Kedi: İstanbul’un en güzel yüzü

TARİH:  27 Mayıs 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Kedi’yi seyrederken aklıma babam geldi. İşten gelirken yanında, sokak kedilerinin seveceği türden yemek artıkları getirirdi. Cihangir’deki evimizin önünde bekleşirdi kediler. Ablam da severdi kedileri, o da bakardı. Daha önceleri, Şişli’de oturduğumuz yıllarda, arkadaki Çingene mahallesinden kedi yavruları satın alır eve getirirdi. Süt vermeye çalışırdık, dört ayaklarıyla süt kaplarının içine girerlerdi kedicikler. Bizde kalamazdı ama o yavrular, herhalde annem istemezdi. Bir ara yandaki daire boşalmıştı ve nedense kapısı da hep açıktı. Leon Franko adlı bir arkadaşım vardı. Onunla bir yavru sokak kedisi beslemiştik o evde. Kedinin adı bize davul gibi şiş görünen göbeğinden dolayı Davul’du. Soyadı da vardı. Cebenoyan ile Franko’nun karışımından Cebenko olmuştu Davulun soyadı. Zavallı Davul’un sütüne bir gün bir iki damla acı sos katmıştım meraktan. Bakalım acı seviyor muydu? Pek aksırmıştı garibim, hâlâ üzülürüm hatırladıkça.

Depremden sonra taşındığımız Levent’te ilk kez bahçemiz oldu. Deprem travmasından sonra, uzun süre hayatta tek mutlu olduğum anlar, bahçedeki kedi yavrularının anneleriyle ya da birbirleriyle oynaştığını gördüğüm zamanlar olmuştu. Bir ara tavuk ciğeri satın alır, haşlar, ekmekle karıştırır ve bahçedeki kedilere verirdim. Bayağı iş edinmiştim. Bahçedeki kedi nüfusu 20’li rakamlara yaklaşınca, hayat hepimiz için zorlaşmıştı. Ne çok kedim oldu: Miyak, Vırrık, Hamdi, Sarımsak, Kötü Kadın… çok kedim oldu demeyelim, ben bir süre bu kedilere hizmet ettim. Hepsi sokak kedisiydi zaten. Hamdi şu anda Uğur Vardan’da, adı Bıdık oldu. Diğerleri sokaktan gelip sokağa gittiler.


Kedi filminde, kendilerini kedi severek tedavi eden insanlar var. Bir dönem benim için de öyleydi. Belki babam ve ablam için de öyleydi. Şimdi köpeğimiz var, tedavimi öyle sürdürüyorum.

Kedi İstanbul’un belki de en güzel yüzünü gösteriyor bize. Vahşi ve sevecen İstanbul’u. Kediler İstanbul’un vahşi yaşamının temel öğesi. Onlara bakan insanlar da İstanbul’un sevecen yaşamının temel öğesi. Filmin kedi kahramanlarının hepsinin farklı özellikleri var. Kimi psikopat, kimi yumuşak… Ama hepsi de ne istediğini bilen ve istediğini elde eden varlıklar. Kendilerine uygun insanları da buluyorlar. Anlatılan bizim hikâyemiz.

Kedi filmi, konjonktür uygun olsa İstanbul’a turizm akımı başlatacak potansiyele sahip. Bizden önce ABD’de vizyona giren ve çok beğenilen belgesel, yürek ısıtan cinsten. 80 dakikalık süresi daha da kısa olabilirmiş. Bunun dışında İstanbullu olmanın güzel yanlarını hatırlatan bir film. İstanbul her an değiştiği ve kentte bu değişimin devam ettiğini göstermesi açısından ise şimdiden nostaljik bir film Kedi. Belki de bu nedenle anılara daldım filmi seyrederken. Ahh kediler, ahh insanlar. İstanbul’un kedileri ve insanlarına dair bu belgeseli, özellikle bir kedi severseniz kaçırmayın.

Toz: Afganistan’da bir Yunan tragedyası

TARİH:  27 Mayıs 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Toz Ruhu ve Toz Bezi’nin ardından şimdi de Toz sinemalarda. İnsanın aklına Kansas’ın ‘Dust in the Wind’ şarkısı geliyor. Yani “hepimiz, rüzgârda bir toz zerreciğinden ibaretiz” diyen şarkı. Zerre demişken ‘Zerre’ filmini de anmak lazım. Her şey onunla başladı.

Herhalde toz duman olmuş hayatlar bu adların konmasında ufak da olsa bir rol oynuyordur. ‘Toz’ belki de her şeyin tozlaşmaya başladığı yere gidiyor: Afganistan’a! Talibanın, ABD yardımlarıyla SSCB’yi yenerek yeni bir dönemi başlattığı yere. Sonun başlangıcına. Ama ‘Toz’un bu konularda söylediği pek bir şey yok.

