında anlatılmış olması. Alfonso Cuaron’un uzay macerası Gravity de aynı şeyi yapmıştı! Kaybın bıraktığı boşlukla uzay boşluğu, yastaki kişinin iletişim kurmadaki zorluğuyla- isteksizliğiyle uzayın sessizliği, astronotun kendisini dışardan izole eden kıyafetler içinde oluşuyla, yastaki kişinin yalnızlaşma isteği birbirlerine çok iyi uyuyor.

Gravity’nin derdinin ne olduğu, bu yas sürecinin hikâyede belirleyici olduğu çok belliydi. Aİİ’nin aslında baştan sona bu yas sürecine dair olduğunu ise filmin sonunda anlıyoruz.

Önemli olan Ay’a ayak basması değil

Gravity’nin kahramanı Ryan Stone (Sandra Bullock) iki yaşındaki kızını bir kazada kaybetmiş ve bunun üzerine insanlarla ilişkisini minimuma indirmiş biriydi. Kendi içine dönüklüğüne ve sessizliğine en uygun ortamı ise uzayda bulmuştu. “Ay’da İlk İnsan”ın kahramanı Neil Armstrong (Ryan Gosling) dört yaşındaki kızını muhtemelen kanser nedeniyle kaybediyor. Armstrong Kore’de savaşmış bir gazi. Kızını kaybettiğinde de çok dışa dönük biri gibi durmuyor. Ama film, Neil’in kızını kaybedişi öncesine dair çok bilgi vermiyor. Neil’in kaybı deyip duruyorum, Neil’in bir karısı var ama film onun yas sürecini aynı derecede önemsemiyor.

anons-zamanimizin-bazi-kahramanlari-522636-1.

Gravity’nin Ryan’ı, yasıyla baş edebilmek için nasıl sessizliğe ve yalnızlığa sığındıysa, Aİİ’nin Neil’i (Ryan adlı bir oyuncu tarafından canlandırılıyor tesadüfen) de kızı aklına geldiğinde kalabalıktan kaçan ve gözünü uzaya diken biri. Neil Armstrong’un aya ayak bastığını ve dünyaya geri döndüğünü biliyoruz, bunları söylemek filmin sürprizlerini açık etmek olmaz. Fakat film için asıl önemli olan Neil’in aya ayak basması değil! Film için asıl önemli olan astronotun sonunda kızının kaybını kabul edip yasını sonlandırması (kızının bileziğini uzay boşluğuna bırakmasıyla simgeleniyor) ve karısıyla yeniden iletişim kurabilecek oluşu! Belki de bu nedenle ne Armstrong’un aya ayak basışı, ne o meşhur “bir insan için küçük bir adım ama insanlık için devasa bir atılım” sözünü söyleyişi, ne de (Allaha şükür) Amerikan bayrağını aya dikişi o kadar vurgulanmıyor. Filmin yaklaşımına şapka çıkarıyorum ama bu yaklaşımın hayata geçirilişi o kadar başarılı değil. Ne Neil’in bütün sürecini yasının belirlediğini filmin finaline kadar anlıyoruz, ne de diğer yan karakterler ete kemiğe bürünüyor. Sallanan kamera da bir süre sonra yoruyor. Fakat film seyre değer!

Black Panther: Bor bir vibranyum değil!

TARİH:  17 Şubat 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bazen bazı filmler o kadar şişiriliyor ki, sanırsınız bir devrim gerçekleştirmişler. Black Panther böyle bir muamaleye layık görülen filmlerden. Black Panther’in, saygı duyulacak erdemleri var, var olmasına da, son tahlilde, sınıf çelişkisinin yerine ırksal çelişkiyi koyan, bunu yaparken bile kavgayı Siyahlarla Beyazlar arasında bir savaş olarak değil, Beyaz bir CIA ajanının da iyilerin safında yer aldığı Siyahlar arası bir kavga olarak gösteren, altyapı ile üstyapı ilişkisini darma duman eden bir çalışma olduğu gerçeğini de görmek lazım. Yine de şunu teslim etmek lazım: Filmin politik bir mesajı var ve o mesaj özünde hümanist. Mesele ezme ezilme ilişkisini tersine çevirmek değil, o ilişkiyi paylaşımcı hale getirmek diyor film. Ve filmin kötü adamının da anlayışla ele alındığını söylemek lazım. Öldürmeyi yüceltmeyen bir süper kahraman filmi özel bir şey.

