Sideways

TARİH:  18 Şubat 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Kaliforniya’da aşk ve şarap

Farklı kişiliklere sahip iki arkadaşın 1 haftalık yolculuğunun öyküsünü anlatıyor “Sideways”. Yolculuğun nedeni televizyon ve reklam filmleri oyuncusu Jack’in (Thomas Haden Church) evlenecek oluşu. Bekarlığa veda etmeden önce Jack mümkün olduğunca çok seks yapmak isterken, lise öğretmeni ve başarısız yazar Miles’ın (Paul Giamatti) derdi St. Inez Vadisi’nin güzel şaraplarından tatmak ve golf oynamaktır. Jack ve Miles çok farklı kişiliklerdir ve hayatlarının geç bir evresinde tanışmış olsalar arkadaş olmaları mümkün değildir. Ama dostlukları öğrencilik yıllarına dayandığı için elitist ve entelektüel Miles’la, zengin bir aileye içgüveysi gitmeye hazırlanan ve zevklerinde hiç de seçici olmayan Jack bütün farklılıklarına rağmen ilişkilerini sürdürebilmektedir. Tabii bu farklılıklar birçok komik durumun da kaynağını oluşturur. Miles sadece yazarlıkta başarısız değildir, karısı tarafından da terkedilmiş ve bunun şokunu atlatamamıştır. Jack’in tabiriyle, Miles “karanlık taraf”a kaymak, kendine acıma krizlerine girmek için fırsat kollar. Jack ise kadınları yatağa atmak için ne gerekiyorsa onu yapar; yalan söyler ve onları eğlendirir. Jack, Miles’ı da davasına kazanmak için elinden geleni yapar ve iki arkadaş sonunda iki kadınla çıkmaya başlar. Miles, “bahşiş almak için çalışan” garson Maya’yı (Virginia Madsen) önceleri küçümser. Ama Maya’nın kendisi gibi bir şarap uzmanı olduğunu ve bir üniversitede master yaptığını öğrenince Miles’ın kadına bakışı değişir. Jack ise bir tür barmaid olan Stephanie’yi (Sandra Oh) yaşadıklarının gelip geçici olmadığına inandırmış, onu evlenme konusunda umutlandırmıştır. Aslında Jack yaşayabileceği e derin ilişkiyi yaşamaktadır ve görünen o ki müstakbel eşiyle çok daha uyumsuz bir çift oluşturacaklardır. Sonunda Jack’in yalanları ortaya çıkınca çiftlerin hayatı allak bullak olur.
Miles’ın yayınevlerince reddedilen kitabının adı “Dünden Sonraki Gün”dür. Maya bu ifadedeki abartıyı “yani bugün” diyerek açığa çıkarır. Filmin umutlu finalinde “bugün” Miles için artık daha çok “yarından önceki gün” olmuştur. Sevimli bir tutunamayan, Oğuz Atay’ın tabiriyle “disconnectus erectus” olan Miles bir anlamda film eleştirmenlerine de benzemektedir. En sevdiği uğraş şarap tatmak ve onlar hakkında yorumlar yapmaktır. Sanatçı olmayı ister ama başaramaz bir türlü. “Sideways” çok iyi oynanmış, tıkır tıkır işleyen iyi bir film. Ama çok da büyük beklentilere girerek izlenmemeli. Birçok yılın en iyileri listesinde ilk sırayı almasının arkasında keyifle izlenen bir film oluşunun yanı sıra baş kahramanının bir tür eleştirmen oluşunun da etkisi olduğunu düşünüyorum.


Yönetmen Alexander Payne hem daha önceki filmlerinde (“Citizen Ruth” ve “Election” gibi) hem de söyleşilerinde “Sideways”de görünenden daha politik bir kimlik sergiliyordu. Yönetmenin bu politik kimliği filmde kendini tek bir sahnede açığa vuruyor: “Gazap Üzümleri”nin kahramanı Tom Joad’ın “nerede bir polis bir adamı dövüyorsa, orada olacağım”lı tiradının televizyon ekranından duyulduğu sahnede. “Sideways” haftanın Oscar adayı üç filminin en alçak gönüllüsü ve de en iyisi. 