‘Toz’un aile içi ensest ve cinayete dair bir hikâyesi var. Yani siyasi şiddetten çok aile içi şiddet filmin merkezinde. Afganistan bir arka plandan ibaret. Annesinin vasiyetini yerine getirmek ve onu Kabil’de gömmek için Afganistan’a gelen Azra’nın (Öykü Karayel), ailesinin diğer üyeleriyle ve sırlarıyla tanışmasının hikâyesi ‘Toz’. Afişten de anlaşılacağı gibi, filmin Steve Mc Curry’nin 1984’te çektiği meşhur Afgan Kız fotoğrafının replikasını çıkarmak gibi bir misyonu da var sanki. Öykü Karayel’in bu amaca uygun iyi bir model olduğu söylenebilir. Bunun dışında ne yazık ki söylenebilecek fazla iyi bir şey yok film hakkında. Film bittiğinde, Azra’nın kardeşinin işlediği cinayete, kimin kurban gittiği konusunda, herkesin ayrı bir fikri vardı. Kısacası filmin ciddi anlatım sorunları var. Ama bir ilk film bu ve yönetmen Gözde Kural’ın daha uzun bir yolu var.

‘Yaratık Covenant’: Yaratıcılık sancıları

TARİH:  13 Mayıs 2017
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Orijinal Alien (Yaratık) filmiyle, Alien: Covenant filminin başlangıçtaki olay örgüsü hemen hemen aynı. Uyanmaları gereken zamandan önce uyandırılan bir uzay gemisi mürettebatı, bilinmedik bir gezegenden gelen sinyallerin peşine düşer. Burada onları yaratığın tohumları beklemektedir. Bilinmeyen gezegene inmeye şerh koyan Ripley’nin yerini, bu kez Dannie adlı kadın tayfa almıştır. Ama, erkek kaptan gemiyi yine de o gezegene indirecektir. Bilinmedik bir gezegende, bilinmedik virüs ve bakterilere karşı hiçbir önlem almamak ise filmin bilimkurgu niteliğine zarar verecek boyutta.

İki filmin mürettebatının adlarında da benzerlikler var. Amerikan eyaletlerinden Dallas ilk filmde bir tayfanın adıyken, bu kez Tennessee eyaleti başka bir tayfaya ad olur. İlk filmde mürettebat gemiyi anne olarak nitelerken, bu kez anne, ‘ana’ bilgisayar olmuş.

Yalnız önemli bir fark var: ilk Yaratık (Alien) filmi bir başyapıttı. Sonraki filmler olmasalar da olurmuş. Buna Yaratık Covenant da dahil.

İlk Yaratık filmi, anneler ve kızların savaşına dairken (yaratık ve Ripley), Alien: Covenant, erkekler arası rekabete dair. Önce baba ile oğlun rekabeti, sonra iki oğlun birbiriyle rekabeti Covenant’da filmin eksenini belirliyor. Covenant’ın başrolünde bir robot, daha doğrusu aynı robotun iki farklı modeli var. Michael Fassbender’in canlandırdığı bu robot modellerinin babası kapitalist Peter Weyland (Guy Pearce). Weyland, David adını verdiği ilk robot oğlundan bir şeyi esirgiyor: Yaratıcılığı! David kastre edilmiş, kısır bir çocuk olarak dünyaya geliyor. David, yaratma gücünü elinden alan babasından nefret ediyor ve hayatı boyunca babasının kendisinden esirgediği şeyin, yani iktidarın peşinde koşuyor. Prometheus filminde tanıştığımız bu David, Covenant’ta yeniden karşımıza çıkıyor.

Covenant’ta ise David’in yeni modeli Walter’la tanışıyoruz. Walter, David’in daha uysal, daha uyumlu ve iyi kardeşi. David ile Walter kaçınılmaz bir şekilde birbirlerine düşman oluyorlar. Bir an aralarında eşcinsel ve ensestiyöz bir aşk başlamasına rağmen ya da onunla birlikte.

İlk Alien filminde güçlü bir kapitalizm eleştirisi olduğu rahatlıkla söylenebilir. Neoliberal çağın başlangıcı olan 1979’a denk düşen o filmde, büyük bir kapitalist şirket geminin mürettebatını harcayacak bir plan kurmuştu ve geminin mürettabatı Yaratık’ı yeryüzüne getirme uğrunda harcanacaktı. Covenant’ta böyle anti-kapitalist bir mesaj yok. David’in güç arzusunun Nazizmi çağrıştırması söz konusu ama Nazizm ile kapitalizm arasında bir bağ kurulmuş değil.