Bir varmış bir yokmuş, süper kahraman filmi bu ya, Afrika’da herkesin çok yoksul sandığı ama aslında dünyanın en ileri teknolojisine sahip Wakanda adlı bir ülke varmış. Her nasılsa sadece bu ülkede bulunan vibranyum adlı bir maden, bulunmakla kalmamış, ülkenin teknolojisinin herkesi geçmesini de sağlamış. Bor madeni de şunu becerse ya Türkiye için! Bir anda uzay teknolojisine sahip olsak! Roket bilimimiz gelişse… Nerde borda o yürek!? Bor, mantar çıktı a dostlar, üzülerek belirteyim. Bor, bir vibranyum değil maalesef…

İşte bu çok ileri ülkede nasılsa örf, adet ve gelenekler avcı, toplayıcı kabile toplumu düzeyinde seyretmeye devam edermiş. Çevresindeki geri Afrika ülkelerinin bazılarında bile seçimler yapılırken, Wakanda’da en güçlü erkek kral olurmuş. Ne demişler, vibranyumun teknolojisini al ama ahlakını alma! Wakanda bunu yapmış, ilerlerken bazı tavizler vermiş vermesine, kadınlar asker ya da bilm insanı olmuşlar olmasına ama bir giyim kuşam devrimi yapmamışlar mesela… Bazıları sandaletlerini bile çıkarmaya direnmiş.

Ve fakat her şey yolunda giderken, tahtta hak iddia eden kralın kuzeni çıkagelmiş. Kralın kuzeni etliye, sütlüye karışmayan, kendi kabuğunda yaşayan Wakanda’ya çok kızgınmış. Çünkü o Public Enemy grubu ya da hakiki Siyah Panterler örgütü gibi “Siyah Bir Gezegen” hayal edermiş. Wakandalıların ezilen, sömürülen, aşağılanan ve yoksulluk içinde yaşayan ırkdaşlarına yardım etmesi gerektiğini, Churchill’in Büyük Britanyası gibi üzerinde güneş batmayan bir imparatorluk kurmasını istermiş. Kuzenin babası da bu uğurda canını vermiş, yani işin içinde bir babanın intikamı motifi de varmış. Bakalım bu kavgadan kim galip çıkacak? Filmin sorusu bu. Tabii bir de üçüncü seçenek olduğunu belirtmek lazım ki bunu akıl edenler de kadınlar. Yani ne içe kapanık yaşamak ne de başkalarına hükmetmek. Dışa açılıp yoksullara, ezilenlere yardım etmek de üçüncü seçenek.

İyi, güzel hoş da bu kavgada CIA’nin iyilerin yanında yer almasına ne demeli? Dünyada ezilenler ve ezenler Siyahlar ve Beyazlar diye mi ayrılıyor yoksa kapitalistler ve sermayesizler diye mi? Altyapısı bu kadar gelişkin bir ülkede nasıl oluyor da kabile gelenekleriyle işler hallediliyor. Bilek güreşinde galip gelenler mi profesör oluyor mesela? En uzağa işeyenler mi kral danışmanları? Masal bu, masal olmasına da, sonuçta abuk sabuk bir toplum modeliyle verdiğiniz mesajlar, bir halta yaramazlar, ne kadar iyi niyetli olsalar da. Ki işin içine CIA karışmışsa iyi niyetten de söz edilemez.

Özgürlüğün Elli Tonu: Ana’nın Analık Hakkı

TARİH:  10 Şubat 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Komşu kızı Anastasia Steele’in çelik iradesiyle, milyarder ama sadist işadamı Christian Grey’i evcilleştirme efsanesinin son halkası huzurlarımızda. Bay Grey rücu ettikçe etmiştir. Evlenmiş, karısının iş kadını olmasını da kabullenmiştir. Artık düşmedik bir tek kalesi kalmıştır. O da düşerse Christian’ın bağımsız ve özgür bir erkek olarak cenaze namazını kılmanın zamanı gelmiştir. Christian’a baba olmayı kabul ettirmek Anastasia’nın son hedefidir. In ın ınıın! Heyecan son haddinde. “Diren Christian!” diyenlerden misiniz, yoksa “bastır Ana, analık haktır; verilmez, alınır!” diyenlerden mi?