Göklerin Hakimi

TARİH:  18 Şubat 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Scorsese’nin Oscar açlığı
Martin Scorsese’nin zayıf filmlerinden biri “Göklerin Hakimi” ama belki de ona ilk Oscar ödülü getireni olacak. Film Howard Hughes’un (Leonardo DiCaprio) öyküsünü anlatıyor. Filmin açılış sahnesinde annesinin Hughes’u yıkadığını görüyoruz ama ilk izlenimimiz aynı yaşlardaki iki yeniyetme arasındaki erotik bir oyuna tanık olduğumuzdur. Bu ensesti andıran sahnede anne Hughes oğluna mikroplar hakkındaki doktrinlerini de zerk eder. Yeni Başlayanlar İçin Freud ya da benzeri bir kitaptan alınmış gibi görünen bu sahneyle Hughes’un nevrozları ve temizlik saplantısı açıklanır. 
Howard Hughes daha 18’indeyken babasının milyonlarını miras olarak devralır. Ve bu parayı çılgınca harcar: bazen kadınlara, bazen filmlere, bazen başka şirketleri satın almaya ya da fantastik projeler geliştirmeye. Ama kendisini bir mirasyedi gibi görmediği gibi, Katharine Hepburn (Cate Blanchett) ve ailesini aylak zenginler olmakla suçlar. Scorsese de bu “entelektüel züppeler” karşısında tavrını Hughes’dan yana koyar açıkca ve çok da anlaşılmaz bir biçimde. Ama filmin kahramanı Hughes olduğuna göre belki de bunu doğal karşılamak lazım. Nitekim filmin ilerleyen bölümlerinde Howard Hughes TWA adlı havayolu şirketinin sahibi olarak, Pan-Am havayolu şirketinin sahibi Juan Trippe’yle (Alec Baldwin) karşılaştığında da aynı taraflılığı filmde görürüz. Kötü adam bu kez Trippe’dir ve bize yine iki şirketin rekabetinde niye böyle taraf olmamız gerektiğini anlamaya çalışmak düşer. Daha sofistike karakterler ve ilişkiler yaratabilecek bir yönetmenken Scorsese’nin bu kolaycı yolları seçmesi belki Oscar açlığıyla açıklanabilir. 


Hughes son ve en büyük zaferini Trippe’in senatodaki adamı Owen Brewster (Alan Alda) karşısında kazanır. Brewster çürük bir politikacıdır ama Hughes’a yönelttiği savaştan çıkar sağlama suçlaması pek de temelsiz değilmiş gibi gözükmektedir. Çünkü Hughes’ın savunması, kendi şirketinin başka şirketlerden farklı davranmadığı halde tek başına suçlandığı yönündedir. Herkes gibi onun da halkın parasını çarçur etme hakkı olmalıdır. Gözyaşları içinde Hughes’un saçma sapan dev uçak projesi Hercules’in havalanmayı başarmasını seyrederiz. Boğazımıza bir şeyler düğümlenir; pek akıllı değildi belki ama iyi adamdı şu Hughes abimiz diye sinemadan çıkarız. Tanrı Amerikan ruhunu korusun ve Scorsese’yi Oscar’sız bırakmasın.

DÖNÜŞ

TARİH:  4 Şubat 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bilinmeyenin çekiciliği

“Dönüş” bir gerilim filmi atmosferine sahip ama bir yandan da Tarkovski’yi andıran öğeler barındırıyor. Yağmurun ve suyun kullanımı, Andrey Rublev’in baş karakterine benzeyen ve Ivan adındaki çocuk kahramanı gibi… 

Muğlaklığın, gizemin ciddi bir çekiciliği var. “Bir Konuşabilse”nin (Lost in Translation) finalinde Bill Murray’nin, Scarlett O’Hara’ya söylediklerini bilmememiz, oraya istediğimiz metni yazmamızı sağlıyor ve sonsuz seçeneğe kapı aralıyordu. “Kutup Çizgisi Aşıkları”nda içeriğini hiç öğrenemediğimiz ama filmdeki karakterlerin kaderinde önemli rol oynayan bir aşk mektubu vardı. Film kahramanlarının söyleyip yazabilecekleri hiçbir şey o söylenen ve yazılanları bilinmez bırakmaktan daha etkili olamazdı. 

