Balans ve Manevra

Bir Eser Taslağı

TARİH:  11 Mart 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

KÜNYESİ 
Balans ve Manevra Yönetmen: Teoman; Oyuncular: Teoman, Bülent Kayabas. Seda Akman, Burak Sergen, Bülent Polat; Türü : Dram, Ülke: Türkiye 

Teoman’ın ilk filmi ‘Balans ve Manevra’, Bodrum’da bir araya gelen bir grup insanın öyküsünü anlatıyor. Kaptanlık yapan ve sonradan bir ayağının çukurda olduğunu öğreneceğimiz Ümit (Bülent Kayabaş) yakınlarını yanında görmek istemiştir. Kardeşi Nihat (Erol Demiröz), oğlu Timur (Teoman Yakupoğlu) ve sevgilisi Zeynep (Seda Akman) bu nedenle Bodrum’a gelmiş ve Zagor’un (Bülent Polat) pansiyonuna yerleşmiştir. Timur kendisini ve annesini yıllar önce terk etmiş olan babası Ümit’i affedememiştir ve onu ruhsal sorunlarının kaynağı olarak görmektedir. Timur’un karısı Zeynep’le ilişkisi de berbattır. Sürekli aldatılan ve değer verilmeyen Zeynep yine de Timur’un içindeki cevhere inancını yitirmez. Köyün delisi Ali (Burak Sergen) ise başkalarının dolduruşuna gelip Zeynep’in kendisine âşık olduğuna inanacaktır. Ama bir de mafyanın Timur’la bilmediğimiz bir hesabı vardır ve filmin finalinde başrolü onlar alacaktır. 

Teoman’ı birçok açıdan takdir ediyorum. Cesaretinden, kendine olan inancından, bir milyon dolar gibi küçümsenemeyecek bir miktar parayı riske attığından, filminin içine reklam yerleştirmemesinden… ‘Balans ve Manevra’nın oyuncularının performansı genelde iyi, özelde kamyoncu Ali rolünde Burak Sergen’in oyunculuğu çok iyi. Fakat senaryoda öyle büvük boşluklar var ki sonuç ola 

Oyu rak Balans ve Manevra’yı iyi bir film olarak nitelendirmek de mümkün değil. En temelde Timur’un babası ve sevgilisiyle ilişkileri çok yüzey de kalıyor. Birçok karakter, Ümit’in kardeşi Nihat, okulu ve ailesiyle sorunlu Ruhi (Yusuf Akgün) adlı delikanlı bir yere oturmuyorlar. Filmin finalinde ortaya çıkan mafya üyeleriyle Timur’un ne gibi bir derdi olabileceğine dair en ufak bir fikir sahibi olamıyoruz. Bodrum gibi bir yerde pansiyon işleten Zagor’un o kadar beceriksiz olması garip duruyor. Ruhi’nin ne Bodrum yolculuğunu, ne parasını çaldırdıktan sonra Bodrum’da nasıl yaşadığını ya da finalde silahı aldıktan sonra ne yaptığını anlamıyoruz. Birçok sahne yarım kalmış izlenimi verecek şekilde hızla geçiyor ve film bizi hiç mana veremediğimiz bir finalle baş başa bırakıveriyor. Bütün bunlara rağmen ‘Balans ve Manevra’ya son haftalarda seyrettiğim birçok yerli-yabancı filmden daha fazla sempati duyuyorum. Umarım Teoman yönetmenliğe devam eder ve bize daha derinlemesine çizilmiş karakterler ve daha iyi anlatılmış öyküler sunar. “Balans ve Manevra” Ülke: bitmiş bir eserden çok, o eserin taslağı gibi duruyor. 