Aslında tarih, kimin kazandığını gösteriyor ya, ben yine de filmin sonunu açık etmeyeyim. Bu heyecanlı filmde konu gereği bolca üreme faaliyeti de var elbette.

Babasının Kızı: Bir Kopuş Hikâyesi

TARİH:  3 Şubat 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Babasının Kızı yönetmen Melisa Üneri’nin babası Cengiz Üneri’den kopma sürecini anlatan bir belgesel. Filmi bilgisayardan seyredeli çok oluyor ama son zamanlarda seyrettiğim birçok filmden daha çok aklımda olduğunu söyleyebilirim. Bu biraz geç kalmış kopuş hikayesi, baba-kız, kız-babaanne ilişkilerine daha önce başka filmlerde görmediğim kadar içerden ve samimi bir bakış getiriyor. Finli annenin uzun zamandır sahnede olmadığı bu iki kişilik ailenin maceralarını kesinlikle kaçırmayın!

Paramparça: Depolitize edilen tarih

TARİH:  3 Şubat 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bu yılın Altın Küre Ödülleri’nin ikisinin de intikam peşindeki anneleri anlatan filmlere(3 Billboard ve Paramparça) gitmesi enteresan bir durum. İki filmin geçtiği yerlerde de ırkçılığın var oluşunu da ortak bir nokta olarak görebiliriz.

Fatih Akın daha önce de politik temalara el attı. Osmanlı İmparatorluğu’nun Ermeni vatandaşlarına yaşattığı Büyük Felaket’e dair yaptığı “Kesik”, western türüne kurban ettiği bir filmdi. Bu konuyu ele almasını zamanında takdir ederken etkisiz bir film çıkardığını da yazmıştım.

Akın, Yaşamın Kıyısında’da da politik bir karakteri ele almıştı. Yine inandırıcılıktan uzak bir karakterdi o filmdeki Ayten (Nurgül Yeşilçay). Ve Ayten’in hapisten çıkması , Batılı bir kadın tarafından sağlanıyordu.

Paramparça’da da Alman bir kadın, Kürt kocam eğer yaşasaydı, yani onun karısını ve kızını öldürselerdi ne yapardı diye düşünüyor ve onun yapacaklarını yapıyor. Bir Kürdün intikamını Batılı alıyor. Amerikalıların başta olmak üzere Batılıların YPG’ye Suriye’de verdikleri destekle, yani Batı’nın Kürtlerin mücadelesini bir anlamda üstlenmesiyle bu benzerlik sanırım tesadüfidir. Ya da bilinçaltı bir etkileşimdir. Fakat hem Yaşamın Kıyısında hem de Paramparça’da adaleti Batılı bireyin sağlaması, üzerine düşünülmesi gereken bir tema.

Paramparça’nın arkasında yaşanmış trajediler ve büyük bir skandal var. Doğu ve Batı Almanya’nın birleşmesinin yarattığı çalkantıda, Almanya’da ırkçılık yükselişe geçti ve 200’e yakın yabancı 1990’larda öldürüldü. 2000-2006 yılları arasında ise Ceska marka bir tabancayla 8 Türk/Kürt, bir Yunanlı (Türk sanılarak) ve bir Alman kadın polis öldürüldü. Polis, başından itibaren bu cinayetlerin Türk/Kürt mafya içi hesaplaşmaları olarak değerlendirerek aileleri bir kez daha mağdur etti. Alman medyası Döner Cinayetleri adını takarak aşağılamayı sürdürdü. Geride kalanlar yakınlarını kaybetmenin yanı sıra, uyuşturucu, silah vs ticareti yapan mafya aileleri olarak görülmenin acısını yaşadı. Bombalamalar da oldu ama bu bombalamalarda ölen olmadı. Sonunda cinayetlerin kendilerine Nasyonal Sosyalist Yeraltı (NSU- Nazionalsozialistischer Untergrund)diyen bir Neo Nazi örgütün işi olduğu anlaşıldı. Bütün bu süreçte, polis yetkililerinin bazı izleri yok ettiği, bir dedektifin olay sırasında cinayet mahallerinden birinde olduğu gibi skandal gelişmeler de yaşandı. Angela Merkel, bizzat mağdur ailelerden özür diledi.