İSA FİGÜRÜ
“Dönüş” anlatmamakta, açıklamamakta çıtayı çok yükselten bir film. Filmin anlatmadıkları anlattığından daha çok. Bu da filme çok fazla anlam yükleme olanağı sağlıyor. Sadece anlatmadıkları değil tabii filme anlam yükleme olanağı sağlayan. İma edilen şeyler de var. Mesela film yedi gün süresinde geçiyor. Pazar günü başlıyor ve Cumartesi sona eriyor. Akla İncil’e bir gönderme yapılıp yapılmadığı düşüyor tabii. Sonra filmde bir baba figürü var, hakkında çok az şey bilinen. Bu babayı ilk ve son kez aynı şekilde görüyoruz: Yatar pozisyonda, perspektife göre ayaklar önde, baş arkada. Bu da İsa’yı resmeden meşhur bir tabloyu hatırlatıyor. Babayla İsa arasında bir bağ mı kurmuş yönetmen? Yoksa baba politik anlamlarla mı yüklü? Babanın dönüşü neyin dönüşü, yok oluşu, neyin yok oluşu? Yoksa baba tamamen bir hayal ürünü mü, filmin finalindeki resimlerin düşündürttüğü gibi? İki delikanlı neyin hayaliyle cebelleştiler? Yaz yazabildiğin kadar, kalem seyircinin elinde. Bu anlam belirsizliği filmi kutsal kitaplar gibi bir şey yapıyor, ne okumak istersen onu okuyorsun filmde. Belki de filmin gördüğü büyük saygının arkasında böyle bir şey var. Venedik’te aldığı Altın Aslan “Dönüş”ün sayısız zaferinden sadece biri. 

BABA VE OĞULLARI 
Peki imaları ve belirsizlikleri bir kenara bırakırsak, belirli ve net olan ne var? Bir babayla, farklı karakterlerdeki iki oğlunun, iki oğlanın ilişkisi var. Aslında babanın gerçek baba olduğundan bile hep kuşkuluyuz çünkü. Neyse, baba 12 yıl aradan sonra anne ve anneanneleriyle yaşayan iki oğlanın dünyasına çıkagelir. Anne nedense gelişmelere seyirci gibidir. Baba oğlanları alıp bir geziye çıkar. Küçük oğlan babayı olduğu gibi kabullenmez, büyük oğlan ise babanın sevgisi için her şeyi yapmaya hazırdır. Baba sert bir adamdır, bazı erkeklik ideallerini oğullarında görmek ister ve otoritesine karşı gelinmesini şiddetle cezalandırır. Aslında çocuklara karşı o kadar da duyarsız olmadığını anladığımız anda ise dramatik bir gelişme olur. Çocuklar arasındaki roller değişir. Büyük oğlan kardeşine terk ettiği inisiyatifi ele alır. 
İKİNCİ KEZ İZLENMEZ 
“Dönüş” bir gerilim filmi atmosferine sahip ama bir yandan da Tarkovski’yi andıran öğeler barındırıyor. Yağmurun ve suyun kullanımı, Andrey Rublev’in baş karakterine benzeyen ve Ivan adındaki çocuk kahramanı gibi. Estetik açıdan çok başarılı bir film “Dönüş”. Oyuncular, özellikle küçük Ivan’da çok iyi. Yönetmen ne yaptığını çok iyi biliyor izlenimi verdiği için, anlamdaki belirsizlikler izleyici gözünde daha da derin yorumlara kapı aralıyor. 
“Dönüş” yalnız bir kere izlenecek bir film. “Uzak” gibi bir filmi mesela Amerikalı eleştirmen Roger Ebert gibi ben de ikinci kez daha izlediğimde çok daha fazla beğenmiştim. “Dönüş” ise ikinci izleyişte artan değil azalan bir film. Filmin gerilim atmosferi ikinci izlenimde ortada olmuyor ve anlatılan şeylerin aslında azlığı ve belirsizliklerin çokluğu seyirci tatminsizliğini artırıyor.

Ankara IMAX sineması yeniden

TARİH:  28 Ocak 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün


Ankara’da IMAX sineması yeniden hizmete girdi. IMAX çok özel bir film çekim ve gösterim sisteminin adı. IMAX salonları normal sinema salonlarından oldukça farklı. Perdesi 6-7 katlı bir bina yüksekliğinde ve bir basketbol sahası genişliğinde. Dolayısıyla geleneksel 35 mm’lik sistemden çok daha büyük ve net bir görüntü söz konusu. Ses düzeni de normal sinemalardan daha farklı, 6 kanallı dijital bir ses sistemi söz konusu. IMAX’ta film seyretmeyi farklı bir deneyime çeviren bu öğelerin üzerine, bir de 3 boyutlu seyretme olanağı da eklenebiliyor kimi filmlerde. IMAX filmleri bu perdeye uygun 100 kilonun üstünde ağırlığa sahip kameralarla çekiliyor. Bu kameraların kullanımı çekim yapılabilecek alanları kısıtlıyor ama yine de su altında, uzayda ya da Everest’te çekilen filmler gösteriliyor IMAX’ta. 
İlk olarak 2001’de açılan Ankara IMAX, ekonomik krizin etkisiyle bir süre amacını tam anlamıyla gerçekleştirememiş. Film gösterimleri normal sinema filmleriyle kısıtlı kalmış. Şimdi el değiştiren sinema kapasitesini kullanmaya bir anlamda yeni başlıyor. Gösterimdeki filmler “Stomp: Ritm Tolculuğu”, “Denizin Derinliklerinde” ve “Dünyanın Zirvesi” adlarını taşıyor. Özellikle üç boyutlu su altı belgeselinin etkileyici olduğunu belirtelim ve IMAX’ın bu kez uzun ömürlü olmasını dileyelim.