Solino

TARİH:  4 Mart 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Duvardan Önce

“Solino” Fatih Akın’ın başyapıtı “Duvara Karşı”dan önceki durağı. Akın’ın filme sahip çıkmadığı yazıldı ama ne utanılacak ne de çok övünülecek bir film “Solino”. Daha çok televizyon için yapılmış filmlere benziyor, yani fazla derine inmek gibi bir kaygısı yok.
İtalyan bir ailenin Solino adlı kasabadaki son günlerinde başlıyor film. İş peşinde Almanya’nın Duisburg kentine göç ediyor dört kişiden oluşan aile. Oğlan çocuklardan Gigi (Nicola Cutrignelli / Barnaby Metschurat) arkada gözü yaşlı bir de sevgili bırakıyor. Duisburg’da baba Romano (Gigi Savoia) bir madende iş buluyor ama bu ağır işe uyum sağlayamıyor. Anne Rosa (Antonella Attili) ise zaten baştan bu soğuk ülkeyi, bu tuvaletsiz evi sevemiyor. Ama yine de geçinmek için yapacakları şeyi anne Rosa akıl ediyor: Bir pizzacı açmak. “Solino” bu kez dükkanlarının adı oluyor. Küçük Gigi bu arada çoktan yeni bir sevgili ediniyor, abisi Giancarlo’yu (Michele Ranieri / Moritz Bleibtreu) kıskandırmak pahasına. Zaten bu kıskançlık ömür boyu sürüyor. Gigi önce fotoğrafa sonra filme ilgi duyuyor, abisi ise bir baltaya sap olamayıp, kazmalaşıyor zamanla. Babanın anneyi aldatması, annenin hastalanıp İtalya’ya dönmesi filan derken aile dağılıyor. Hasta anneye bakmak Gigi’nin omuzlarına yıkılırken, Giancarlo Gigi’nin mirasına konuyor: Hem sevgilisine, hem de bir film festivalinde kazandığı ödüle el koyuyor. 10 yaşından sonra tanıdığı hiçbir kadına ilgi duymayan Gigi de Solino’daki ilk aşkına geri dönüyor. Sonuçta kardeş rekabetinden galip çıkan olmuyor galiba ama kimsenin yaşadığı da trajik boyutlara varmıyor. “Solino” başta da söylediğimiz gibi hafif bir film. Kaçırırsanız bir şey kaçırmış sayılmazsınız, seyrederseniz de çok şey kazanmış olmazsınız. Ama yine de hoş bir iki espri var. Annenin otobüs durağındaki adamın gazetesini alıp, tenceresini bıraktığı sahne çok şekerdi. 

Makinist


TARİH:  4 Mart 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Makinist, Uyu!
Film seyrederken görüntü ya da seste uzun süren bir sorun olduğunda makiniste “makinist, uyuma!” diye bağırmayın lütfen! Bırakın, uyusunlar. Ne demek istediğimi filmi seyrettikten sonra anlayacaksınız. 
Makinist filminin kahramanı Trevor Reznik (Christian Bale) bir sinema makinisti değil, bir fabrikada işçi. Hakları konusunda bilinçli olduğu için ustabaşı tarafından sevilmeyen biri. Ama Reznik’in asıl sorunu kendisiyle, huzursuz bilinciyle. Reznik bir yıldır uyuyamıyor ve belli ki pek bir şey de yiyemiyor. O kadar zayıf ki, toplama kampından yeni çıkmış birine benziyor (Bale, bu film için 20 kilo vermiş). Zaten ilgilendiği iki kadın da ona “biraz daha zayıflarsan, yok olacaksın” diyor. Nine Inch Nails (NIN) adlı topluluğun Trevor Reznik’e ad olarak çok benzeyen lideri Trent Reznor “Dowenward Spiral” yani “Aşağı İnen Helezon” adlı bir albüm yapmıştı. Belli ki Reznik’in isim babası Reznor, çünkü Reznik tam anlamıyla bir düşüş içinde. Filmin karanlık havası da NIN’in endüstriyel müziğiyle uyumlu. Reznik’in düşüşünün nedenini filmin sonunda öğreniyoruz ve hepsi olmasa da taşlar yerli yerine oturuyor. O ana kadar film bize seyrettiğimizin Dostoyevski’nin eserleriyle paralellikler taşıdığının ipucunu veriyor. Bale’in oyunculuğu çok başarılı. O kadar iskelet haliyle bile istediğinde çok çekici olabiliyor, gerektiğinde ise paranoyayı mükemmel bir biçimde gözlerinde cismanileştiriyor. “Makinist” ilgiyle izlenen ve ilgiyi hakkeden bir film. Gerçi bittiğinde “hmm, demek böyleymiş” demek dışında üstüne düşünecek pek bir şey de kalmıyor. Yine de belli bir ruh hali üzerine çekilmiş iyi bir film “Makinist”.