Filmin sonunda çıkan yazılardan anlıyoruz ki, Paramparça, kullanılan tabancanın markasından dolayı Ceska cinayetleri de olan bu cinayetlerden esinleniyor. Ama gerçekte yaşananlarla pek alakası olmayan bir film Paramparça. Filmde öldürülen Nuri Şekerci (Numan Acar) adlı karakter, polisin mafyaya dair kuşkularını haklı çıkaracak bir şekilde eskiden uyuşturucu ticareti yapan biri olarak resmedilmiş. Polisin önyargısını bence sıfırlayan bir değişiklik bu. Ben de polis olsam, eski bir uyuşturucu satıcısının, başının mafya içi hesaplaşmadan belaya girdiğini düşünürdüm. (Bir ayrıntı: Şekerci soyadı bile İngilizcede Sugarman’e karşılık geliyor ki, anlamının uyuşturucu satıcısı olduğunu Searching for Sugarman (Bir Şarkının Peşinde) adlı belgeselden biliyoruz.)

Filmdeki yabancı cinayeti tekil bir olay gösterildiğinden ırkçı bağlama oturtamıyoruz. Hatta Nuri’nin Alman karısı Katja’nın (Diane Krüger), cinayetin faşistlerce gerçekleştirildiği sonucuna nereden vardığını da anlamıyoruz. Cinayeti diğer cinayetlere bağlayan ortak silah (Ceska) da yok filmde. Ölüme bir bomba neden oluyor, oysa çivi bombasıyla ölen kimse yok, bırakın tanınmayacak kadar paramparça olmayı. Caniler birdenbire yakalandığında da polisin onlara nasıl ulaştığını anlamıyoruz. Bunu anlamadığımız için mahkeme sonunda nasıl beraat ettiklerini de anlamıyoruz. Basının yoğun ilgi gösterdiği gerçek davanın yerini basının hiç ilgisinin olmadığı küçük, karikatür bir dava almış. Nazilere dair dosyaları yok eden ya da olay sırasında cinayet mahallinde bulunan memurlar da yok. Mahkemelerde yakınlarının öldürülmesinin hesabını soran Kürtler veya Türkler de yok. Bütün bunların ardından sistematik ırkçılık tamamen gizlenmese de sonuçta suçlu sanki hukuk devletiymiş gibi bir durum çıkıyor. Filmde Frankenstein’ın üvey kardeşi gibi görünen bir davalı avukatının olması da filmi açıkçası komikleştiriyor.

Cinayetleri işleyen Nazilerin, Hitler hayran olmaları dışında bir özelliklerini öğrenmiyoruz. Onlar kötüler, o kadar. Politik bir konu depolitize oluyor. Ve ortaya bir intikam hikayesi çıkıyor. Fatih Akın herhalde, adaleti kendi elinize almanız gerekiyor gibi, faşizan bir mesaj vermek istemiyordur. Ama ne demek istiyor anlamak zor. Gerçekte filmdeki Alman Türk/Kürt, karışık aileler de yok kurbanlar arasında. İntikam peşine düşen Alman kadın fikri nereden çıkmış merak ediyorum.

Ama bu bir belgesel değil, bir konulu film. Yönetmen de istediği gibi değiştirme hakkına sahip yaşananları. İyi ama sonuç ırkçılığın, faşizmin daha çok teşhir edilmesine ve lanetlenmesine yaramıyor. Aksine üstünün örtülmesine yarıyor. Tuhaf bir intikam filmi çıkıyor ortaya. Bu filmin bu noktalara gelmesi de tuhaf. Fatih Akın da Altın Küre’de ödülünü alırken şaşkınlığını gizlememişti. “Law&Order” dizisinin herhangi bir bölümüne benzetilen bir filmin hakikaten de Oscarlarda ilk dokuza girmesini ve Altın Küre almasını açıklamak zor.

İntikam hak mıdır?: Hakaret

TARİH:  20 Ocak 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Ziad Doueiri’nin filmi “Hakaret”çok tartışma yarattı. Doueiri’nin “Batı Beyrut” adlı filmi bizde de vizyona girmişti. Hakaret, Venedik’te Altın Aslan için yarıştı ve başrol oyuncularından Kamel el Basha’ya En İyi Aktör (Volpi Cup) getirdi. Hakaret aynı zamanda Lübnan’ın Oscar adayı da oldu. Mısır’da ElGouna Film Festivali’nde izlediğim film, seyircide çok güçlü duygular uyandırdı, ayakta alkışlandı. Ben de çok etkilendim başta. Sonra kafamda sorular oluşmaya başladı.