Bu arada Covenant, binlerce ‘yerleşimci’ ya da ‘kolonici’ taşıyan uzay gemisinin adı. Covenant sözcüğü akit, sözleşme, mukavele gibi bir anlama geliyor. Ahit ile akit sözcükleri de aynı anlama geliyormuş. Kısacası sözcüğün Hıristiyanlıkla alakası olduğu söylenebilir. Filmde yaradılış ve evrime dair bir tartışma var. Filmde başka tartışma konuları daha var. Mesela koloniciliğin doğasına dair de bir tartışma var. Filmde yok yok da, akılda kalıcı şey eksikliği de var maalesef.

Filmin başlarında uzay gemisi ekibini ve onların birbirleriyle ilişkilerini izlerken birçok şey düşündüm. Birincisi bu ekip birbirleriyle ilişkilerinde son derece avam bir dil kullanıyorlar. Çoğunlukla belden aşağı (memeler söz konusu olduğunda belden yukarı) bir dil bu. Uzayda geçen bir başka film olan Gravity’de olduğu gibi bu filmde de Amerikan country müziğinin filmde küçük bir rolü var. Film, Amerikalı seyirciye “Bu ekip, senin mahallenin çocukları gibi” mesajını veriyor. Amerikan’ın batısını işgale giden ilk öncülere ya da Irak’ı işgale giden Amerikalı askerlere benziyorlar, farklı anlarda.

Yüzyıllar geçse de insan ilişkilerinde bir şey değişmeyecek diyor sanki film. Bu haftanın binlerce yıl önce geçen filmi Kral Arthur’la, Yaratık bu noktada birbirleriyle kesişiyorlar. Kral Arthur “bal memeler” (honey tits) diye hitap ediyor bir kadına, Yaratık’ta bir kahraman “tatlı memeler” (sweet tits) sözcüklerini kullanıyor. Kadınları vücut parçalarına indirgeyen bu dil, sanki doğal, sanki hiç değişmeyecek bir dil gibi gösteriliyor filmlerde.

Yaratık filmlerinde dikkat çekici bir şey de yaratık tohumlarının daima erkek vücutlarını rahime dönüştürmesi, yaratıkların erkeklerden doğmaları. En azından ben bir kadının vücudundan doğan bir ‘yaratık’ gördüğümü hatırlamıyorum. Weyland yarattığı erkek görünümlü robotları kısırlaştırırken, yaratıklar erkekleri doğurganlaştırıyor ama bu da bir tür kastrasyon olarak görülebilir. Erkeğin kadınsılaştırılması, erkek bedenlerinin rahme dönüştürülerek kastre edilmesi olarak yani. Yaratık filmleri, psikanalitik yorumlara çok açıklar. Bu film hakkında da sanırım psikanalitik yorumlar yapılacaktır. Sonuç mu? ‘Yaratık: Covenant’, bir ‘Yaratık’ değil. Zaten hiçbir film de olamaz. Ama beklentiyi çok yüksek tutmazsanız, hakkında konuşabileceğiniz bir film Yaratık: Covenant.

Saplantı: Bir psikopat hikâyesi

TARİH:  6 Mayıs 2017
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Eski kocasının yeni nişanlısını kıskanan psikopat bir kadının entrikalarını anlatıyor “Saplantı”. “Öldüren Cazibe”yi hatırlatan yapısıyla, hâlâ böyle senaryolar yazılıyor mu dedirten demode gelişmeleriyle orijinal adının ima ettiğinin aksine, çok çabuk unutulacak bir film. Filmin orijinal adı “Unutulamayan” (Unforgettable), bu arada. Tessa (Katherine Heigl) ayrıldığı kocasının hayatından çıkmasını kabullenemez. Hem ortada bir de çocukları vardır, kocasının evini ziyaret etmesi için mazeret bulması zor değildir. Julia (Rosario Dawson) ise eski ilişkisinde şiddete maruz kalmıştır ve hâlâ yaşadığı travmanın etkisi altındadır. Tessa, Julia’nın cep telefonunu ele geçirince, Facebook’ta onun adına bir sayfa açar ve ağını örmeye başlar. Rosario Dawson’ın oyunculuğu dışında “Saplantı”nın izlemeye değer bir yanı yok. Hattâ kimi sahneleri o kadar gülünç ki, insan gördüklerine inanamıyor. Filmin finalinde ‘bütün kötülüklerin anası’nı gördüğünüzde, ne dediğimi anlarsınız. Belki de yönetmen filmi yaparken çok eğlenmiştir. Umarım öyledir.