Hırsız Var ve Şans Kapıyı Çalınca

TARİH:  28 Ocak 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Ancak sırıtabiliyorsunuz

“G.O.R.A”da “ürün yerleştirme” diye tabir edilen reklam türünü kıyasıya eleştirmiştim. “G.O.R.A” başlangıçmış. Devamı da hızla geldi. Yaşadığımız kapitalist sistemde reklamın dışında kalmak çok zor. Bazı şeylerin sponsorsuz yürüyemediği aşikar ve püriten bir tavır almaya çalışmak manasız. Film festivali düzenleyecekseniz örneğin, sponsor bulmak zorundasınız. Bu tür festivaller olmasa kültürel ortamımızın çok daha geride olacağı tartışılmayacak bir gerçek. Seyretmeyi istediğim önemli bir sanatçı varsa, etkinliğin sponsorunun kimliği benim için çok da önemli değildir, gidip izlerim. Sonuçta sanat ürünüyle, reklam arasında ayrım yapmak, reklam sanat ürününün içine yedirilmemişse mümkün.
Bir de reklam yapmamanın imkansızlığı var. Blue-jean ya da spor ayakkabımızın üzerinde markası ve logosu yok mu? Kullandığımız bir sürü şeyin bir yandan da reklamını yapmıyor muyuz? Bir sanat eserini reklamdan arındırmak nasıl mümkün olsun, kendimizi arındıramazken? Cevabını bilmiyorum, yani en azından sosyalist olmayan bir düzen içindeki cevabı.

Fakat yine de sanat ürünüyle reklam arasında azami bir ayrım yapmaya çalışmak lazım. “Reklam Yerleştirme” bir Türk keşfi değil elbette ama bu işin -özür dilerim- b.kunu çıkartmak Türk sinemasına nasip oldu. Bu yıl kör gözüm parmağına film içi reklamı Hollywood sinemasında bir tek “Ben, Robot”ta gördüğümü hatırlıyorum. Sonra Türk filmleri sahneye çıktı:”G.O.R.A”, ardından “Hırsız Var” ve şimdi de “Şans Kapıyı Kırınca”. (“Gönül Yarası” da yaptı ama hiç olmazsa usturuplu yaptı.) Bu iki film de utanmazca, işportacı tavrıyla ürünlerini meydana seriyorlar. 
“Hırsız Var” ve “Şans Kapıyı Kırınca” büyük paralar harcanarak ve büyük paralar getirmesi umuduyla yapılmış filmler. İkisi de güldürme amaçlı yapılmış ama Cem Yılmaz gibi bir elemandan yoksunlar. “G.O.R.A”nın çok eleştirilecek yanı vardı ama güldürdü mü sıkı güldürüyordu. Cem Yılmaz’ın Arif karakteri sıkı bir gözlemin ürünüydü. “Hırsız Var”da da birçok güncel Türk insanı tipi var ama hiçbirinde bir soyutlama yok. Haluk Bilginer rolünü olabildiğince iyi oynuyor ama bilinen bir tiplemeye yeni bir şey de katmıyor. Film büyük bir harala-gürele içinde, hiçbir iz bırakmadan ve güldüremeden geçip gidiyor. Sanki mafya mensupları, bazı top modeller ve sosyetik şahsiyetlerin gittiği, zevksiz bir tekno müziğin yüksek volümde çaldığı bir kulübe yanlışlıkla girmişiz ve bir türlü çıkamıyormuşuz duygusuyla seyrettik filmi. 


“Şans Kapıyı Kırınca” “Hırsız Var”a kıyasla daha derli toplu, görsel açıdan daha üslup sahibi bir film. Ama gel gör ki o da bomboş. Birkaç kez sırıttırmayı başarıyorsa da bütün marifeti bunla sınırlı. Küfürler ve “nah” yapma hareketleri filan da “G.O.R.A”nın “düzeyinin” altında. Harcanan bunca paraya yazık.