Beyrut’ta bir yerleşim merkezinde inşaat faaliyetleri sürerken bir evin balkonunun gider borusundan dökülen su, ustabaşının üzerine geliyor. Balkonun sahibi Tony (Adel Karam) Filistinlilerden nefret eden sağcı bir Hıristiyan, ustabaşı Nasser (Kamel el Basha) ise çalışma izni olmayan bir Filistinli göçmen mühendis. Nasser, Tony’nin gider borusunu izin almadan değiştirip yasaların gerekli kıldığı hale getirince kıyamet kopuyor. Nihayetinde Nasser, Tony’ye küfür ediyor ve iş hakaret davasına kadar gidiyor. Ama dava basit bir hakaret davası olarak kalmıyor. Sonuçta, Lübnanlı Hıristiyan Araplarla mülteci Filistinlilerin kanlı tarihi masaya yatırılıyor. Herkesin kendine göre diğer tarafa öfkeli olması için çok nedeni var.

Film iki tarafı da anlamaya çalışan bir tutum almaya çalışıyor ve öyle yapmayı başarmış gibi de gözüküyor ilk başta. Ben filmi coşkuyla alkışladım. Barıştan ve karşılıklı anlayıştan yana güçlü bir mesaj verdiğini düşündüm. Fakat sonra filmin tortusunu, yani filmden bana ne kaldığını sorguladığımda bir eşitsizlik olduğunu fark ettim. Film, Tony’nin Filistinlilere yönelik ırkçılığa varan öfkesinin nedenlerini açıklarken tarihsel belgeleri, filmleri seyirciye gösteriyordu. Böylece kendisine solcu diyen kimi nasyonalist Filistinli örgütlerin, Hıristiyan köylerinde katliamlar yaptıklarını gözlerimizle görüyorduk. Böylece şu çok haklı soruyu sormamızı da sağlıyordu. Mağdurluk cinayet işlemeyi meşru kılar mı?

Fakat film, iki tarafın da hikâyesini anlattığı iddiasındaydı. O zaman Nasser’in hikâyesini niye görsel olarak görmedik? Filistinlilerin uğradığı çok daha büyük katliamlar (Şabra ve Şatila mesela) neden aynı belgelerle gösterilmedi sorusu meşruluk kazanıyor. Her tartışmalı durum, ‘ama bunun diğer yanı da var’ı gündeme getirmez, getirmemeli. O zaman hiçbir insanlık dışı davranışı lanetleyemez hale geliriz. Ama bu film bağlamında böyle bir eksik var.

Filmin yönetmeni ve senaristlerinden biri olan Ziad Doueiri film sonrası yaptığı açıklamada hikâyenin kendi başından geçen bir tartışmadan esinlendiğini söyledi. Doueiri, Filistinliler hakkında ırkçı bir söz söylemiş (Şaron keşke soyunuzu kurutsaydı!) ve iş büyümüş. Doğrusu Doueiri’yi dürüstlüğü için takdir ettim. Ama böylesine ırkçı bir ifade kullanmış olmasını da yadırgadım. Doueiri, sonuçta ırkçılığını bir yere kadar dizginleyebilmiş ve filminde Filistinliye, Hıristiyan’a açtığı alanı açmamış. Hakaret’in bir sorunu da mahkemede karşı karşıya getirdiği baba-kız avukat ikilisinin ilişkisini hiç derinleştirmemesi. Bu ilişkideki gerginlik bir temele oturtulmayacaktı ise, neden tarafların avukatları baba-kız yapılmış? Bunun bir cevabı yok.

Ciddi sorunlarına rağmen “Hakaret” güçlü bir film ve seyredilmeli.

Not: Bu yazının bir versiyonu 29 Eylül’de yayımlanmıştı.

Golden Globes: Sürü ve Birey

TARİH:  13 Ocak 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Golden Globes Ödül Töreni’nde herkes cinsel tacizi protesto için siyah giyindi. Çocukluğunda cinsel tacize uğramış biri olarak bu protesto dalgasının arkasındayım. Elbette bu dalgadan şöhret için yararlananlar da oluyordur.