Gelecek Günler: Entelektüelin, yaşlı bir kadın olarak portresi

TARİH:  29 Nisan 2017
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Mia Hansen-Love’ın son filmi, başrol oyuncusu Isabelle Huppert’in sürüklediği bir orta sınıf entelektüel portresi. Huppert’in Natalie’si, biraz “Elle” filmindeki Michelle’i andıran bir karakter. Pek sevimli biri değil, sert bir profesör. Kocası ve biri erkek diğeri kız iki çocuğuyla yaşıyor. Bir gün kızı, babasına (yani Natalie’nin eşine) ya annemi ya da sevgilini seç diye dayatınca, adam sevgilisini seçiyor. Natalie genç bir öğrencisinde şansını denese de başka bir kuşaktan ve dünyadan olduğunu hatırlamak zorunda kalıyor. Natalie’nin tıpkı Elle’in Michelle’i gibi yaşlandığını kabul etmeyen, sorunlu bir annesi var ayrıca.

Filmin konusunu böylece özetlemek mümkün. Çok heyecanlı değil, görüldüğü gibi. Ama filme kendinizi kaptırırsanız, bu çok da sevimli olmayan, gençlerin politik protestolarına hiç yüz vermeyen, entel-dantel yaşlı ve yalnız kadının dramına ortak oluyor, filmin koyduğu bütün mesafeye rağmen onun için kaygılanabiliyorsunuz. Hansen-Love’ın üslubu kocası Assayas’ın “Direniş Günlerinde Aşk” (Apres Mai) filminde kullandığı üslubu andırıyor. Süslemesiz, dramdan mümkün olduğunca kaçan, olguları arka arkaya dizen bir üslup bu. Her zaman işlemeyebilir ama “Gelecek Günler”de başarıyla işliyor. Kaçırmayın derim ama sorumluluk sizin. Olmadı, Isabelle Huppert’den iyi bir oyunculuk gösterisi daha izlemiş olursunuz.

Kapan: Irkçılık türleri

TARİH:  8 Nisan 2017
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Son zamanlarda hakkında en çok şey duyduğumuz ve en merak ettiğimiz filmlerden biri ‘Kapan’ oldu. Orijinal adıyla ‘Get Out’ (‘Defol!’ ya da ‘Çık Dışarı’ diye çevrilebilir), Afrikalı Amerikalı deneyimini farklı biçimde konu alan filmler arasında ‘Moonlight’la birlikte en çok sivrilen film. Filmin özelliği, Siyah-Beyaz karşıtlığını belki ilk kez korku filmi türü içinde ele alması ve “liberal” Beyaz’ın örtük ırkçılığını göz önüne sürmesi olarak gösterildi.

‘Kapan’ gerçekten de çok iyi başlıyor. Siyah adam, Beyaz sevgilisinin ailesini ilk kez ziyarete gidecek. Chris (Daniel Kaluuya), sevgilisinin ailesinin Siyah bir sevgiliye tepki göstermesinden korkuyor. Rose (Allison Williams) ona korkmaması gerektiğini söylüyor. Ailesi son derece liberal ve kültürlü insanlardır vs…

İlk başta Rose’un ailesi gerçekten de liberal gibi görülüyorlar. Ama örtük bir ırkçılık hemen hemen her sözcükte kendisini göstermeye başlıyor. Bu, Siyah bedenini yücelterek, onu hayvaniliğine indirgeyen tür bir ırkçılık. Bir de evde çalışan, Siyah kadın hizmetçi ile erkek bahçıvan var. Bu ikisi son derece tuhaf davranıyorlar. Sanki, hipnotize edilmiş gibiler…

Filmin sırlarını açık etmeden devam etmek güç. Burada duralım. Film bu noktadan sonra saçmalaşıyor ve baştaki gücünü kaybediyor. Tabii, bunun aksini düşünen genç kuşak eleştirmenler de var. Filmin asıl sonradan açıldığını söyleyenlere hayretle kulak misafiri oldum.

‘Kapan’ın sorunu, ırkçılığı kendinden menkul bir olgu gibi ele alması. Irkçılık kendinde başlayıp, kendinde bitiyor sanki. Böyle olunca da film kötü Beyazlar, ezilen Siyahlar çerçevesinde sıkışıp kalıyor. ‘Zer’ için yazdıklarımı burada da tekrarlayabilirim. Mesele başka yerde; etnik ya da ırksal ayrımlarda değil. Bu ayrımları küçümsemiyorum ama orada takılıp kalmak o ayrımları ortadan kaldırmanın aksine o ayrımları mutlaklaştırır. Amerikalı Siyah oyuncu Samuel Jackson filmin Amerikalı yerine, ucuz Britanyalı Siyah oyuncu kullanmasını eleştirmiş. Görüldüğü üzere, bazen asıl sorun kendi ırkınızdan geliyor. Jackson milliyetçiliği ve oyuncular arasındaki sınıf farkını, ırk kardeşliğinin üzerine çıkararak asıl sorunun nerelerde olabileceğini en ucuz şekliyle gösteriyor.