Gönül Yarası

TARİH:  7 Ocak 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün


ÖLEN BİR KÜLTÜR ÜZERİNE…


Bir Yavuz Turgul filmi, onu başkalarından ayırt eden belirli özelliklere sahip olarak dünyaya gelir. Bu konuda Altyazı dergisinin son sayısında yayımlanan Övgü Gökçe ve Berke Göl’e ait yazıyı sinema meraklısı herkese tavsiye ederim. “Gönül Yarası” da bu özellikleri taşıyan tipik bir Turgul filmi. Kuşaklar, kültürler, dünyalar, hayat görüşleri arasındaki bir çatışmanın filmi “Gönül Yarası”, diğer Yavuz Turgul filmleri “Eşkıya” ya da “Muhsin Bey” gibi. Filmin asıl kahramanı Nazım (Şener Şen) yurtsever, solcu bir sülalenin bu nitelikleri taşıyan son temsilcisidir. Adını kimden aldığı, ailesi hakkındaki bilgiler ortaya döküldükçe netleşir. Nazım hayatını memleketini aydınlatmaya adamış, en uzak Kürt köylerinde ders vermiş (kendisi de Kürtçe’yi öğrenmiş), fişlenmiş, sorguya çekilmiş ama bildiği doğrulardan şaşmamış biridir. Ama tipik bir solcu hastalığından da mustariptir: Nazım çok yakınındakilerin dertlerine duyarsız kalır, ormana bakmaktan, kendi bakımına muhtaç bazı ağaçları göremez. Tarihe ve insanlığa karşı duyduğu sorumluluk, kendi kızının sağlığına karşı sorumsuzca davranmasını engellememiş, hatta bu duyarsızlığının bizzat nedeni olmuştur. Nazım öğrencileriyle kurduğu sıcak ilişkiyi kendi çocuklarıyla kuramamıştır. Oysa onların da kendi dünya görüşüne sahip olmalarını ne çok istemiştir… Çocuklarının isimlerini koyarken de babası gibi Nazım Hikmet’i örnek almıştır ama oğlu Memet (Güven Kıraç) babasının zıddına dönüşmüş, para dışında fazla bir şey düşünmeyen bir beyaz eşya bayii tüccarı olmuştur; kızı Piraye (Devin Özgür Çınar) ise duyarlı kişiliğine karşın Özal – Çiller prensi ruhunda bir bankacıyla evlenmeye niyetlenecek kadar da babasının dünyasına uzaktır. Nazım’ın sülalesinin son kuşağının artık egemen kültürden ayrılan bir niteliği kalmamıştır.
Nazım emekli olup, İstanbul’a döndüğünde ilk buluştuğu kişiler çocukları değil, mahalle arkadaşları olur. Bunlardan Takoz (Sümer Tilmaç) Nazım’a yaşayacağı bir ev kiralar, ayrıca taksisinde geceleri şoförlük yaparak geçinme olanağı sağlar. Takoz’un şahsında somutlanan bir mahalle çevresi tasviri de yapar film. Bu çevre birbirleriyle dayanışma içinde, iyi kalpli, paylaşımcı, temiz insanlardan oluşan ve belli ki bu kuşakla birlikte de yok olacak olan ideal bir çevredir. Bu çevrede farklı dinlerden insanlar bir dönem barış içinde yaşamıştır ama Hıristiyanlar nihayetinde eşyalarını bile bırakarak terk etmişlerdir. Nazım bir Rum’un evinde yaşamaktadır.


Nazım’ın dünyasıyla bir gün kelimenin tam anlamıyla başka bir Dünya (Meltem Cumbul) çarpışır. Dünya, suskun kızı Melek’le (Ece Naz Kızıltan) birlikte, psikopat kocası Halil’den kaçıp (Timuçin Esen), Mardin’den İstanbul’a pavyon şarkıcılığı yapmaya gelmiştir. Beyoğlu pavyonculuğu da ölen bir başka kültürdür. Dünya’nın hayallerini de pavyon değil, bir türkü barda söylemek süsler. Ama Halil, karısını bulmaya İstanbul’a gelince Nazım, Dünya’yı koruması altına alır. Ne kendisine ne de başkasına itiraf etmese de Nazım, Dünya’ya karşı ayıp bulduğu duygular da beslemektedir. Nazım’ın yaşı göz önüne alındığında karşı cinsle yaşayabileceği son aşk, büyük ihtimalle Dünya’ya duyduğu aşktır. Bu aşkın yaşaması da çok ama çok zordur. 