Son bir not: Film seyrederken görüntü ya da seste uzun süren bir sorun olduğunda makiniste “makinist, uyuma!” diye bağırmayın lütfen! Bırakın, uyusunlar. Ne demek istediğimi filmi seyrettikten sonra anlayacaksınız.

Daha Yaklaş

TARİH:  4 Mart 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yaklaşmasak 
Daha Yaklaş”ta hiç bir karaktere yeterince yaklaşmamıza izin verilmiyor, zaten bunu da çok arzulamıyoruz. Karakterler prefabrike cümlelerle donatılmış robotlar kadar insan sıcaklığı yayıyorlar. 
Birbirini henüz tanımayan iki kişi Londra sokaklarında yürüyorlar. Tesadüf onları karşı karşıya getirdiği anda, “güm”, bir araç kıza çarpıyor. Erkek kızın yardımına koşuyor, kız gözlerini açıp: “Merhaba, yabancı” diyor, gayet ayık bir gülümsemeyle. Kızın hiç travma geçirmiş gibi olmayışı ve flörtöz ruh halini sürdürmesi filmin gerçekçilikle hiç işinin olmadığı izlenimini veriyor. Ama film hep aynı havada sürmüyor, oyuncu bir hafiflikle acıtıcı bir gerçekçilik arasında salınıyor. Filmin sınır koymadığı bir şey varsa o da kahramanlarının sözel yetenekleri. Maşallah hepsi pek hazır cevap ve konuşkan. Ne yazık ki “Daha Yaklaş”ın karşımızdaki hali başlangıçta tasarlandığı gibi bir oyun değil, bir film ve bu teatral konuşkanlık filme yakışmıyor. Patrick Marber’ın orijinal oyununu seyretmedik ama ona yakıştığı da şüpheli. Oyun ya da film her neyse “insanlar böyle konuşmazlar” diye düşündürüyorsa oradaki karakterlerin ruhuna nüfuz etmeniz pek mümkün olmaz. “Daha Yaklaş”ın sanırım benim açımdan sorunu bu çünkü aşağı yukarı aynı şeyleri yaşayan karakterlerin anlatıldığı “Aşk Artık Burada Oturmuyor”dan çok etkilenmiştim. 