Blue: İki kayıp deha ve kayıp şarkılar

TARİH:  8 Nisan 2017
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Bu haftanın konusu kayıplar. David Gray’in ‘Kayıp Şehir Z’si bir yanda, Türk filmleri de kayıp insanlar ve kayıp şarkılardan söz ediyor. 1990’ların Türk rock müziği sahnesi pek de bildiğim bir dünya değil. ‘Blue Blues Band’ adlı ‘cover’ topluluğunun iki üyesi Yavuz Çetin ve Kerim Çaplı’nun hikâyelerini anlatan ‘Blue’ bu dönem hakkında epey bir bilgi sunuyor. Filmde görüşlerine yer verilen Teoman, Aylin Aslım, Melis Danişmend ve Nejat İşler gibi isimler dönemin ruhunu içerden anlatıyorlar.

Ama tabii filmin asıl kahramanları Yavuz Çetin ile Kerim Çaplı. Yavuz Çetin görece daha bilinen bir isim. Yavuz Çetin Blue Blues Band’in ötesine geçmiş, solo albümler de yapmış bir müzisyen. Ona asıl tanınırlığını getiren de bu. Bir de tabii, acı bir şekilde, Boğaz Köprüsü’nden atlayarak hayatına son vermesi. Çetin, iyi bir şarkıcı ama bunun ötesinde ender yetişen gitaristlerden biri. Parçalanmış bir ailenin çocuğu olması, bipolar bozukluğu ve beklediği başarıya ulaşamaması Çetin’i depresyona sürükleyen nedenlerden.

Filmin daha az bilinen kahramanı Kerim Çaplı’nın hikâyesi daha da tuhaf. Çaplı Amerika’da büyüyor. Jimi Hendrix’in dikkatini çekecek kadar iyi bir davulcu oluyor. Monkees grubuyla çalışıyor. Sonra Türkiye’ye dönüyor. Çaplı da, Çetin gibi işlevsiz bir aileden geliyor.

Çaplı, adı gibi dünya çapında bir müzisyen. Her enstrümanı çalabildiği gibi, müthiş şarkı da söylüyor. Psikolojik sorunları aşılamayacak kadar büyük olmasa belki de Prince kadar başarılı olabilecek biri. Ama onla birlikte çalışmak o kadar zor ki… Film, Çaplı’nın bugüne kadar kayıp olan özgün bestelerinin kayıtlarını da dinletiyor. Çaplı, inanılmaz yetenekli biriymiş.

‘Blue’ bize hem bir dönemi hem de bu iki müthiş müzisyeni tanıtıyor ve arşiv materyalin azlığından sık sık aynı fotoğrafları önümüze sürse de sonuna kadar kendini ilgiyle izletiyor. Özellikle müzikseverlerin kaçırmamaması gereken hüzünlü, coşkulu, kısacası etkileyici bir belgesel. Yavuz ve Kerim iyi ki varmışlar, keşke daha az acılı bir hayatları olsaymış, keşke, keşke, keşke…

İstanbul Film Festivali: Hayvanlar ve insanlara dair

TARİH:  8 Nisan 2017
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Festivalde sanki ‘Hayvanlar ve İnsanlar’ başlığı altında toplanabilecek çok sayıda film varmış gibi görünüyor. Avusturyalı yönetmen Ulrich Seidl’ın ‘Safari’ filmiyle başladığım bu yılki festival yolculuğunda ilk dikkatimi çeken bu oldu. Safari, Avusturyalı orta sınıftan genç, yaşlı, kadın, erkek avcıların Afrika’da avlanmalarına dair. Hiç bir anlamlı ihtiyaca karşılık gelmeyen bu avlanma biçimi insanı isyan ettiriyor. Avcılar avlarına, gayet yabancılaştırıcı bir şekilde “parça” diyorlar. Parça, hayvanı canlı bir şey olmaktan çıkarıyor, bir nesneye, bir eşyaya dönüştürüyor. Vurmak yerine “çizmek”, öldürmek yerine “sona erdirmek” gibi sözükler seçiliyor avcılar tarafından. Hangi ahlâk öylesine durup bakan, zerafet simgesi bir zürafaya ateş edebilir? Ediyorlar ama. Fakat durup düşündüğümüzde, bu av biçimi bütün çirkinliğine rağmen dünyada doğaya karşı işlenen suçlar arasında en gerilerde yer alır. Ormansızlaştırmalar, global ısınma, çevre kirliliği, sınai tip avcılık, sınai tip besicilik, tavukçuluk… İnsan doğanın bir parçası olduğuna göre, doğanın dengesinden filan söz edemeyiz. Doğa, insan eliyle kendi kendini yok ediyor. Filmin düşündürdükleri hayvan insan ilişkisiyle sınırlı değil tabii. Kolonyalist ile üçüncü dünyalı, Afrikalı ile Batılı, Beyaz ile Siyah arasındaki sömürü ilişkisine dair de sorular geliyor insanın aklına. ‘Safari’, düşündürücü ama seyri çok zor bir film. O zürafanın ölümü, insanı depresyona sürükler.