Gelecek ise susmayı seçmiş Melek’te simgelenir. Her şeye rağmen umut tükenmez. Filmin finalinde Melek, Nazım’ın çabaları ve sıcak ilgisiyle konuşmaya başlayarak geleceğe dair umutları ayakta tutar. Nazım’ın iradeciliği kaderi (gerçekliği) temelinden değiştiremese de, tamamen boşuna değildir. 
“Gönül Yarası” adından başlayarak ve bolca şarkıya yer vererek yerli, Türkiye’ye özgü bir dili oluşturmaya, buralı olmanın sinemadaki karşılığını bulmaya çalışan bir film. Bunu yaparken doğuyla batıyı, geçmişle geleceği, kaybolmakta olanla yeni doğanı kucaklamaya çalışıyor. Kendi adıma filmin biraz daha az duygusal ve biraz daha az kapsayıcı olmasını tercih ederdim. Bu filmin karakterlerine de daha fazla nefes alma imkanı verirdi. 
Oyunculuklara gelince; Şener Şen her zamanki standardında, Meltem Cumbul ise üstünde. Timuçin Esen’in tipinin, kılık kıyafetinin canlandırdığı karaktere çok uymadığını düşünüyorum ama oyunculuğu “Kasap”taki Eric Bana’yı hatırlatıyordu, yani oldukça iyiydi. Peki Yeşilçam geleneklerini alıp bunları geleceğe taşıyacak bir sinemacı kuşağı var mı ya da yetişiyor mu? Şu anın gerçekliğine bakacak olursak, incelediği kültürler gibi Turgul’un kendisi de ölen bir kültürün temsilcisi gibi gözüküyor.

Bulutları Beklerken

TARİH:  7 Ocak 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Buralı olmak ve olmamak

Yeşim Ustaoğlu üçüncü uzun metrajlı filmi “Bulutları Beklerken”in senaryosunu, Yorgos Andreadis’in “Tamama” adlı eserinden etkilenerek yazmış. Ustaoğlu, Altyazı dergisinde “Bir insanın yıllar sonra birdenbire bambaşka bir dili konuşmaya başlaması fikrinin üzerine kendi senaryomu oluşturmaya başladım”, diyor. Bu garip davranışın sırrı ise tarihin trajik olaylarında saklı. 1916’da Karadeniz’de yaşayan Rumlar zorunlu bir göçe tabi tutulmuş. Mersin’e kadar süren bu tehcir sırasında birçok aile paramparça olmuş, çok Rum ölmüş. Mübadeleden yıllar önce gerçekleşen bu olaydan açıkçası filme kadar haberimiz yoktu. İki ülkede de benzer suçlar işlendiğinden kimse sesini çıkarmıyordu muhtemelen. “Bulutları Beklerken”in kahramanı Ayşe/Eleni (Rüçhan Çalışkur) işte bu göçü yaşayanlardan biri. Eleni’nin kardeşi Niko dışında bütün ailesi zorunlu göç sırasında ölür. Niko, Yunanistan’a gönderilirken, Eleni bir Türk aile tarafından evlat edinilir ve Ayşe olur. Ama babasının ölürken kendisine emanet ettiği Niko’yu kaderine terk etmiş olmak Ayşe’nin vicdanını ömrü boyunca sızlatacaktır.
Kendisini evlat edinen ailenin son ferdi de ölünce, Ayşe’nin “Eleni” olduğu zamanların tanığı kalmaz. O zaman Ayşe yeniden Eleni’ye dönüşür çünkü unutmaya karşı yapabileceği başka bir şey kalmamıştır. Sonunda Niko’yu da bulacak ve geçmişiyle hesaplaşmasını tamamlama şansını elde edecektir. 


Ne yazık ki bu iç hesaplaşmanın, Eleni/Ayşe’nin geçmişinde yaşadığı trajik olayların acısının sinemasal karşılığı çok bulunamamış. Filmin ciddi bir inandırıcılık sorunu da var. Birçok sahnede “bu, ama böyle olmaz ki” duygusundan kurtulamıyoruz: Denizde sırılsıklam ıslanan çocuklar öyle okula gider ve sadece çoraplarını kurutarak ders mi yapar; hapishaneden o kadar kolay mı kaçılır, sabahın köründe varılan Selanik’teki adres akşam mı bulunur, bir çocuk diğer çocukları nasıl tekneyle Rusya’ya kaçırır vs., vs.? Ama galiba filmin en büyük zaafı, bizim için değil de Batılı seyirci için yapılmış olduğu duygusunu vermesi. Eleni’nin iç hesaplaşması, belki de bu nedenle izleyiciyi kendi iç hesaplaşmasını yapmaya yöneltmiyor. 


Mübadele daha çok Batı bölgelerinde yaşayan Rumlar için söz konusu olduğuna göre Karadenizli Rumlara ne oldu hakikaten? Yorgos Andreadis’in Türkiye’ye girişi neden yasak? Bunlar da “Bulutları Beklerken”in aklımıza getirdiği sorular. Belki de sırf bunları sordurttuğu için bile filme teşekkür borçlu olmalıyız.