Fakat rahatsız edici bir şey var, o da kimsenin birey olmaya cesaret edememesi. Bugüne kadar aklınız, onurunuz nerdeydi? Ancak sürü halinde davranırsanız mı kendinizi güvende hissediyorsunuz? Bu kadar ünlü ve ‘güçlü’sünüz de yapabildiğiniz hep beraber susmak ve hep beraber konuşmak mı? Ödül töreninin ardından protesto edime sırası Woody Allen’a geldi. Yazılarımı okuyanlar bilirler, Allen’ın her filminin kendi çirkin davranışlarını meşrulaştırma girişiminin parçaları olduğunu yazarım yıllardır. Allen’ın bu kadar suçlu olduğunu mahkeme dosyalarını okuduğumda anlamıştım. O dosyalar yıllardır ortada. Ama buna rağmen bütün A sınıfı oyuncular Woody Allen filmlerinde oynamak için sıraya girerler, oynarlar da. Woody Allen’ın küçücükken taciz ettiği Dylan Farrow yanar yakılır ama kimse sesini duymaz. Mia Farrow elinden geleni yapar ama kimse duymaz. Duyar da duymazlıktan gelir…di.

Şimdi dalga döndü. Sürü yön değiştirdi. Dün Greta Gerwig ‘bugün bildiklerimi, dün bilseydim Woody Allen’ın Roma’ya Sevgilerle filminde oynamazdım’ demiş. Niye bilmiyordun ki? Çok mu meşguldün de, mahkeme tutanaklarını okumadın? Mira Sorvino da Dylan Farrow’a güzel bir mektup yazmış: ‘Seni, kendi koruması altındaki kırılgan bir çocukken yaraladığını söylediğin birinin, tekrar ve tekrar yüceltilmesini, ben ve benim gibi sayısız Hollywood mensubu tarafından övülmesini ve görmezden gelinmeni izlerken neler düşündüğünü hayal etmeye başlayamıyorum bile’ demiş. Çok güzel de neden bugüne kadar bekledin Mira? Geç gelen özür, özür olur mu? Sürünün harekete geçmesi mi gerekiyordu, küçük bir kız çocuğunu taciz eden yönetmeni dışlaman için?

Bütün bunların benim yaşadıklarımla da ilgisi var. Küçükken yaşlı bir eşcinselin tacizine uğradığımda, o dönemde yazın Yalova’da kaldığımız Devlet Üretme Çiftliği Kampı mensupları, olayı bilmelerine rağmen seslerini çıkarmamışlardı. Maalesef ailem de sessiz güruhun bir parçasıydı. Bir tek o sıralarda henüz ergen bir kız olan ablamı hatırlıyorum bana sahip çıkan.

Ablam ve Onat Kutlar öldürüldüğünde de katiline katil dememeyi sürdürerek ve hatta Fatih Akın gibi onu öven posterleri paylaşarak beni ve Onat Kutlar’ı değersizleştiriyorlar. Sizler katilimi yüceltirken benim nasıl hissettiğimi düşünmeye başlayacak mısınız bir gün? Sürü psikolojiniz buna hazır mı? Yoksa daha beklemem mi gerekiyor? Beni dışlamak ve aşağılamak, ulusalcı, faşist, milliyetçi diye yaftalamak daha kolay bugün, ordan yürüyün. Aman sürüden ayrılmayın, kurt kapar!

Beni faşistlikle suçlayanların dayandıkları bir söz var. Barthes söylemiş: ‘Faşizm konuşma yasağı değil, söyleme mecburiyetidir’. Bu mantığa dayanarak benim faşist olduğumu söylüyorlar. Ablamın katilinin adının konmasını istediğim için ben de faşist oluyormuşum. Bir defa benim mecburiyet dayatma yetkim yok. Ne ceza ne de ödül verme mekanizmasına sahip değilim. Bu yüzden kimsenin özgürlüğüne halel gelmiyor, merak edilmesin. Ayrıca başka bir sürü şey daha söylenebilir ama bu yeter. Bazı şeylerin söylenmesinin bazı ödüllere ulaşmanın tek yolu olduğu bir yer var ama: Amerika. Son Golden Globes bunu bir kez daha gösterdi.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com