Polonyalı yönetmen Agnieszka Holland ‘İz’ filminde kaçak avcılarla mücadele eden ve meczub gözüyle bakılan bir kadını anlatıyor. Filmin, hayvanlara sempatisi iyi güzel de, insan hayatına saygısızlığı şaşırtıcı. Holland’ın filmi müziğe sırtını dayayıp, gerilim yaratmaya çalışıyor. Vasatlıktan öteye gidemiyor. Macar yönetmen Ildiko Enyedi’nin filmi bir mezbahada geçiyor çoğunlukla, çünkü filmin kadını ve erkeği burada çalışıyor. Her gün binlerce büyükbaş hayvanın mekanik bir şekilde öldürüldüğü bu yerdeki kahramanlarımız, geceleri rüyalarında kendilerini ormanda birbirleriyle flört eden geyikler olarak görüyorlar. Rüyalardaki birliktelikleri, gerçek hayatta birlikte olduklarında sona eriyor. Enyedi, birçok şeyi kapalı tutuyor. Filmin kadının çocukluğundan beri psikoloğa gitmesinin nedeni ne? Neden insanlarla ilişkileri bu kadar soğuk? Vs, vs. Film iyi çekilmiş çekilmesine de, bende derin bir iz bırakmayacak.

Biyografiler de festivalin diğer bir bölüm başlığının adı olabilirmiş. Bunlar arasında en iyisi Haitili yönetmen Raoul Peck’in ‘Genç Karl Marx’ıydı. Marx’ın, Engels’le tanıştığı ve ondan ilham alarak ekonomi bilimiyle ilgilenmeye başladığı yıllar bunlar. Yaş henüz 24. Marx’la aristokrat kökenli Jenny evli ve çocuklular. Geçim gailesi içindeki Marx, fabrikatör oğlu Engels’ten destek alıyor. Fabrikatör oğlu Engels, fabrikadaki devrimci bir kızla birlikte oluyor. İlk komünist birliği kuruluyor ve Komünist Manifesto yazılıyor. Bütün bunlar ilginç ve keşke bu bir dizi film olsaymış dedirtiyor. Vakit az olunca film, biraz başlıklar ata ata ilerler olmuş. Ama ilginç ve seyredilesi.

Bunun dışında biyografi türü beni tatminsiz bırakmaya devam ediyor. Klasik biyografiler kabak tadı verirken, klasik olmaktan kaçınan biyografiler de sadece kaçınmayı başarıyorlar ama kendileri bir şeye benzemiyor. ‘Dalida’, benim için nostaljik bir filmdi. Bir zamanlar ne kadar daha globalist bir dünyamız vardı onu da düşündüm. Türkiye pop listelerinde Japonca bir şarkının (Kuyaşi Keredo) bile liste başı olduğunu hatırlarım. İtalya’nın yerel şarkı yarışması San Remo’nun sonuçları merakla izlenirdi. Fransız şarkıları dillerimizdeydi. Mısırlı bir Levanten olan ‘Dalida’ işte böyle bir dönemde, dünya çapında bir yıldız olmuştu. Döneminin Madonna’sıydı. Almanca, İtalyanca, Arapça, Fransızca, İspanyolca ve İngilizce hit şarkıları vardı. Bugün global dediğimiz şu çağda İngilizce dışında bir dil kalmadı. ‘Dalida’ ve ailesi talihsiz bir aile. Babası 4 yıl bir toplama kampında kalıyor. ‘Dalida’nın bütün sevgilileri ve sevdikleri ardı ardına intihar ediyor. ‘Dalida’ suçluluk duygularıyla baş edemiyor. Acıklı bir hikâye. Seyredilir.

‘Şafak Sökmeden’, Avusturyalı yazar Stefan Zweig’ın sürgün yıllarından kesitler sunuyor. Zweig’ın nasıl biri olduğuna dair ipuçları içeren bu bölümler kopuk kopuklar bir yandan da. Zweig’ın intiharını anlatmaya çabalamıyor film. Her bir bölüm iyi ama bu kopuk kopukluk duygusu sonuçta filmi aşağı çekiyor. Yine de ilginç.