Ramon ölmek istiyor

TARİH:  11 Şubat 2005

GAZETE/DERGİ: Birgün

Kadınların bedensiz bir kafaya aşık olma

Kadınların bedensiz bir kafaya aşık olma potansiyeli, erkeklerin kafasız bir bedene aşık olma potansiyelinden daha mı yüksek acaba? “İçimdeki Deniz”in bu soruyu gündeme getirmek için yapılmadığı gerçeğini belki de hiç gereği yokken saptayarak daha karanlık sulara, filmin asıl meselesine dalalım. 
“Yaşamak bir haktır ama mecburiyet değildir” diyen, ötenazi hakkı için mücadele eden, boynundan aşağısı felçli Ramon Sampredo’nun (Javier Bardem) hayatının son dönemini konu alıyor “İçimdeki Deniz”. Yakışıklı bir gemici olan Ramon, 26 yaşındayken suyun alçalıp yükselmesini hesap etmeden denize balıklama atlar. Aklı o sırada bir kadındadır, dalgındır. Ama bu dalgın dalışın bedeli “o anda ölmeliydim aslında” dedirtecek kadar ağırdır. Ramon belkemiğini kırmıştır; artık vücudunun boynundan aşağısı ona ait değil gibidir, uzuvlarını ne kontrol edebilir ne de bir şey hisseder. Başkalarının bakımına muhtaçtır ki bu açıdan Ramon şanslı sayılabilir. Ağabeyi, onun karısı ve oğulları Ramon’a mümkün olan en iyi şekilde bakarlar. Yine de Ramon bu tarz bir hayatı onursuzca bulur ve ölme hakkını almak için elinden geleni yapar. İntihara teşebbüs bir suç olmadığına ve bu girişimde bulunanlar cezalandırılmadığına göre, Ramon’un ölme isteğine yardımcı olunması da suç sayılmamalıdır. Ramon başkalarının yardımı olmadan intihar bile edememektedir.


Ama mesele o kadar çetrefil bir meseledir ki… İşin dinsel, hukuksal yanlarını bir kenara bırakalım. Ramon yalnız yaşamamaktadır, onu seven insanlarla birliktedir. O insanlar Ramon’un ölümüyle sevdikleri birini kaybedeceklerdir. Bu kayıp intihar şeklinde olursa bir de bunun üzerine kaçınılmaz bir şekilde suçluluk duygusu eklenecektir. Bu da yetmedi, Ramon onlardan yardım istemektedir. Yani yaşayacakları acıyı kendilerinin yaratmalarını istemektedir onlardan.
Ama Ramon da bedeninin kontrolünü ele geçirmek istemektedir ve bunun tek yolu onu yok etmekle olacaktır. Bedeni Ramon”a göre “en özel, en meşru mülkiyetidir”. Doğru ama bir din adamı da şöyle demiş: “Ramon’un gerekçelerini yetersiz buluyorum. İşi, bedenin kişinin özel mülkiyeti olduğunu iddia etmeye kadar vardırıyor. Beden ne bir şirkettir, ne de bir banka hesabı.” 


İntihar etmeye çalışan kişinin ne kadar haklı gerekçeleri olursa olsun, insani refleks onu engellemek yönünde. Yönetmen Alejandro Amenabar anlaşılabilir gerekçelerle Ramon’un aşağılanma duygusunu, bedensel acılarını çok yansıtmamış perdeye. Ramon, gerçek hayatında filmde gördüğümüzden çok daha fazla kadınla çevriliymiş. Amenabar’ın dediklerine göre Ramon’un davasını üstlenen avukat Julia (Belen Rueda) karakteri gerçek bir kadını yansıtmaktan çok Ramon’a aşık olan kadınları sembolize eden bir tür bileşke imiş. Filmde, Julia’dan başka bir aşığı daha var Ramon’un, o da işsiz ve kendi problemlerini başkalarına boca etmeye hazır Rosa (Lola Duenas). Rosa da bir bileşke mi, bu konuda bir şey yazmıyor basın notları. Ama Ramon’a aşık birden fazla kadın var, bu kesin (bakınız baştaki soru). Ramon’un bu kadar sevgiyle ve ilgiyle çevriliyken, ölme isteğinde inat etmesi açıkçası sanki davaya ihanet etmeme isteği gibi gelmeye başlıyor insana. Tabii, ne desek boş ve manasız. Hayat, onun hayatı.