Trafik kazası sonrasında tanışan çiftin erkeği, yani Dan (Jude Law) gazeteciliğin alt basamaklarında debelenen biri; kız, yani Alice (Natalie Portman) ise Amerikalı eski bir striptizci. Kaza sonrası birlikte yaşamaya başladıklarını ve Dan’in Alice’le yaşadıklarından esinlenerek bir roman yazdığını öğreniyoruz bir sonraki sahnede. Dan kitabının kapağının fotoğraf çekimi sırasında bir başka Amerikalıyla, fotoğraf sanatçısı Anna’yla (Julia Roberts) tanışıyor. Yeni bir aşk daha doğrusu etkilenme başlıyor ama ilişki için daha bir süre geçmesi lazım Anna açısından. En azından durumu dengeleyene, kendine bir eş bulana dek. Bu konuda Dan istemeden yardımcı oluyor ve Anna kılığında chat’leştiği dermatolog doktor Larry’yi (Clive Owen) Anna’yla buluşturuyor. Larry’yle Anna evleniyor ve dörtlü tamamlanıyor. Sonrasında bu dörtlü arasında aşk, intikam, rekabet ve ihanet 32 tekmili birden yaşanıyor. Biz yaşananları görmekten çok dinliyoruz, çünkü ilişkiler başlarken ve biterken perdeye yansıyor sadece. Bu karmaşık ilişkilerde en masum kişinin profesyonel bir striptizci olan Alice olması ise ironik. Ama Alice’in hakkında bildiklerimize güvenemeyeceğimiz, karakterin adını bile yanlış bildiğimiz filmin sonunda ortaya çıkıyor. “Daha Yaklaş”ta hiç bir karaktere yeterince yaklaşmamıza izin verilmiyor, zaten bunu da çok arzulamıyoruz. Karakterler prefabrike cümlelerle donatılmış robotlar kadar insan sıcaklığı yayıyorlar. 
Filmin oyuncuları hakkında kötü bir şey söylemek zor. Ağızlarına bu sözcükler yakıştırılan karakterler bu kadar oynanır. En az repliği olan Julia Roberts en şanslısı ve bu şansını iyi kullanıyor: Anna’nın Dan’i, fotoğrafını çekerken tavladığı sahnede özellikle müthiş. Tavlanmamak mümkün değil, Dan ne yapsın. Clive Owen ise hem fiziği hem de oyunculuğuyla Richard Burton’ı hatırlatıyor (Mike Nichols, Burton’ı benzer temalı bir film olan “Kim Korkar Hain Kurttan”da yönetmişti). “Daha Yaklaş” pek etkilemese de yine ilgiyle izlenmeyi başaran bir film. Oscar töreninde sunucu Chris Rock, Jude Law’u aşağılamış, Sean Penn de meslektaşını savunma gereği duymuştu. Rock mı yoksa Penn mi haklı, bu filmde tarafınızı belirleme şansınız var. Bence gerçek ortalarda bir yerde. 

Canım Babacığım

TARİH:  25 Şubat 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bütünüyle kuşkudayız 

FİLMİN KÜNYESI :Canım Babacığım (Capturing The Friedmans) Yönetmen: Andrew Jarecki Türü: Belgesel Ülke: ABD 

Kitle psikolojisi, babalar ve oğullar, adalet sisteminin işleyişi, Canım Babacığım’ın düşündürdükleri… 

Canım Babacığım”ı seyrederken başka filmler geçiyor insanın aklından: Gerçeğin ne kadar uçucu, ne kadar elle tutulması zor bir şey olduğunu anlatan Kurosawa başyapıtı “Rashomon”, 17. yüzyıl Amerika’sında cadı avını anlatan “Cadı Kazanı”, David Lynch’in banliyö hayatının röntgenini çektiği “Mavi Kadife”. 

Friedman’lar görünüşte mutlu, müreffeh bir Amerikan ailesi. Baba Arnold Friedman hem bir lisede hem de evinde dersler veren bir öğretmen. Anne Elaine ve üç erkek çocuk ya da üç genç (büyükten küçüğe) David, Seth ve Jesse ailenin diğer fertleri. Posta idaresi bir gün baba Arnold’un Hollanda’yla çocuk pornosu alışverişinde bulunduğun keşfeder. Çocuk pornosuyla ilg liyse ve çocuklara evinde özel ders veriyorsa daha başka şeyler yapmış da olabilir düşüncesinden hareket eden polis Arnold’un ders verdiği bütün çocukları sorgular. Bu sorgulamalar tam bir cadı avına dönüşür. Fiziksel kanıt bulunamaz, iddialar saçmalık derecesinde abartılıdır ve büyük ihtimalle çocuklar detektiflere duymak istediklerini söylemişlerdir. Ama cemaat histerisi başlamıştır ve kurban istemektedir. Baba Arnold ve küçük oğul Jesse Friedman’ın çok sayıda çocuğa şiddet uyguladığı ve tecavüz ettiği kanısı hakim olmuştur cemaate. 