Heykeltraş ve ressam Giacometti’nin bir resmi nasıl yaptığını gösteren ‘Son Portre’ biyografiler arasında, belki de festivaldeki filmler içinde en zayıfıydı. Yine de ünlü sanatçının nasıl çalıştığına dair bir fikir vermesini kâr sayabiliriz.


‘Sonsuz Şiir’, Larrain’in Neruda’sından sonra Neruda’ya saldıran ikinci Şili filmiydi. Alejandro Jodorowski kendine hayranlığını gösteren yeni bir film yapmış. Neruda’ya küfreden genç bir şair olarak kendini çizdiği bu portre, narsisizm klasikleri arasına girebilir. Bu arada Neruda’yı küçümseyen genç şair Jodorowski’nin en büyük eyleminin şehir içinde bir çizgi doğrultusunda yürümek ve bunu yaparken kamyonların üzerinden geçmek olduğunu belirtelim. Neruda, herhalde kıçıyla gülerdi genç Jodorowski’ye. Hong Sang Soo’nun ‘Gece Sahilde Tek Başınası’nı da zayıf buldum. Hong’a biri ‘yavaşla’ demeli. Her yıl iki filmle kaliteyi yüksek tutmak zor iş. Ama her filmiyle büyük bir festivalde yarıştığı için yavaşlaması için bir neden de yok.

Şu filmlerden kaçının derim: ‘Edepliler’ ve ‘Gece Hayatı’. Çakma sanat sineması nasıl olur görmek istiyoruz derseniz o başka. Son olarak Meksikalı yönetmen Amat Escalante’nin metafora boğulmuş filmi ‘Vahşi Bölge’yi de sadece yönetmenin meraklılarına ya da Venedik’te neden ödül almış bu yönetmen diye merak edenlere tavsiye ederim.

Kızıl Serçe: CIA iftiharla sunar

TARİH:  4 Şubat 2017
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Şimdi bu film tüm dünyada yasaklansa insanlık bir şey kaybetmeyeceği gibi, aksine kazançlı çıkar. Bu film alenen nefret söyleminden ibaret; ırkçılık derecesinde Rus düşmanı, tabii bunun içinde komünizm düşmanlığı da var. Sovyetler Birliği çökeli çok oldu, Rusya’da iyi-kötü bir sosyalizm değil vahşi kapitalizm var artık. Ama Hollywood için Rusya hala “kızıl” yani gomonist! Filmin kahramanı ve filme adını veren Rus ajanı Dominika Egorova’nın (Jennifer Lawrence) komünistlikle uzaktan yakın alakası yok, hatta o Rusya’yı satan bir vatan haini ama sıfatı hala kızıl yani komünist! Ne alaka derseniz, kel alaka!

Konu kısaca şöyle: Prima ballerina Dominika Egorova, hasta annesiyle yaşayan masum bir genç kadındır. Derken, “I, Tonya”nın Tonya Harding’inin Nancy Kerrigan’a yaptığı gibi, Sonya adlı bir rakibesi tarafından bacağı kırdırılır. Putin’e benzeyen Vanya amcası (Matthias Schoenaerts) çıkagelir ve Dominika’ya eğer ajan olursa hayatının kurtulacağını, annesinin de iyi bakım görebileceğini söyler. Aksi taktirde yoksulluk dışında bir seçeneği yoktur Dominika’nın çünkü her nedense Rusya’da herşeyi devlet kontrol etmektedir. Ha, pardon, bunlar Rustu yani komünistti, orda da herşeyi devlet kontrol eder, ondan olsa gerek.

Ajan olmak, bir tür kendini satmaktır o kadar. Charlotte Rampling’in utanmadan oynadığı müdirenin denetiminde genç kızlar, herkesin karşısında seks yapmaya zorlanırlar mütemadiyen. Ajanlık eğitimi budur! Ama Dominika, buradan namusuyla mezun olur. O esnada Amerika için çalışan bir Rus köstebeğinin kimliği açığa çıkarılmaya çalışılmaktadır. Nate Nash adlı (Joel Edgerton) CIA ajanı bu köstebeği korumaya çalışırken yolu Dominika’yla kesişecek ve tabii ki hepsi çirkin olan Rus erkekleri karşısında avantajlı konumundan faydalanacaktır.

Son yıllarda hep izlediğimiz üzere, CIA ajanı yine kurtarıcı rolündedir yani. Tıpkı vizyondaki Black Panther’de ya da Dünyanın Bütün Parası’nda (bu filmdeki emekli bir ajan) olduğu gibi. CIA’nin geliştirdiği, yüksek volümle heavy metal dinletme tarzı işkenceler artık Rusların yöntemidir. CIA sadece iyilik yapar. İyi ve asil Rus, vatanına ihanet edip, Amerika’yla işbirliği yapan Rustur filme göre.