İspanyol sinemasının en iyi yönetmenlerinden biri olduğunu “Diğerleri” ve “Aç Gözlerini” ile kanıtlayan Amenabar filmin acıklılık dozunu doğru ayarlamış. Ama Bardem’in çok iyi oyunculuğuna rağmen filmde bir şeyler eksik. Ramon’un hayallerinde uçarak Julia’nın yanına gitmesi ve sevişmeleri, inanılmaz dokunaklı. Bir öpüşme, bir dokunma bu kadar güzel çekilebilir denilen türden sahneler bunlar. Keza Ramon’un denize atladığı sahne çok etkileyici. Ama filmin bütününde bir yüzeysellik var. Karakterler yerlerine tam oturmuyor, ötenazi hakkı sorunu yakıcılığını nedense çok hissetiremiyor. Ve filmin sonunda, yazının başındaki gereksiz soru akılda kalan tek soru olabiliyor.

Sinemacılar ne düşünüyor?

TARİH:  25 Temmuz 2012

GAZETE/DERGİ: Birgün

Jüri başkanı Avşar sessizliğini korurken, AKSAV ‘reklama ihtiyacımız yok’ dedi. Kırca ise tavrını koydu: Hülya varsa ben yokum.

Cüneyt Cebenoyan (Birgün sinema yazarı) Hülya Avşar hem ulusal hem de uluslararası yarışmalarda ödüller almış bir oyuncu. Benim üyesi olduğum SİYAD da Avşar’ı ödüllendirmiş. Avşar, uluslararası başanları olan yönetmenlerimiz Kutluğ Ataman ve Ali Özgentürk’le çalıştı. Reha Erdem onun için bir proje yazmıştı, gerçekleşmedi. Film oyuncuları jürilere başkanlık ederler. Mesela Cannes 2011’de Jüri Başkanı son 15 yılda iyi bir performansı pek de görülmeyen Robert de Niro’ydu. Hülya Avşar’ın adının fazlasıyla magazinel olması başka bir konu. Magazinelliği nedeniyle Jüri Başkanı olamaz demek yanlış. Kanımca oldukça cesur ve akıllı biri. Berlin in Berlin’de mastürbasyon yapmayı göze alacak kadar cesurdu. Kürt meselesinde de düzgün bir tavır sergilemişti. Belki de bu kadar tepki görmesinin arkasında bunlar da vardır. 

Antalya Film Festivali belden aşağı saldırılara da sıkça uğrayan bir festival. Emir Kusturica’yı Bursa’nın AKP’li belediyesi davet ettiğinde bağrına basanlar, Antalya’ya davet edildiğinde çıngar çıkarmışlardı. Kusturica’nın eleştirilmez olduğu değil iddiam, mesele çifte standart. Altın Portakal’a yönelik çok eleştirim var, hatta bu nedenlerle geçen yıl gitmedim. Ama bu toz duman içinde şu anda bu eleştirilerimi gündeme getirmemin bir manası yok diye düşünüyorum. 

Cüneyt Cebenoyan: Haksız rekabet ve tekelleşme var

TARİH:  7 Aralık 2012

GAZETE/DERGİ: Taraf

İlk sorun tekelleşme. Sinema salonlarında bir tekelleşme var. Fakat iş burada da bitmiyor. Bildiğim kadarıyla sinema salonlarında büyük egemenliği olan Mars Grubu film ithalatına bal ve yapımına da girdi. Ne kadar doğru bilmiyorum ama başka film ithalatçısına 35 mm yani pahalı gösterim koşullarını ezi dayatırken kendi filmlerini dijital formatta yani ucuza ithal ediyormuş. Yani film ithalatında da haksız bir rekabete doğru gidiliyor. 

İkinci sorun seyirci. Seyirci hakikaten de sanat filmlerine gitmiyor. Tepenin Ardı çok salonda gösterilse elbette seyirci sayısı artar ama çok da fazla artmaz. Yani sinema işletmeleri açısından hakikaten de karlı bir iş değil. Seyirci neden böyle? Neden bu kadar yüzeysel? 12 Eylül’den başlayıp, pop kültürden geçip, alışveriş merkezlerinden çıkabiliriz. Sanat sineması sadece yaşayabilecek kadar destek görse yeter aslında. Sorun bu kadarının bile tehlikede olması.

Üçüncü sorun sanat filmlerinin kendileri. Birçoğu gerçekten de çok sıkıcı. Seyirci neden gitsin? Sözüm meclisten dışarı elbette. Festival dediğimiz baloncuklar dışında da var olmak isteniyorsa, sinemacıların sanattan taviz vermeden eğlendirici olmanın yollarını bulmaları gerekiyor. Eğlendirici olmaktan kastım güldürmek falan değil. Sıkmamak diyeyim en geniş haliyle.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com