HOMOFOBİK REAGAN DÖNEMİ

İddialar saçmadır saçma olmasına ama Friedman’lar da sağlam pabuç değildir. Tam onlara acır gibi olduğumuzda karşımıza karanlık bir başka yüzleriyle çıkarlar. Bütün bu olaylar sırasında kardeşlerin büyüğü David yaşadıklarını filme, küçük kardeş Jesse de teybe kaydeder. Seyrettiklerimizin önemli bir bölümünü bu ev filmleri oluşturur. Ve bu filmler Friedman ailesinin dağılışını saptar. Anne Elaine eşinin masumiyetine inanmaz ve kardeşler tarafından dışlanırken baba Arnold ve Jesse’ye hapis yolu gözükür. Yönetmen Andrew Jarecki filmin akışı boyunca birçok kez bizi tam bir şeye inanmışken öyle başka bir gerçekle karşılaştırır ki kendimizi bütünüyle kuşkuda hissederiz. Baba Arnold küçüklüğünde kardeşi Howard’a tecavüz et mis midir. Jesse’yle arasında neler yaşanmıştır. Jesse ne kadar suçlu ne kadar masumdur vs… O kadar çok şey görmemize rağmen bildiklerimiz yine de o kadar az ki. “Canım Babacığım” bu yıl ya da herhangi bir yıl seyredebileceğiniz en ilginç, en çarpıcı belgesel filmlerden biri. Kitle ya da cemaat psikolojisi, aile ve evlilik, bastırma mekanizmaları, babalar ve oğullar, adalet sisteminin işleyişi, suçluluk duygusunun etkileri filmin düşündürttüğü başlıklardan sadece bazıları. Son olarak Friedman’lerin davasının homofobik Reagan dönemine denk geldiğini ve bu dönemde çocuklara yönelik şiddetin bir anlamda popüler bir tema olduğunu belirtmek gerek. Kadının değişen konumuyla birlikte evi ve çocuklarıyla daha az ilgilenir hale gelmesi muhafazakâr zihniyette (ve elbette bir ölçüde gerçekte de) çocukların savunmasızlaşması anlamına geliyordu. Bu da abartılı korkulara yol açıyordu. Muhafazakârlarla garip bir şekilde uyum içinde olan bir başka çevre de feministlerdi. Onlar da “bastırılmış anılar” mevhumu çerçevesinde, delil yokluğunu delilin ta kendisi sayarak çoğu kadının çocukluğunda babalarının tecavüzüne uğradığını savlamaktaydı. Friedman davasını araştıran detektifler ve yargılayan hakimler o dönemin ve o devletin insanlarıydı. 

Kinsey

TARİH:  25 Şubat 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Muhafazakârların korkulu rüyası 

Kinsey, çok enteresan bir adamı konu alıyor, ama konusunun gerektirdiği kadar cesur bir film değil 

Film, baş karakterinin yani Doktor Alfred Kinsey’nin (Liam Neeson) adını taşıyor. Dr. Kinsey 1940’lann Amerika’sında çok ciddi bir tabu olan cinsellik üzerine yaptığı öncü araştırmalarla tanınıyor. Filmi seyrederken Amerika’da bugün hala 9 eyalette oral seksin heteroseksüel evlilik içinde dahi yasak olduğunu akılda tutmakta yarar var. Zooloji eğitimi alan Alfred Kinsey’nin ilk ilgi alanı eşek arıları. Her arının birbirinden farklı olduğunu saptaması, insanlar üzerindeki araştırmalarına da ışık tutuyor. Alfred Kinsey ile karısı Clara (Laura Linney) evliliklerinin başında cinsel bazı sorunlar yaşıyorlar. Sonra başka bir çift kendililerine bazı cinsel sorunlarını danışıyor. Kinsey çifti seksten büyük tatmin alan ve günde ortalama 3 kez sevişen bir çift. Sonunda kendilerini insanlığı cinsellik konusunda aydınlatmaya vakfediyorlar. Tabii bu kolay olmuyor. Muhafazakârlarla her aşamada mücadele etmek zorunda kalıyorlar ve araştırmalarına destek bulmada güçlük çekiyorlar. Saf heteroseksüel ya da homoseksüel olmanın istisnai, bunların arasında bir noktada olmanın kural olduğu gibi bulguları elbette kolay hazmedilir şeyler olmuyor. 