1950’lerdeki Soğuk Savaş dönemi Amerikasına geri dönmüşüz demek. Yakında McCarthy dönemine benzer bir cadı avı da başlarsa şaşırmamalı. Filmi yöneten Francis Lawrence (Açlık Oyunları vs.) memur bir stüdyo yönetmeni, tamam anladık. Filmin dayandığı kitabın yazarı da eski bir CIA ajanı, onu da anladık. Peki Jeremy Irons ve Charlotte Rampling gibi arkalarında bir tarih yatan oyuncuların bu kepazelikte işi ne? Jennifer Lawrence, Matthias Schoenaerts, Joel Edgerton filan efsane olmuş isimler değiller diyelim ama bu büyük isimler nasıl utanmıyorlar? Açlıktan nefesleri mi kokmuş? Nedir yani? Ben hepsi adına utandım. Frances McDormand Altın Küre ödül töreninde, #metoo yani tacizi ifşa etme hareketine gönderme yaparak, Hollywood’un güç yapılanmasında bir deprem olduğundan söz etmişti. O kadar saçma ve komik ki bu sözler. Bırakın depremi, Hollywood hiç olmadığı kadar sistemin hizmetinde: Ataerkil, muhafazakâr, antikomünist ve göz boyamacı.

Savaştan Sonra: Irkçılık, ensest ve cinayet

TARİH:  4 Şubat 2017
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Savaştan Sonra, çok uzun bir süreyi ve çok sayıda kahramanı konu edinen filmlerin zaafını taşıyor. Kısacası yüzeysel kalıyor, bölüm özetlerinden ibaret havası taşıyor. Biri Beyaz ve görece zengin, diğeri Siyah ve görece yoksul iki ailenin II. Dünya Savaşı öncesinden başlayıp sonrasında devam eden hikayesini konu alıyor film. Üst katmanda ırkçılık ve sınıfsal eşitsizlik filmin anlatısını oluşturuyor. Fakat alttan alta da Sofokles’in Kral Oidipus’uyla yarışacak kadar net bir Ödipal karmaşa hikayesi de var. Filmin başında bir flash forward’da, Beyaz ailenin iki erkek kardeşini babalarının mezarını kazarken görüyoruz. Aşırı yağmur altında yapılan bu iş sırasında küçük kardeş Jamie (Garret Hedlund), suyla dolan çukurdan çıkamıyor. Abi Henri (Jason Clarke), merdiven almaya gidince Jamie abisinin kendisini boğulup, ölmeye terk ettiğini sanıyor ve paniğe kapılıyor. Henri merdivenle döndüğünde kardeşinin paniğine anlama veremiyor. Neden seni öldüreyim ki, diye soruyor kardeşine. Nedenini filmin sonunda anlıyoruz.

Bundan sonrasında Jamie karakterine psikanalitik bir yorum getireceğim; dikkat, spoiler var: Jamie ile Henri’nin babaları Pappy (Jonathan Banks) katı, sevimsiz ve ırkçı biri. Jamie babasından nefret ediyor. Henri ise babasıyla özdeşleşmiş, onun ırkçılığının daha hafif bir versiyonunu miras almış. Jamie’nin de abisiyle babasını özdeşleştirdiğini söylemeye gerek yok. Jamie daha ilk tanıştığı andan itibaren abisinin karısı Laura’yla (Carey Mulligan) flört ediyor. Henri’nin, Jamie için bir baba figürü olduğunu düşünürsek, Laura da bu klasik şemada anneye karşılık geliyor. Jamie, tıpkı Kral Oidipus gibi babasını öldürüyor ve sembolik annesiyle yatıyor. Bütün bunlardan habersiz olan abisi karşısında suçluluk duyduğu için, onun kendisini cezalandıracağından korkuyor. Başlangıçtaki sahnede abisinin kendisini çukurda boğulmaya tek edeceğinden korkması bu yüzden.

Bu tablonun kimseye mutluluk getirmemesi ve trajik bir biçimde sonlanması beklenir ama film ırkçı ve zorba babadan değil, savaş travması sonrası stres sendromu yaşayan katil ama eşitlikçi oğuldan yana. Görece umutlu bir finalle sona eren film, sanki Ödipal karmaşayı tarihin ilerletici güçlerinden biri olarak gösteriyor. Babayla özdeşleşen abilerden yana değil, babayı öldüren ve anneyle yatan kardeşlerden yana tavır alıyor.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com