“Kinsey” çok enteresan bir adamı konu alıyor ama konusunun gerektirdiği kadar cesur bir film değil. Örneğin bir sahnede Kinsey’nin kendisini, sırf nasıl bir his olacağını anlamak için yaraladığını görüyoruz ama bu noktaya nasıl geldiğini anlayamıyoruz. Çocuklarıyla ilişkileri filmin çok başında devreden çıkıyor. 

Film bittiğinde bu acayip adam hakkında epey bilgi ediniyoruz ama bize hâlâ çok yabancı kalıyor. Ama yine de “Kinsey sırf ele aldığı konu ve karakterler açısından seyre değer bir film. 

FİLMİN KÜNYESİ 

Kinsey Yönetmen: Bill Condon Oyuncular: Liam Neeson, Laura Linney, Chris O’Donnell, Peter Sarsgaard Türü: Dram Ülke: ABD, Almanya 

Gelibolu

TARİH:  25 Şubat 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Gelibolu’ya İngiliz kaldık

Gelibolu” neden yapıldığını anlamakta güçlük çektiğim bir belgesel. Savaş, savaşan her iki tarafın askerleri için de korkunç bir şey elbette. Ama bunu söylemekle herhangi bir savaş hakkında önemli bir şey söylemiş olmazsınız. Sadece doğru ve insani bir şey söylemiş olursunuz. “Gelibolu” filminin bülteninde şu yazıyor: “Bu filmde düşman savaşın kendisidir”. Ne demek şimdi bu? Savaş da trafik canavarı gibi bir tür canavar mı? Muharebeye elverişli alanlara “Savaş Canavarı Olmayın” tabelaları mı asmalı? Eğer emperyalizmden, kapitalizmden hiç söz etmeyecekseniz, 1. Dünya Savaşı hakkında da söyleyecek fazla bir şeyiniz olamaz. “Gelibolu” filminin de böyle bir perspektifi, bir tarih bilinci yok. Lise tarih kitapları ve National Geographic kanalının belgeselleri düzeyinde bir bakış açısı var. Hamasi bir milliyetçilik yapmaması, Osmanlı’yı kötü göstermemesi, Türklerin de insan olduğunu vurgulaması filmin artı puanlarından biri. Pardon, bir an bunun bir İngiliz belgeseli olduğunu sandım; tersini söylemek istemiştim. Fakat “Gelibolu’nun bir Türk filmi olduğunu gösteren bir bakış açısı da yok. Savaşın insani boyutunu vurgulamak için yapılan dramatizasyon çalışmasında kahramanların çoğu Avustralyalı ya da İngiliz. Yani, mektuplarını okuduğumuz, anılarını takip ettiğimiz insanlar çoğunlukla Türk değil. Bunun neden böyle olduğunu anlamak güç değil: Okur yazar asker sayısı çok az olduğundan ve başka nedenlerden Türk tarafında belge yok. O zaman, sözlü tarihe başvurmaya çalışılabilir ya da bu tür dramatizasyondan vazgeçilebilirdi, 

SAĞLIK KOŞULLARI 

Geçmişten anı yoksa bugünden uzman, tarihçi de mi yok? Filmde görüşüne başvurulan uzmanlar da ağırlıkla yabancılar. Sonuçta seyrettiğimiz film savaşa Türkiye açısından bakamayan bir film olmuş. Savaşta sağlık koşullarının çok kötü olduğu dışında akılda kalıcı bir yanı yok. Sinemasal anlamda ise çok başarılı planlar var. Teknik düzeyi dünya standardında. Hatta tarihe bakışının da dünya standardında olduğu söylenebilir. Ama ne yazık ki bu standardı belirleyenler, mazlumlar değil dünyanın egemenleri, emperyalistler. “Gelibolu” filmi de egemenlere yaranma çabasından öteye gidemiyor.

Ray

TARİH:  25 Şubat 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

Ray Charles’ın müziği Foxx’un oyunu

“Ray” klişelerle dolu, Hollywood büyük film geleneklerinden zerre sapmayan pırıl pırıl, iyi cilalanmış klasik bir Oscar adayı hüviyetinde. Ama filmin kahramanı, büyük müzisyen Ray Charles’ın hayatı her zaman bu pırıltıyı içermiyor. Charles, yoksul, sakat (altı yaşında kör oluyor) ve zenci olarak başlıyor hayatına ve buna ilerde eroin alışkanlığını da ekliyor. Bu iptilasının arkasında da başka bir sakatlık, bir ruhsal travma var: Küçük erkek kardeşinin boğularak ölümü ve Ray’in bundan duyduğu suçluluk. Ray Charles’ın Amerikan kabusuyla Amerikan rüyası arasında yalpalayan hayatını Jamie Foxx müthiş bir oyunculukla perdeye taşımasa filmde yaratıcı hiç bir parıltı yok diyeceğiz. Ama Foxx’un oyunculuğuyla Ray Charles’ın müziği filmi bütün klasik numaralarına, yüzeyselliğine rağmen ayakta tutuyor. Yoksa hayali erkek kardeşin “senin suçun değildi” demesiyle Ray’in ruh sağlığına kavuşması (bakınız “Good Will Hunting” vs.) gibi bayatlıkları yutmak gerçekten zor. Taylor Hackford sineması ama böyle bir şey: “Subay ve Centilmen” mesela militarist içeriğine rağmen, Debra Winger faktörü nedeniyle göz ardı edilemez. Ya da “Dolores Claiborne” sırf Kathy Bates’in iyi oyunculuğu nedeniyle akılda kalır. O zaman Hackford’a iyi oyuncu yönetmenliği, Foxx’a oyunculuğu, Charles’a müziği için, Ahmet Ertegün’e (Curtis Armstrong) de Atlantic firması aracılığıyla müziğe yaptığı katkılar için şapka çıkaralım. Ama Charles’ı dinlemek için en uygun ortamın da bu filmde olmadığını, çünkü şarkıların çoğunlukla kısa bölümler halinde verildiğini belirtelim.

Milyonluk Bebek

TARİH:  25 Şubat 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

KAZANANLAR VE KAYBEDENLER
Aykut Kocaman Türk futbol tarihine Fenerbahçe’nin Trabzonspor’u yenerek şampiyonluğunu ilan ettiği maçtan sonra söylediği sözlerle geçti. Zafer çığlıkları atmak yerine, Trabzonspor’un başarısının göz ardı edilmesine ve şampiyon olan her şeyi alırken ikincinin başarısız sayılmasına isyan etmişti Kocaman. “Milyonluk Bebek” sporla, özel olarak da boksla ilgili bir film. Başlıca üç karakteri var: Boks salonu sahibi ve antrenör-menajer Frankie (Clint Eastwood); onun çalıştırdığı garson-boksör Maggie (Hillary Swank) ve Frankie’nin yardımcısı eski boksör Scrap (Morgan Freeman). Maggie Amerikan tabiriyle “beyaz çöp” zümresinden 30’larında yoksul bir kadın. Boksör olmak için yaşlı ama Frankie’yi ikna edecek kadar da inatçı. Çünkü hayatta ona zevk veren ve gelecek vadeden başka bir etkinlik yok. Maggie rakiplerini daha ilk raundda sağlı sollu kroşeleriyle perişan etmeye başlayınca, mecburen tarafını tuttuğum Maggie için bir yandan sevinirken bir yandan da Kocaman’ın sözlerini düşünüyordum. Acınacak koşullarda yaşayan ve çok çalışan Maggi başarıyı hakkediyordu, film öyle göstermişti. Peki ya kaybedenler? Onlar nasıl koşullarda yaşıyorlardı, ne kadar çaba harcamışlardı, canları Maggie’nin yumruklarından çok yanmış mıydı, kariyerleri orada bitmiş miydi? Onlar konumuz dışındaydı, onlar yenilmesine ve başarısızlığına sevinmemiz gereken figüranlardı. 
“Milyonluk Bebek” sinemada Kocaman’ın futbolda yaptığını yapmaya soyunan bir film değil. O, sonu trajik biten bir başarı öyküsünü çok fazla derine inmeden anlatan ve gözünü birinci olmaya dikmiş bir film. Ama işini iyi yapıyor ve Oscarlarda birinci olması şaşırtmayacak. Çünkü öncelikle birbirleri vasıtasıyla hayata tutunan üç karakterin öyküsü oyuncularının da başarısıyla etkiliyor. Ve daha da önemlisi başta batan klişeciliğini (Scrap’in bilgece aforizmaları, finalde karşılaşılan boksörün “Rocky III” filmindekine benzer bir şekilde Doğu Bloku’ndan, üstüne üstlük eski fahişe oluşu) sonra kendi kendine sıfırlıyor: Filmin finalinde o boks maçlarını kazanmak ya da kaybetmek artık tamamen konu dışı hale geliyor. Ama bunun neden böyle olduğunu söylemek çok fazla şeyi açığa vurmak olacak. “İçimdeki Deniz”de ağlamadıysanız bir şansınız daha var.

Gümüş Şehir

TARİH:  25 Şubat 2005
GAZETE/DERGİ: Birgün

KAPİTALİZM NASIL İŞLER?
“Gümüş Şehir” Amerika’daki güç ilişkilerine doğru pencereden bakan bir film. Yani nedir: Sermaye sahipleri politikacıları perde arkasından yönetir, bunu yaparken çevreyi talan eder, üçüncü dünyanın ucuz işgücünü sömürür ve o insanların hayatını hiçe sayar; yuppie’ler acımasız ve ruhsuzca kapitalistlere hizmet eder, polis de bu düzenin bekçiliğin yapar vs. Kapitalizm üzerine söylenebilecek klasik doğruların hemen hemen hepsi “Gümüş Şehir”de söyleniyor. Bush benzeri İngilizce özürlü bir politikacının varlığı filmin neyi eleştirdiği konusunda şüpheye yer bırakmıyor. Ama bütün bunlar, bir de emlak spekülasyonu, medya entrikaları filan gibi alt hikayelerle birleşince takibi giderek güçleşen bir film çıkıyor ortaya. Bir de küllenmişken yeniden alevlenen aşk hikayesi var ama açıkçası bir şeye benzemiyor. Başrol oyuncusu Danny Huston o kadar karizmadan yoksun, o kadar salak ifadeli ki zeki ve çekici bir gazeteciyi oynayan Mario Bello’yla aşk yaşadığına inanmak için çok çaba sarf etmek gerekiyor. Kısacası halkı bilinçlendirme amacıyla yapılmış tatsız bir sinema örneği “Gümüş Şehir”. Aynı amaca çok daha iyi bir şekilde hizmet eden bir sürü belgeselin varlığı da “Gümüş Şehir”i iyice gereksiz kılıyor.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com